KOCAELİ ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

ERMENİ SOYKIRIMI İDDİALARI

VE

ULUSLARARASI HUKUK

YÜKSEK LİSANS TEZİ

İLTER AKSOYLU

ANA BİLİM DALI : KAMU HUKUKU

KOCAELİ 2003

ÖZET

Anadolu’da Türklerle Ermeniler yüzyıllardan beri bir arada, yanyana

yaşamışlardır. Yüzyıllar boyunca aralarında ciddi bir sürtüşme olmamıştır.

Osmanlı tarihi, altı yüzyılı aşar ve Osmanlı devleti, kurulduğu günden beri

topraklarında bir Ermeni azınlığı barındırmıştır. Ama Ermeni sorunu ancak

  1. yüzyılda ortaya çıkmıştır.

Ermeni sorununun özünü, 1915 Tehcirinin bir soykırım teşkil edip

etmediği oluşturmaktadır. Ermeni yazarlar, tehcirin soykırım olduğunu tarihi

olayları bu yönde yorumlayarak veya bazen, Talat Paşa’ya atfedilen

telgraflarda olduğu gibi, olmamış olaylar uydurarak kanıtlamaya çalışırlar.

Ermenilerin bu çabaları bilimsel bir incelemeden ziyade bir kamuoyu

oluşturma kampanyası niteliği taşımaktadır. Türkiye ise yazarlarıyla, bilim

adamlarıyla ve hatta resmi makamlarıyla bu kampanyaya gerektiği şekilde

karşı koyamadığı için, sonuçta, özellikle batı dünyasında 1915 olaylarının

soykırım olduğu şeklinde bir kanı yerleşmiştir. Bazı ülke parlamentolarında

soykırım hakkında alınan kararların temelinde bu kanı yatmaktadır.

Uluslararası hukuka göre, tehcir soykırım değil , savaş koşullarında

askeri gereklerden doğan bir tedbirdir. Tehcir; önceden planlanmış, ırkçı

nefretle uygulanan , dini veya etnik bir grubu hedef almış , yok etme kastıyla

uygulanmış bir hareket değildir. Tam aksine tehcir sırasında kayıpları

önlemek için , günün imkansızlıkları içerisinde tüm önlemler alınmaya

çalışılmıştır.

Tehcirin soykırım suçu olup olmadığına siyasi faaliyet içerisinde olan ,

oy kaygısıyla hareket eden parlamentolar karar veremezler. Ancak

Uluslararası Adalet Divanı ve ya tarafların belirlediği bir Hakem Mahkeme

karar verebilir.

Bizim tarihimizde , soykırım, katliam, mezalim yoktur; soykırıma ,

katliama , zulme uğrayanlara sahip çıkma vardır. Unutulmamalıdır ki,

olmayanı olmuş gibi göstermek gerçeği anlatmaktan daha zordur.

ABSTRACK

The Turks had settled together with Armenians for hundreds of years.

There was no serious conflict between them for centurles. The history of the

Otoman Emprie lived six centuries and it had ruled an Armenian minority at

main land. But the Armenian question had outbroken at the nineteenth

century.

The essential of Armenian problem constitude whether the

immigration of 1915 was a genocide or not. Armenian writers who thought

that immigration was genocide, comments on the historical events in this way

or sometimes, as the telegraphs which were attibuted to Talat Paşa, they

make up unripe events and try to proof them. Unlike a scientific study, these

Armenian efforts carry quality of forming compain of public opinion. But

Turkey didn’t resist enough to this compain with its writers, scientist and

event its officials, as a result, especially the opinion of 1915 events which are

claimed as a genocide, locate in the west world. This wiew constitude the

main decisions about genocide which are made by some states parliament.

According to international law, immigration is not a genocide, it is

precaution which is military necessity in war conditions. İmmigration is not a

movement which planned before or applied racialist hatred or targeted to

religious or ethnic group or applied to destroy with intention. On the contrary,

ın order to prevent casualties during the immigration, all precautions had

been taken in impossibilities of those days.

Parliament which move with vote anxiety and be in a political activity

don’t decided to whether immigration is a crime of genocide or not. However,

International Court of Juctice or Adjudicator Court which determined by all

sides are able to make decisions.

In Turkey’s history, there were no genocide or massacre, opposite of

this we claim all people who suffer from genocide, massacre or cruelty. Don ‘t

forget that to show unripe as a ripe much harder than to explain the reality.

I

İÇİNDEKİLER

İÇİNDEKİLER –I

KISALTMALAR –IV

ÖZET —

ABSTRACK —

GİRİŞ –1

ERMENİ SOYKIRIMI İDDİALARI VE ULUSLARARASI HUKUK

BİRİNCİ BÖLÜM

SOYKIRIM SUÇU

  1. SOYKIRIM SUÇUNUN TANIM SORUNU –3
  2. SOYKIRIM SUÇUNUN TARİHİ GELİŞİMİ –8
  3. Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesine

Kadar Olan Gelişmeler –9

  1. Nuremberg Mahkemesi –14
  2. Tokyo Mahkemesi –16
  3. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 96 (1) Sayılı Kararı –16
  4. Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ve

Sonraki Gelişmeler –18

III. SOYKIRIM SUÇUNUN UNSURLARI –20

  1. Soykırım Suçunun Sanığı –21
  2. Soykırım Suçunun Mağduru –23
  3. Soykırım Suçunun Maddi Unsuru (Cezalandırılan fiiller) –25
  4. Soykırım Eylemleri –26
  5. Soykırımda Bulunmak İçin İşbirliği Yapmak, Soykırıma

Doğrudan ve Aleni Surette Kışkırtmak, Soykırıma

Teşebbüs Etmek veya İştirak Etmek –28

  1. Soykırım Suçunda Manevi Unsur ( Kast ) –30
  2. SOYKIRIM SUÇUNUN NİTELİĞİ –33

II

  1. Soykırımın Uluslararası Suç Sayılması –33
  2. Soykırım Suçunun Diğer Uluslararası Suçlarla İlişkisi –34
  3. Soykırım ve Siyasi Suç –34
  4. Soykırım ve Savaş Suçları –39
  5. Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suç –45
  6. Soykırım Suçunda Zamanaşımı –48
  7. SOYKIRIM SUÇUNDA YARGILAMA –49
  8. İç Hukukta –50
  9. Mevcut Durum –51
  10. Yeni Türk Ceza Kanunu Tasarısı –51
  11. İlgili Madde Metinleri –51
  12. İlgili Madde Gerekçeleri –53
  13. Uluslararası Hukukta –57
  14. Tarihi Gelişim –57
  15. Nuremberg ve Tokyo Uluslararası Askeri Mahkemeleri –59
  16. Eski Yugoslavya ve Raunda Uluslararası Ceza Mahkemeleri-61
  17. Uluslararası Ceza Mahkemesi –65
  18. Birleşmiş Milletler Müdahalesi –72

İKİNCİ BÖLÜM

DEVLETLERİN ULUSLARARASI SORUMLULUĞU

  1. GENEL OLARAK –76
  2. ULUSLARARASI SORUMLULUĞUN DOĞMASI VE DEVLETE

BAĞLANABİLMESİ –78

  1. Sorumluluğun Doğması Koşulları –79
  2. Uluslararası Hukuka Aykırı Fiilin Varlığı –79
  3. Uluslararası Hukuka Aykırı Fiil Sonucunda Zararın Doğması–83
  4. Hak ve Menfaat Ayrımı –83
  5. Doğrudan – Dolaylı ve Maddi – Manevi Zarar Ayrımları –83
  6. Sorumluluğun Devlete Bağlanabilmesi –85
  7. Devlet Organlarının Eylemleri –86

III

  1. Yasama Organı Faaliyetleri –87
  2. Yürütme Organı faaliyetleri –88
  3. Yargı Organı Faaliyetleri –90
  4. Özel kişilerin Eylemleri –92
  5. İsyan ve İç Savaş Durumları –93

III. ULUSLARARASI SORUMLULUĞU ORTADAN KALDIRAN

NEDENLER –95

  1. İzin ( Kabul Etme ) –95
  2. Zarar Gören Devletin Kendi Kusuru –96
  3. Zararla Karşılık –96
  4. Meşru Müdafaa –97
  5. Zorlayıcı Neden (Mücbir Sebep) –98
  6. Zaruret Hali –100
  7. SORUMLULUĞUN HUKUKSAL SONUÇLARI –101
  8. Zararın Onarılması Yükümü –101
  9. Zararın Onarılması Yöntemleri –102
  10. Eski Duruma Getirme –102
  11. Zarar-Giderim Ödeme –103
  12. Manevi onarım –107
  13. SİLAHLI ÇATIŞMALARDA SORUMLULUK –107
  14. Sorumluluğun Kabulü –110
  15. Devlete Bağlanabilmesi –112
  16. Sorumluluğun Kapsamı –113
  17. İleri Sürülmesi ve Zararın Onarım Yolları –114
  18. Uluslararası Olmayan Silahlı Çatışmalarda Sorumluluk –116

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

ULUSLARARASI HUKUK AÇISINDAN ERMENİ SOYKIRIMI

İDDİALARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

  1. ERMENİ SORUNUN ORTAYA ÇIKIŞI –117
  2. Ermenilerin Kısa Tarihi –117

IV

  1. Tarihten Bugüne Türk – Ermeni İlişkileri –118
  2. Selçuklu Dönemi –118
  3. Osmanlı Dönemi –119
  4. Cumhuriyet Dönemi –132
  5. TEHCİR SOYKIRIM MIDIR? –137
  6. Tehcir Kavramı ve Niteliği –137
  7. Tehcirin Sebepleri –138
  8. Tehcirle İlgili Düzenlemeler –145
  9. Tehcir Uygulamasında Suçlu Görülenler Hakkında yapılan

Yargılamalar –153

  1. Ulusal Düzeyde –155
  2. Uluslararası Düzeyde –156
  3. Tehcir Soykırım Suçunun Unsurlarını İçerir mi? –158

III. TEHCİR NEDENİYLE TÜRKİYE’NİN SORUMLULUĞU SORUNU-173

  1. Tehcirde Uluslararası Sorumluluk Doğmasını Gerektiren

Koşulların Varlığı Sorunu –173

  1. Osmanlı Dönemindeki Uygulamadan Türkiye Cumhuriyeti

Sorumlu Tutulabilir mi? –178

  1. Tazminat ve Toprak Talepleri –184
  2. ULUSAL VE ULUSLARARASI PARLEMANTOLARIN ERMENİ

SOYKIRIMI İDDİALARI İLE İLGİLİ ALDIĞI KARARLAR VE BU

KARARLARIN SİYASİ VE HUKUKİ SONUÇLARI –188

  1. Genel Olarak –188
  2. Ermeni Soykırımı İddiaları ile İlgili Karar Alan Ülke ve

Kuruluşlar –189

  1. Amerika Birleşik Devletleri –189
  2. İngiltere –191
  3. Rusya –192
  4. Fransa –193
  5. Ermenistan –194
  6. Avrupa Parlamentosu –195
  7. Birleşmiş Milletler –198
  8. Diğer Ülkeler –198

V

  1. Kararların Siyasi ve Hukuki Sonuçları –204
  2. Hukuki Sonuçları –204
  3. Siyasi Sonuçları –208
  4. ERMENİ SOYKIRIMI İDDİALARININ ÇÖZÜM MERCİİ –212
  5. Genel Olarak –212
  6. Siyasi Çözüm –214
  7. Uzlaşma –214
  8. Birleşmiş Milletler Müdahalesi –217
  9. Uluslararası Hukuk Alanında Öngörülebilecek Çözümler –219
  10. Hakemlik –220
  11. Uluslararası Adalet Divanı –221
  12. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi –223

SONUÇ –225

YARARLANILAN KAYNAKLAR –230

VI

KISALTMALAR

a.g.e. : Adı geçen eser

a.g.m. : Adı geçen makale

a.g.r. : Adı geçen röportaj

ABD : Amerika Birleşik Devletleri

AET : Avrupa Ekonomik Topluluğu

AİHM : Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

AİHS : Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi

AT : Avrupa Topluluğu

ATASE : Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı

AÜHF : Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

AÜHFD : Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi

AÜSBF : Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi

AÜSBFD : Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesi Dergisi

b : Bası

BM : Birleşmiş Milletler

c : Cilt

dn : Dipnot

dos : Dosya

fih : Fihrist

ICTJ : International Center for Transitional Justice

İÜHF : İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

İÜHFM : İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası

kls : Klasör

KÖKSAV : Kök Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı

mad. : Madde

MEB : Milli Eğitim Bakanlığı

MÖ : Milattan önce

NGO : Sivil Toplum Örgütü

Prot : Protokol

VII

s : Sayfa

SÇH : Silahlı çatışma hukuku

SSCB : Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği

sy : Sayı

TARC : Turkish-Armenian Reconciliation Commission

TBMM : Türkiye Büyük Millet Meclisi

TCK : Türk Ceza Kanunu

TTK : Türk Tarih Kurumu

UAD : Uluslararası Adalet Divanı

UCM : Uluslararası Ceza Mahkemesi

UHK : Uluslararası Hukuk Komisyonu

vb : Ve bazı

y : Yıl

yy : Yüzyıl

1

GİRİŞ

Türkiye’nin Ermeni sorunu olarak adlandırabileceğimiz bir sorunu var

mıdır ? Bu sorunun cevabı bakış açısına, tarihteki dönemlere veya Ermeni

sorunu kavramına yüklenen anlama göre değişebilir. Ancak, diaspora olarak

adlandırılan, ve Ermenistan dışında yaşayan Ermeni kökenli başka ülke

vatandaşları için Türkiye sorunu olarak tanımlayabileceğimiz bir problemler

dizisinin olduğu şüphesizdir.

Anadolu’da Türklerle Ermeniler yüzyıllardan beri bir arada, yanyana

yaşamışlardır. Yüzyıllar boyunca aralarında ciddi bir sürtüşme olmamıştır.

Osmanlı tarihi, altı yüzyılı aşar ve Osmanlı devleti, kurulduğu günden beri

topraklarında bir Ermeni azınlığı barındırmıştır. Ama Ermeni sorunu ancak

  1. yüzyılda ortaya çıkmıştır.

85 yıl önce cereyan etmiş olayların anlaşılabilmesi için tarihi

çalışmalar olmazsa olmaz niteliktedir . Çünkü bu sorunun çözümündeki

deliller tarihte saklıdır ve bunları tarihçiler ortaya çıkaracaktır. Ancak

uluslararası hukuk alanında eğitim ve tecrübesi yoksa tarihçi bu olayların

soykırım olup olmadığı konusunda yargıda bulunamaz. Görülen o ki tarihçiler

başta olmak üzere bu konular üzerinde çalışan sosyolog ve siyaset bilimci

gibi akademisyenlerle düşünürler, önemli sayıda ölümle sonuçlanan olayları

soykırım olarak nitelemek eğilimindeler. Oysa soykırım uluslararası bir suç

olarak, ancak hukukçular tarafından değerlendirilmesi mümkün olan bir

kavramdır.

Ermeni soykırım iddiaları tehcirin gerçekleştiği 1915 yılından bu yana

gerek Ermeniler, gerekse Batılı kamuoyu tarafından sürekli dile getirilmekte

ve Türkiye’den soykırımın tanınması istenmektedir. Soykırımın tanınmasının

ardından ise kuşkusuz şimdi dahi saklamayan tazminat ve toprak talepleri

gelecektir. Ermeni Sorununun araştırılması bakımından ortaya çıkan asıl

zorluk ise Ermenilerin ve destekleyicilerinin hukuk alanından uzak durmaları

2

sorunu sürekli siyasi planda tutmaya çalışmalarıdır. Bu çalışmada ise, konu

siyaset değil hukuk açısından incelenmeye çalışılacaktır.

Birinci bölümde; uluslararası bir suç olan soykırım suçunun tanımı,

tarihi gelişimi, unsurları, niteliği, diğer uluslararası suçlarla ilişkisi, soykırım

suçunun yargılanmasında görevli mahkeme konuları ele alınacaktır.

İkinci bölümde; devletlerin uluslararası sorumluluğunun doğması,

sorumluluğun devlete bağlanabilmesi, uluslararası sorumluluğu ortadan

kaldıran nedenler, sorumluluğun hukuksal sonuçları ve silahlı çatışmalarda

uluslararası sorumluluk konuları irdelenecektir.

Üçüncü bölümde; uluslararası hukuk açısından Ermeni Soykırımı

iddialarının değerlendirilmesi yapılacaktır. Ermeni Sorununun ortaya çıkması,

soykırım iddialarında bulunan Ermenilerin amaçları, 1915 – 1916 yıllarında

uygulanan tehcirin soykırım suçunun unsurlarını taşıyıp taşımadığı, tehcir

nedeniyle Türkiye’nin sorumluluğunun bulunup bulunmadığı, ulusal ve

uluslararası parlamentoların Ermeni Soykırımı iddiaları ile ilgili aldığı kararlar

ve bu kararların siyasi ve hukuki sonuçları, Ermeni Soykırımı iddialarının

çözüm mercii konuları incelenecektir.

BİRİNCİ BÖLÜM

SOYKIRIM SUÇU

  1. SOYKIRIM SUÇUNUN TANIM SORUNU

Soykırım kavramı Uluslararası Hukuk’a Amerikan Hukuk Profesörü

Raphael Lemkin’in çabaları sonucu girmiştir. Lempkin Almanlar’ın

Yahudilere karşı uyguladığı yok etme politikasını gözönüne alarak bir millet

ya da etnik grubun katliama uğratılmasını “soykırım” (genocide) sözcüğü

ile ilk defa tanımlamıştır. Genocide sözcüğü Lempkin tarafından Yunanca

”genos” ve Latince ”cide” öldürmek sözcüklerinin bir araya getirilmesi ile

yaratılmıştır. Lempkin’in uğraşısı neticesi soykırım Birleşmiş Milletler Genel

Kurulu tarafından alınan bir kararla uluslararası suç olarak tanımlanmıştır1.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 11.12.1946′ da aldığı karara

göre; katil, nasıl bir ferdin hayat hakkını ref’etmekte (kaldırmakta ) ise

soykırım (genocide , jenosid) da, insan topluluklarının hayat haklarının ref’i

demektir2 .

Sosyal bilimcilerin, birbirlerinden ve uluslararası hukuktakinden farklı

soykırım tanımları vardır. Bu farklı tanımlamalar; ulus, toplum , grup kavramı

ile yasal tanımlar arasındaki farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Yasal tanımlar

daha ayrıntılıdır, tanımlayanın niyeti farklıdır, çünkü siyasi amaç ve yöntem

uluslararası sözleşmelerin hazırlanmasına yansımaktadır3.

Sosyal bilimci ve tarihçilerin tanımlamalarında soykırım4;

1 Şükrü Elekdağ, “Jenosid” Milliyet, 29.01.2001

2 O.Kadri Keskin, “Jenosid Suçu ve Jenosid Sözleşmesi”, Adalet Dergisi, Eylül – Ekim 1986,

Sayı:5, s.120

3 Institute for the Study of Genocide , Internationel Association of Genocide Schholars, Social

Scientists Definitions of Genocide , www.isg-ags.org/definitions/def_genocide.html

4 www.isg-ags.org/definitions/def_genocide.html

4

Frank Chalk ve Kurt Johassohn: Soykırım, bir devletin yada bir

otoritenin, kendisinin belirlediği bir grubu yok etmeye niyetlendiği tek taraflı

bir kıyım şeklidir. (The History and sociology of Genocide, 1990)

Israel W. Charny: Soykırım, genel olarak açıkça düşman olarak

kabul edilen silahlı gücü bulunmayan çok sayıda insanın, savunmasız ve

yardım alamadığı şartlar altında toplu kıyımıdır. (In Genocide: Conceptual

and Historical Dimensions ed. George Andreopoulos, 1994)

Helen Fein: Soykırım, bir amaca yönelik olarak bir toplumu maksatlı

olarak fiziksel olarak doğrudan yada dolaylı bir biçimde yok etmek, grubun

sosyal ve fiziksel olarak gelişmesini(çoğalmasını) yasaklamak, ehemmiyetli

derecede baskı veya tehdit altında tutmaktır. (Genocide: A Sociological

Perspective, 1993/1990)

Barbara Harf ve Ted R.Gurr : Soykırım Devlet ve temsilcileri

(yöneticileri) tarafından bir grubun önemli bir oranının ölümü ile sonuçlanan

politikaların desteklenerek uygulanmasıdır. (“Toward emppirical theory of

genocides and politicides”, International Studies Quarterly, 37, 3 1988)

Steven T. Katz. : Soykırım konsepti, sadece gerçekleştirilmiş bir

niyet söz konusu olduğu zaman uygulanır, böylece başarılı bir şekilde icra

edilerek, grubun tamamı fiziksel olarak yok edilir. (The Holocaust in Historical

Perspective, Vol. 1, 1994)

Prof. Dr. Yavuz Ercan, Doç.Dr. Cemalettin Taşkıran, Dr A.Yücel

Aktar’a göre soykırım; “Silahsız ve savunmasız bir grup insanın , silahlı

kişilerce bir ayrım gözetilmeksizin planlı bir şekilde toptan öldürülmesidir”5.

5 Yavuz Ercan , “Ermeniler ve Ermeni sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.36 ;

Cemalettin Taşkıran, “Türk-Ermeni İlişkileri, Tehcir Olayı ve Sözde Soykırım”, Yeni Türkiye ,

y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.370 ; A.Yücel Aktar, “Ermeni Mezalimine ve Soykırım

İddialarına İlişkin Kavram Karmaşası”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.335

5

Tarihçi Osman Karatay’a göre soykırım:”Savaş ortamında sivil

halkı hedef alan , nihai amacın bir topluluğu yok etmek olduğu kitlesel

öldürmelerdir.”6

Prof. Dr. Sadık Tural, soykırımı ; “ bir halkın , bir yönetim tarafından

kendilerine tabi kılınamadığı gerekçesi ile , askeri güçler tarafından yok

edilmesi “ şeklinde tanımlamıştır7.

Soykırım terimi hukuki olmakla birlikte, günümüzde politikacılar,

gazeteciler ve kimi entellektüeller bu terimi, katliam, toplu öldürme, etnik

temizleme, isyanı bastırmada toplu cezalandırma veya insanlık suçu

anlamında da kullanmaktadırlar8. Soykırım, bir hukuk terimidir, hukuk

alanında, bu terime insanlar istedikleri anlamı yükleyemezler. Bu terim belli

tanımı olan bir suça ilişkindir ve o tanım İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra

hazırlanarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 9 Aralık 1948 günlü

kararıyla onaylanıp 11 Ocak 1951’de yürürlüğe giren “Soykırımın

Önlenmesine ve Cezalandırılmasına ilişkin Sözleşme” adlı uluslararası bir

sözleşmeyle yapılmıştır. Anılan sözleşmede soykırım suçunun tanımlanması

üç unsur içermektedir. Her şeyden önce ulusal, etnik, ırki veya dini bir grup

bulunmalıdır. Sonra bu grup, sözleşmede sayılan “grup mensuplarının

öldürülmesi” eyleminden “bir grubun çocuklarının başka bir gruba zorla

nakledilmesi” ne kadar uzanan ve “grubun fizik varlığını sona erdirecek

yaşama koşullarına tabi tutulması” eylemini de içeren bazı muamelelere tabi

tutulmalıdır. Fakat bu suçun üçüncü unsuru daha önemlidir. Söz konusu

grubu “kısmen veya tamamen yok etme kastı”nın mevcut olması gerekir. Bu

kilit ibare savaşlara, isyanlara vs. ilişkin başka amaçların sonuçları olan diğer

“adam öldürme”lerden, soykırımı ayırdeder. Adam öldürme fiili ulusal, etnik

ırki veya dini bir grubun üyelerini sırf bu grubun üyeleri oldukları için açık

veya örtülü bir şekilde yoketmeyi hedef aldığı zaman soykırımına dönüşür.

6 Osman Karatay, “Soykırım,Toplumsal Hafıza ve Tarihsel Görecelileştirme”, Yeni Türkiye , y.7 ,

sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.308

7 Sadık Tural, “Bir Kavganın Anotomisi yahut Haklı bir Milletin Çaresizliği” , Yeni Türkiye , y.7

, sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.85

8 Pulat Tacar, “Soykırımı İddiaları Konusunda Konuşma Notları” , www. Foreignpolicy. org.tr /

tr/makale/ptacar_01.html

6

Sayılarının büyüklüğü, ancak gruba yönelik böyle bir kastın belirtisi olarak ele

alınabilirse anlam kazanır9.

Soykırımın tanımında en çok kullanılan açıklama Birleşmiş

Milletler’deki ifadedir. “Bir milleti, etnik grubu, ırki ya da dinsel toplumu

kısmen ya da topluca imha etmek amacıyla yapılan girişimdir”. Soykırım

kelimesini icad eden Raphael Lemkin‘in tanımı, grupların kültürel, sosyal,

ekonomik ve politik olarak imhasını da içermektedir. Leo Kuper ise etnik

olmayan alt gruplara, örneğin ekonomik sınıflar, kollektif gruplar ve çeşitli

sosyal kategorilere yapılan saldırıları da soykırım olarak nitelendirmiştir10.

Bilindiği gibi soykırım, ll. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sının

“nihai çözüm” adı altında Yahudileri yok etmesiyle gerçek boyutlarına ulaştı.

Soykırım sözcüğü bir Polonya Yahudisi olan Raphael Lemkin tarafından icat

edildi. Lemkin daha öğrenciyken, bir soykırım saydığı Ermeni olaylarına

ilişkin sanıkların yargılanmasını yakından izlemişti. Lemkin’in soykırım

anlayışı çok genişti. Azınlıkların siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel, moral,

fizik, biyolojik olarak yok edilmesini kapsıyordu11.

Soykırım teriminin mucidi Prof. Lemkin’e göre soykırım şu sahalarda

olabilmekteydi12:

Politik : İşgal edilen yerde işgal idaresini kurmak; eski ile bağları

koparmak için sokak adlarına varıncaya kadar değişiklikler yapmak; yerli

halkı göçe zorlayarak, başka milletlerden kimseleri işgal edilen yerlere

yerleştirmektir.

9 Mümtaz Sosyal, Orly Saldırısı Davası 19 Şubat-2 Mart 1985, Şahit ve Avukat Beyanları, Ankara

Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi yayını, 1985, s.8.

10 Justin McCarthy, “Türk Ermeni İlişkilerinin Dünü Bugünü ve Yarını” İstanbul, 15 Mart 2001

tarihli konferans metni (Çeviri: Doğan Coşkun, Ermeni Araştırmaları Enstitüsü) , Ankara , Ermeni

Araştırmaları Dergisi , sy.2 Haziran – Temmuz – Ağustos 2001, s.127

11 Gündüz Aktan, “Devletlerarası Hukuka Göre Ermeni Meselesi”, Türkiye Günlüğü, 2001, Sayı:

64, s.7

12 Keskin, a.g.m., s.124

7

Sosyal : Kanunların kaldırılması ile mahkemelerin kapatılması ve

yerlerine işgal kanun ve mahkemelerinin ikamet edilmesidir.

Kültürel : Dilin okullarda ve basında kullanılmasının yasaklanarak,

yerine kendi dilinin Kullanılmasının ve eğitim sisteminin kendi rejimlerini

empoze edecek şekilde değiştirilmesidir.

Ekonomik : İktisadi seviye düşürülerek, kültürel ve zihni ihtiyaçların

unutturulmasıdır.

Biyolojik : Evlenmelerin ve doğumun kısıtlanarak kısırlaştırmalara

gidilmesi ve erkeklerle kadınların birbirlerinden uzak bölgelerde ağır şartlar

altında çalıştırılmalarıdır.

Fiziki : Gıda maddelerinin tercihli dağıtılması, giyecek, yakacak, ilaç

verilmemesi suretiyle sıhhat bakımından tehlike yaratılması, kitle halinde

adam öldürülmesidir.

Dini : Din ile olan bağların kopartılarak, ibadet yerlerinin tahrip ve

yağma edilmesidir.

Ahlaki : Müstehcen yayınların ve fikirlerin serbest bırakılması; alkol

tüketimi ve kumarın teşvik edilmesidir.

Sonradan gelişen hukuk, her grubun değil, sadece bazı grupların ve

sadece fizik ve biyolojik olarak yok edilmesi amacıyla işlenen fiilleri

soykırım saydı. Yani Lemkin’in tanımını çok daralttı. Doktrinde kültürel ve

politik soykırımdan bahsedilmekte ise de, bu husus soykırım sözleşmesinde

suç olarak belirtilmiş değildir13.

Soykırım suçu, Soykırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına ilişkin

Sözleşme’nin 2.maddesinde tanımlanmaktadır . Uluslararası kurumların ve

13 Aktan, a.g.m., s.7

8

yargı organlarının uyuşmazlıkları çözmede esas alacakları soykırım tanımı

elbetteki sözleşmedeki tanım olacaktır. Sözleşmenin 2. maddesindeki

soykırım tanımı aşağıdaki gibidir14.

Madde 2 : Bu sözleşme bakımından ulusal, etnik, ırksal ve dinsel

bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen

aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur,

  1. a) Gruba mensup olanların öldürülmesi;
  2. b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel

zarar verilmesi;

  1. c) Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan

kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek;

  1. d) Grubun içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler

almak;

  1. e) Gruba mensup çocukları zorla başka bir gruba nakletmek;

Soykırım suçunun tanımının yapıldığı bir başka uluslararası belge de,

Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsüdür. Statünün 6 ncı

maddesinde soykırım sözleşmesindeki tanım aynen benimsenmiştir15.

  1. SOYKIRIM SUÇUNUN TARİHİ GELİŞİMİ

Kelime anlamı olarak “ırk öldürme ” diye tanımlanan soykırım suçu,

insanlıkla birlikte ortaya çıkmıştır ve insanlığın kendisi kadar eskidir.

Antik çağlarda savaş imhadır. Hatta Yunan kavimleri arasındaki

savaşlar nedeniyle, bu konuda ilk sınırlamayı getiren Platon bile “Devlet”

adlı eserinde, “barbarlar” dediği diğer kavimlerle, Yunanlı’lar arasındaki

savaşı gerekli görmekte, sadece Yunan kavimleri arasındaki savaşlar

14 Sözleşmenin İngilizce ve Türkçe metni için Bknz. ; Osman Doğru, İnsan Hakları Uluslararası

Mevzuatı, İstanbul, Beta Yayınları .1.b, Ağustos 1998., s.250

15 Roma Statüsü’nün Türkçe metni için Bknz.; Enver Bozkurt, Türkiye’nin Uluslararası Hukuk

Mevzuatı, Ankara, Nobel yayınları , 2.b., 1999

9

bakımından soykırım hareketine sınırlama getirmekte, diğer kavimlere karşı

ise, galiplere tanınan sonsuz kudretin tabii sonucu olduğu görüşünü

benimsemektedir16.

Orta Çağda, antik çağdaki savaş – toplu imha görüşünde bazı

gelişmeler olmuş ise de, dini, politik ve ırki soykırım hareketleri, katliamlar ve

imhalar sürüp gitmiştir17. (1572 St. Barthelemy katliamı, Haçlı Seferleri gibi.)

Savaşın denetlenmesi konusunda 1351’de Fransa’da; 1385, 1468 ve

1471’de İngiltere’de çeşitli ferman ve emirnameler yayınlanmış, İsviçre’de

Kantonlar arasında sözleşmeler imzalanmış olmakla birlikte, bunlar yeterli

olmamıştır18.

  1. Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesine

Kadar Olan Gelişmeler

1648 Westaphalia devletler sistemine göre devlet egemenliği mutlak

ilkeydi. İçişlerine karışılmazdı. Azınlıklar devletlerin iç işiydi. Devletler ülke

içinde vuku bulan olaylarda iç mevzuatı uyguluyorlardı. Henüz uluslararası

suç kavramı yoktu19.

Uluslararası yükümlülüklere riayetsizliğin uluslararası mahkeme önünde

kovuşturulması fikri oldukça eskidir. Bu konuda bilinen benzeri ilk uluslararası

mahkeme I674’de Almanya’nın Breisach şehrinde oluşturulan özel görevli

(ad hoc) Roma Germen İmparatorluğu mahkemesi olup, Alman İmparatoru

Peter Von Hagenbach’ı yargılamış, Tanrının ve insanların kanunlarını ihlal

ederek, askerlerine masum sivil halkın ırzına geçirtip öldürtmekten ve yağma

ettirmekten mahkum etmiştir20.

16 Keskin, a.g.m. , s.121

17 Keskin, a.g.m. , s.121

18 Keskin, a.g.m., s.122

19 Aktan, a.g.m., s.6

20 Durmuş Tezcan, “Uluslararası Suçlar ve Uluslararası Ceza Divanı” , Hukuk Kurultayı 2000,

Ankara Barosu Yayınları, s.270

10

1907 Lahey kuralları bir ülkenin savaşta işlediği suçlarla ilgiliydi. Kendi

ülkesinde işlediği iddia edilen suçlara uygulanması öngörülmüyordu. Barış

Konferansı’nda Yunan Dış İşleri Bakanı’nın yeni bir insanlığa karşı suç ihdas

edilerek Ermeni katliamının yargılanması önerisine, Başkan W. Wilson’un ex

post facto21 hukuk olacağı gerekçesiyle önceleri itiraz ettiği biliniyor. Amerika

böyle bir suç oluşturulmasına karşıydı22. Almanya ile ilgili Versaille

Andlaşması’nda bir uluslararası mahkeme kurulacağı belirtildi23. 18 Ocak

1 9 1 9 ” da Versailles Andlaşmasının 227. Maddesiyle Almanya Eski

İmparatoru II. Wilhelm’in 1914’de I. Dünya Savaşı’nı başlatması nedeniyle

Sözleşmelerin kutsal gücüne ve uluslararası ahlaka acımasız saldırı

suçundan kurulacak beş büyük devletin (ABD, Fransa, İngiltere, İtalya ve

Japonya) birer hakiminden oluşacak özel görevli (ad hoc) bir mahkemede

yargılanması açıkça öngörülmüştü. Ne var ki bu andlaşma maddesi

Hollanda’nın II.Wilhelm’i iade etmemesi nedeniyle uygulamaya

konulamamıştır. Buna karşılık, Fransız ve İngiliz Askeri Mahkemelerinde

tutsak Alman subaylar yargılanmış, Alman Hükümeti 1919 da tutsak

Alman subaylar dışında sadece savaş suçlusu 6 subayı teslim etmiş, ardından

17.12.1919 tarihli kanunla bu tür suç faillerini yargılamak için kendi

mahkemelerine yetki vererek daha sonraki iade istemlerini reddetmiştir. Bu

çerçevede görülen 16 davadan altısı mahkûmiyetle sonuçlanmıştır24.

Ermeni tehciri başladığında, İngiliz, Fransız ve Rus Hükümetleri 24

Mayıs 1915 de yayınladıkları ortak bildiride; Türkiye’nin insanlığa ve

uygarlığa karşı bu yeni suçları karşısında, müttefik hükümetler, Osmanlı

Hükümeti mensuplarını ve katliama katılan memurlarını şahsen sorumlu

tutacaklarını Bab-ı Ali’ye alenen bildirirler denmekte idi. 10 Ağustos 1920’de

imzalanan Sevr Andlaşmasında Osmanlı İmparatorluğu, söz konusu suçlarla

ilgili olarak, Türkiye’de yapılacak bir mahkemeye razı oldu (m. 226).

Mahkemeyi oluşturmak galiplere bırakılıyor; istenen kişilerin yakalanıp

mahkemeye teslimi taahhüt ediliyordu. Savaş sonunda işgal altındaki

21 Yeni kanunun geçmişe uygulanamaması kuralı

22 Bknz. Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, Ankara , İmge Yayınevi, 2.b, Ocak

2002, s.372

23 Aktan, a.g.m., s.6

24 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.272

11

İstanbul’da kurulan Nemrut Mustafa Divan-ı Harbi, Malta’ya götürülen

sanıkların, İngiliz Kraliyet savcısının kanıtları yetersiz bulması sonucunda

salıverilmeleri, tüm tarihçiler tarafından bilinen hususlardır. Sevr yerine 24

Temmuz 1923’te Lozan Andlaşması geçti. Lozan Andlaşmasında ,1 Ağustos

1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenen tüm suçların affı için bir bildiri yer

almıştır25.

İki dünya savaşı arasındaki yirmi yıllık dönemde (1919-1939),

Milletler Cemiyeti tarafından cezai konularda yetkili olacak uluslararası bir

ceza mahkemesi kurulması yönünde, özellikle hemen savaş sonrası yıllardan

başlayarak yapılan çalışmalar başarısızlıkla sonuçlanmakla birlikte, konu daha

sonra bir başka olay sebebiyle tekrar gündeme gelmiştir. Bu olay, 1934

yılında yapılan suikast sonucu Fransa’ya resmi ziyarette bulunan Yugoslavya

Kralı I. İskender (I. Alexandre) ile Fransız Dışişleri Bakanının ölümüdür. Bu

olay nedeniyle Fransa’nın gayretleriyle 16 Kasım 1937 tarihinde Milletler

Cemiyeti tarafından Tedhişçiliğin Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair

Sözleşme ile bu anlaşmanın eki durumundaki Uluslararası Tedhiş

Suçlarını Cezalandırmakla Görevli Uluslararası Ceza Divanı Kurulmasına

Dair Andlaşma kabul edilmiştir. Bu iki sözleşmenin yapılmasını izleyen

aylarda, cesaretle sağlanan bir yenilik olarak nitelendirilen ve Uluslararası

Ceza Hukukuna yeni ufuklar açacağı ifade edilen bu mahkemenin, bir daimi

uluslararası ceza divanı kurulması yönünde o güne kadar gösterilen sürekli

gayretlerin bir sonucu olduğu vurgulanmış ise de, araya giren savaş nedeniyle

gerekli ilgiyi toplayamamış, sadece Hindistan’ın onayladığı bu sözleşmeler

adeta ölü birer metin olarak uzunca bir süre unutulmaya terk edilmiştir26.

Bununla birlikte bu dönemde, hayata geçirilemeyen bu sözleşmeler

yanında, insancıl hukukun ihlalini yasaklama yönünde birçok olumlu adımlar

atılmıştır. Bunlar arasında özellikle27 :

25 Aktan, a.g.m., s. 6

26 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.272

27 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.272 ; Keskin, a.g.m., s.122

12

Korsanlığın kaldırıldığı ve deniz savaşları ile ilgili düzenlemelerin

yapıldığı 1856 Paris Beyannamesi,

Savaş alanında yaralanan askerlerin durumu ile ilgili 1864 Cenevre

Sözleşmesi,

Savaşta parlayıcı maddelerin kullanılmasını yasaklayan 1868 St.

Petersbourg Sözleşmesi;

Sözleşmenin hükümlerinin ihlal edilmesinin hiçbir müeyyidesi

olmamakla birlikte savaş hukukunu düzenleyen 1899 ve daha sonra 1907

Lahey Konferanslarında kabul edilen Lahey Sözleşmesi

Saldırı savaşının uluslararası dayanışmayı ihlal ettiğini

vurgulayan uluslararası uyuşmazlıkların barışçı yollardan çözümüne ilişkin

1924 tarihli Cenevre Protokolü,

Saldırı savaşının uluslararası bir suç olması sonucu uluslararası

uyuşmazlıkları çözmede hiçbir zaman kullanılmayacağına ilişkin Milletler

Cemiyeti Genel Kurulunun 24.9.1927 tarihli kararı,

Uluslararası uyuşmazlıkların çözümü için savaş açmayı yasaklayan

ve sözleşen tarafların karşılıklı ilişkilerinde ulusal politika aracı olarak

savaştan vazgeçmeyi içeren 27.8.1928 tarihli Briand-Kellogg Paktı (veya

diğer ismiyle Paris Paktı), sayılabilir.

İnsan hakları ve soykırım ll. Dünya Savaşı sonrasında büyük önem

kazanmıştır. Özellikle Nazi Almanya’sında Yahudilere karşı toplama

kamplarında uygulanan ve milyonlarca kişinin insanlık dışı işkencelerle

öldürülmesine yol açan toplu katliamlar, savaş sonrasında bütün insanlığın

dikkatini bu meseleye çekmiştir28.

1940’ların başında Nazilerin Yahudilere yaptıkları henüz tam

açıklığıyla bilinmediğinden, özellikle İngiltere ve Amerika, Almanya sınırları

içinde işlenen suçların bir uluslararası mahkemede ele alınmasından yana

değildiler. Buna karşılık Almanya’nın ülke dışında, işgal ettiği ülkelerde

işlediği fiillerden dolayı sorumluların yargılanmasını savunuyorlardı. Böylece

28 Keskin, a.g.m., s.123

13

ulus-devlet egemenliğine saygı devam edecekti. Zira savaş sırasında ülke

dışındaki sivillere karşı işlenen suçlardan dolayı bir ülke sorumlularının

uluslararası yargıya tabi olmasını öngörüyordu. İnsanlığa karşı suç kavramı

doktrinde tartışılmakla birlikte, ülke içinde işlenen suçları kapsayacak şekilde

henüz devletler hukukuna girmemişti29.

Almanların Yahudilere yaptıkları yavaş yavaş ortaya çıktıkça, ülke

içinde işlenen suçlar için de sorumluların yargılanması görüşü ağırlık

kazanmaya başladı. 1941’de başlayan çalışmalar 1945’te Amerika’nın

Londra Konferansı’na sunduğu bir öneriyle yeni bir aşamaya ulaştı. Bunda

Lahey Sözleşmelerinde yer alan Martens Hükmü‘nden yararlanıldı. Böylece,

bir suç önceden açıkça tanımlanmamışsa, uygar halkların teamülü,

insanlık hukuku ve kamu vicdanının emirlerinden çıkan milletlerin

hukuk ilkelerinin uygulaması öngörüldü. Ancak Martens Hükmü bir savaş

hukuku kavramı olduğundan, ülke içinde işlenen suçların yargılanması,

saldırı kavramıyla yani savaşı başlatmasıyla ilişkilendirildi. Böylece savaşa

atıf, iç işlerine karışmanın mazereti oluyordu. Londra Konferansı’nın

tutanakları incelendiğinde, Almanya’nın iç işlerine karışmanın, ilerde kendi iç

işlerine de karışmaya emsal oluşturmasına karşı, özellikle Amerika’nın ne

denli hassas olduğu görülmektedir30.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Müttefik Devletlerce (Fransa, ABD,

İngiltere ve S.S.C.B.) yapılan 30 Ekim 1943 tarihli Moskova Deklarasyonu ile

8.8.1945 tarihli Londra Andlaşması çerçevesinde, Nüremberg ve Tokyo

Uluslararası Askeri Mahkemelerinin kurulup, ikinci Dünya Savaşı sırasında suç

işleyen üst düzey savaş suçlularının yakalanıp yargılanması ise, kimilerine göre

insancıl hukuku İhlal edenlerin cezasız kalmaması yönünde atılmış olumlu bir

adımı oluştururken, kimilerine göre de galiplerin mağlupları yargıladığı siyasal

boyutlu bir yargılamayı oluşturmaktadır. Nazi rejiminin üst düzey savaş

suçlularının yargılandığı Nüremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi

yanında, Almanya’yı işgal eden ittifak devletlerinin askeri mahkemeleri de

29 Aktan, a.g.m., s.7

30 Aktan, a.g.m., s.7

14

kendi bölgelerinde yakaladıkları savaş suçlularını yargılamıştır. Sovyet

Rusya’nın kaç kişiyi yargıladığı kesin olarak bilinmemekle birlikte bu

mahkemelerin toplam yirmi bin kadar kişiyi yargıladığı düşünülmektedir31.

  1. Nuremberg Mahkemesi :

8.8.1945’de Londra’da, Avrupa Müttefik Devletleri Büyük Savaş

Suçlularının Takibine ve Cezalandırılmasına dair bir andlaşma

imzalanmış; buna ekli bir statü ile de insanlık aleyhine işlenen suçları da

yargılayacak Askeri Mahkeme’nin görev ve yetkileri tespit edilmiştir.

Böylece, NUREMBERG MAHKEMESİ adı verilen Askeri Mahkeme

Kurulmuştur32.

Alman savaş suçlularını, bu arada Yahudi soykırımdan sorumlu

olanları yargılayacak Nuremberg Mahkemesi’nin aynı adla anılan ilkeleri

Londra Konferansı anlayışı çerçevesinde oluşturuldu. Bu ilkelere göre33;

Barışa Karşı Suçlar:

  1. Uluslararası anlaşmaları ve teminatları ihlal ederek, bir saldırı

savaşı yapmak veya planlamak, hazırlamak ve başlatmak;

  1. (i)’de sözü edilen fiilleri gerçekleştirmek için ortak bir plana veya

katılmak.

Savaş Suçları :

Savaş hukuku veya örfünü ihlal ederek…. askeri gerek olmadan

işlenen fiiller.

31 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.274

32 Keskin, a.g.m., s.123

33 Aktan, a.g.m., s.7 ; Nüremberg Kuralları (Londra Andlaşması ) için Bknz.: Doğru, a.g.e., s.254

15

İnsanlığa Karşı Suçlar:

Barışa karşı suçlar veya savaş suçları ile ilişkili olarak işlenmesi

kaydıyla, katl, yok etme, köleleştirme, göçe zorlama ve sivil bir topluma karşı

işlenen diğer insanlık dışı fiillerle, siyasi, ırki veya dini nedenlerden yapılan

mezalim, olarak kabul edilmiştir.

İnsanlığa karşı suç tanımından da görüleceği üzere, Yahudilere karşı

işlenen suçlar Almanya’nın içinde işlenmiş olsa dahi, yargı konusu

olabilecekti. Tek şart bu suçların savaşla ilişkili olarak savaş sırasında

işlenmiş olmasıydı. Böylece galipler bir ülkenin iç işlerine karışmak için, o

ülkeyle bir savaş olması gerekçesini aramaktan vazgeçemediler. Yahudilerin

ve diğerlerinin, tarihin görmediği bir vahşetle yok edilmesi dahi, bir ülkenin

içinde işlenen suçların, kendi başına uluslararası yargıya konu olmasına

yetmemişti. O sırada sözcük bilinmesine rağmen soykırım kavramı

Nuremberg ilkeleri arasında sayılmadı; insanlığa karşı suçlar kavramı

soykırımı da içerdi. Soykırım henüz bağımsız bir suç kategorisi olacak kadar

açıklık ve kesinlik kazanmamıştı34.

Nuremberg Mahkemesi Ekim 1945’te 24 Nazi sanık hakkında

iddianamenin okunmasıyla başladı. Mahkeme 24 üst düzey Nazi Hükümet

görevlisini yargılamış, üçyüzbin tanık dinleyip, 6300 kanıtı değerlendirerek,

bir yılda 402 oturum yapmıştır. Sekiz hakim ve sekiz savcıdan oluşan bu

özel görevli (ad hoc) mahkeme, 1- Barışı ortadan kaldırmaya veya tehlikeye

atmaya ilişkin suçları, 2- insanlığa karşı işlenen suçlan, 3- Savaş suçlarını

yargılayarak, 24 failden 11’i hakkında ölüm, 3’ü hakkında müebbet, 7 tanesi

hakkında ağır hapis ve 3’ü hakkında beraat karan vermiştir35. Savcı yargılama

sırasında zaman zaman soykırım sözcüğünü kullanmış; ama Mahkeme

kararında bu suça atıf yapmamıştır36.

34 Aktan, a.g.m., s.7

35 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.274

36 Aktan, a.g.m., s.8

16

  1. Tokyo Mahkemesi

29 Nisan 1946’da Tokyo’da, General D. Macharthur’un, neşrettiği

beyanname ile ll. Dünya Savaşındaki Japon savaş suçlularının yargılanması

için milletlerarası bir askeri mahkeme kurulmuştur.

İnsanlık aleyhine işlenen suçlar da bu mahkemenin görev

alanındadır37. Tokyo Askeri Mahkemesi , Mayıs 1946’dan Ekim I948’e kadar

üst düzey görevli Japonları yargılayıp (25 kişi yargılanıyor), 7 kişiyi ölüm, 7

kişiyi müebbet, diğerlerini de ağır hapis cezasına mahkum etmiştir38.

Savaş suçlularının daha sonra da yakalandıkça çeşitli ülkelerde

yargılanmalarına devam edilmiştir. Bu davalar arasında Arjantin’den gizlice

İsrail’e kaçırılıp yargılanan Eichmann yargılaması, Fransa’daki Barbie davası

gibi ünlü davalar sayılabilir39.

  1. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 96 (1) Sayılı Kararı40

Soykırımın yer aldığı ilk hukuki nitelik taşıyan belge, BM genel

Kurulunun 1946 Aralık ayında Nuremberg Mahkemesi sonuçlandıktan kısa

bir süre sonra yaptığı ilk toplantısında aldığı 96 sayılı karardır.

Bu kararın amacı, bir yıl içinde bir sözleşme taslağı hazırlamasının

istenmesiydi. Ancak bu arada, Genel Kurul soykırımından ne anladığını da

açıkladı. Soykırım, insan gruplarının, grup olarak tümüne yaşama hakkı

tanımamaktı. Bu kişiye yaşama hakkı tanımamaya benzetildi. Yaşama

hakkına yapılan bu atıf bilahare insan haklarıyla soykırım arasında bir bağ

oluşturdu, zira soykırımda esas olan kişilerin katledilmesiydi.

37 Keskin, a.g.m., s.123

38 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.274

39 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.274

40 Daha geniş bilgi için Bknz : William A. Schabas, Genocide in International Law, Cambridge

University Press, First published , 2000 , s.42-47 ; Aktan , a.g.m., s.8

17

Soykırımın bu insan gruplarının insanlığa yaptığı kültürel ve diğer

katkılarının kaybına yol açtığı belirtildi. Böylece Lemkin’in önem verdiği

kültürel soykırım kavramı kısmen metne girmiş oldu.

Soykırıma tabi tutulan gruplar, ırki, dini, siyasi ve diğer gruplar olarak

sayıldı. Böylece tüm insan gruplarının soykırıma uğrayabilecekleri kabul

edilmiş oldu. Soykırım, bir grubun tümünün olduğu gibi, bir kısmının yok

edilmesini de kapsadı.

Kararın belki de en önemli yanı, soykırımın devletler hukukuna göre bir

suç sayılmasıydı. Bu bir ülke içinde işlenmiş olmasının , devlet egemenliği

ilkesi çerçevesinde iç işleri olarak sayılmasına ve uluslararası kovuşturmadan

kurtulmasına imkan vermemeyi amaçlıyordu. Soykırım suçunu işleyenlerin,

özel veya kamu memuru yada devlet adamı olmasına bakılmadan

cezalandırılması kabul edildi.

Soykırım hukuku henüz gelişmemiş olduğundan, kaynak olarak ahlaki

hukuka (moral laws) aykırılığı vurgulandı ve uygar devletlerin soykırımı

kınadığı bildirildi.

Soykırım gerekçesi ya da soykırım yapanın amacı olarak, soykırıma

maruz gruplarla örtüşmek üzere, “dini, ırki, siyasi ve diğer nedenler” sayıldı.

Bu açıdan Nuremberg ilkeleri arasındaki insanlığa karşı suç çerçevesinde yer

alan 6 (c) ‘deki tanım “diğer nedenler”in ilavesiyle daha da genişletilmiş oldu.

Bu kararda, siyasi grupların soykırıma uğrayabileceği hükmü, siyasi

mücadele yapan, örneğin sol-sağ ideolojik amaçla silaha başvuran veya

bağımsızlık için mücadele eden grupların içindeki sivillerin, kısmen dahi olsa,

önemli sayıda katledilmesi halinde soykırım işlenmiş olacağını gösteriyordu.

Bu haliyle Nuremberg ilkeleri içindeki insanlığa karşı suç kavramı hemen

tümüyle soykırım sayılmış olmaktaydı. Ancak, bu karar soykırımla savaş

arasındaki bağı ortadan kaldırıyordu. Yani soykırımın savaş sırasında olduğu

gibi barış döneminde de işlenebileceği kabul ediliyordu. Öte yandan,

18

soykırım, savaşan ülkenin işgal ettiği yerlerde işlenebileceği gibi, o ülkenin

kendi sınırları içinde de işlenebiliyordu.

Böylece hangi nedenle, zamanda ve yerde olursa olsun, ciddi sayıda

insan ölümü soykırım suçu sayıldı41.

  1. Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ve

Sonraki Gelişmeler

BM Genel Kurulunun 9.12.1948 tarih ve 260 A (III) sayılı kararıyla

kabul ettiği ve 12.1.1951 tarihinde yürürlüğe giren Soykırım Suçunun

Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi açıkça bu eylemin bir

uluslararası hukuk suçu olduğunu bildirmektedir (mad.l)42. Ancak,

Uluslararası Adalet Divanı (UAD) 28.5.1951 tarihli Soykırım Sözleşmesine

Çekinceler konusundaki danışma görüşünde, anılan Sözleşmenin temelindeki

ilkelerin devletleri her türlü sözleşme bağının dışında da bağlayan, uygar

uluslarca tanınan ilkeler olduğunu bildirmek suretiyle, soykırımın

yasaklanmasının bir hukuk genel ilkesi olduğunu teyid etmiş olmaktadır. UAD

aynı görüşünü 5.2.1970 tarihli Barcelona Traction (İkinci Aşama)

Davası’na ilişkin kararında da tekrarlamıştır43.

Söz konusu savaş suçlularının yargılanıp cezalandırılması, öğretide,

kimi açılardan kuramsal birtakım eleştirilere yer vermiştir. Eleştiriler özellikle

iki hukuk genel ilkesi üzerinde yoğunlaşmıştır: 1) Latince nullum erimen

sine lege özdeyişiyle belirtilen, yasanın öngörmediği suç ve ceza

olamayacağı yolundaki hukuk genel ilkesi; 2) Bir kişinin kendi davasında

yargıç olamayacağı konusundaki hukuk genel ilkesi. Böylece, ilk eleştiri ile

sonradan yapılan bir andlaşma ile önceki eylemlerin yargılanıp

cezalandırılamayacağı görüşü savunulurken, ikinci eleştiri ile de yargılayanların

41 Aktan, a.g.m., s.8

42 Sözleşmenin hazırlık çalışmaları ve komisyonların hazırlamış oldukları taslak metinler için Bknz :

Pieter N. Drost, Genocide , A.W. Sythoff- Leyden, 1959 ; Schabas, a.g.e., s.51-102

43 Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk Dersleri, II.Kitap, Ankara , Turhan Kitabevi, 6.b, 1999,

s.177-178 ; Mahmut Göçer , Uluslararası Hukuk ve İnsan Haklarının Uluslararası Korunması ,

Seçkin Yayınevi, 1.b, Ankara 2002

19

da davacının da aynı devletler olmasının hukuksal sakıncaları belirtilmektedir.

Bu eleştirilere rağmen BM Genel Kurulu 11.12.1946 tarih ve 96 (I) sayılı

kararı ile Nüremberg Mahkemesi ilkelerini uluslararası hukuk ilkeleri olarak

teyid ettiğini oybirliğiyle açıklamıştır. Yine, Genel Kurul, 21.11.1947 tarih ve

177 (II) sayılı bir karar ile, anılan ilkelerin bir BM belgesi olarak

değerlendirilmesi için Uluslararası Hukuk Komisyonunu görevlendirmiştir.

Komisyon bu görevini 1950 yılında tamamlayarak “Nüremberg İlkelerinin

İfade Edilmesi” başlıklı bir raporu kabul etmiştir. Öte yandan, BM Genel

Kurulunun 26.11.1968 tarih ve 2391 (XXIII) sayılı kararı ile kabul edildikten

sonra, gerekli imza ve onayları toplayarak 11.11.1970 ‘de yürürlüğe giren

Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçların Zamanaşımına Uğramaması

Konusundaki Sözleşme de, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar

tanımlarını Nüremberg Askeri Mahkemesi Statüsüne gönderme yaparak

vermektedir44.

Nüremberg ve Tokyo Uluslararası Mahkemelerinden sonra son

yıllarda savaş suçlularının cezalandırılması amacına yönelik olarak önemli

gelişmeler kaydedilmiştir. Bu çerçevede, uluslararası uygulamada ilk kez

örneği görülen, BM Güvenlik Konseyinin 3.5.1993 tarih ve 808 sayılı ye

25.5.1993 tarih ve 827 sayılı kararlarıyla “Eski Yugoslavya Ülkesinde

1991’den İtibaren İşlenen Uluslararası İnsancıl Hukukun Ağır

İhlallerinden Sorumlu Suç Faillerinin Yargılanması İçin Uluslararası

Mahkeme” kurulmuştur. Bunu, Güvenlik Konseyinin 8.11.1994 tarih ve 955

sayılı karan ile kurulan Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi izlemiştir45.

Anılan Mahkemelerin Statülerinde 1949 Cenevre İnsancıl Hukuk

Sözleşmelerine, genel olarak uluslararası silahlı çatışmalar hukukunun

yapılageliş kurallarına, 1948 Soykırım Sözleşmesine ve Nüremberg

Mahkemesi kararlarıyla insanlığa karşı suç oluşturduğu kabul ve ilgili Güvenlik

Konseyi kararları ile teyid edilen silahlı çatışmalar sırasında sivillere karşı

girişilen öldürme, işkence köleleştirme, ırza geçme v.b. suçları kapsayan

44 Pazarcı, a.g.e. , II.Kitap, s.176

45 Pazarcı, a.g.e. , II.Kitap, s.176

20

uluslararası kurallara aykırı olarak işlenen suçların faillerinin yargılanarak

cezalandırılması öngörülmektedir. Anılan mahkemelerin statülerinde aynı

suçla ilgili olarak hem bir ulusal mahkemenin hem de uluslararası

mahkemenin kendini yetkili görmesi durumunda, ilgili uluslararası mahkemenin

yetkisinin üstünlüğü kabul edilmekte ve ulusal mahkemenin davaya bakmaya

son vererek bütün bilgi ve belgeleri uluslararası mahkemeye aktarması

gerekmektedir. Yine anılan mahkemelerin statülerinde, gerek ulusal

mahkemelerce gerekse uluslararası mahkemece bir davaya bakılmış ve

karar kesinleşmişse, Non bis in idem ilkesi gereğince, bu davaya yeniden

bakılamayacağı öngörülmektedir46.

Bu konudaki son ve en önemli gelişme, BM çerçevesinde 15.6.1998

ve 17.7.1998 tarihleri arasında Roma’da gerçekleştirilen bir diplomatik

konferans sonunda Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsünün kabul

edilmesi olmuştur. Statüye göre47, Uluslararası Ceza Mahkemesi dört tür

uluslararası ağır suç faillerini yargılamak ve cezalandırmakla yetkili

kılınmaktadır (Mad. 5). Bu suçlar şunlardır: Soykırım suçu, insanlığa karşı

suçlar, dar anlamda savaş suçları ve saldırı suçudur48.

III. SOYKIRIM SUÇUNUN UNSURLARI

Soykırım suçunun unsurları Sözleşmenin 2. maddesinde belirtilmiştir.

Sözleşmeye göre soykırım suçunun oluşabilmesi için üç unsur gereklidir.49

– Ulusal, etnik , ırki veya dini bir gurubun varlığı.

– Böyle bir guruba mensup kişilerin salt gurup mensubu olmaları

nedeniyle öldürülmesi, ciddi şekilde bedensel veya ruhsal zarara

uğratılması ; yahut böyle bir gurubun fizik varlığını kısmen veya

46 Pazarcı, a.g.e. , II.Kitap, s.177

47 Bu mahkemeyi kuran Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’ne 60 ncı onay şartı 11 Nisan

2002 de gerçekleşti. Böylece Roma Statüsü 1 Temmuz 2002 tarihinde yürürlüğe girdi.

48 Bknz, Roma statüsü 5/1 inci maddesi ; Pazarcı, a.g.e. , II.Kitap, s.177

49 Sadi Çaycı , “Hukuksal Açıdan Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni Ayaklanmaları ve Alınan

Önlemler” Silahlı Kuvvetler Dergisi, sy.369, Temmuz 2001, s.21-22 ; Elekdağ, a.g.m. ; Sosyal,

a.g.e., s. 8

21

tamamen sona erdireceği açıkça belli olan yaşama koşullarına tabi

tutulması; gurup içinde doğumları önleyecek tedbirlerin zorla

uygulanması yahut bir gurubun çocuklarının bir başka guruba zorla

nakledilmesi,

– Böyle bir gurubu kısmen veya tamamen yok etme kastı.

  1. Soykırım Suçunun Sanığı

Sözleşmenin 4. maddesine göre sanık gerçek kişidir. İster idare

eden, ister özel şahıs olsun, buradaki sorumluluk ferdi sorumluluktur. Bu

sebeple de üst merciin emrini yerine getirmiş olmak; o şahsı, yani faili işlediği

soykırım suçundan kurtaramaz50.

Hangi mevkide olursa olsun herkes soykırım suçuyla yargılanabilir. Bu

demektir ki, sadece soykırımı planlayan ve yapılmasını emreden bir devlet

başkanı ya da hükümet başkanı değil, suçu işleyen sıradan bir asker veya

kapı komşusu da soykırım suçunun sanığı olabilir. UCM Roma Statüsü

madde 33 (2) açıkça, bir üstün emirlerine uymayı soykırım suçlamasına karşı

yasal bir savunma nedeni olarak kabul etmemiştir51.

Uluslararası ceza yargılamasında prensip olarak devlet başkanları

görevleri dahilinde yaptıkları şeylerden dolayı başka devletlerce yargılanması

mümkün değildir. Başta Soykırım sözleşmesi ve UCM Roma Statüsü olmak

üzere bir çok uluslararası belge devlet başkanlarının ve devlet yetkililerinin

evrensellik prensibine konu olan suçlardan biri söz konusu olduğunda bu

sıfatları dolayısıyla yargı muafiyetine sahip olmadıklarını kabul etmektedir52

50 Keskin, a.g.m., s.128 ; Sözleşme Madde 4 : Kişilerin cezalandırılması: “Soykırım suçunu veya

üçüncü maddede gösterilen fiillerden birini işleyenler, anayasaya göre yetkili yöneticiler veya kamu

görevlileri veya özel kişilerde olsa cezalandırılır.”

51 UCM Roma Statüsü Madde 33 : Üst emirleri ve hukukun emri: 1- Mahkemenin yargı yetkisi

içindeki bir suçun bir kimse tarafından hükümet veya asker veya sivil bir üstün emirlerine uyularak

işlenilmiş olması gerçeği bu kimseyi cezai sorumluluktan kurtaramaz. Ancak;

  1. a) Kişi hükümetin veya söz konusu üstlerinin emirlerine uymak için kanuni bir yükümlülük

altında olduğunda ;

  1. b) Kişinin verilen emrin kanunsuz olduğunu bilmediğinde ve;
  2. c) Emrin açıkça kanunsuz olmadığında,

2- Bu maddeye mahsus olarak , soykırım yapma emri veya insanlığa karşı suçlar açıkça kanunsuzdur.

52 Arzu Alibaba , “Ulslararası Ceza mahkemesinin Kuruluşu” AÜHFD., sy. 1-4, 2000, s.183 ;

22

Soykırım kendiliğinden oluşan , işlenen bir suç değildir. Soykırım planlı

ve teşkilatlı bir suçtur. Ayrıca , plan veya soykırıma ilişkin koşullar , suçlanan

kişilerce bilinmelidir53. Kişiler ancak bu durumda soykırımdan sorumlu

tutulabilirler.

Sözleşmede devlet veya tüzel kişiliği olan diğer gruplar

cezalandırılacak kişiler arasında sayılmamıştır. Eğer soykırım , bir devletin

veya bir grubun planlı bir faaliyeti olarak uygulanmış ise, o devletin veya

grubun yöneticileri ve suça iştirak edenler soykırım suçunun sanığı

olacaklardır.

Soykırım suçunda devlet, bu suçun sanığı olamayacaksa , hiçbir

sorumluluğu yok mudur? Elbette ki hayır. Devletlerin bu suça ilişkin

sorumluluğu, kişi veya grubun eylemi devlete bağlanabildiği taktirde,

Devletlerin haksız fiillerden doğan uluslararası sorumluluğu çerçevesinde

maddi ve manevi zararı tazmin şeklinde ortaya çıkmaktadır. UCM Roma

Statüsünün 25(4) maddesinde bu husus “Bu statüdeki bireysel cezai

sorumlulukla ilgili hiçbir hüküm devletlerin uluslararası hukuka göre

sorumluluğunu etkilemeyecektir.” denilmek suretiyle açıklanmıştır. Devletlerin

sorumluluğu ikinci bölümde ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

UCM Roma Statüsü Madde 25 : Resmi Mevkinin Geçersizliği : “1- Bu statü resmi mevkilerine

dayanarak herhangi bir farklılık tanımaksızın tüm insanlara eşit olarak uygulanacaktır. Özellikle bir

devlet veya hükümet başkanı , hükümetin veya parlamentonun bir üyesi , seçilmiş bir temsilci veya bir

hükümet yetkilisi olarak resmi bir mevki , hiçbir şekilde bir kimseyi bu Statü hükümlerindeki cezai

sorumluluktan muaf tutmayacaktır, ne de bu kendi başına cezanın hükmünde bir indirimde bulunmak

için neden oluşturacaktır

2- Ulusal veya uluslararası hukuka göre bile olsa , bir kimsenin resmi mevkisine bağlı olabilen

dokunulmazlıklar veya özel usul kuralları , mahkemeyi böyle bir kimse üzerinde yargı yetkisini

uygulamaktan engellemeyecektir.”

53 Çaycı, a.g.m., s.22

23

  1. Soykırım Suçunun Mağduru

Sözleşmenin 2. maddesine göre soykırım suçu milli, etnik, ırki, veya

bir gruba karşı işlenebilmektedir. Soykırım teriminin mucidi olan Lemkin’in

soykırım anlayışı çok genişti. Azınlıkların siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel,

moral, fizik, biyolojik olarak yok edilmesini soykırım olarak tanımlıyordu..

Sonradan gelişen hukuk, her grubun değil, sadece bazı grupların ve sadece

fizik ve biyolojik olarak yok edilmesi amacıyla işlenen fiilleri soykırım saydı.

Yani Lemkin’in tanımı çok daralttı54.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğinin, Soykırım Sözleşmesine

yönelik ilk taslağında (mad. 1) korunan gruplar ırki, milli, dilsel, dini, ve siyasi

gruplar olarak belirlenmiştir. Aynı maddenin 3. fıkrasında da kültürel, tarihi,

dilsel ve dini haklara yönelik eylemler de soykırım olarak kabul edilmiştir.

Daha sonra soykırım sözleşmesinin hazırlanması için oluşturulan BM Özel

Hukuk Komisyonunun hazırladığı taslak sözleşmenin 2. maddesinde korunan

gruplar, milli, ırki, dini ve siyasi gruplar olarak benimsendi. Taslağın 3.

maddesinde kültürel soykırım ayrı bir madde halinde düzenlendi. Nihai olarak

BM Genel Kurulunun 1946 yılı Aralık ayı içerisinde yaptığı toplantıda 96 sayılı

karar ile soykırım sözleşmesi kabul edildi . Sözleşmede korunan gruplar milli,

etnik, ırki ve dini gruplarla sınırlandı55.

Sözleşme ile siyasi gruplar hem de diğer gruplar Sözleşme dışı

tutuldu. Tarihte en sık görülen ve en çok sivil ölümüne neden olan

mücadeleler siyasi amaçlar güden gruplar arasında cereyan etmektedir.

Örneğin, Kamboçya’da Pol Pot rejiminin yaptığı ve 2 milyona yakın sivilin

hayatına mal olan katliamlar Sözleşme’deki soykırım tanımının dışında

kalmaktadır. Aynı şekilde Sovyetler Birliği’nde Ekim Devrimi çerçevesindeki

ölümler de soykırım sayılmamaktadır. Çünkü bu eylemler siyasi gruplara

karşı işlenmiştir. Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin birçok

kararına göre, bazı istisnai fiiller hariç, Bosna-Hersek’te Sırpların etnik

54 Aktan, a.g.m., s.7

55 BM Genel Sekreterliğinin ve Komisyonun taslak metinleri için Bknz. : Schabas, a.g.e., s.553-564 ;

Drost, a.g.e., s.8-119

24

temizliği bile soykırım suçu dışında tutulmuştur. Siyasi mücadelede sivil

öldürme yine suçtur, ancak bu suç soykırım değildir56.

Sözleşmede, taslakların aksine kültürel soykırımdan sözedilmemesi

kültürel soykırım kavramının da Sözleşme dışında kaldığını göstermektedir.

Sözleşme’de siyasi gruplara karşı yapılan eylemlerin ve azınlıkların

kültürünün zorla yapılan asimilasyon sonucu yok edilmesinin soykırım suçu

sayılmaması, Sözleşme’nin uygulama alanını iyice daraltmıştır. Bu nedenle

Sözleşme’nin kabul edildiği 1951’den 1992’ye kadar geçen süre içinde, birkaç

fazla önemli olmayan istisna dışında uygulanamaması sert tepkilere yol

açmış, Sözleşme’nin hiçbir işe yaramadığı yönünde eleştiriler olmuştur. Buna

karşılık, çoğunluğu tarihçi, sosyolog veya düşünürler, Sözleşme metnindeki

soykırım tanımı geniş yorumlama yoluna gitmişler, araştırdıkları olaylarda

önemli sayıda sivil nüfusun ölmüş olması halinde soykırım işlendiğini iddia

etmişlerdir. İkinci bir grup bilim adamıysa, Sözleşme’nin 2. maddesini

genişletmek için yeni tanımlar önermiştir. Her iki taraf da Sözleşme ile

soykırıma karşı korunan dört grubun dışında kalan gruplara dönük

katliamların zaten insanlığa karşı suç kavramı çerçevesinde korunmakta

olduğunu görmezden gelmişlerdir. Zira uluslararası toplum, soykırımdan farklı

olarak insanlığa karşı işlenen suçlara karşı aynı duyarlılığı göstermiyordu.

Onların korunması çini Nürenberg türü uluslararası mahkemeler kurmaya

hazır değildi. Özetle, bu grupların barışta insan hakları hukuku, savaşta da

insani hukuk ya da savaş hukuku çerçevesinde etkin korunması

sağlanamamaktaydı57.

Bu durum Bosna – Hersek ve Ruanda’da cereyan eden olaylardan

sonra kurulan uluslararası ceza mahkemesinin çalışmalarıyla büyük ölçüde

değişti. İnsanlığa karşı suçlarla, savaş suçları işleyenler cezalandırılmaya

başladı. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne ilişkin Roma Statüsü ise, hukuktaki

tüm boşlukları kapattı. İnsanlığa karşı suçların barış zamanında

56 Aktan, a.g.m., s.9

57 Aktan, a.g.m., s.9

25

işlenebileceğine ilave olarak, bu suçların ve savaş suçlarının sadece

devletlerarası savaşlarda değil, iç çatışmalarda da işlenebileceği kabul edildi.

Roma Statüsü soykırıma ilişkin Sözleşme’nin 2. Maddesini aynen alıp

kendisinin 6. Maddesi yaptı. Buna karşılık yeniden yazımdan geçen insanlığa

karşı suçlara ilişkin Roma Statüsü’nün 7. maddesiyle, Eski Yugoslavya ve

Ruanda için kurulan uluslararası mahkemelerin statülerindeki ilgili maddeler,

Sözleşme’nin kapsamadığı diğer gruplara karşı işlenen katliam, mezalim ve

tehcir vb. suçlarını da içerdi58.

Sözleşmenin 2. maddesinde bir grubun, kısmen veya tamamen, yok

edilmesi amacıyla işlenen fiillere soykırım denmektedir. Yani bu fiillerin

soykırımı oluşturması için, bir grubun tümünü yok etmek gerekmemekte ,

grubun bir kısmını yok etmek yeterli görülmektedir. Sözleşmenin yapıcıları,

bu hükümle, muhtemelen, bir grubun tümünün yok edilmesini beklemeden,

uluslararası toplumun soykırım yapıldığı sonucuna varmasını ve birinci

maddede öngörülen soykırımın engellenmesi, ve cezalandırılmasını

zamanında sağlamayı amaçlamışlardır59.

Uluslararası Ceza Mahkemesi Hazırlık Komisyonunun 12-30 Haziran

2000 tarihinde, New York’taki beşinci oturumunda Roma Statüsünün 6 .

maddesinde tanımlanan soykırım suçunun unsurlarını tartışılmış ve bunlar

üzerinde bir fikir birliğine varılmıştır. Roma Statüsünün 6. maddesi , Soykırım

Sözleşmesinin 2. maddesini aynen benimsemiştir. Komisyonun kabulüne

göre soykırım suçunun mağduru olan kişi veya kişiler ancak , belirli bir

ulusal, etnik, ırki veya dini gruba ait olmalıdır60. Diğer gruplar burada da

soykırım koruması içerisinde değerlendirilmemiştir.

  1. Soykırım Suçunun Maddi Unsuru (Cezalandırılan fiiller)

Soykırım suçunda cezalandırılan fiiller Sözleşmenin 3. maddesinde

sayılmıştır. Buna göre ;

58 Aktan, a.g.m., s.10

59 Aktan, a.g.m., s.13

60 Hazırlık Komisyonu çalışmaları için Bknz. : www.un.org/law/icc/statute/elements/elemfra.htm.

veya www.preventgenocide.org/genocide/elements.htm

26

– Soykırımda bulunmak,

– Soykırımda bulunulması için işbirliği yapmak,

– Soykırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak,

– Soykırımda bulunmaya teşebbüs etmek ,

-Soykırıma iştirak etmek, sözleşmeye göre cezalandırılması gereken

eylemlerdir.

  1. Soykırım Eylemleri

Soykırımda bulunmak eyleminin hangi yöntemlerle gerçekleştirilebile –

ceğini sözleşmenin 2. maddesinde aramak gerekir. Uluslararası Ceza

Mahkemesi Hazırlık Komisyonunun 12-30 Haziran 2000 tarihinde, New

York’taki beşinci oturumunda hangi eylemlerin soykırım suçunu oluşturduğu

beş ayrı başlık altında tartışılmıştır61.

Öldürmek Suretiyle Soykırım: Bir veya daha fazla kişinin , ulusal,

etnik, ırki veya dini grubun bir parçasını veya tamamını kısmen veya

tamamen yok etme niyetiyle , bu gruplardan birine ait bir veya daha fazla

kişiyi öldürmesidir. Öldürmek terimi ölüme neden olmayı da kapsamaktadır.

Ciddi Surette Bedensel ve Zihinsel Zarar Vermek Suretiyle

Soykırım: Bir veya daha fazla kişinin , ulusal, etnik, ırki veya dini grubun bir

parçasını veya tamamını kısmen veya tamamen yok etme niyetiyle , bu

gruplardan birine ait bir veya daha fazla kişiye, işkence, tecavüz, cinsel taciz

veya insani olmayan alçaltıcı davranışlarla bedensel ve zihinsel zararlar

vermesidir. Ancak bu zarar verme şekilleri işkence, tecavüz, cinsel taciz,

alçaltıcı davranışlarla sınırlandırılamaz.

Hayat Şartlarını Kasten Değiştirmek Suretiyle Soykırım: Bir veya

daha fazla kişinin , ulusal, etnik, ırki veya dini grubun bir parçasını veya

tamamını kısmen veya tamamen yok etme niyetiyle , bu gruplardan birinin

61 Bknz. : www.un.org/law/icc/statute/elements/elemfra.htm. ; www.preventgenocide.org/ genocide/

elements.htm

27

tamamının veya bir kısmının fiziksel varlığını ortadan kaldıracağını

hesaplayarak, hayat için gerekli, yiyecek veya vazgeçilmez kaynaklarından

zorunlu yoksun bırakma, sağlık hizmetinden yoksun bırakma ,sistematik

evlerinden kovma veya başka yöntemlerle yaşama şartlarını ciddi şekilde

zorlaştıran , imkansız hale getiren eylemleridir.

Ruanda için kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin verdiği 1998

tarihli Akayesu kararı, tecavüzün korunan bir grubun üyelerine ciddi bedensel

ve ruhsal hasar verecek bir metot olarak uygulanmasının soykırım suçunu

oluşturduğuna hükmederek bir dönüm noktası olmuştur. Buna ek olarak

kararda, tecavüzün bir gruptaki doğumları engelleme aracı olarak

kullanılabileceği belirtilmiştir. Örneğin, etnik kökenin babanın kimliğine göre

belirlendiği toplumlarda bir kurbana onu hamile bırakmak üzere tecavüz

etmek kurbanın kendi grubuna dahil bir çocuk doğurmasını

engelleyebilmektedir62.

Doğumları Engellemek Yoluyla Soykırım: Bir veya daha fazla

kişinin , ulusal, etnik, ırki veya dini grubun bir parçasını veya tamamını

kısmen veya tamamen yok etme niyetiyle, grubun bir veya daha fazla üyeleri

üzerinde doğumları engelleyici tedbirler almaktır. Bunlar çeşitli tıbbi

müdahaleler , genetik yöntemler ve başka surette yapılan kısırlaştırma

eylemleridir. Bu sayede grubun yeni üyeleri meydana gelemeyeceğinden

belirli bir zaman sürecinde grup yok olacaktır.

Çocukları Zorla Bir Başka Gruba Nakletmek Yoluyla Soykırım: Bir

veya daha fazla kişinin , ulusal, etnik, ırki veya dini grubun bir parçasını veya

tamamını kısmen veya tamamen yok etme niyetiyle, gruba ait bir veya daha

fazla çocuğu , zorla başka bir gruba nakletmektir. Zorlama terimi fiziksel

baskı ile sınırlandırılmaz. Fakat psikolojik eziyet, alıkoyma, baskı, şiddet

korkusuna neden olma , zorlayıcı baskıcı çevrenin avantajını kullanma gibi

62 Bknz “Uluslararası Af Örgütü – Uluslararası Ceza Mahkemesi Bilgi Notu 3 – Soykırım

Suçunun Yargılanması” , www.amnesty-turkiye.org/arsiv/vifois1005200203.shtml

28

baskı veya kuvvet tehdidini kapsayabilir. Suçu işleyen kimsenin , naklettiği

kişi veya kişilerin çocuk olduğunu biliyor olması yada bilmesi gerekmektedir.

Burada çözülmesi gereken bir konu, çocuk teriminden ne anlamak

gerektiğidir. Bir başka ifadeyle kimler çocuktur? Soykırım sözleşmesinde

çocuğun tanımı yapılmamıştır. Bu sorunun yanıtını diğer uluslararası

belgelerde aramak gerekir. BM Genel Kurulunun 1989 tarihli 44/25 sayılı

kararıyla kabul edilen ve 02.09.1990 tarihinde yürürlüğe giren Çocuk Hakları

Sözleşmesinin 1. maddesinde çocuğun tanımı; “ Çocuğa uygulanabilecek

olan kanun rüştün daha erken yaşta kazanılmasını öngörmemiş ise on

sekiz yaşın altındaki her insan çocuk sayılır” şeklinde yapılmıştır63. ABD

ve İsrail soykırım mevzuatında da çocuk on sekiz yaş altı olarak kabul

edilmiştir64. Uluslararası Ceza Mahkemesi Hazırlık Komisyonunun 12-30

Haziran 2000 tarihinde, New York’taki beşinci oturumunda çocuk ; on sekiz

yaş altındaki insanlar olarak kabul edilmiştir65.

Buna rağmen on sekiz yaşın soykırım suçuna yönelik olarak fazla

olduğunu savunan görüşler varıdır. Bu görüşü savunan kişiler , on sekiz

yaşındaki bir kişinin kişiliğinin oluştuğunu , bunu ailesinden veya mensup

olduğu gruptan başka gruba nakletmenin, kazanmış olduğu milli , etnik ,

ırksal, ve dini duyguları silemeyeceğini ileri sürmektedir. Bu görüşün tam

aksine sadece çocuklar değil , yetişkinlerin başka gruba nakledilmesinin de

soykırım olarak kabul edilmesi gerektiğini savunan görüşler de vardır66.

  1. Soykırımda Bulunmak İçin İşbirliği Yapmak, Soykırıma

Doğrudan ve Aleni Surette Kışkırtmak, Soykırıma Teşebbüs

Etmek veya İştirak Etmek

UCM Roma Statüsünün 25 (3) (b) maddesine göre soykırım suçu

işleyen ya da işlemeye yeltenen birine bu suçun işlenmesini emreden, suça

63 Çocuk Hakları Sözleşmesinin Türkçe ve İngilizce metni için Bknz. ; Doğru, a.g.e., s.218

64 Schabas, a.g.e. , s.176

65 Bknz. : www.un.org/law/icc/statute/elements/elemfra.htm. ; www.preventgenocide.org/ genocide/

elements.htm

66 Schabas, a.g.e. , s.176

29

teşvik veya tahrik eden herkes soykırım suçlusudur. Ayrıca 25 (3) (e)

maddesi uyarınca da bir kimsenin doğrudan ve alenen diğerlerini soykırım

suçu işlemeye kışkırtması da soykırım suçunu oluşturur67.

UCM Roma Statüsünün 25 (3) (c ) maddesine göre bir başkasının

soykırım suçu işlemesine veya işlemeye teşebbüs etmesine yardım eden,

cesaret veren herkes soykırım suçlusudur. 25 (3) (f) maddesi soykırım suçu

işlemeye yeltenen herkesin soykırım suçlusu olduğunu belirtir. Soykırım

Sözleşmesinin 3. maddesinin tersine, soykırım yapmak için gizlice anlaşmak

açıkça bir suç olarak tanımlanmamasına rağmen Statünün 25. maddesi bunu

suç olarak kabul etmiştir.

Sözleşmenin 3. maddesine göre soykırım suçunda tahrik, teşebbüs

ve iştirakle ilgili hükümler uygulama alanı bulmaktadır ve cezai müeyyide

altına alınmıştır. Mesela, demeçler vererek yahut yayın vasıtaları ile halkı

soykırım suçunu işlemeye teşvik; henüz hiçbir hazırlayıcı hareket vukua

gelmemiş bile olsa suçunu işlemek gayesiyle anlaşma da

cezalandırılmaktadır68.

67 UCM Roma Statüsü Madde 25 : Bireysel Cezai Sorumluluk : “1-Mahkeme gerçek kişiler

üzerinde bu statüye uygun olarak yargı yetkisine sahip olacaktır.

2- Mahkemenin yargı yetkisi içindeki bir suçu işleyen kimse, bireysel olarak sorumlu olacaktır ve bu

Statüye uygun bir şekilde cezalandırılmaya müstahak olacaktır.

3-Bu Statüye uygun olarak, bir kimse mahkemenin yargı yetkisi içinde yer alan bir suçtan dolayı

cezalandırılmaya müstahak veya sorumlu olacaktır, eğer bu kimse :

  1. a) İster bireysel isterse başkasıyla birlikte veya – diğer kimse cezai olarak sorumlu olsun olmasındiğer

bir kimse vasıtasıyla , böyle bir suç işlerse ;

  1. b) Gerçekte olan veya teşebbüs edilen böyle bir suçun işlenmesini emreder , yardımcı olur veya

teşvik ederse ;

  1. c) Böyle bir suçun işlenmesini kolaylaştırmak amacıyla yardımcı olur , cesaretlendirir veya

işlenmesi için vasıtalar sağlamakta dahil işlenmesine veya işlenmesi girişimine yardımcı olursa ;

  1. d) Böyle bir suçun işlenmesine veya işlenmesi girişimine genel bir amaçla hareket eden bir grup

kimse ile diğer bir yolla katkıda bulunursa ; böyle bir katkı kasten olacaktır veya da ;

  1. i) Böyle bir eylemin veya amacın , mahkemenin yargı yetkisi içinde bulunan bir suç

işlenmesini içerdiği durumda grubun suç faaliyetini veya suç amacını daha da ilerletme amacıyla

yapılacaktır.

  1. ii) Grubun suçu işleme niyetinin bilindiği halde yapılması ;
  2. e) Soykırımla ilgili olarak , doğrudan veya açıktan diğerlerini soykırım işlemeye kışkırtmak;
  3. f) Önemli bir adım aracılığıyla suçun icrasını başlatacak eylemi yaparak böyle bir suçu işlemeye

teşebbüs etme , fakat suçun kişinin niyetinden bağımsız koşulandan dolayı gerçekleşmemesi .

Bununla birlikte söz konusu suçu işleme gayretini terk eder veya suçun tamamlanmasını önlerse , bu

kimse eğer tamamen ve kendi isteği ile suç amacını terk ederse , bu suçu işlemeye teşebbüsten dolayı

bu Statü hükümlerince cezalandırılmak için sorumlu tutulmayacaktır.

4- Bu statüdeki bireysel cezai sorumlulukla ilgili hiçbir hüküm devletlerin uluslararası hukuka göre

sorumluluğunu etkilemeyecektir.”

68 Keskin, a.g.m., s.128

30

Soykırım Sözleşmesine ve UCM Roma Statüsüne göre , gerek

soykırım fiilleri , gerekse bu fiillerin işlenmesi için gizil ittifak yahut doğrudan

ve açıkça soykırıma teşvik eylemleri , soykırıma teşebbüs ve soykırıma

iştirak suç sayılacak ve cezalandırılacaktır69.

  1. Soykırım Suçunda Manevi Unsur ( Kast )

Soykırım suçunda genel kast, yani genel nitelikte yasaklanmış fiillerin

bilerek işlenilmesi yeterli değildir. Ayrıca özel kast, yani sözleşmede belirtilen

“milli, etnik, ırki veya dini bir grubu kısmen veya tamamen imha etmek

niyeti ” şarttır. Bu kast olmadan gruplara karşı bu tip fiiller işlense bile

soykırım suçu değil, adi suç ve ya insanlığa karşı suç oluşacaktır70.

Bu suçun manevi unsuru, en önemli ve belirleyici unsurdur.

Sözkonusu grubu “kısmen veya tamamen yok etme kastı”nın mevcut

olması gerekir. Bu kilit ibare savaşlara, isyanlara vs. ilişkin başka amaçların

sonuçları olan diğer “adam öldürme”lerden, soykırımı ayırdeder. Adam

öldürme fiili ulusal, etnik ırki veya dini bir grubun üyelerini sırf bu grubun

üyeleri oldukları için açık veya örtülü bir şekilde yok etmeyi hedef aldığı

zaman soykırımına dönüşür. Sayılarının büyüklüğü, ancak gruba yönelik

böyle bir kastın belirtisi olarak ele alınabilirse anlam kazanır71.

Sözleşme’nin en önemli özelliklerden biri, soykırım suçunun oluşması

için soykırım fiillerinin ancak dört gruptan birini yok etme iradesiyle işlenmesi

gereğidir. Grup olarak yok etme iradesi “özel kast” şeklinde olmak

zorundadır. O halde soykırım suçunda kast nasıl tespit edilecektir? Eğer

suçun failleri , eylemlerini soykırım işlemek amacıyla yaptıklarını kabul

ettikleri taktirde sorun yoktur. Ancak açık ikrar olmadığı taktirde sorun

başlamaktadır. Bazı hukukçular bu noktada fiillerin sonucuna bakmak

69 Çaycı , a.g.m., s. 22

70 Keskin, a.g.m., s.127

71 Soysal, a.g.e., s.8

31

gerektiğini vurgularken, bu filler sonucunda söz konusu gruba ilişkin ciddi

sayıda ölümün vuku bulmuş olmasını yeterli saymaktadırlar72.

Soykırım yapanlar yok etme iradesini genellikle açıklamamaktadırlar.

Soykırımı kanıtlamak için iradeye ilişkin yazılı ve sözlü açık kanıtlar

bulunmaması halinde, ciddi sayıdaki ölümün dışındaki bazı unsurları da göze

almak gerekir. Soykırım suçu çoğunlukla devletlerin ya da devlet gibi yaygın

örgütlerin iradesiyle işlendiğinden, “özel kast” şartının yerine gelmesi için

suçun örgütlü bir güç tarafından işlenmiş olup olmadığına bakılmaktadır.

Soykırım bir grup gibi çok sayıda kişinin yok edilmesi olduğundan bu örgütlü

gücün çok önceden bir plan hazırlayıp hazırlamadığı önemlidir. Ayrıca bu

örgütlü gücün planını örgütleyerek, eşgüdüm içinde, sistematik ve kitlesel

biçimde uygulanması gereklidir73.

Soykırım için gerekli yok etme iradesinin varlığını ispat için, soykırım

fiillerinin uygulanmasından önceki döneme bakıp, bu iradenin oluşmaya

başlayıp başlamadığını araştırmak gerekir. Örgüt, plan ve örgütlü

uygulamanın mevcudiyeti, yok etme kastının mevcudiyetine karine

sayılmaktadır74.

Suçun amacı yanında bu amacın nedeni de soykırım suçunda hayati

önemi haizdir. Buna saik denir. Nurenberg İlkeleri 6(c) ‘de tanımlanan

insanlığa karşı suçların “sivil halklara karşı siyasi, ırki ve dini nedenlerle”

işlenmesi öngörülüyordu. 96(1) sayılı kararda ise soykırımın “dini, ırki, siyasi

ve diğer herhangi bir nedenle” işlenebileceği kaydediliyordu. Bu haliyle

soykırımın saiki insanlığa karşı suçun saikinden bile geniş tutulmuştu. Bir

başka ifadesiyle, bir grupla mevcut dini veya siyasi ya da akla gelebilecek

herhangi bir ihtilaf nedeniyle (saik) çıkabilecek bir silahlı mücadelede önemli

sayıda sivilin öldürülmesi hem soykırım hem insanlığa karşı suç

olabiliyordu75.

72 Aktan, a.g.m., s.10

73 Aktan, a.g.m., s.10

74 Schabas, a.g.e. , s.217-226 ; Aktan, a.g.m., s.11

75 Aktan, a.g.m., s.11

32

Sözleşmedeki durum ise çok farklıdır. 2. madde, soykırımdaki yok

etme kastını, belirten dört gruba inhisar ettirmekle kalmamış, yok etmenin

nedenini de yukarıda işaret edilen iki belgedeki nedenlere oranla, son derece

daraltmıştır.

Sözleşme müzakerelerinde yok etmenin nedeni konusu uzun

tartışmalara yol açmıştır. Bir çok ülke temsilcisi saikin kanıtlanmasının çok

zor olduğunu; böyle bir şart aranması halinde mahkemelerin soykırım suçuna

karar vermelerinin imkansızlaşacağını; önemli olanın yok etme iradesiyle

fiillerin işlenmesi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak Özel (Ad hoc ) komitede

Lübnan temsilcisi saikin önemini vurgulamış ve soykırım “ırkçı nefretle ” bir

grubu yok etme olduğunu söylemiştir. Ardından VI. Komite’de yapılan

müzakerelerde İngiliz ve Amerikan delegelerinin itirazlarına karşılık,

Sovyetler Birliği’nin ısrarı, çoğunluğun desteği ve Venezuela’nın aracılığıyla,

dört gruptan birin, başkaca bir neden olmadan , sadece o grup olması

nedeniyle yok etme amacına dönük fiillerin soykırım olması anlamına gelen

as such” ibaresi Sözleşme’nin 2. Maddesine eklenmiştir76. Ancak bu ibare

genelde tarihçiler tarafından hep ihmale uğramakta soykırım geniş

yorumlanmaktadır.

Soykırım suçunu işlerken saikin kolektif veya bireysel olma niteliğini

göz önüne almak gerekir. Bir birey suç işlerken hedef grubun bir mensubunu

sadece o gruba ait olduğu için öldürmeyebilir. Parasını ve malını almak,

haset duymak, siyasi ihtirası olmak gibi saiklerle de hareket edebilir. Ancak

soykırım kolektif bir suçtur. Soykırımın örgütleyicileri ve plancılarının ırkçı

saikle hareket etmeleri, yani soykırım saikine sahip olmaları gereklidir. Eğer

bunlar gruba karşı ırkçı nefretle değil de başka saiklerle hareket emişlerse ,

işledikleri suça soykırım denemez. Sonuç olarak, soykırım suçunun başarıyla

kovuşturulabilmesi için sanıkların bir grubu grup olarak yok etmek

nedeniyle nefret duyduklarının kanıtlanması gerekir. Soykırımın

76 Schabas, a.g.e. , s.247 ; Aktan, a.g.m., s.11 ; Article II In the present Convention, genocide means

any of the following acts committed with intent to destroy, in whole or in part, a national, ethnical,

racial or religious groups, as such:..” Buradaki “as such” grubun grup olması nedeniyle yok edilmesi

anlamına gelmektedir.

33

cezalandırılması bu tür suçları kapsamaktadır. Başka saiklerle işlenen

kolektif suçlar Soykırım Sözleşmesi dışında kalır. Bu bağlamda klasik

soykırımlara Nazilerin Yahudi soykırımı ile Ruanda soykırımı örnek

gösterilebilir77.

  1. SOYKIRIM SUÇUNUN NİTELİĞİ
  2. Soykırımın Uluslararası Suç Sayılması

Uluslararası hukuk basit tanımıyla ; devletler arasındaki ilişkileri

düzenleyen kurallar bütünüdür. Bu tanıma göre uluslararası hukukun süjeleri

ancak devletler olabilir. Ancak zamanla doktrin bu tanımdan ayrılmış gerçek

kişilerin de uluslararası hukukun süjeleri olabileceğinde birleşmiştir.

Uluslararası Adalet Divanı, Birleşmiş Milletler Hizmetinde Uğranılan

Zararların Tazmini , sorununa ilişkin 11 Nisan 1949 tarihli danışma

görüşünde; salt devletleri uluslararası hukuk kişisi sayan klasik öğretiden

ayrılmıştır. Divan bu görüşünde , “ belli bir hukuk sisteminde hukuk kişileri ,

nitelikleri ve hakların kapsamı bakımından zorunlu olarak aynı değildir”

demek suretiyle Uluslararası hukuk düzeninde devletlerden başka varlıkların

da süje olabileceklerini kabul etmiştir78.

Suçların uluslararası niteliği, bu suçların belirlenmesine temel teşkil

eden hukukun uluslararası hukuk olmasından kaynaklanmaktadır. Gerçekten

de Nuremberg Mahkemesi Statüsü’ nün 6. maddesi, barışa karşı suçlar

(saldırı suçu) savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçların uluslararası suç

olduğunu açıkça belirtmektedir. Nuremberg Mahkemesi Statüsü ve kararında

tanınan Uluslararası Hukuk ilkeleri, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından

oybirliği ile kabul edilmiştir79.

Bilindiği gibi , uluslararası hukuk , uluslararası ceza yargılaması söz

konusu olduğunda milli mahkemelerin yargı yetkisini sınırlamaktadır. Bunun

77 Aktan, a.g.m., s.12

78 Edip F Çelik, Milletlerarası Hukuk, I.Kitap, İstanbul , 2.b, 1987 , s.11

79 Nehir Ünel, “Uluslararası Suçlar ve Uluslararası Ceza Divanı” Hukuk Kurultayı 2000, Ankara

Barosu Yayınları,, s.292

34

nedeni ise milli mahkemelerin iç hukuka göre düzenlenmiş olması ve

uluslararası caza hukuku kurallarını uygulamamasıdır. Ancak evrensellik

prensibine göre uluslararası bir suç, ki bu gruba giren suçların uluslararası

toplum bireylerini yakından ilgilendirdiği varsayılmaktadır, her kim tarafından

işlenirse işlensin ve her nerede işlenirse işlensin milli mahkemelerce

yargılanabilmektedir. Bu suçlar öyle suçlardır ki bunların yargılanıp

cezalandırılmasında tüm uluslararası toplum üyelerinin çıkarı vardır ve

cezasız kalmaları düşünülemez80.

Soykırım suçu insanlığa karşı suçların mezalim kategorisinin içinden

çıkmış ve suçlar hiyerarşisi içerisinde en yüksek yerini almıştır. Roma

Statüsünde insanlığa karşı işlenen suçların düzenlendiği 7. maddede değil ,

önemi nedeniyle 6. maddede tek başına ayrı bir suç olarak düzenlenmiştir.

Soykırım suçunun belirlenmesine temel teşkil eden hukukun iç hukuk değil

uluslararası hukuk olmasından dolayı soykırım suçu bir devletler hukuku

suçudur.

  1. Soykırımın Suçunun Diğer Uluslararası Suçlarla İlişkisi
  2. Soykırım ve Siyasi suç

Siyasi suçun tam, doğru ve açık bir tanımını bulmak imkansızdır. Bu

gün için böyle bir tanımın bulunabileceği varsayılsa bile, bu tanım ancak

belirli bir yerde ve zamanda bir değer ifade edecektir. Zira, siyasi suç yere ve

özellikle zamana göre son derece değişme gösteren bir kavramdır81. Bu

olanaksızlık karşısında devletin çoğunluğu yasalarında bir tanım vermekten

kaçınmışlardır. Siyasi suç sadece totaliter devletlerin mevzuatında

tanımlanmıştır82.

80 Alibaba , a.g.m., s.182

81 Eralp Özgen, Suçluların Geri Verilmesi , AÜHF Yayınları No: 167, 1962, s. 68 ; Abdullah

Pulat Gözübüyük, “Milletlerarsı ve Milli Hukuk Bakımından Siyasi Suçlar” , Adalet Dergisi ,

sy.4, s.394 ; Naci Şensoy, “Siyasi Suçlar” , İÜHFM, ,c.17, sy .1-2, 1951, s.57

82 Özgen, a.g.e., s.68

35

Mevzuatımızda da siyasi suçun tarifi verilmemiştir. Suçların ne gibi

hallerde siyasi mahiyette olabilecekleri hakkında da kanuni bir hüküm mevcut

değildir. Bu nedenle, mesele yetkili mercilerin ve mahkemelerin taktirine

bırakılmıştır.

Suçluların geri verilmesi ile ilgili 13 Arallık 1957 tarihli Avrupa

Sözleşmesinin83 3. maddesinin 1. bendi uyarınca geri verilmesi istenilen

şahsa yüklenilen siyasi suç olup olmadığının taktiri özellikle kendisinden

istemde bulunulan devlete aittir. Sözleşmenin 3. maddesinin 2. bendinde

siyasi suçun muhtevası çok geniş olarak belirtilmiştir. Devletler Hukuku

Enstitüsü de, Oxford Toplantısında şu karara varmıştır: “Kendisinde geri

verilme isteminde bulunulan bir devlet hal ve şartları göz önüne almak

suretiyle, geri verilmesi istenilen suçlunun işlediği fiilin siyasi suç olup

olmadığını tayin hususunda tam bir taktir yetkisine sahiptir.” Bazı devletler

bu hususu kanun maddesi haline getirmişlerdir. Örneğin Fransız İade

Kanununun 5. maddesi gibi. Milletlerarası Adli Polis Komisyonu Tasarısının

  1. maddesi de aynı hükmü kapsamaktadır84.

Kopenhag’da Ağustos 1935 tarihinde toplanan Ceza Hukukunun

Birleştirilmesi 6 ncı Konferansında kabul edilen metnin 1 numaralı bendinde

siyasi suç kavramı şu şekilde ifade edilmiştir: “ Devletin örgütüne veya

faaliyetinin ifasına, bunlardan vatandaşlar için doğan haklara karşı işlenen

suçlar siyasidir85.

Suçluların geri verilmesi hakkındaki 25 Aralık 1929 tarihli Alman

Kanununun 2 inci maddesinde “ devletin varlığına ve emniyetine, devlet

Başkanına, bu sıfatı dolayısıyla hükümet üyesine, yasama heyetine, seçime

veya oy vermeyi ilişkin siyasi haklara, yabancı devletlere olan iyi ilişkilere

karşı işlenen suçlar siyasidir “ denilmiştir86.

83 Sözleşme 13 Aralık 1957 tarihinde imzalanmış ve Türkiye tarafından 18 Kasım 1959 tarih ve 7376

sayılı kanun ile kabul edilmiştir.

84 Mehmet Doğan, “Siyasi Suçlar”, Yargıtay Dergisi, c.8, Ocak 1977, s.82

85 Gözübüyük, a.g.m., s.394 ; Şensoy , a.g.m., s.57

86 Kayıhan İçel , “Suçluların Geri Verilmesi Üzerinde Bir İnceleme” , İÜHFM, c.30, sy.3-4, 1965,

s.712 ; Gözübüyük, a.g.m., s.394 ; Şensoy, a.g.m., s.57

36

1930 tarihli İtalyan Ceza Kanununun 8 inci maddesinde, “ devletin

siyasi bir menfaatini veya vatandaşın siyasi bir hakkını ihlal eden suç

siyasidir” denildikten sonra “ tamamen veya kısman siyasi saiklerle işlenmiş

olan umumi suç da siyasi sayılır” denilmiştir87.

Siyasal suç, bir devletin ana yapısını, kuruluşunu varlığını siyasal

menfaatlerini ihlal eden ve bireylerin siyasi hak ve özgürlüklerinin

kullanışında ortaya çıkan yada bunlara aykırılık teşkil eden fiillerdir88.

  1. yüzyılda meydana gelmiş iki büyük dünya savaşının özelliklerini

dikkate alan bir görüşe göre , uluslararası suçlardan önce bizzat savaş

siyasal bir suçtur. Çünkü yüzyılımızın savaşları, bir devletin mutlak dünya

iktidarının kurulması için ilan edilmekte ve objektif ve sübjektif kıstaslarla

siyasal bir suç özelliğini taşımaktadır. Dolayısıyla bu görüş açısından savaşa

bağlı hareketler de , siyasal suç olacaktır89.

Ayrıca, sübjektif yönden siyasal suçu belirleyen görüşe göre de

soykırımın siyasal suç sayılacağı ileri sürülmüştür. Gerçekten soykırımda fail

siyasal bir program çerçevesinde veya siyasal bir ideoloji için hareket

etmektedir. Bu siyasal amaç veya program fiilin siyasal olmasını

sağlayacaktır90.

Bu düşüncelere karşı ceza hukuku doktrinin de , uluslararası suçların

siyasal suç sayılmaması yönünde baskın bir eğilim bulunmaktadır. Bana göre

örneğin insanlığa karşı suçlar, kasten adam öldürme , müessir fiil , yağma

gibi fiillerle adi suç görünümü taşımaktadır. Bu fiillerde amacın siyasal olduğu

ileri sürülse dahi kullanılan vasıtaların tehlikeliliği, vahşiliği, hunharlığı,

korkunçluğu fiilin adi olma niteliğini devam ettirmektedir. Aynı yorum ,

87 Gözübüyük, a.g.m., s.394 ; Şensoy , a.g.m., s.57

88 Köksal Bayraktar, Siyasal Suç, İstanbul, Fakülteler Matbaası, 1982, s.176 ; Ayrıca Doktrindeki

diğer siyasi suç tanımlamaları için bknz: Haluk Ulugöl, Suçluların geri verilmesi ve Siyasi Suç,

Ankara , Adil Yayınevi , 2002 , s.86

89 Bayraktar, a.g.e, s.154

90 Bayraktar, a.g.e, s.155

37

soykırım içinde yapılmış ve bu fiilde yapılan hareketlerin tamamen şahıs ve

mallara zarar verdiği , fiilin basit, adi bir iç güdüye dayandığı ileri sürülmüştür.

Aynı görüş, savaş suçları içinde belirtilmiş ve bu suçlarda , adi suçu siyasal

suç haline getiren dış şartların bulunmadığını ortaya koymuştur. Gene savaş

suçlarının, savaş dolayısıyla işlenen suçlardan farklı oldukları ve siyasal

amacın tamamen dışında kaldıkları da ifade edilmiştir91.

Uluslararası suçların siyasi suç sayılmayacağı eğilimine uluslararası

belgelerde de rastlanmaktadır. 1942 tarihli St.James bildirisinde, sivil halka

karşı girişilmiş şiddet hareketlerinin savaşla ve siyasal suçla hiçbir alakası

olmadığı açıklanmıştır.1959 tarihli Amerikan Hukukçular Konseyince kabul

edilen uluslararası sözleşme tasarısında, barışta ve savaşta işlenen

soykırım yada insanlığa aykırı fiillerin siyasal suç olmayacağı belirtilmiştir.

Avrupa Konseyinin suçluların iadesine dair sözleşmeye ek 15.10.1975 tarihli

protokolde savaş suçları ile insanlığa karşı suçların siyasal niteliğini açık

olarak reddetmiştir92.

Bu durum devletler arasında yapılan ikili andlaşmalarda

görülebilmektedir. Örneğin, Fransa ile Federal Almanya arasında akdedilmiş

29.111951 tarihli iade andlaşmasında tarafların uluslararası yargı makamları

vasıtası ile kovuşturmak yükümlülüğünde oldukları fiillerin siyasal suç olarak

kabul edilemeyeceği belirtilmiştir. Böylece uluslararası suçların siyasal suç

sayılamayacağı ortaya konulmuştur93.

Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşmenin 1/A.2 maddesinde

siyasi düşüncelerinden dolayı takip edilenlerin sözleşmeden faydalanacakları

yani bu kişilere mülteci sıfatı tanınacağı belirtilmiş ve aynı maddenin (F)

bölümünde sözleşme hükümlerinin tatbik edilmeyeceği kimseler belirtilmiştir.

Sözleşme hükümlerinden yararlanamayacak kişiler arasında siyasi suçlular

91 Bayraktar, a.g.e, s.155

92 Bayraktar, a.g.e, s.156

93 Bayraktar, a.g.e, s.156

38

yer almamaktadır94. Hatta bu madde ile kimin siyasal suçlu sayılacağı dolaylı

olarak ortaya konulmaktadır. Barışa karşı, insanlığa karşı suç işlemeyenler ile

savaş suçu ve vahim bir adi suç işlemeyenler sığınma hakkını düzenleyen

sözleşme hükümlerinden faydalanacaklardır95.

Ceza Yargılarının Milletlerarası Değeri Konusundaki Avrupa

Sözleşmesinin96 3. maddesinde de, bir ülkede verilmiş ceza yargılarının diğer

bir akit devlette infaz edilmesi ilkesi prensip olarak kabul edilmiş,

sözleşmenin 5. maddesinde bunun şartları belirtilmiştir. Ancak Sözleşmenin

6/b maddesinde kendisinden diğer bir akit devlette verilen hükmü yerine

getirmesi istenen akit devlete, cezalandırılan suçun siyasi veya sırf askeri suç

olduğu görüşünde ise, talebi kısmen veya tamamen reddetme imkanı

tanınmıştır. Bu durumda, siyasi suçtan dolayı bir ülkede verilen mahkumiyet,

failin bulunduğu başka bir ülkede infaz edilemeyecektir.

Uluslararası düzeni bozan, masum kişi ve üçüncü şahıslara zarar

veren bir hareket “siyasi suç” olarak düşünülemez. Savaş kuralları içinde

insanlığa karşı işlenen bir suç uluslararası bir konudur ve siyasi bir gayeye

hizmet ediyor diye yorumlanamaz.97 Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek

Komiserliği tarafından hazırlanan El Kitabında da, Sözleşmenin 1.

maddesinin (F) bendinde ilgili açıklama bölümünde, ırza geçme, çocuklara

tecavüz, yaralama, kundakçılık, uyuşturucu kaçakçılığı, silahlı soygun gibi

kişilere karşı işlenen önemli şiddet eylemleri ağır adi suç olarak

değerlendirilmiş, bu suçları işleyen kişilerin siyasi suçlu olarak

görülemeyeceği ve iltica hakkından yararlandırılamayacağı belirtilmiştir98.

94 Sözleşme 28 Temmuz 1951 tarihinde imzalanmış ve Türkiye tarafından 29 Ağustos 1961 tarihinde

onaylanmıştır. Köksal Bayraktar, a.g.e., s.174, ; Hamide Zafer, Uluslararası Metinler ve 3713 Sayılı

Terörle Mücadele Kanununun Işığında Ceza Hukukunda Terörizm, İstanbul , Beta Yayınevi, 1.b

, Mayıs 1999, s.113

95 Bayraktar, a.g.e., s.197

96 Sözleşme Türkiye tarafından 01 Mart 1977 tarih ve 2081 sayılı kanun ile onaylanmıştır. Kanun

metni için bknz. : Feridun Yenisey, “Milletlerarası Ceza Hukuku, Ceza Yargılarının

Milletlerarası Değeri ve Mevzuatı”, s.768-789

97 Metin Tamkoç, “Uluslararası Terörizmin Rusya ile Bağlantısı”, Uluslararası Terörizm ve

Uyuşturucu Madde Kaçakçılığı Semineri, 17-18 Nisan 1984, Ankara 1984, s.67

98 Tevfik Odman, “İltica, Suçluların Geri Verilmesi ve Terör Suçluları”, Askeri Yargıtay’ın 85.

Kuruluş Yıldönümü Sempozyumu(06 Nisan 1999-07 Nisan 1999), Ankara , Genelkurmay Basımevi,

1999, s.472

39

Sonuç itibariyle Soykırım suçu bir siyasi suç değildir. Bu durum

sözleşmesinin 7. maddesinde; suçluların iadesi ile ilgili konularda soykırım

suçunun bir siyasal suç sayılamayacağı açıkça belirtilerek ifade edilmiştir99.

  1. Soykırım ve Savaş Suçları

Savaş suçları, Orta Çağdan beri ulusal mahkemeler tarafından

cezalandırılabilmiştir. Savaş suçlarının ilk kez kapsamlı bir kanun halinde

toplanması, Amerikan İç Savaşı sırasında Başkan Lincoln tarafından 1863’te

çıkarılan Lieber Kuralları’nda gerçekleştirildi. O tarihten bu yana 1907 tarihli

IV nolu Lahey Sözleşmesi ve onun yönetmelikleri, 1949 tarihli Cenevre

Sözleşmeleri ve onların 1977 tarihli protokolleri de dahil olmak üzere pek çok

uluslararası insancıl hukuk sözleşmesi hazırlanmıştır100.

Savaş suçlularının uluslararası düzeyde yargılanmasını düzenleyen

özel görevli ( Ad Hoc ) mahkemelerin kurucu statüleri dışında, uygulanan

uluslararası hukuk savaş suçu kabul etmekle birlikte ulusal mahkemelerin

yetkisine bıraktığı ya da yetkili mahkemeleri belirtmediği birtakım önemli

antlaşmalara sahiptir. Bunların başlıcaları 1949 Cenevre Sözleşmeleri (I.

Söz., mad. 50; II. Söz., mad. 51; III. Söz., mad. 130; IV. Söz., mad. 147),

1954 La Haye Kültür Varlıkları Sözleşmesi (mad. 28), 1976 Çevrenin Askeri

ya da Başka Düşmanca Amaçlı Değiştirilmesi Tekniklerinin Yasaklanması

Sözleşmesi (mad. 4) ve 1977 I. Protokolü (mad. 11/4 ve 85) olmaktadır101.

Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsünün 8. Maddesi bu

anlaşmalarda ve uluslararası örf ve adet hukukunda tanımlanmış uluslararası

silahlı çatışma esnasında işlenen savaş suçlarının büyük bir bölümü üzerinde

Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne yetki verir. Bu iç savaşlar gibi günümüzün

en yaygın çatışmaları olan uluslararası olmayan silahlı çatışmalarda işlenmiş

savaş suçlarını yargılama yetkisinin de Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne

99 Soykırım Sözleşmesi Madde 7:Suçluların iadesi : “Soykırım fiili ve üçüncü maddede belirtilen

diğer fiiller suçluların iadesi bakımından siyasal suçlular olarak kabul edilmez. Sözleşmeci devletler

bu tür olaylarda kendi yasalarına ve yürürlükteki sözleşmelere göre suçluları iade etmeyi üstlenir.”

100 Uluslararası Af Örgütü – Uluslararası Ceza Mahkemesi Bilgi Notu 5 – Savaş Suçlarının

Kovuşturulması Bknz : www.amnesty-turkiye.org/arsiv/vifois0905200203.shtml

101 Hüseyin Pazarcı , Uluslararası Hukuk Dersleri, IV.Kitap , Ankara , Turhan Kitabevi, 1.b, 2000,

  1. 326

40

verilmesi yoluyla uluslararası hukuktaki en son gelişmeleri de teyit

etmektedir. İnsanlığa karşı suçlardan farklı olarak bir savaş suçu tek, ayrı,

dağınık ya da rastgele bir eylem olabilir. Bu eylemlerin yaygın ve sistematik

olmasına yönelik herhangi bir koşul yoktur102. Soykırım suçu ise planlı

sistematik organize bir eylemdir.

Savaş suçu faillerinin, uygulanan uluslararası hukuk hükümlerinde

kabul edildiği gibi, Nuremberg ve Tokyo Mahkemeleri Statülerinin sırasıyla

6/b ve 5/b maddeleri uyarınca savaş sırasında bu suçları işlemesi koşulu

üstü kapalı bir biçimde aranmaktadır. Aynı biçimde silahlı çatışmalar sırasında

bu suçun işlenmesi koşulu Eski Yugoslavya Mahkemesi Statüsünün 2-3,

Ruanda Mahkemesi Statüsünün 4. maddelerinde üstü kapalı olarak teyid

edilmiş bulunmaktadır. Bu koşul 1998 Uluslararası Ceza Mahkemesi

Statüsünün 8. maddesinde de öngörülmektedir103. Soykırım suçunun

işlenmesinde zaman bakımından bir sınırlama yoktur. Bu durum sözleşmenin

  1. maddesinde ister barış zamanında isterse savaş zamanında işlensin,

denmek suretiyle ortaya konmuştur104.

Savaş suçlarının mağdurlarına gelince, uygulanan uluslararası

hukukun kurallarının bu konuda zaman içinde birtakım değişiklikler gösterdiği

gözlenmektedir. Nuremberg ve Tokyo Uluslararası Askeri Mahkemeleri

Statülerinde mağdurların kimliklerine ilişkin doğrudan herhangi bir hüküm

içermemekle birlikte, savaş suçlularının yalnızca İtilaf devletleri uyruğundaki

ya da hizmetindeki kişiler olduğunun öngörülmesi nedeniyle, mağdurların

üstü kapalı olarak itilaf devletlerinin uyruğu olmayacağı ortaya çıkmış

bulunmaktadır. Nitekim, öğreti de geleneksel olarak bu görüşü teyid

etmektedir. 1949 Cenevre Sözleşmeleri de dar anlamında savaş suçlarını

öngören ilgili maddelerinde bu suçların korunan kişilere karşı

işlenemeyeceğini belirtmek suretiyle mağdurların suç faillerinin uyruğundan

olmayan kişiler olduğunu üstü kapalı bir biçimde yinelemektedir. Böylece,

102 Uluslararası Af Örgütü – Uluslararası Ceza Mahkemesi Bilgi Notu 5 – Savaş Suçlarının

Kovuşturulması, Bknz : www.amnesty-turkiye.org/arsiv/vifois0905200203.shtml

103 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap , s. 343

104 Sözleşme Madde 1 : Önleme ve cezalandırma görevi : “Sözleşmeci devletler, ister barış

zamanında isterse savaş zamanında işlensin, önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt ettikleri

soykırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğunu teyit eder.”

41

geleneksel olarak dar anlamda savaş suçları mağdurları düşman devlet

kuvvetleri mensubu yaralılar, hastalar, deniz kazazedeleri ile çatışan

devletlerden birinin yetkisi altında bulunan ancak onun uyruğundan olmayan

savaş tutsakları ve siviller olmaktadır105.

1977 I. Protokolü 85/2. maddesinde dar anlamdaki savaş suçları

mağdurlarının kapsamını genişletmiştir. Anılan Protokol ile geleneksel

mağdurlara düşmanın düzenli kuvvetler mensubu olan ya da olmayan

savaşçıları (mad. 44-45), sığınmacılar ve vatansızlar (mad. 73) ve düşman

kuvvetlerine bağlı sağlık ya da din hizmetleri personeli de eklenmiştir106.

1993 Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü 3.

maddesinde, uluslararası ya da uluslararası olmayan niteliği üzerinde

durmadan, savaş yasalarının ve yapılageliş kurallarının ihlallerini anılan

Mahkemenin yetkisine giren dar anlamda savaş suçları olarak belirtmektedir.

Mahkeme, 7.5.1997 tarihli Tadic Davası’na ilişkin kararında, Statüsünün 3.

maddesinde sözü edilen savaş yapılageliş kurallarının 1949 Cenevre

Sözleşmeleri ortak 3. maddesinde belirtilen temel insanlık gereklerini de

kapsadığını belirtmek suretiyle anılan kuralların uluslararası olmayan silahlı

çatışmalara da uygulanacağını kabul etmiştir. Böylece, Mahkeme

uluslararası olmayan silahlı çatışmalar çerçevesinde de karşı kuvvetler

mensuplarının savaş yapılageliş hukuku kurallarının korunan kişilere ilişkin

hükümlerinden yararlanacağını açıkça öngörmek suretiyle, dar anlamındaki

savaş suçları mağdurları arasına hükümete karşı çatışan kuvvetler

mensuplarını da, uygulanan uluslararası hukukta ilk kez, eklemiş

bulunmaktadır. 1994 Ruanda Uluslararası Mahkemesi Statüsünün 4.

maddesinde, Ruanda’da ya da komşu ülkelerdeki silahlı çatışmalarda 1949

Cenevre Sözleşmelerinin ortak 3. maddesi ve 1977 II. Protokolüne aykırı

hareket eden kişilerin yargılanmasının öngörülmesi nedeniyle, uluslararası

olmayan silahlı çatışmalarda zarar gören kişilerin dar anlamdaki savaş

105 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.344

106 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.344

42

suçlarının mağduru olmasını kabul ettiğini söylemek de doğru

görünmektedir107.

1998 Roma Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü 8/2, c maddesinde

uluslararası olmayan silahlı çatışmalarda savaş suçu mağdurları olarak

açıkça çatışmalara doğrudan katılmayan kişileri ve bir kuvvete mensup olup

da silah bırakan ya da hastalık, yaralanma, gözaltında bulunma v.b.

nedenlerle çatışma dışı kalmış kişileri saymaktadır108. Yine, Statünün 8/2, e

107 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.345

108 UCM Roma Statüsü Madde 8. Savaş Suçları:

“ 1- Mahkeme, savaş suçları ile ilgili olarak, özellikle bir planın veya bir politikanın bir parçası olarak

veya bu tip suçların büyük çapta işlenmesinin bir parça olarak işlendiğinde, yargılama yetkisine sahip

olacaktır.

2- Bu statüye mahsus olarak, “savaş suçları” şu anlamlara gelir;

  1. a) 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesinin çok ciddi ihlalleri, yani. Cenevre Sözleşmesi

hükümlerine göre korunan aşağıdaki kimselerin veya malları her hangi birine karşı;Bilerek öldürme;

Biyolojik deneylere tabi tutma dahil, işkence veya gayri insani muamele; Bedende veya sağlıkta çok

ciddi ezaya veya ciddi yaralanmaya bilerek neden olma;Askeri gereklerle haklı gösterilemeyecek bir

biçimde geniş çaplı malların tahribi ve istimlaki ve bunun kanunsuz olarak ve sebepsiz yere (büyük

bir arzu ile) yapılması;Kasdi olarak bir savaş tutsağını ve diğer koruna kimselere adil ve düzenli

yargılanma hakkından mahrum bırakma;Kanundışı bir şekilde sürgün etme veya nakletme veya

kanundışı hapsetme;Rehine almak.

  1. b) Uluslar arası hukukun kurulu çerçevesi içinde, yani aşağıdaki eylemlerden her hangi biri, uluslar

arası silahlı çatışmalarda uygulanan diğer kuralların ve teamüllerin ciddi bir şekilde ihlali;

  1. i) Çatışmalarda doğrudan yer almayan sivil bireylere veya sivil topluluğa karşı saldırılara kasten

yöneltmek;

  1. ii) Sivil hedeflere yani askeri nesne olmayan hedeflere, karşı saldırıları kasten yöneltmek;

iii) Silahlı çatışmalarda uluslar arası hukuka göre sivil ve sivil nesnelere verilen korumaya hak

kazandıkları takdirde, Birleşmiş Milletler Sözleşmesine uygun bir şekilde insani yardımda veya barışı

koruma görevinde bulunan personele, tesislere, maddelere, birimlere veya araçlara karşı saldırılara

kasten yöneltmek,

  1. iv) Kasti olarak bir saldırıya geçip böyle bir saldırını tesadüfi olarak sivillerin hayat kaybına veya

yaralanmalarına veya sivil nesnelerin tahribine yol açacağı veya maddi ve doğrudan askeri fayda

sağlayacağı umularak açıkça aşırt bir biçimde doğal çevrede yaygın, uzun dönem ve şiddetli tahribat

yapacağı bilincinde olmak;

  1. v) Savunulmayan ve askeri hedef almayan şehirlere, köylere, meskenlere veya binalara eldeki bütün

araçlarla saldırmak veya bombalamak;

  1. vi) Silahını bırakmış veya herhangi bir savunma aracı olmayan, isteği ile teslim olmuş bir savaşçıyı

öldürmek veya yaralama;

vii) İşgal eden gücün kendi sivil nüfusunun bir kısmını işgal ettiği topraklara doğrudan veya dolaylı

yollardan yerleştirmesi, veya bu topraklar içindeki veya dışındaki işgal edilen yerlerin nüfusunun bir

parçasını veya tümünü sürgün veya nakil etmek;

  1. ix) Askeri hedef olmamaları şartıyla, dini, eğitime, sanata, bilime veya insani yardım amaçlarına,

hastanelere ve hasta ve yaralıların toplanma yerlerine tahsis edilmiş binalara karşı doğrudan veya

dolaylı olarak kasti olarak saldırıları yöneltmek;

  1. x) Karşı taraf kuvvetinden olan kimseleri fiziki kötürümleştirmeye veya ilgili kimselere tıbbi, diş veya

hastane tedavisiyle haklı gösterilemeyecek, ne de kişinin kendi menfaatine olacak her çeşit tıbbi veya

bilimsel deneylere tabi tutmak ve bu tip şeylerin ilgili kimse veya kimselerin ölümüne veya ciddi bir

şekilde sağlıklarının tehlikeye düşmesine neden olmak;

  1. xi) Düşman ulusa veya orduya ait kimselere haince öldürmek veya yaralamak;

xii) Hiçbir kimsenin ölümden affedilmeyeceğinin ilan edilmesi;

43

xiii) Savaşın gerekleri bu müsadereye veya tahribi zorunlu hale getirmedikçe, düşmanın mallarının

tahrip edilmesi veya müsadere edilmesi;

xiv) Düşman tarafın vatandaşlarının hareketlerini ve eylemlerini, bir hukuk mahkemesinde iptal

edilmiş, geçici olarak durdurulmuş veya kabul edilemez olduğunu ilan etmek;

  1. xv) Düşman tarafın vatandaşlarını, bunlar savaşın başlamasından önce savaş yapanların hizmetinde

bile olsa, kendi ülkelerine karşı yönelmiş savaş operasyonlarında yer almaya zorlamak;

xvi) Bir saldırı ile ele geçirilmiş olsa bile, şehri veya yeri talan etmek;

xvii) Zehir veya Zehirli silahlar kullanmak;

xviii) Boğucu, zehirli veya diğer gazları ve benzer tüm sıvıları maddeleri araçları kullanmak;

xix) İnsan vücudundan kolaylıkla genişleyen veya ezilen, çekirdeği tamamen kaplamayan sert kaplı

veya yarma ile (enziyon) darmadağın olan mermiler benzeri, mermiler kullanmak;

  1. xx) Çok fazla yaralanmalara veya gereksiz ezaya neden olabilecek tabiatta olan veya doğal olarak

ayırım yapmayan silahları, füzeleri ve materyalleri veya savaş yöntemlerini, bu silahların, füzelerin ve

maddelerin ve savaş yöntemlerinin tamamen yasak konusu almaları ve bu statü’nün ekine 121. ve 123.

Maddelerde ortaya konan ilgili hükümlere uygun bir şekildeki değişiklikle dahil edilmeleri koşulu ile,

uluslar arası silahlı çatışma hukukunu ihlal ederek kullanmak;

xxi) İnsan şahsiyeti üzerinde, özellikle aşağılayıcı ve küçük düşürücü davranışlarla, hakaretlerde

bulunmak;

xxii) Cenevre Sözleşmelerinin keza büyük bir ihlalini oluşturacak, tecavüz, cinsel kölelik, zorla

fahişelik, zorla hamile bırakma, madde 7,2(1) Paragrafta tanımlandığı üzere, zorla kısırlaştırma veya

her hangi bir diğer cinsel şiddet biçimleri işlemek;

xxiii) Belli noktalara, alanlara veya askeri güçleri askeri operasyonlardan muaf tutmak için, bir sivilin

veya diğer korunmuş bir kimsenin varlığını kullanmak;

xxiv) Uluslar arası hukuka uygun bir şekilde Cenevre Sözleşmesine göre özel amblemleri kullanan

binalara, maddelere, tıbbi birimlere ve taşımaya ve personele karşı saldırılara kasti olarak yöneltmek;

xxv) Cenevre Sözleşmelerine göre sağlanan yardım tedariklerini isteyerek engellemekte dahil,

hayatiyetlerini devam ettirmeleri için gerekli maddelerden mahrum etmek suretiyle, sivillerin açlığını

bir savaş yöntemi olarak kullanmak;

xxvi) 15 yaşından ufak çocukları ulusal silahlı kuvvetlere almak veya asker etmek veya anları aktif

olarak çalışmalar katarak kullanmak;

  1. c) Uluslar arası mahiyette olmayan silahlı çatışma durumunda, 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre

Sözleşmesini ortak 3. Maddesini ciddi ihlalleri, yani, silahları bırakmış silahlı kuvvetler üyeleri de

dahil çatışmalarda aktif olarak yer almayan ve hastalık, yaralanma, tutsaklı veya diğer nedenlerle

savaş dışı kalmış kimselere karşı işlenen aşağıdaki eylemlerden her hangi biri;

  1. i) Yaşama veya kişilere şiddet, özellikle de her çeşit cinayet, kötürüm bırakma, zalimane muamele ve

işkence;

  1. ii) Kişinin şahsiyeti üzerinde, özellikle küçük düşürücü ve aşağılayıcı hakaret-vari muamelelerde

bulunmak;

iii) Rehine almak;

  1. iv) Genel olarak zaruri kabul edilen tüm yargısal garantileri veren düzenli kurulmuş bir mahkemede

ilan edilmiş ön bir karar olmaksızın cezalar vermek ve infaz etmek;

  1. d) Paragraf 2(c) uluslar arası karakterde olmayan silahlı çatışmalara uygulanır ve böylece, toplumsal

olay, kısıtlı bir yerdeki, ve ara sıra olan şiddet eylemleri veya benzer karakterdeki diğer eylemler gibi

iç karışıklıklara ve gerginliklere uygulanmaz;

  1. e) Kabul edilen uluslar arası çerçevesi içinde uluslar arası karakterde olmayan silahlı çatışmalarda

uygulanabilir hukukun ve teamüllerin diğer ciddi ihlalleri; yani aşağıdaki eylemlerden her hangi biri;

  1. i) Saldırıları kasti olarak çatışmalardan doğrudan yer alamayan bireysel sivillere karışı veya sivil

nüfusa karşı yöneltmek;

  1. ii) Uluslar arası hukuka uygun bir şekilde Cenevre Sözleşmelerinin özel amblemlerini kullanan

binalara, maddelere, tıbbi birimlere ve nakliye taşıtlarına ve personele karşı kasti olarak saldırıları

yöneltmek;

iii) Silahlı çatışma hukukuna göre sivillere ve sivil nesnelere verilen korumaya hak kazanmaları

şartıyla, saldırıları Birleşmiş Milletler Sözleşmesine uygun bir şekilde insani yardımda veya barışı

koruma görevinde bulunan personele, tesislere, maddelere, birimlere veya araçlara karşı kasten

yöneltmek;

  1. iv) Askeri hedef olmamaları şartıyla, dine, eğitime, sanata, bilime veya insani yardım amaçlarına,

tarihi anıtlara, hastanelere ve hasta ve yaralıların toplanma yerlerine tahsis edilmiş binalara karşı kasti

olarak saldırılara yöneltmek;

44

maddesinde, sivil halkın ve sivillerin, sağlık personelinin, insancıl yardım ve

barış gücü misyonları mensuplarının cinsel tacize uğrayan kişilerin, 15

yaşından küçük olup da silahlı kuvvetlere katılan çocukların, bilimsel ve tıbbî

denek olarak kullanılanların, malları savaş gerekliliği dışında yok edilen ya

da elkonulanların uluslararası olmayan silahlı çatışmaların mağdurları

olacağını belirtmektedir109.

Bu açıklamalardan da görüleceği üzere savaş suçları mağdurları ile

soykırım suçunun mağdurlarının farklı özellikler taşıdığı görülmektedir.

Soykırım suçu ancak milli, etnik, ırki, veya bir gruba karşı işlenebilmektedir.

Savaş suçları bu gruplara karşı işlenebileceği gibi bunların dışındaki

gruplara ve bireylerine karşı de işlenebilir.

UCM Roma statüsünün 33. maddesindeki düzenlemeye göre şartları

gerçekleştiği taktirde üstün emirlerini yerine getirmek sanığı ceza ve

sorumluluktan kurtarabilecektir. Ancak 33/(2) de soykırım emrinin yerine

getirilmesinin açıkça kanunsuz olduğu , sanığı ceza ve sorumluluktan

  1. v) Saldırı sonrası ele geçirilmiş olsa bile bir şehrin veya yerin yağmalanması;
  2. vi) Dört Cenevre Sözleşmelerinin keza ortak 3. Maddesinin ciddi bir ihlalini oluşturacak her hangi bir

cinsel şiddet madde 7,2(1) paragrafta tanımlandığı gibi, tecavüz, cinsel kölelik, zorla fahişelik, zorla

hamile bırakma, zorla kısırlaştırma, eylemlerini işlemek;

vii) 15 yaşın altındaki çocukların ulusal silahlı kuvvetlere almak veya asker etmek veya onlara aktif

olarak çalışmalara katmak için kullanmak;

viii) İlgili sivillerin güvenliği ve zorunlu askeri nedenler gerektirmedikçe, çatışmalarla ilgili

nedenlerden dolayı sivil nüfusun yer değiştirmesini emretmek;

  1. ix) Hain bir şekilde bir karşı savaşçıyı öldürmek veya yaralamak;
  2. x) Hiçbir kimsenin ölümünden affedilmeyeceğinin ilan edilmesi;
  3. xi) Karşı taraf kuvvetinden olan kimselere fiziki kötürümleştirmeye veya ilgili kimselere tıbbi, diş

veya hastane tedavisiyle haklı gösterilemeyecek, ne de kişinin kendi menfaatine olarak her çeşit tıbbi

veya bilimsel deneylere tabii tutmak ve bu tip şeylerin ilgili kimse veya kimselerin ölümüne veya

ciddi bir şekilde sağlıklarının tehlikeye düşmesine neden olmak;

xii) Savaşın gerekleri bu müsadereyi veya tahribi zorunlu hale getirmedikçe, hasımların mallarının

tahrip edilmesi veya müsadere edilmesi;

  1. f) Paragraf 2(e) uluslar arası karakterde olmayan silahlı çatışmalara uygulanır ve böylece, toplumsal

olay, kısıtlı bir yerdeki ve ara sıra olan şiddet eylemleri veya benzer karakterdeki diğer eylemler gibi

iç karışıklıklara ve gerginliklere uygulanmaz. Bu, bir devletin toprakları dahilinde gerçekleşen silahlı

çatışlarda, hükümet görevlileri ve organize silahlı gruplar arasında veya bu tip gruplar arasında

süreklilik kazanan silahlı çatışma bulunduğunda uygulanır.

3- Paragraf 2(c) ve (d)’ deki hiçbir şey, bir yönetimin devlet içinde hukuku ve düzeni yeniden tesis

etmesi sorumluğunu veya birliği savunmasını ve devletin toprak bütünlüğünün tüm meşru araçlarla

savunmasını etkilemez.

109 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.345

45

kurtaramayacağı ayrıca belirtilmiştir. Soykırım suçu bu yönüyle de savaş

suçlarından ayrılmaktadır.

  1. Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suç

İnsanlığa Karşı Suçlar kavramı 19. yüzyılın ortasında ortaya çıkmıştır.

Bu tür suçların ilk dizini Birinci Dünya Savaşının sonunda yapılmasına

rağmen, 1945’deki Nürenberg Mahkemesi Şartı’na kadar uluslararası bir

belgede toplanmadılar. Nüremberg Şartı’nda tanımlandığı haliyle İnsanlığa

Karşı Suçlar, takip eden yıllarda BM Genel Kurulu tarafından uluslararası

hukukun bir parçası olarak tanındı ve eski Yugoslavya ve Ruanda için

kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesinin statüsü de dahil olmak üzere, daha

sonraki uluslararası belgelerin kapsamına alındı. Uluslararası Ceza

Mahkemesi Roma statüsü 17 Temmuz 1998’de kabul edildiğinde İnsanlığa

Karşı Suçlar ilk kez uluslararası bir andlaşmada tanımlanmış oldular110.

Uluslararası suçları, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve barışa

karşı suçlar teşkil etmektedir. İnsanlığa karşı suç, herhangi bir devletin

egemenlik kudretini kötüye kullanarak bir kişiyi kişiler topluluğunu yada

toplumu, ırk, milliyet, din, yada düşünce dolayısıyla, insan olmakla sahip

olunan, temel haklardan mahkum bırakmaktır. Adam öldürme , insanları yok

etme köleleştirme, sürgün, gayri insani hareketler siyasi ırk ve dini sebeplerle

yapılan zulümler, temel haklardan mahrum bırakma, şekillerini teşkil

etmektedir. Kişinin yaşama hakkı vücut bütünlüğü ve sağlık hakkı kişi

özgürlüğü, aile kurabilme hakkı, çalışma özgürlüğü, mesleğini ilerletebilme ve

dini yada felsefi düşünceleri icra edebilme, insanlığa karşı suçun konusu olan

temel hakları oluşturmaktır111.

İnsanlığa karşı suçların ilk unsurunu, ”insan haklarına” insanın temel

hak ve özgürlüklerine, tecavüz teşkil etmektedir. Bu tecavüz, insanların

”milliyetleri, ırkları, dinleri, düşünceleri” öngörülerek yerine getirilmektedir.

Suçun icrasında, ”devletin egemenliğinin kullanılması” İkinci unsuru

110 Uluslararası Af Örgütü – Uluslararası Ceza Mahkemesi Bilgi Notu 4 – İnsanlığa Karşı Suçların

Kovuşturulması bknz: www.amnesty-turkiye.org/arsiv/vifois1405200201.shtml

111 Bayraktar , a.g.e., s.150

46

oluşturmaktadır. Gerçekten insan yığınlarının yaşama haklarına kadar varan

temel haklarına tecavüz edilmesi, devletin üstün gücüne bağlı kuruluşlar

tarafından, bu koşullardaki görevliler, yetkililer tarafından, yerine getirilmiştir.

Bu suçun meydana gelebilmesi için savaş halinin varlığı zorunlu değildir. Suç

savaş esnasında ,yada savaş dışında meydana gelebilir112.

İnsanlığa karşı suç ile soykırım eş anlamda olup olmadıkları üzerinde

değişik görüşler ileri sürülmüştür. Erem’in düşüncesine göre, insanlığa karşı

suç, soykırıma göre daha geniş bir kapsama sahip bulunmaktadır. BM

soykırımın önlemesi ve cezalandırılmasına ilişkin sözleşmenin tanımı bu

düşünceye hak verdirecek bir nitelik taşımaktadır. Buna karşılık, Planzer,

Gürelli ve Tosun ; dini, ahlaki, fiziki, biyolojik, kültürel, iktisadi ve siyasi

alanlarda soykırımın olabileceği, her adi suçun bu suçu işlemek için vasıta

olarak kullanabileceğini belirtirken, soykırım kavramının kapsamını

genişletmekle adeta insanlığa aykırı suçla eş anlamda kabul etmektedirler.

Bayraktar’a göre de her iki kavramda kişinin yada topluluğun , ırk, din,

milliyet, düşünce nedeniyle varlığını sürdürmeye hakkı olmasını –hoş

görülmesini- ve buna bağlı fiillere tabi tutulmasını ifade etmektedir ve bu

yönden iki kavram aynı anlama sahip bulunmaktadır113. Çaycı’ya göre

soykırım suçu , insanlığa karşı suçun daha hafif ve özel bir şekli olarak kabul

edilmektedir114. Aktan ise soykırım suçunu , insanlığa karşı suçların mezalim

kategorisi içinden çıkmakla birlikte onlardan ayrıldığını ve suçlar hiyerarşisi

içerisinde en yüksek veya en aşağı yeri aldığını söylemektedir115.

İnsanlığa karşı suç kavramı, ilk olarak Nuremberg Mahkemesinin

statüsünde tanımlanmıştır. Sivil halkın öldürülmesi, imhası, köle yapılması

veya bunlara karşı insanlık dışı diğer eylemlerin işlenmesi, insanlığa karşı

işlenmiş suç sayılmıştır. Bunlar da devletler hukuku kapsamındaki suçlardır.

Günümüzde , sınır dışı etme, öldürme veya siyasi, ırkla ilgili yahut dinsel

nedenlerle zulüm, fiilleri insanlığa karşı suç sayılmaktadır. İnsanlığa karşı suç

112 Bayraktar , a.g.e., s.150

113 Bayraktar , a.g.e., s.152

114 Çaycı, a.g.m., s.22

115 Aktan, a.g.e , s.13 ; Not: Aktan’ın bu ifadesindeki “aşağı” sözcüğünü “aşağılık” anlamında

kullandığını değerlendiriyoruz.

47

kavramı , 17 Temmuz 1998 tarihli Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma

Statüsünün 7/ 1- h maddesi hükmü ile de suç sayılmaktadır116.

UCM Roma statüsünün 7. maddesinde İnsanlığa karşı suçlar ayrıntılı

olarak düzenlenmiştir117. Bu suçlar, sıradan suçlardan Roma Statüsünün

sahip olduğu yargılama yetkisinden dolayı üç biçimde ayrılır118:

Birincisi, cinayet gibi suç oluşturan eylemler “geniş ölçekli ve

sistematik bir saldırının parçası olarak işlenmiş” olmak zorundadır. Bununla

116 Çaycı , a.g.m. , s.22

117 UCM Rama Statüsü Madde 7 : İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar

“ 1- Bu statüye mahsus olarak. “ insanlığa karşı işlenen suçlar” her hangi bir sivil halka karşı saldırı

niyetiyle yöneltilmiş yaygın sistematik saldırıların bir parçası olarak işlenmiş aşağıdaki eylemler

anlamına gelir; Cinayet , İmha, Köleleştirme,Nüfusun sürgün veya zorla nakli, Uluslar arası hukukun

temel kurallarını ihlal ederek; hapis veya diğer ağır fiziksel hürriyet mahrumiyeti, İşkence, Irza

geçme, cinsel kölelik, zorla fuhuş, zorla hamile bırakma, zorla kısırlaştırma veya benzer ağırlıkta

diğer cinsel şiddet şekilleri; Paragraf 3’te tanımlandığı şekliyle, her hangi bir tanımlanabilir grup veya

topluluğa karşı bu paragrafta atıf yapılan her hangi bir eylemle veya Mahkemenin yetki alanındaki her

hangi bir suçla bağlantılı olarak siyasi, ırki, ulusal, etnik, kültürel, dinsel, cinsel veya evrensel olarak

uluslararası hukukta müsaade edilmeyen diğer nedenlere dayalı zülüm; Zorla insanların kaybolması;

Apartheid (ırk ayrımcılığı) suçu; Kasıtlı olarak büyük mahrumiyetlere veya bedensel veya zihinsel

veya fiziki sağlıkta ciddi hasara neden olan benzer karakterde diğer insanlık dışı eylemler.

2- Paragraf 1’e mahsus olarak;“Her hangi bir sivil topluluğa yönelik saldırı”, her hangi bir sivil nüfusa

karşı Paragraf 1’de atıf yapılan bir devlet veya teşkilat politikasını daha da ileri götürme amacıyla

çoklu eylemlerin düzenlenmesini içeren bu tip saldırıları yapma işlemleri süreci anlamına gelir;

“İmha”, nüfusun bir kısmını yok olmasına neden olmak hesabıyla diğer zor hayat koşullarının yanında

(İnter alia) kasten yiyecek ve ilaca erişimden mahrum bırakmayı kapsar; “Köleleştirme”, bir kimse

üzerinde sahiplik hakkı ile ilişkilendirilebilecek tek veya bütün güçlerin icrası ve böyle bir gücün

şahısların özellikle de kadınların ve çocukların ticaretinde kullanılmasını da kapsar anlamınadır;

“Sürgün ve zorla nüfus nakli”, ilgili kimselerin uluslar arası hukukta izin gerekçeler almaksızın

hukuka uygun olarak bulundukları bölgeden kovmak veya zorla yerlerinden edilmeleri anlamınadır.

“İşkence”, suçlanın bir kimseye gözetim veya hapiste iken kasten fiziksel veya zihinsel şiddetli acı

veya ızdıraba mazur bırakma anlamınadır; yalnız işkence yasal yaptırımların içinde bulunan veya

tesadüfen olan yönlerinden kaynaklanan acı veya ızdırabı kapsamayacaktır; “Zorla hamile bırakma”,

her hangi bir nüfusun etnik bileşimini etkilemek amacıyla bir kadını hukuka aykırı olarak hapsedilerek

bırakılması veya diğer büyük uluslar arası hukuk ihlallerinin yapılmasın anlamınadır. Bu tanım hiçbir

şekilde hamilelikle ilgili ulusal yasalara etkileyecek şekilde yorumlanamaz; “Zulüm”, bir grubun veya

topluluğun kimliğinden dolayı uluslar arası hukuka aykırı olarak temel haklardan kasdi olarak şiddetli

bir şekilde mahrum bırakılma anlamınadır; “Apartheid (ırk ayrımı) suçu”. Paragraf 1’de atıf

yapılanlara benzer, kurumsallaşmış bir rejim bağlamında işlenen sistematik baskı ve bir ırksal grubun

diğer ırksal grup veya gruplar üzerinde hakimiyeti ve böyle bir rejimi devam ettirme maksadına

yönelik işlenen insanlık dışı eylemler anlamına gelir; “Zorla insanların kaybolması”, kişilerin bir

devlet veya siyasi teşkilat tarafından veya bunların yetkisi, desteği veya bilgisi dahilinde tutuklanma,

göz altına alınma veya kaçırılması, bunları takiben de uzun bir zaman döneminde hukukun

korumasından onları mahrum bırakma kasdıyla bu tip kimselerin özgürlükten yoksun bırakmanın

kabul edilmesinin veya akıbetleri veya nerede oldukları konusunda bilgi verilmesinin reddedilmesi

anlamına gelir;

3- Bu Statüye mahsus alarak, “cinsiyet” terimi toplumsal bağlamda kadın ve erkek iki cinsiyete atıf

yapar şekilde anlaşılır, “ Cinsiyet” terimi yukarıda gösterilenden farklı her hangi bir anlamı

gözetmez.”

118 Uluslararası Af Örgütü – Uluslararası Ceza Mahkemesi Bilgi Notu 4 – İnsanlığa Karşı Suçların

Kovuşturulması bknz: www.amnesty-turkiye.org/arsiv/vifois1405200201.shtml

48

birlikte, buradaki saldırı kelimesi askeri bir saldırı anlamına gelmez ve sınır

dışı etmek ve zorla yerinden etmek gibi kanunları ve idari önlemleri

kapsayabilir.

İkincisi, eylemler “sivil bir nüfusa karşı yöneltilmek” zorundadır.

İnsanlığa karşı suç düzeyine yükselmeyen tek başına, izole, ayrı ya da

rasgele eylemler bu sıfatla kovuşturulamaz. Sivil nüfusun arasında çok az

sayıdaki bir askerin varlığı, onları sivil karakterlerinden mahrum etmek için

yeterli değildir.

Üçüncüsü, eylemler “bir Devlet ya da organizasyonla ilgili politikaya”

uygun bir şekilde gerçekleştirilmiş olmak zorundadır. Bu yüzden, suçlar

devlet görevlileri ya da kişilerin teşvik ettiği eylemler yoluyla ya da onların

ittifakı veya rızasıyla işlenebilir, örneğin ölüm mangaları gibi. İnsanlığa karşı

suçlar, aynı zamanda hükümetle hiçbir bağlantısı bulunmayan, asi gruplar

gibi organizasyonların politikalarına uygun olarak işlenebilir.

Nuremberg Mahkemesi statüsü , insanlığa karşı suç eylemlerinin

ancak savaş halinde işlenebileceği noktasında hareket etmiştir. Öte yandan

mahkeme, Yahudilere karşı eylemlerden dolayı Alman sanıklar hakkında

soykırım değil , insanlığa karşı suçlardan dolayı hüküm tesis etmiştir.

Günümüzde ise insanlığa karşı suç eylemlerinin barışta da, savaşta da,

işlenebileceği kabul edilmektedir119.

Soykırım suçunda özel kast önemli bir unsurdur. Buradaki özel kast ,

ulusal etnik, ırksal veya dinsel bir gurubu salt bu nedenle tamamen veya

kısmen yok etme niyetini ifade eder. Soykırım suçunun aksine , insanlığa

karşı suçta genel suç kastından başka bir de özel kast gerekmektedir120.

  1. Soykırım Suçunda Zamanaşımı

Soykırım sözleşmesinde zamanaşımı ile ilgili bir hüküm

bulunmamaktadır. BM Genel Kurulunun 26 Kasım 1968 tarihli ve 2391 (XXIII)

119 Çaycı, a.g.m., s.22

120 Çaycı, a.g.m., s.23

49

sayılı kararıyla kabul edilen ve 11 kasım 1970 tarihinde yürürlüğe giren

Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni

Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Sözleşme ve 25 ocak 1974 tarihli,

İnsanlığa Karşı Suçlar ve Savaş Suçlarında Zamanaşımı

Uygulanmamasına Dair Avrupa Sözleşmesinin , özellikle Avrupa

sözleşmesinin V, VI, ve VII. Maddelerinin birlikte yorumlanmasından,

soykırım suçunun kovuşturulmasında zamanaşımı sınırlaması bulunmadığı

sonucuna varılmaktadır121.

UCM Roma Statüsünün 29. maddesinde de mahkemenin yetki

alanında bulunan suçlara ilişkin herhangi bir sınırlama getirilemeyeceği

düzenlenmiştir. Soykırım suçu da bu mahkemenin yetki alanı içerisindedir.

Bu konuya ilişkin en yakın örnek Yahudi soykırımı ile suçlanan ve yıllar

sonra Arjantin’den İsrail’e kaçırılan Eichmann davasıdır. İsrail’de İsrail yerel

mahkemesinde yapılan yargılama sırasında , Arjantin yasalarına göre

Eichmann işlediği soykırım suçunun zamanaşımı süresinin 15 yıl olduğu ve

davanın görülemeyeceği ileri sürülmüş , İsrail mahkemesi kendi ulusal

yasalarına ve uluslararası normlara dayanarak bu talebi reddetmiştir122.

  1. SOYKIRIM SUÇUNDA YARGILAMA

Soykırım birinci ve başta gelen bir suçtur. Tarihsel ve sosyolojik

boyutu ikinci planda gelmektedir. Bu yüzden, eylemin soykırım eylemi olup

olmadığının değerlendirmesi, yargı yetkisine sahip bir mahkeme tarafından

yapılmalıdır123.

Soykırım suçluları nerede, nasıl yargılanacaktır? Bu durum

sözleşmenin 5. maddesinde belirtilmiş; ulusal ve uluslararası mahkemeler

öngörülmüştür. 5. maddeye göre akit devletler kendi anayasalarına uygun

121 Schabas, a.g.e., s.414 ; Çaycı, a.g.m., s.22

122 Schabas, a.g.e., s.417

123 Elements of the crime of genocide , www.prevertgenocide.org/genocide/elements.htlm

50

olarak sözleşme hükümlerinin tatbikini sağlamak için kanuni tedbirleri almayı

taahhüt etmişlerdir124. 6. maddeye göre de soykırım suçu sanığın, fiilin ika

edildiği devletin ülkesindeki yetkili mahkemeler tarafından yargılanabilir125.

Ancak soykırım suçu genellikle şahıslardan öte bizzat devletler

tarafından genel politika olarak işlenildiğinden, o ülkede yargılama

yapılabilmesinin mümkün olmadığı bu düzenlemenin uygulama alanı

olmadığı yönünde eleştiriler bulunmaktadır126.

Sözleşmenin 6. maddesinde ulusal mahkeme yanında, uluslararası bir

ceza mahkemesinin de yetkisi tanınmıştır. Hatta BM Genel Kurulu’nca 9

Aralık 1948 tarihinde bu yönde bir de karar alınmıştır. Uzun süreden beri

kurulması için çaba sarfedilen uluslararası bir ceza mahkemesi ; ancak bu

mahkemeyi kuran Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’ne 60.

ülkenin onay vermesi ile 11 Nisan 2002’de gerçekleşti. Böylece Roma

Statüsü 1 Temmuz 2002 tarihinde yürürlüğe girdi ve mahkeme kurulmuş

oldu.

  1. İç Hukukta

Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması

Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 9 Aralık 1948 tarihli ve 260

A (III) sayılı Kararıyla onaylanarak imzaya açılmış ve Ülkemiz söz konusu

Sözleşmeye 23/3/1950 tarihli ve 5630 sayılı Kanun uyarınca çekince

koymaksızın katılmıştır. Onamaya ilişkin Kanun 29/3/1950 tarihli ve 7469

sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir127.

124 Sözleşme Madde 5 :Uygulama mevzuatı: “Sözleşmeci devletler, bu sözleşmenin hükümlerine

etkinlik kazandırmak ve özellikle soykırımdan veya üçüncü maddede belirtilen fiillerden suçlu

bulunan kimselere etkili cezalar verilmesini sağlamak için kendi anayasalarında öngörülen usule

uygun olarak gerekli mevzuatı çıkarmayı taahhüt eder.”

125 Sözleşme Madde 6 :Soykırım suçu ile suçlanan kişilerin yargılanması : “Soykırım fiilini veya

üçüncü maddede belirtilen fiillerden birini işlediğine dair hakkında suç isnadı bulunan kimseler suçun

işlendiği ülkedeki devletin yetkili bir mahkemesi, veya yargılama yetkisini kabul etmiş olan

sözleşmeci devletler bakımından yargılama yetkisine sahip bulunan uluslararası bir ceza mahkemesi

tarafından yargılanır.”

126 Keskin. a.g.m., s.129

127 Keskin, a.g.m., s.130 ; TCK Tasarısı (2003) Madde gerekçeleri

51

  1. Mevcut Durum

Belirtildiği gibi Türkiye Sözleşmeyi imzalamış ve onaylamıştır. Ancak

bu güne kadar Türk Ceza Kanununda ve diğer ceza hükmü içeren

kanunlarda soykırımı cezalandıracak bir düzenleme ve değişiklik

yapmamıştır. Bu sebeple belirtilen suç işlenmiş olsa bile Türkiye bakımından

bu suçu işleyenler soykırım suçlusu olarak değil, TCK.’nu ve diğer ceza

kanunlarındaki genel hükümlerle ve normal cürüm işleyen bir kişi olarak

yargılanacaklardır.

  1. Yeni Türk Ceza Kanunu Tasarısı

Bu konuda en önemli gelişme 22/1. Dönem Meclis çalışmaları

sırasında 12.05.2003 tarihinde TBMM ‘ne gönderilen yeni TCK tasarısında

yaşanmıştır128. Bu tasarı ile TCK yeni baştan ele alınmış, birinci kitapta ilk

127 maddede genel hükümler açıklanmış ve özel hükümlerin yer aldığı ikinci

kitabın Kişilere Karşı Suçlar bölümünü oluşturan birinci kısmının, Jenosit

ve İnsanlığa Karşı Suçlar bölümünü oluşturan birinci bölümünün Jenosit

başlığı altındaki 128. maddede soykırım suçu düzenlenmiştir.

  1. a) İlgili Madde Metinleri

Jenosit

Madde 128- Bir plânın icrası suretiyle, millî, etnik, ırkî veya dinsel

veya bunlar dışında herhangi bir grubun, bütünü ile veya kısmen yokedilmesi

maksadıyla bu grupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden birisinin işlenmesi

jenosit suçunu oluşturur:

a- Kasten adam öldürme,

b- Kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine nitelikli etkili eylem

düzeyinde saldırı,

c- Grubun, tümü ile veya kısmen yokedilmesini sonuçlayacak nitelikte

varlık koşullarına zorlanması,

128 Yeni TCK Tasarısı için bknz : www.tbmm.gov.tr , www.adalet.gov.tr , www.adalet.org

52

d- Doğumları engelleme amacını güden tedbirler,

e- Çocukların zorla başka yerlere gönderilmeleri.

Jenosit suçu failine ağırlaştırılmış müebbet hapis ve kamu

hizmetlerinden yasaklanma cezaları verilir.

Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler de sorumludur.

Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.”

Tasarının 129. maddesinde insanlığa karşı suç ise :

“İnsanlığa karşı suçlar

Madde 129- Bir plân doğrultusunda ve siyasal, felsefî, ırkî veya dinsel

saiklerle nüfusun sivil bir grubuna karşı sürgün etme, tutsaklaştırma, kitlesel

biçimde ve sistemli olarak kişilerin öldürülmesi, insanların kaçırıldıktan sonra

yokedilmeleri, insanları işkence veya insanlık dışı işlemlere veya bireysel

biyolojik deneylere tâbi kılma, ırza geçme, zorla hamile bırakma, zorla fuhşa

sevketme eylemlerini işleyenlere ağırlaştırılmış müebbet hapis ve kamu

hizmetlerinden yasaklanma cezası verilir.

Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler de sorumludur.

Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.”

Tasarının 130. maddesinde örgüt :

Örgüt

Madde 130- 128 ve 129 uncu maddelerde yazılı suçları işlemek veya

bunların hazırlık hareketlerini gerçekleştirmek maksadıyla oluşturulmuş bir

örgütü kuranlara veya bu tür örgütlere katılanlara on yıldan yirmi yıla kadar

hapis ve kamu hizmetlerinden yasaklanma cezası verilir.

Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler de sorumludur.

Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.” Şeklinde düzenlenmiştir

53

  1. b) İlgili Madde Gerekçeleri

Tasarının genel gerekçesinde bu suçların düzenlenmesiyle ilgili

olarak; “…Buna karşılık 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda yer alması

gerekli olan ve çağdaş teknolojinin insan hayatına getirdiği modern araçların

küreselleşmenin (globalleşmenin) bir ölçüde işlenmesine neden olduğu

suçlara, uygulamaların ortaya çıkardığı yeni suç şekillerine, işkenceye,

jenosite, insanlık aleyhine fillere yeni ekonomik suçlara, özel hayata

müdahâleye ilişkin fiillere, kişileri kanunsuz fişlemeye, fikir ve düşünce

hürriyetini koruyan hükümlere, ırkçılığı yasaklayan yaptırımlara Kanunda yer

verilmemiştir. …

…Yukarıya aktarılan tasniften de anlaşılacağı üzere Tasarı, kişilere

karşı suçlara özel hükümlerin başında yer vermiş bulunmakta ve böylece,

insanı ve insan haklarını koruma ilkesine verdiği üstün değeri ifade etmek ve

esasını oluşturan suç ve ceza politikasının temel hedefini bir kere daha

vurgulamak istemektedir. Tasarının bu Kısmına “Jenosit ve İnsanlığa Karşı

Suçlar”, “Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti” bölümleri ile başlamış

olması, Tasarının, insancıl değerleri vurguladığını gösteren anlamlı bir işaret

sayılmalıdır….” denilmektedir.

İlgili maddelerin gerekçeleri de şöyledir :

Madde 128- Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve

Cezalandırılması Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 9 Aralık

1948 tarihli ve 260 A (III) sayılı Kararıyla onaylanarak imzaya açılmış ve

Ülkemiz söz konusu Sözleşmeye 23/3/1950 tarihli ve 5630 sayılı Kanun

uyarınca çekince koymaksızın katılmıştır. Onamaya ilişkin Kanun 29/3/1950

tarihli ve 7469 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşmenin 1 inci maddesinde “Sözleşen taraflar, soykırımın, ister

barış ister savaş zamanında işlenmiş olsun, bir devletler hukuku suçu

olduğunu tasdik ederler ve bu suçu önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt

ederler ” ifadesine yer verilmiş olup, 3 üncü maddesinde, cezalandırılması

gereken eylemler belirtilmekte, 5 inci maddesinde ise taraf devletlerin,

54

Sözleşmenin hükümlerinin yürürlüğe konmasını ve özellikle 3 üncü maddede

belirlenen suçları işlemekten sanık kişiler için etkin cezaların verilmesini

sağlamak üzere gerekli kanunları, anayasaları çerçevesinde, yürürlüğe

koymaları gereğine işaret edilmektedir.

Tasarının bu maddesi, Sözleşmenin tanımladığı jenosit fiillerinin

cezalandırılmasını öngörmektedir. Jenosit, Nazi Almanyası’nın sekiz milyon

kişinin ölümüne neden olan II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik

Devletleri, Rusya, İngiltere ve Fransa tarafından oluşturulan Nürnberg Askerî

Mahkemesi Statüsü ve görev alanına giren “insanlığa karşı işlenen suçlar”

temel alınarak oluşturulan ve “insan öldürme” den farklı bir suçtur. Millî,

etnik, ırkî ve dinsel bir grubu veya herhangi bir grubu yok etmek özel kastı

suçun manevî unsurunu oluşturmaktadır. Maddî unsur ise, grup azalarının

öldürülmesi, grup azalarının bedensel ve aklî melekelerinin ciddî surette

haleldar edilmesi, grubun tümü ile veya kısmen yok edilmesini sonuçlayacak

nitelikte varlık koşullarına zorlanması, çocukların zorla başka yerlere

gönderilmeleridir.

Suçun oluşması için gerekli özel kast yanında maddî unsurların da bir

özellik taşıması gerekmektedir: Maddî unsurların, oluşması yönünden,

hareketlerin “bir plânın icrası” sonucu gerçekleştirilmeleri gerekmektedir.

Tasarının bu maddesi, Fransız Ceza Kanununun da yaptığı gibi Birleşmiş

Milletlerin 9/12/1948 tarihli Sözleşme metninden ayrılmaktadır: Sözleşme 2

nci maddesinde jenositi “bir insan grubunun imha niyeti” ile belirlemekte ve

böylece sübjektif bir ölçüt kullanmaktadır. Tasarının metninde ise meydana

getirilmiş “bir plânın icrası suretiyle” denilerek objektif bir ölçüt kullanılmış

olmaktadır. Böylece suç girişiminin plânlı ve sistematik karakteri vurgulanmış

olmaktadır. Kaldı ki, bu koşul Nürnberg Mahkemesi Statüsünün 6 ncı

maddesinde de yer almaktadır.

55

Ayrıca şu hususa da işaret edilmelidir ki, 1948 Sözleşmesinde

sadece belirli gruplar yer aldığı hâlde, Tasarı bunlara bütün diğer

grupları da eklemek suretiyle, suça daha da genişlik vermiştir.

Soykırım suçunun millî, etnik, ırkî veya dinsel veya herhangi bir grubun

tamamen veya kısmen ortadan kaldırılması amacıyla işlenen özel kasıt

içeren bir suç olduğu açıktır. Bu suçun mevzuatımıza dahil edilmesi, 1948

tarihli Jenosit Sözleşmesinden kaynaklanan bir yükümlülüğümüz gereğidir.

Sözleşme ile maddî ve manevî unsurları açıkça belli olan farklı bir suçu ihdas

etme yükümlülüğü getirilmiştir.

Roma’da düzenlenen diplomatik bir konferans sonucu kabul edilen ve

jenosit dahil insanlığa karşı işlenen suçların cezalandırılması amacıyla

kurulması öngörülen Birleşmiş Milletler Uluslararası Ceza Mahkemesi

Statüsü düzenlemelerinde de konu irdelenmiş bulunmaktadır.

Bu suçlarla ilgili olarak Sözleşmeye taraf ülkelerin bazıları konuyu iç

mevzuatlarına sokmuşlardır: Söz gelimi Fransa 1992 yılında kabul etmiş

olduğu yeni Ceza Kanununda insanlığa karşı suçlar başlığı altında, soykırım

suçunu düzenlemiş, konu Avusturya Ceza Kanununun 321 inci

maddesinde, Alman Ceza Kanununun 220a maddesinde yer almıştır.

Maddeyle, bu tür suçları işleyecek özel hukuk tüzel kişileri de

cezalandırılmakta ve bu tür suçlardan dolayı zamanaşımının işlemeyeceği

kabul edilmektedir.

Madde 129- Maddede, bir plânın uygulanması suretiyle ve siyasal,

felsefî, ırkî veya dinsel saiklerle nüfusun sivil bir grubuna karşı, sürgün etme,

esir hâline getirme, kitle hâlinde ve sistematik olarak kişileri öldürme,

insanların kaçırıldıktan sonra yok edilmeleri, işkence veya insanlık dışı

işlemlere veya biyolojik deneylere tâbi kılma, zorla hamile bırakma, zorla

fuhşa sevk etme eylemlerinin işlenmesi insanlığa karşı suç sayılmıştır.

56

Bu madde Milletlerarası Nürnberg Askerî Mahkemesi Statüsünün 6 (c)

maddesinden esinlenerek kaleme alınmıştır. Nitekim yeni Fransız Ceza

Kanunu da 212-1 inci maddesi yönünden aynı surette hüküm getirmiştir.

Dikkat edilmelidir ki, bu maddedeki hareketler bir grubun, grup olarak imha

edilmesi özel kastı ile işlenecek olursa jenosit suçuna dönüşür. Aynı eylemler

başka özel kastlarla işlendiğinde Tasarının diğer bazı hükümlerini ihlâl eden

suçları oluşturabilirler.

Suçun diğer unsurları hakkında 128 inci maddenin gerekçesine

bakılmalıdır.

Madde 130- Gerek jenosit suçunun gerek insanlığa karşı suçların

örgüt şeklindeki bir yapılanmayla da işlenmesi hâlinde madde, bu tür suçları

işlemek amacıyla örgüt kurulmasını ve bu örgütlere katılmayı ayrıca

cezalandırmaktadır. Örgüt tanımı için Tasarının 4 üncü maddesinin

gerekçesine bakılmalıdır. (Madde 4- .…Örgüt kavramı Tasarının değişik

maddelerinde bazen müstakil suç, bazen suçun kurucu unsuru veya

ağırlaştırıcı nedeni olarak yer almaktadır. Örgüt, aslında birden fazla kişiler

arasında bir anlaşmadır. Ceza hukukunda eylemsiz anlaşma bazı hâllerde bir

tehlike suçu olarak yer almaktadır; aslında sadece anlaşma suç oluşturmaz.

Bu nedenle örgüte müstakil suç veya ağırlaştırıcı neden olarak kanunda yer

verildiğinde, anlaşmanın saptanması gereklidir. Ayrıca iştirak hâli ile örgütün

de birbirine karıştırılmaması gereklidir. Bu nedenle tanımda “yapılanma” ve

“birleşmenin dıştan gözlemi yapılabilecek biçimde oluşturulması” gereklerine

yer verilmiştir…..)

Tasarıdaki madde metin ve gerekçelerinden de anlaşılacağı üzere ,

soykırım Yeni TCK tasarısında özel hükümler arasında birinci suç olarak

düzenlenmiştir. Kapsamı Soykırım sözleşmesinden daha geniş tutulmuş ,

sözleşmedeki dört grup sayıldıktan sonra diğer gruplara karşı da suçun

işlenebileceği belirtilmiştir.

57

  1. Uluslararası Hukukta
  2. Tarihi Gelişim

Uluslararası Ceza Mahkemeleri tarihi incelendiğinde bu mahkemelerin

kuruluş fikrinin sanıldığının aksine 20. yüzyılın çok öncelerine gittiği

görülmektedir. Bu anlamda uluslararası karakterdeki ilk yargılama 1474

yılında Breisach, Almanya’da gerçekleşmiştir. İmparatorluğa mensup olan

her devletten bir yargıcın katılmasıyla Kutsal Roma İmparatorluğu’nun

kurduğu bu yirmi yedi yargıçlı mahkemede sanık Peter von Hagenbach,

Tanrı’nın kanunlarına ve günümüzde savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen

suçlarla eşdeğer olan insanlığın kanunlarına karşı gelmekten suçlu bulunmuş

ve ölüm cezasına çarptırılmıştır 129.

Daha sonraki bir başka adım ise, Birinci Dünya Savaşının bitimine

rastlar. 18 Ocak 1 9 1 9 ” da Versailles Andlaşmasının 227. Maddesiyle

Almanya Eski imparatoru II. Wilhelm’in 1914’de dünya savaşını başlatması

nedeniyle “Sözleşmelerin kutsal gücüne ve uluslararası ahlaka acımasız

saldırı” suçundan kurulacak beş büyük devletin (bunlar ABD, Fransa,

İngiltere, İtalya ve Japonya idi) birer hakiminden oluşacak özel görevli bir

mahkemede yargılanması açıkça öngörülmüştü. Ne var ki bu andlaşma

maddesi Hollanda’nın II.Wilhelm’i iade etmemesi nedeniyle uygulamaya

konulamamıştır. Buna karşılık, Fransız ve İngiliz Askeri Mahkemelerinde

tutsak Alman subaylar yargılanmış, Alman Hükümeti 1919 da tutsak

Alman subaylar dışında sadece savaş suçlusu 6 subay teslim etmiş, ardından

17.12.1919 tarihli kanunla bu tür suç faillerini yargılamak için kendi

mahkemelerine yetki vererek daha sonraki iade istemlerini reddetmiştir. Bu

çerçevede görülen 16 davadan altısı mahkûmiyetle sonuçlanmıştır130.

129 Timuçin Köprülü , “Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsünde Uluslararası İşbirliği ve Adli

Yardımlaşma”, www.adalet.org/bekran.php?idno=228&id=1409 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”,

  1. 272

130 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.273

58

İki dünya savaşı arasındaki yirmi yıllık dönemde (1919-1939),

Milletler Cemiyeti tarafından cezai konularda yetkili olacak uluslararası bir

ceza mahkemesi kurulması yönünde, özellikle hemen savaş sonrası yıllardan

başlayarak yapılan çalışmalar başarısızlıkla sonuçlanmakla birlikte, konu daha

sonra bir başka olay sebebiyle tekrar gündeme gelmiştir. Bu olay, 1934

yılında yapılan suikast sonucu Fransa’ya resmi ziyarette bulunan Yugoslavya

Kralı I. İskender (I. Alexandre) ile Fransız Dışişleri Bakanının ölümüdür. Bu

olay nedeniyle Fransa’nın gayretleriyle 16 Kasım 1937 tarihinde Milletler

Cemiyeti tarafından Tedhişçiliğin Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair

Sözleşme ile bu anlaşmanın eki durumundaki Uluslararası Tedhiş Suçlarını

Cezalandırmakla Görevli Uluslararası Ceza Divanı Kurulmasına Dair

Andlaşma kabul edilmiştir. Bu iki sözleşmenin yapılmasını izleyen aylarda,

cesaretle sağlanan bir yenilik olarak nitelendirilen ve Uluslararası Ceza

Hukukuna yeni ufuklar açacağı ifade edilen bu mahkemenin, bir daimi

uluslararası ceza divanı kurulması yönünde o güne kadar gösterilen sürekli

gayretlerin bir sonucu olduğu vurgulanmış ise de, araya giren savaş

nedeniyle gerekli ilgiyi toplayamamış, sadece Hindistan’ın onayladığı bu

sözleşmeler adeta ölü birer metin olarak uzunca bir süre unutulmaya terk

edilmiştir131.

Bununla birlikte, bu dönemde, hayata geçirilemeyen bu sözleşmeler

yanında, insancıl hukukun ihlalini yasaklama yönünde birçok olumlu adımlar

atılmıştır. Bunlar arasında özellikle : Saldırı savaşının uluslararası

dayanışmayı ihlal ettiğini vurgulayan uluslararası uyuşmazlıkların barışçı

yollardan çözümüne ilişkin 1924’tarihli Cenevre Protokolü, Saldırı savaşının

uluslararası bir suç olması sonucu uluslararası uyuşmazlıkları çözmede

hiçbir zaman kullanılmayacağına ilişkin Milletler Cemiyeti Genel Kurulunun

24.9.1927 tarihli kararı, uluslararası uyuşmazlıkların çözümü için savaş

açmayı yasaklayan ve sözleşen tarafların karşılıklı ilişkilerinde ulusal politika

aracı olarak savaştan vazgeçmeyi içeren 27.8.1928 tarihli Briand-Kellogg

Paktı (veya diğer ismiyle Paris Paktı), sayılabilir132.

131 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.273

132 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.273

59

Savaş suçlarının uluslararası yargı organlarınca yargılanması ve

cezalandırılması konusunda uygulanan uluslararası hukukta üç değişik

uygulama ile karşılaşılmaktadır. Bu konudaki öncü uygulama Nuremberg ve

Tokyo Uluslararası Askeri Mahkemelerinin uygulaması olmaktadır.

Günümüzde yürürlükte olan uluslararası belgeler uyarınca halen çalışan Eski

Yugoslavya ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemeleri uygulamaları

günümüz uygulamasını oluşturmaktadır. 1998’de bir devletlerarası

konferansta kabul edilerek 17.7.1998’de imzaya açılan ve 1.7 2002 tarihinde

yürürlüğe giren Roma Statüsü ile kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi

gelecekteki uygulamayı oluşturacaktır133.

  1. Nuremberg ve Tokyo Uluslararası Askeri Mahkemeleri

Nuremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi, 8.8.1945 tarihli Londra

Andlaşmasına taraf ABD, Fransa, İngiltere ve S.S.C.B. tarafından kurulmuş

olup, Almanya’nın da koşulsuz teslimi ile bunu kabul etmiş bulunduğu görüşü

öğretide büyük ölçüde paylaşılan bir uluslararası mahkemedir. Londra

Andlaşmasının eki Statüsünün 2. maddesine göre anılan Mahkeme sayıları

yenen devletlerce atanan 4 yargıçtan oluşmuştur. Herbir yargıcın bir de

yedeği bulunmaktadır. Mahkemede savcılık görevi her biri 4 yenen devletçe

atanan 4 başsavcı tarafından tek ya da birlikte yerine getirilmiştir. Londra

Andlaşmasının 1. maddesi İkinci Dünya Savaşı sırasında fiilleri coğrafi açıdan

bir tek yere bağlanamayan gerek tek gerekse gurup yada örgüt üyesi olarak

işlenen suçların faillerini yargılamakla görevlendirmektedir. Statünün 1. ve 6.

maddeleri yargılanacak kişilerin yalnızca itilaf devletlerinin hizmetindeki

önemli savaş suçluları olacağını eklemektedir. Mahkeme kararlarını oy

çokluğu ile almakta olup, oyların eşitliği durumunda Başkanın oyu kararı

belirleyici olmaktadır 134.

133 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.350

134 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.350 ; Nürenberg Askeri Mahkemesi hakkında ayrıntılı bilgi ve Eski

Yugoslavya Mahkemesi ile karşılaştırması için bknz: Durmuş Tazcan, “Uluslararası Suçları

60

Nüremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi 24 üst düzey Nazi

Hükümet görevlisini yargılamış, üç yüz bin tanık dinleyip, 6300 kanıtı

değerlendirerek, bir yılda 402 oturum yapmıştır. Bu özel görevli (ad hoc)

mahkeme, l- Barışı ortadan kaldırmaya veya tehlikeye atmaya ilişkin suçlan, 2-

insanlığa karşı işlenen suçlan, 3-Savaş suçları nı yargılayarak, 24 failden 11’i

hakkında ölüm, 3’ü hakkında müebbet, 7 tanesi hakkında ağır hapis ve 3’ü

hakkında beraat kararı vermiştir135.

Tokyo Uluslararası Askeri Mahkemesine gelince, Uzakdoğu’daki

savaş sonunda yenilen Japonya’nın 2.9.1945 tarihli Teslim Bildirisini

imzalamasından sonra 19.4.1946 tarihinde Müttefik Devletler Uzakdoğu

Başkomutanı ABD’li General Mac Arthur tarafından ilan edilmiş ve

Uzakdoğu’da öteki Müttefik Devletlerce de birtakım değişikliklerle

26.4.1946’da kabul edilmiştir. Mahkeme sonuçta Uzakdoğu’daki Müttefikleri

oluşturan şu 11 devletin yargıçlarından ve savcılarından oluşmuştur:

Avustralya, Kanada, Çin, Fransa, İngiltere, Hindistan, Hollanda, Yeni

Zellanda, Filipinler, S.S.C.B. ve ABD. Tüm yargıçlar ve savcılar anılan herbir

devletten birer olmak üzere ABD’li Başkomutan tarafından atanmıştır. Tokyo

Mahkemesi Statüsünün 5. maddesi yargılanacak kişileri Uzakdoğu’daki tek

ya da örgüt üyesi olarak suç işleyen savaş suçluları diye belirtmektedir.

Mahkeme 6 yargıçtan fazla yargıç hazır olduğunda görev yapabilmekte olup,

kararlar oy çokluğu ile alınmaktadır. Oyların eşitliği durumunda Başkanın oyu

belirleyici olmaktadır136.

Tokyo Askeri Mahkemesi ise, Mayıs 1946’dan Ekim I948’e kadar üst

düzey görevli Japonları yargılayıp (25 kişi yargılanıyor), 7 kişiyi ölüm, 7 kişiyi

müebbet, diğerlerini de ağır hapis cezasına mahkum etmiştir137.

Kovuşturmada Katedilen Yol: Uluslararası Nüremberg Askeri Mahkemesinden Eski

Yugoslavya Ceza Mahkemesine”, Kenan Tuçomağ’a Armağan, İstanbul 1997, s.481

135 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.274

136 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.351

137 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.274

61

  1. Eski Yugoslavya ve Raunda Uluslararası Ceza Mahkemeleri

Eski Yugoslavya topraklarında 1991 yılından itibaren yaşanan etnik

temizlik hareketine dönüşen soykırım ve savaş esirlerine kötü ve insanlık

dışı muameleler gibi Uluslararası İnsancıl Hukukun ağır ihlallerinin sanığı

olan kişilerin kovuşturulması amacıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik

Konseyi’nin 22 Şubat 1995 tarih ve 808 sayılı kararının 1. paragrafıyla Eski

Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurulmasına karar

verilmiştir. Anılan kararın 2. paragrafıyla da, BM Genel Sekreteri, bu

kararın kabulünden itibaren mümkün olan en kısa zamanda ve en geç altmış

gün sonra, üye devletlerin önerilerini de dikkate alarak, konunun bütün yönlerini

ele alan Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurulması kararını

etkin ve hızlı bir biçimde yaşama geçirecek ayrıntılı bir rapor hazırlamakla

görevlendirilmiştir. Genel Sekreter bu görev doğrultusunda 25 Mayıs 1993 tarih

ve S/25704 sayılı raporunu hazırlamış, bu raporda sözkonusu mahkemenin

hukuken kuruluşuna, yetkilerine, oluşum tarzına, ön soruşturma, son soruşturma,

kanun yolları, adli yardım ve işbirliği ile mahkemenin ayrıcalık ve

bağışıklıklarına, merkezinin bulunacağı yere, mali desteğe, mahkemenin çalışma

dili ile BM Genel Kuruluna yıllık rapor sunma yükümlülüğüne ve son olarak da

mahkemeyi düzenleyen taslağa yer vermiştir. Genel Sekreter’in hazırladığı rapor

ve eki taslağın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 25 Mayıs 1995 tarih ve

827 sayılı kararı ile kabul edilmesi üzerine hakimler 17 Eylül 1993’te seçilmiş ve

Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi aynı yılın 17 Kasım tarihinden

itibaren Lahey’de toplantılarını yapmaya başlamıştır ve halen görevini

sürdürmektedir138.

Güvenlik Konseyi’nin 827 sayılı ve 25.5.1993 tarihli kararı ile kurulan

Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi başta 11 yargıçtan

oluşurken bu sayı Güvenlik Konseyinin 1166 sayılı ve 11.05.1998 tarihli

kararı ile 14 yargıca çıkarılmıştır. Anılan Mahkeme önceleri üçer yargıçtan

oluşan iki Birinci Derece Dairesi ile 5 yargıçlı bir İstinaf Dairesinden

oluşurken günümüzde üç Birinci Derece Dairesine sahiptir. Mahkemenin bir

138 Tezcan , “… Suçları Kovuşturmada Katedilen…”, s.481

62

Savcılığı bulunmakta olup, suç failleri ile ilgili bilgi ve belge toplamak,

kovuşturma başlatmak ve gerekli ise dava açmak Savcılığın yetkisindedir139.

Eski Yugoslavya Mahkemesi kişiler bakımından gerçek kişileri

yargılamakla yetkili kılınmıştır (mad. 6). Mahkeme Statüsü savaş suçlarını

ve insanlığa karşı suçları planlayan, özendiren, emreden, işleyen ya da

bunlara yardımcı olan kişilerin kişisel olarak cezai sorumluluğu olduğunu

kabul etmektedir (mad. 7/1). Suç failinin resmi görevi, Devlet ya da Hükümet

Başkanı dahil, onun cezai sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı gibi (mad.

7/2), üstlerin bilgisi dahilinde işlenen ve üstlerin gerekli önlemleri almadığı

astların işlediği suçlar için de üstlerin cezai sorumluluğunu ortadan

kaldırmamaktadır (mad. 7/3). Yine, bir suç failinin Hükümetten ya da bir

üstten emir alması onun kişisel cezai sorumluluğunu ortadan kaldırmayıp

koşullara göre değerlendirilmesini gerektirmektedir (mad. 7/4)140.

Mahkemenin suçlar bakımından yetkisi,1949 Cenevre Sözleşmelerini

(mad. 2), genel olarak savaş hukukunun yapılageliş kurallarını (mad. 3),

1948 Soykırım Sözleşmesini (mad. 4) çiğneyen ve insanlığa karşı suç

oluşturan fiillerin faillerini (mad. 5) kapsamaktadır. Mahkemenin yer

bakımından yetkisi eski Yugoslavya ülkesi ile sınırlı olup (mad. 8), zaman

bakımından yetkisi ise 1.1.1991’den itibaren bu ülkede işlenen ve olaylar

sürdüğü sürece işlenecek olan suçlan (mad. 8) kapsamaktadır141.

Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yukarıda belirtilen

suçlarla ilgili olarak yetkili olması aynı suçlarla ilgili olarak devletlerin ulusal

yargı organlarının yetkisini ortadan kaldırmamaktadır. Nitekim, Mahkeme

Statüsünün 9/1. maddesi anılan Mahkeme ile ulusal mahkemelerin yarışan

(rakip) yetkilere sahip olduğunu belirtmektedir. Ancak, belli bir davayla ilgili

olarak hem anılan uluslararası mahkemenin hem de bir ulusal mahkemenin

yetkili olması durumunda, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesinin

139Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.351

140 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.352

141 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.352

63

yetkisinin üstün geleceği ve ulusal mahkemenin davayı anılan Uluslararası

Mahkemeye devredeceği öngörülmektedir (mad. 9/2). Mahkeme Statüsü

10/1. maddesinde Non bis in idem ilkesi gereğince anılan Uluslararası

Mahkemece bir davaya bakılmışsa herhangi bir ulusal mahkemenin bu

davaya yeniden bakma yetkisi bulunmadığı gibi, Statünün 10/2.

maddesinde belirli bir ulusal mahkemenin baktığı dava Statüde belirtilen

suçların kapsamı dışında kalıyorsa, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza

Mahkemesi’nin bu davaya bakma yetkisine sahip bulunmadığını

bildirmektedir142.

Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesinde birçok Sırp savaş

suçlusu yargılanmış143, Eski Yugoslavya devlet başkanı Slobodan

Miloseviç’in yargılamasına da devam edilmektedir144. Eski Yugoslavya

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin birçok kararına göre, bazı istisnai fiiller

hariç, Bosna-Hersek’teki Sırpların etnik temizliği bile soykırım suçu olarak

değil insanlığa karşı suç veya savaş suçu olarak değerlendirilmiştir145.

Bilindiği gibi, Ruanda’da çoğunlukta, fakat Brundi’de azınlıkta olan

Hutular ile Brundi’de azınlıkta olup, Ruanda’da çoğunlukta olan Tutsiler

arasında, Nisan 1994 – Temmuz 1994 tarihleri içinde Ruanda’da meydana

gelen iç savaş sonucunda, Ruanda Hükümetinin istemi üzerine, Güvenlik

Konseyinin 08 Kasım. 1994 tarih ve 955 sayılı Karan ile Ruanda Uluslararası

Ceza Mahkemesi kurulmuştur. Mahkeme Tanzanya’nın başkenti olan

Arusha’da faaliyet göstermektedir. Bu mahkemenin tabi olduğu kurallar, Eski

Yugoslavya Ceza Mahkemesinin Statüsü ve tabi olduğu kurallar esas

alınarak hazırlanmış olup, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi ile

birlikte istinaf kanun yolu bakımından aynı istinaf mahkemesinin denetimine

142 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.352

143 Gündüz Aktan , “Boşnak Soykırımı” Radikal, 06.08.2001 ; Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza

Mahkemesi 2 Ağustos 2001günü ilk soykırım davasını tamamladı ve 13-19 Temmuz 1995’te

Srebrenica’da 7 bin 500 civarında Boşnak’ın katledilmesinden dolayı Drina ordusu komutanı Sırp

general Kristic’i 46 yıl hapse mahkûm etti. Bu karar 1948 Soykırım Sözleşmesi çerçevesinde

Avrupa’da verilen ilk soykırım kararıdır.

144 Slobodan Miloseviç’in yargılanmasını sağlamak için hazırlanan rapor metni için bknz: Miloseviç

Dosyası, 18.04.1999, www.turksforum.nl

145 Aktan , a.g.m., s.9

64

tabidir. Ayrıca bu mahkemenin ayrı bir savcılık makamı bulunmamakta, Eski

Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesinin savcısı aynı zamanda Ruanda

Uluslararası Ceza Mahkemesinin de savcılığını yapmaktadır146.

Ruanda Uluslararası Mahkemesi başta 11 yargıçtan oluşurken (mad.

11) bu sayı Güvenlik Konseyinin 1165 sayılı ve 30.04.1998 tarihli kararı ile 14

yargıca çıkarılmıştır. Anılan Mahkeme de günümüzde üç yargıçtan oluşan

Birinci Derece Dairesi ve 5 yargıçlı bir İstinaf Dairesinden oluşmaktadır (mad.

10-11). Mahkemenin bir Savcılığı bulunmakta ve araştırma, kovuşturma

başlatmak ve dava açmak Savcının yetkisindedir (mad. 15)147.

Ruanda Uluslararası Mahkemesinin kişiler bakımından yetkisi gerçek

kişilerle sınırlıdır (mad. 5). Mahkeme Statüsü suç faillerinin resmi görevinin

cezai sorumluluğu ortadan kaldırmadığını; yine, üstlerin bilgisi ya da ihmali

dahilinde astların işlediği suçlar için üstlerin kişisel sorumlu olacağını bildirmektedir

(mad. 6). Ruanda Mahkemesinin suçlar bakımından yetkisi

soykırım suçunu (mad. 2), insanlığa karşı suçu (mad. 3) ve uluslararası

olmayan silahlı çatışmalara uygulanan uluslararası hukuk kurallarının ağır

ihlallerini (mad. 4) kapsamaktadır. Mahkemenin yer bakımından yetkisi

Ruanda ülkesi ile “Ruanda yurttaşlarının uluslararası insancıl hukukun ağır

ihlallerini işlediği komşu ülkeler” olarak belirtilmektedir (mad. l ve 7).

Mahkeme zaman bakımından yalnızca 1.1.1994 – 31.12.1994 tarihindeki

suçları yargılamakla yetkilidir (mad. 7)148.

Ruanda Uluslararası Mahkemesinin belirtilen konularda yetkili olması

ulusal mahkemelerin yargı yetkisini ortadan kaldırmamaktadır (mad. 8/1).

Herhangi bir devletin ulusal mahkemesi ile Ruanda Uluslararası

Mahkemesinin aynı davaya bakma durumu doğarsa, Uluslararası

Mahkemenin yetkisinin üstün geleceği kabul edilmektedir (mad. 8/2). Burada

da Eski Yugoslavya Mahkemesi için öngörülen koşullarda Non bis in idem

146 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 275

147 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, , s.353

148 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, , s.353

65

jlkesi geçerlidir (mad. 9)149. Ruanda Uluslararası Mahkemesi 1995 yılından

bu yana görevini sürdürmektedir150.

  1. Uluslararası Ceza Mahkemesi

BM Genel Sekreteri Kofi Annan,, 18 Temmuz 1998 tarihinde

Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Tüzüğünün İmza Törenindeki

konuşmasında mahkemenin kuruluşunu; “gelecek nesiller için bir umut

hediyesi ve evrensel insan hakları ve hukukun üstünlüğü yolunda ileriye

yönelik atılan dev bir adım” alarak kabul etmiştir151 Uluslararası Ceza

Mahkemesi (UCM), devletlerin uluslararası hukuk kapsamında

işleyebilecekleri en ağır suçlar olan soykırım, diğer insanlığa karşı suçlar ile

savaş suçlarını soruşturmak amacıyla devletlerin uluslararası toplumu

tarafından yaratılan daimi, bağımsız bir yargı organı olacaktır.

Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesinin kurulmasına neden

olayların yaşanmasından önce, 1989 yılında BM Genel Kurulu, 4.12.1989

tarih ve A/Res. 44/39 sayılı kararıyla Uluslararası Hukuk Komisyonundan,

insanlığın güvenliğine ve barışa karşı işlenen suçlar kapsamında böyle bir

mahkeme konusunun incelenmesini ve bu Divanın görevleri arasına

uyuşturucu madde kaçakçılarının da dahil edilmesinin öngörülmesini istemiştir.

Eski Yugoslavya topraklarında 1991 yılından itibaren yaşanan etnik temizlik

hareketine dönüşen soykırım ve savaş esirlerine kötü ve insanlık dışı

muamelelerin de etkisi altında 1992 yılında, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu,

25.11.1992 tarih ve A/Res. 47/33 sayılı kararıyla Uluslararası Hukuk

Komisyonundan Uluslararası Ceza Divanı tasarısını öncelikle hazırlamasını

talep etmiştir152.

149 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.353

150 Raunda Uluslararası Ceza Mahkemesi hakkında ayrıntılı bilgi için bknz: Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap,

; Jose E. Alvarez, “Crimes of States/ Crimes of Hate : Lessos from Rwanda” The Yale Journal of

International Law, Summer 1999, Volume 24, number 2, s.365-483 ;

151 Bknz “Uluslararası Af Örgütü – Uluslararası Ceza Mahkemesi Bilgi Notu 3 – Uluslararası Ceza

Mahkemesi’ne Giriş , www.amnesty-turkiye.org/arsiv/vifois1005200201.shtml

152 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 275

66

Böyle bir mahkemenin kurulması yönünde sürekli ve özellikle bu

konferans sırasında gösterilen olağanüstü gayretler ve insanlığın bugüne

kadar yaşadığı acı olaylar dikkate alındığında, sürekli görev yapacak

Uluslararası Ceza Divanının kurulmasından beklenen amaç, uluslararası

suçlulukla mücadelede uluslararası düzeyde örnek bir adalet sağlamak; bu tür

suç mağdurlarının zararını gidermek; uluslararası düzeyde sosyal değerleri ve

bireysel dürüstlüğü güçlendirmek; bu suçlar konusunda günümüz nesillerini

eğitmek ve en önemlisi de, gelecekte muhtemel bu tür insani çöküşleri

önlemek ve bunların cezasız kalmayacağı inancını yerleştirerek insanları

vazgeçirmektir153. Zira, nasıl ki ulusal toplumlarda, kamu düzeninin,

kanunlara saygının, dürüstlüğün, suç işlemeyi önleyici kolluk hizmetlerinin,

suç işlenmesi halinde de bozulan kamu düzenini tamirin, adaletin ve bansın

sağlanması için diğer sosyal, ekonomik ve siyasal kurumlarla birlikte adli

kurumların varlığı bir zorunluluk ise, aynı gereksinim uluslararası toplum için

de söz konusu olmakta, devletlerin mutlak egemenlik anlayışına bir sınır

ve denetim getirmedikçe bu sorunlara bir çözüm bulunamamaktadır, işte

bu nedenle Uluslararası Ceza Divanının kurulması yönünde ilk nihai tasan

yaşanan son insanlık dışı olaylarında etkisiyle, Eski Yugoslavya Uluslararası

Ceza Mahkemesi Statüsünün Güvenlik Konseyince kabulünden sonraki bir

yıldan az bir süre içinde bitirilmiş ve Uluslararası Hukuk Komisyonunun

Uluslararası Ceza Divanı tasarısı üye devletlerin bilgisine sunulmuştur.

Nihayet, Roma’da 15 Haziran ile 17 Temmuz 1998 tarihleri arasında

toplanan Tam Yetkili Temsilcilerden Oluşan BM Diplomatik

Konferansında tasarı ve değişiklik önerileri tartışılmış, Uluslararası Ceza

Divanı Statüsü 120 devletin olumlu, 7 devletin olumsuz ve 20 devletin de

çekimser oyu ile kabul edilerek 18 Temmuz 1998 tarihinde tüm devletlerin

imzasına açılmıştır154. Gerekli imza ve onay şartlarının tamamlanmasıyla

Roma statüsü 1.7.2002 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir155.

153 UCM’nin kuruluş amacı ve gerekçeleri için bknz: Rifat Murat Önok, “Uluslararası Ceza Divanı”,

www.izmirbarosu.org.tr/dergi/2001_sayi01_08.htm (2001, ocak)

154 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 276

155 15.05.2003 tarihi itibariyle Roma Statüsünü imzalayan devlet sayısı 143, onaylayan devlet sayısı

90 dır. Bknz: www.iccnow.org veya http://untreaty.un.org/ENGLISH/bible/englishinternetbible/

partI/chapterXVIII/treaty10.asp

67

Roma’da toplanan diplomatik konferans sonunda 17.7.1998 tarihinde

kabul edilen Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü ile kurulması öngörülen

Mahkeme 18 yargıçtan oluşacaktır (mad. 36/1). Ancak, Mahkemenin yargıç

sayısının arttırılması olanağı vardır (mad. 36/2). Uluslararası Ceza

Mahkemesi, Başkan ve 4 yargıçtan oluşan İstinaf Bölümüne en az 6

yargıçtan oluşan Birinci Derece Bölümüne ve yine en az 6 yargıçtan oluşan

Hazırlık Bölümüne sahip olup, Birinci Derece Dairesi her davaya 3 yargıçla ve

Hazırlık Dairesi her davaya 3 ya da bir yargıçla bakmak zorundadır (mad.

39). Mahkemenin anılan Bölümlerinden başka Savcılığı ve yazmanlığı

bulunmaktadır (mad.34). Mahkeme Hollanda’nın Lahey kentinde faaliyetlerini

yürütecektir156.

Uluslararası Ceza Mahkemesinin kişiler bakımından yetkisi gerçek

kişileri kapsamaktadır (mad.25/1). Mahkeme yetkisine giren suçlarla ilgili

olarak suçu bizzat işleyen, işlenmesini emreden, isteyen ya da özendiren,

suçun işlenmesine yardımcı ya da ortak olan ya da herhangi bir biçimde

suçun işlenmesine ya da teşebbüsüne katılan, soykırım suçu ile ilgili olarak

da bu suça doğrudan ve kamu önünde özendiren kişileri yargılama yetkisine

sahiptir (mad. 25/3). Ancak, suçun işlendiği sırada 18 yaşını doldurmayan

kişiler bakımından Mahkeme yargı yetkisine sahip değildir (mad. 26). Buna

karşılık, Devlet Başkanı, Hükümet Başkanı ve Hükümet üyesi olmak dahil

resmî görevde olmak Mahkemenin yetkisini kaldırmadığı gibi (mad. 27),

askeri lider yâ da üst düzey yöneticilerin emir ya da otoritesi altındaki kişilerin

anılan üstlerinin bilgisi dahilinde ya da bilgisi dahilinde olması gereken

durumlarda, eğer anılan üst gerekli ve makul engelleyici önlemler almadıysa,

bu üstler de kişisel olarak cezai sorumlu tutulmaktadır (mad. 28)157.

Uluslararası Ceza Mahkemesinin suçlar bakımından yetkisinin

kapsamında, soykırım suçu, insanlığa karşı suç, dar anlamda savaş

156 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.355 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 279-281 ; Uluslararası

Ceza Mahkemesi Roma statüsünün Türkçe metni için bknz: Roma Statüsü’nün Türkçe metni için

Bknz.; Bozkurt, a.g.e.

157 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.355 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 279-281

68

suçu ve saldırı suçu yer almaktadır (mad. 5/1). Ancak, saldırı suçunun,

statünün yürürlüğe girmesinden 7 yıl sonra koşullarının ve uygulamaya

konulmasının saptanmasına kadar, Mahkemece bir işleme bağlı tutulması

askıya alınmış bulunmaktadır (mad. 2 ve 121-123). Anılan suçlarla ilgili

olarak soykırım suçu ve insanlığa karşı suçun barış zamanı ya da savaş

zamanı işlenmesinin olanaklı bulunduğunun ve dar anlamdaki savaş

suçlarının da uluslararası silahlı çatışmaları ve Uluslararası olmayan silahlı

çatışmaları kapsadığının altını çizmek uygun olacaktır158.

Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü yer bakımından hiçbir hüküm

içermemekle tüm evrende işlenecek suçları kapsar görünmektedir. Mahkemenin

zaman bakımından yetkisine gelince, Mahkeme Statüsü yürürlüğe

girdikten sonra işlenen suçlar bakımından yetkili olacaktır (mad. 11)159.

Uluslararası Ceza Mahkemesinin, Güvenlik Konseyi kararları ile

kurulan Eski Yugoslavya ve Ruanda Uluslararası Mahkemelerinin

durumundan farklı olarak, devletler bakımından yetkili olabilmesi ilke olarak

statüsü ile bağlanan devletler için olanaklıdır. Mahkeme Statüsünün 12.

maddesi devletlerce iki yolla Mahkemenin yargı yetkisinin kabul

edilebileceğini öngörmektedir: i)Statüye taraf olarak (mad. 12/1); ii) Statüye

taraf olmadan Mahkemeye bir bildirim yaparak belirli bir suç için

Mahkemenin yetkisinin kabul edildiğini açıklayarak (mad. 12/2-3). Bir taraf

devletin Mahkemeye anılan bir ya da birkaç suçu kapsayan bir durumu

getirmesi ya da Savcının kendiliğinden bir suçla ilgili kovuşturma açması

durumlarında, suçun işlendiği ülke devleti ya da suçlunun uyruğunda

bulunduğu devlet belirtilen iki yoldan biri aracılığıyla Mahkemenin yetkisini

kabul etmişse Mahkeme ilgili suç konusunda yargı yetkisini kullanabilecektir

(mad. 12/2-3 ve mad. 13/a ve c). Başka bir deyişle, Mahkeme Statüsüne

taraf olmayan bir devletin yurttaşı Statüye taraf olan bir devletin ülkesinde

anılan savaş suçlarını işlerse Mahkeme yetkili olmaktadır. Bu da Statüye

taraf olmayan bir devletin görevlilerinin ve yurttaşlarının ülke dışında

158 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.355 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 284-288

159 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.355 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 281

69

soykırım, insanlığa karşı suç ya da silahlı çatışmalara katılarak savaş suçu

işlemesi durumunda suçların işlendiği ülke devleti Statüye tarafsa suç faili

kişileri Uluslararası Ceza Mahkemesinin yargılamasının olanaklı olduğunu

göstermektedir. Öte yandan, Statüye taraf olmayan bir devletin ülkesinde

Statüde sayılan suçların işlenmesi durumunda, eğer suç failleri Statüye taraf

bir devletin uyruğunda ise Uluslararası Ceza Mahkemesi yine yetkili

olabilecektir160.

Buna karşılık, anılan suçların işlendiği bir durumun Güvenlik

Konseyi’nce BM Andlaşmasının VII. Bölümü çerçevesinde Mahkemeye

sevkedilmesi durumunda suçun işlendiği ülke devletinin ya da suç faillerinin

uyruğu devletlerin Statüye taraf olup olmadığının aranmayacağı ve

Mahkemenin yargı yetkisini kullanacağı anlaşılmaktadır. Bu sonuç, Statünün

12/2. maddesinin yorumundan çıktığı gibi, Güvenlik Konseyi’nin BM

Andlaşmasının VII. Bölümüyle ilgili bağlayıcı karar alma yetkisine sahip

olması ve aldığı kararların BM Andlaşmasının 25. maddesi gereğince

bütün üye devletlerce uygulanması yükümü ışığında açıklanabilecektir.

Böylece, yukarıda Eski Yugoslavya ve Ruanda Mahkemeleri için

açıkladığımız gibi, BM Andlaşmasının VII. Bölümündeki görevi çerçevesinde

bir özel uluslararası ceza mahkemesi kurma ve çalışmasını sağlama

yetkisine sahip olduğu kabul edilen Güvenlik Konseyi’nin uluslararası barış

ve güvenliğin sağlanması amacıyla ele aldığı bir durum birtakım geniş

anlamda savaş suçlarının işlenmesine meydan vermişse bu savaş

suçlularının da Uluslararası Ceza Mahkemesince yargılanması ve

cezalandırılması uygulanan uluslararası hukuk açısından olanaklı

bulunmaktadır. Burada, suçun işlendiği ülke devletinin ya da suçlunun uyruk

devletinin Mahkeme Statüsüne taraf olmasının ya da yetkisinin özel bir

bildirim ile kabul edilmesinin aranmasının nedeni, anılan devletlerin BM

Andlaşmasına taraf olması ve o çerçevede Mahkemeye dava şevkinde

bulunulması olmaktadır. Başka bir deyişle, buradaki Mahkeme yetkisinin

dayanağı bir andlaşmayı oluşturan ve andlaşmalar hukukuna bağlı olan

160 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.356 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 280

70

Mahkemenin Statüsü değil, başka andlaşmalarla çatışması durumunda bile,

  1. maddesi uyarınca üstün tutulacağı kabul edilen, BM Andlaşmasıdır161.

Sonuçta Uluslararası Ceza Mahkemesinin yargı yetkisinin kapsamını

devletlerin Mahkeme Statüsü ile bağlı olup olmama durumlarına göre

değerlendirdiğimizde, bir devlet Statüye taraf olmadan da aşağıdaki

durumlarda siyasal ve yönetsel yetkililerinin, askerlerinin ve öteki

yurttaşlarının Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanması olanağı vardır:

  1. i) Güvenlik Konseyi’nin BM Andlaşmasının Vn. Bölümü çerçevesinde

hareket ederek bir durumla ilgili suç faillerini Mahkemeye sevketmesi;

  1. ii) Statüye taraf olmayan bir devletin yetkililerinin ve yurttaşlarının

Statüye taraf bir devlet ülkesinde anılan suçları işlemesi ve bu sonuncu

devletin bu durumla ilgili suç faillerini Mahkemeye sevketmesi.

Öte yandan, Statüye taraf olmayan bir devletin ülkesinde anılan

suçların işlenmesi durumunda da Uluslararası Ceza Mahkemesi olaylara

elkoyarak yargı yetkisini aşağıdaki durumlarda kullanabilecektir:

  1. i) Güvenlik Konseyi’nin BM Andlaşmasının VII. Bölümü çerçevesinde

hareket ederek bu durumla ilgili suç faillerini Mahkemeye sevketmesi;

  1. ii) Statüye taraf bir devletin yurttaşlarının başka ülkelerde işlediği

anılan nitelikteki suçları nedeniyle durumu Mahkemeye sevketmesi.

Böylece, örneğin, bir devletin ülkesinde geçen ve uluslararası olmayan silahlı

çatışma niteliği de tanımadığı bir durumun Güvenlik Konseyince uluslararası

barışı ve güvenliği bozan ya da tehlikeye düşüren bir durum olarak

değerlendirilerek suç faillerini Uluslararası Ceza Mahkemesine sevketmesi

olanaklı görünmektedir. Yine, Statüye taraf bir devletin yurttaşlarının Statüye

taraf olmayan bir devlet ülkesinde katıldığı bir soykırıma ya da silahlı

161 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.356 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 280 ; Andlaşmaların

bağdaşmazlığı konusunda ayrıntılı bilgi için bknz: Mahmut Göçer , Uluslararası Hukuk ve İnsan

Haklarının Uluslararası Korunması , Seçkin Yayınevi, 1.b, Ankara 2002 ; , Mahmut Göçer ,

“Uluslararası İnsan Hakları Andlaşmalarının Bağdaşmazlığı Sorunu ve Uluslararası Hukuk”

AÜSBFD Cilt: 56 Temmuz – Eylül 2001 No.3 , s.49-70

71

çatışmalara bağlı olarak yurttaşlarının Uluslararası Ceza Mahkemesine

şevkini sağlamak suretiyle Statüye taraf olmayan bir devletteki kimi olayları

uluslararası düzeye taşıması olanağı doğmuş görünmektedir. Uygulamanın

ve Mahkeme içtihadının tam olarak ne yönde oluşacağını zaman

gösterecektir162.

Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsünün l. maddesine göre sürekli

ve ulusal ceza mahkemelerinin tamamlayıcısı bir mahkeme olarak

kurulmuştur. Statünün 17/1. maddesi uyarınca, eğer Statüde öngörülen bir

suç yetkili devlette soruşturma ya da kovuşturma konusu olmuşsa, ilgili

devletin bunu sürdürme istek ve yeteneği olmaması durumları hariç,

Uluslararası Ceza Mahkemesi yetkisizlik kararı vermek zorundadır. Başka

bir deyişle, bu durumlarda ulusal mahkemelerin önceliği vardır. Öte yandan,

aynı 17/1. madde uyarınca eğer Uluslararası Ceza Mahkemesi önüne

getirilen suçun faili aynı fiili nedeniyle daha önceden yargılanmışsa ya da fiili

yeterince ağır bir suç oluşturmuyorsa Uluslararası Ceza Mahkemesi yine

yetkisizlik kararı verebilecektir. Her haliyle Statünün 20. maddesi Non bis

in idem ilkesini teyid etmek suretiyle bir kişinin aynı suç nedeniyle iki kez

yargılanamayacağını öngörmektedir. Kuraldışılık olarak, Uluslararası

Mahkeme bir ulusal mahkemece yargılanan suç faillerini, eğer bu kişiyi

anılan Uluslararası Mahkemenin yetkisinden kaçırmak amacı güdülüyorsa

ya da suç faili bağımsız ya da tarafsız bir mahkemede yargılanmamışsa,

Uluslararası Ceza Mahkemesi yetkili olabilmektedir (mad. 20/3). Anılan

Mahkemenin yetkisine ya da bir davanın kabul edilebilirliğine sanık, ulusal

yargı yetkisine sahip devlet ya da Mahkemenin yetkisini kabul etmiş Statüye

taraf olmayan bir devlet itiraz edebilecektir (mad. 19)163.

Bir konu Güvenlik Konseyi önünde bulunduğu zaman eğer Güvenlik

Konseyi BM Andlaşmasının VII. Bölümü çerçevesinde Mahkemeye

soruşturma ve kovuşturma yapmamasını bir kararı ile isterse Mahkeme 12

162 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.357 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 280

163 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.357 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 281

72

ay süresince işlemlerini askıya almak zorundadır (mad. 16). Güvenlik

Konseyi aynı koşullarda kararını yineleyebilmektedir164.

  1. Birleşmiş Milletler Müdahalesi :

Sözleşmenin 8. maddesine göre, soykırım suçlarını işlemeden önce

veya işlenirken önlemek; milli ve milletlerarası mahkemelere intikal

edemeyen soykırım suçların BM getirmek mümkündür. Aslında BM

Andlaşmasına göre barış ve milletlerarası güvenliği bozucu her davranışı

teşkilatın yetkili organları önüne getirmek mümkündür. Fakat alınacak

tedbirlerin daha özel, etkili ve vasıflı olması; Dünya kamu oyunu psikolojik

durumu nazara alınarak daha sert tepkiler göstermesi için 8. madde de bu

husus ayrıca tekrarlanmıştır165.

Birleşmiş Milletlerin başlıca amacı, uluslararası barış ve güvenliği

korumaktır. Uluslararası uyuşmazlıkların çözümü bu amaç için öngörülen

araçlardan biridir. Teşkilatın amaçlarını sıralayan birinci maddenin birinci

paragrafında; “Uluslararası barış ve güvenliği korumak ve bu amaçla :

barışın uğrayacağı tehditleri önlemek ve bunları boşa çıkarmak, saldırı ya

da barışın başka yollarla bozulması eylemlerini bastırmak üzere etkin ortak

önlemler almak; ve barışın bozulmasına yol açabilecek nitelikteki uluslararası

uyuşmazlık veya durumların düzeltilmesini ya da çözümlenmesini barışçı

yollarla, adalet ve uluslararası hukuk ilkelerine uygun olarak

gerçekleştirmek;” ten söz edilmektedir166.

Birleşmiş Milletlerde Uluslararası barış ve güvenliğin korunmasının

başlıca sorumlusu Güvenlik Konseyidir. Bunun gereği olarak uyuşmazlıkların

164 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.358 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 280

165 Sözleşme Madde 8 :Birleşmiş milletlerle işbirliği: “Sözleşmeci devletlerden herhangi biri

soykırım fillerinin veya üçüncü maddede belirtilen herhangi bir fiilin önlenmesi ve sona erdirilmesi

için gerekli gördükleri takdirde, birleşmiş milletlerin yetkili organlarından, Birleşmiş Milletler Şartına

göre harekete geçmesini isteyebilir.”

166 Edip F Çelik, Milletlerarası Hukuk, II.Kitap , İstanbul , 2.b, 1987, s.334

73

barışçı yollarla çözümlenmesinde de öncelikle görevli ve yetkili organ

Güvenlik konseyidir167.

Uluslararası bir uyuşmazlık Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi

önüne, uyuşmazlığın tarafları tarafından getirilebilir (mad. 37) . Güvenlik

Konseyi uyuşmazlığa kendiliğinden el koyabilir (mad. 33/2 , 34 , 36) . Teşkilat

üyelerinden herhangi biri bu uyuşmazlığa taraf olsun olmasın , uluslararası

barış ve güvenliği tehdit edici mahiyette gördügü bir uyuşmazlığı Güvenlik

Konseyi önüne getirebilir ( mad. 35). Üye olmayan bir devlet de kendisinin

taraf olduğu bir uyuşmazlığı Güvenlik Konseyi önüne getirebilir. Bir

uyuşmazlık Genel Kurul tarafından ve Genel Sekreter tarafından da Güvenlik

Konseyi önüne getirilebilir ( mad. 10,11/1, 99).

Güvenlik Konseyi öncelikle uyuşmazlığın uluslararası barış ve

güvenliği tehdit edici mahiyette olup olmadığını inceler. Bu mahiyette

gördüğü taktirde , öncelikle uyuşmazlığın barışçı yollarla çözümü için

taraflara tavsiyelerde bulunur. Çözüm için uygun düzeltme ve usul tarzlarını

tavsiye edebilir (mad. 33, 36). Hukuki nitelikteki uyuşmazlıklar için Adalet

Divanına sunulması gerektiğini tavsiye edebilir. Güvenlik Konseyi son çare

olarak uluslararası barış ve güvenliği korumak veya yeniden tesis etmek için

zorlama tedbirlerine başvurulması yönünde karar alabilir168.

Soykırım sözleşmesinin başlığı; Soykırım Suçunun Önlenmesi ve

Cezalandırılması Sözleşmesi’ dir. Bu başlıktan da anlaşılacağı gibi ,

sözleşmeci devletlere soykırım suçlularını cezalandırma yükümlülüğü

yanında , bu suçu önleme sorumluluğunu da vermiştir. Soykırım suçu ,

genellikle devlet politikası olarak işlenen bir suç olduğuna göre , bu suçun

önlenmesinde en önemli görev Birleşmiş Milletler’e düşmektedir.

167 BM Sözleşmesi Madde 24: Görev ve Yetkileri : “1. Birleşmiş Milletlerin üyeleri, örgütün hızlı

ve etkili hareket etmesini sağlamak için, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasında başlıca

sorumluluğu Güvenlik Konseyine bırakırlar ve bu sorumluluk gereğince görevlerini yerine getirirken

Güvenlik Konseyi’nin kendi adlarına hareket ettiğini kabul ederler.

  1. Güvenlik Konseyi, bu görevleri yerine getirirken Birleşmiş Milletlerin Amaç ve İlkeleri.ne uygun

hareket eder. Bu görevleri yerine getirebilmesi için Güvenlik Konseyine verilmiş belirli yetkiler

VI, VII, VIII ve XII. Bölümlerde gösterilmiştir.”

168 Bu konuda ayrıntılı bilgi için bknz: Çelik, a.g.e., II.Kitap, s.335- 411

74

Bu konuda Yugoslavya ve Ruanda da yaşanan soykırım olaylarına ,

Birleşmiş Milletlerin müdahaleleri yakın geçmişteki somut iki örneği teşkil

etmektedir.

Eski Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra ortaya çıkan Bosna –

Hersek sorununda Uluslararası Adalet Divanının Müdahalesi,

anlaşmazlıkların çözümünde uluslararası kurumların rolü açısından önemli

bir ağırlık taşımaktadır. Bosna –Hersek Cumhuriyeti 20.03.1993 tarihindeki

başvurusu ile Yugoslavya’nın ; Soykırım Sözleşmesinin çeşitli maddeleri,

Birleşmiş Milletler Andlaşmasını hem de 1907 Lahey Kara Savaşı

Sözleşmesi ile 1949 Cenevre İnsancıl Hukuk sözleşmelerini ve ekli 1.Sayılı

protokolünü ve insan Hakları Evrensel Bildirisini çiğnediğini bildirmekte ve

Divanın bunları saptamasını istemektedir169. Ayrıca Bosna – Hersek

Cumhuriyeti bu başvurusunda meşru savunma hakkının bulunduğunu,

Güvenlik Konseyinin 713 Sayılı kararı ile eski Yugoslavya ülkeleri için

koyduğu ambargonun meşru müdafaa hakkını sınırladığını , bu konudaki

hakkının teslim edilmesini , Yugoslavya yada onun ajanlarının Bosna –

Hersek vatandaşlarını sistemli etnik temizliğe tabi tutma uygulamasına,

öldürme , işkence , ırza geçme vb eylemlerine, kentleri ve halkı bombalama

eylemlerine, ve Bosna – Hersek’e karşı hareket eden her türlü askeri yada

yarı askeri örgüt grup yada kişiye silah , mühimmat , lojistik destek ve her

türlü yardıma hemen son verilmesini istemektedir. Ayrıca Divanın

Yugoslavya’nın verdiği tüm zararlar için tazminata karar vermesini ve geçici

koruma önlemlerinin de alınmasını istemiştir170.

Uluslararası Adalet Divanı öncelikle geçici koruma tedbirlerine yönelik

hususları ele almış ve kararını 08.04.1993 tarihinde açıklamıştır. Divan

kararında Yugoslavya’nın bazı yetki itirazlarını göz önünde tutarak, davada

169 Hüseyin Pazarcı, “ Bosna –Hersek Sorununda Ulslararası Yargının Rolü” AÜSBFD, Cilt .51

Ocak – Aralık 1996 No. 1-4, Prof Dr Oral Sander’e Armağan, Ankara 1997 , s. 383

170 Bosna – Hersek Cumhuriyetinin 20.03.1993 tarihli Başvurusu ve bu başvuru üzerine Birleşmiş

Milletler Uluslararası Adalet Divanının 08.04.1993 tarihli kararı için bknz : www.icj-cij.org/icjwww/

idocket/ibhy/ibhy_summaries/ibhysummary19930416.html ; “Milletlerarası Adalet Divanı’nın

Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Konvansiyonunun Uygulanmasına Dair

Dava ile ilgili 8 Nisan 1993 Tarihli Kararı” , ( Çeviri Engin Şimşek) , Milletlerarası Hukuk ve

Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni, Yıl.12 , sy. 1-2, İstanbul Üniversitesi Basımevi, 1995

75

yetkisini değerlendirmiş ve kendisini sadece Soykırım Sözleşmesinin ihlaline

yönelik hususlarda yetkili görmüştür. Divan Yugoslavya’dan soykırım suçu

işlenmesinin önlenmesi için elinde olan bütün imkanları alması gerektiğini ,

ve Yugoslavya’nın yetkisi altında bulunan yada desteğinden yararlanan

herhangi bir askeri yada yarı askeri birimin yada düzensiz ordu birimlerinin ,

Yugoslavya’nın yetkisi yada etkisi altında bulunan örgütün yada kişinin

soykırım eyleminde bulunmasını , bunu teşvik etmesini yada yardımcı

olmasını engellemesi gerektiğini karara bağlamıştır171. Divan 11.07.1996

tarihinde yetkisi ve kabul edilebilirlik konusundaki kararını vermiş ve davanın

özüne ilişkin karar henüz daha verilmemiştir172.

Birleşmiş Milletler , soykırımın önlenmesi için müdahalede

bulunabildiği gibi , soykırım suçlularının cezalandırılması için de sonradan Ad

Hoc (özel görevli) mahkemeler kurarak müdahalelerde bulunabilmektedir. Bu

gün için Uluslararası Ceza Mahkemesinin faaliyete başlamasıyla özel görevli

mahkemelere ihtiyaç kalmamıştır.

171 Pazarcı, “ Bosna –Hersek Sorununda…”, a.g.e., s.384

172 Divanın Bosna – Hersek Cumhuriyetinin başvurusu hakkındaki 11.07.1996 tarihli kararı için bknz :

www.icj-cij.org/cijwww/cij/cdocket/cbhy/cbhyjudgments/cbhy_judgement_opinions_19990711/

cbhy_cjudgment_19960711_declarationoda.htm

İKİNCİ BÖLÜM

DEVLETLERİN ULUSLARARASI SORUMLULUĞU

  1. GENEL OLARAK

Bir hukuk düzeninin var olması, kendilerine sorumluluklar yüklenmiş

olan hukuk kişilerinin, bu sorumlulukları yerine getirmemeleri halinde sorumlu

tutulmalarını gerektirir. Devletler hukuku düzeninde de, bu hukukun kişiler

kendilerine yüklenmiş olan sorumluluklara, bağlı bulundukları hukuk

kaidelerine riayet etmedikleri zaman, bu şahısların uluslararası sorumluluğu

doğar. Devletler, birbirleriyle münasebetlerinde olduğu kadar, ülke ve şahıslar

üzerindeki yetkilerini de Devletler Hukuku kaidelerine uygun olarak kullanmak

zorundadırlar. Devletin, Devletler Hukukunu her ihlali, uluslararası sahada bir

haksız fiil teşkil etmektedir. Devletler Hukukuna göre bir haksız fiil işleyen

Devlet, bu fiilden doğan zararları tamir etmek mecburiyetindedir. Uluslararası

Adalet Divanı bu prensibi Almanya ile Polonya arasındaki Chorzow

Fabrikası davası ile ilgili 26 Temmuz 1927 tarihli kararında açık bir şekilde

teyit etmiştir: “Bir taahhüt ihlal edildiği zaman, bunu uygun bir şekilde

tamir etmek bir Devletler Hukuku prensibidir; dolayısıyla tamir, bir

sözleşmenin uygulanmasında, bu sözleşmede yazılı olmasına lüzum

bulunmaksızın bir tamamlayıcı şarttır1.”

Devletin uluslararası sorumluluğu konusundaki kaideler esas itibariyle

teamülü mahiyettedir. Bu bakımdan, Uluslararası mahkemelerin kararları

sorumluluk konusunda mevcut kaidelerin büyük ölçüde ispat vasıtalarını

teşkil etmektedir2.

Sorumluluk konusunda kodifikasyon çalışmaları henüz sonuca

ulaşmamıştır. Lahey’de (1930) kodifikasyon için ele alınan üç konudan birisi

olan Devletin uluslararası sorumluluğu bahsinde, çalışmalar devam

1 Seha L. Meray , Devletler Hukukuna Giriş, Ankara , AÜSBF Yayınları, c.1, 3.b, 1968, s.625

2 Meray, a.g.e., s. 626

77

etmektedir. Birleşmiş Milletler Uluslararası Hukuk Komisyonu (UHK) bu

konuyu gündemine almış olmakla beraber, bu sahadaki çalışmalar henüz

uluslararası düzeyde kabul görmüş bir sözleşme haline dönüşmemiştir . UHK

‘nu bu konudaki son çalışmasını 2001 yılı Kasım ayında 53 . toplantısında

yapmış ve bir sözleşme taslağı hazırlamıştır3.

Günümüzde uygulanan uluslararası hukukuna göre uluslararası

sorumluluk, bir uluslararası hukuk kişisinin neden olduğu uluslararası hukuka

aykırı fiillerin ya da uluslararası hukuka uygun faaliyetlerinden kaynaklanan

belirli birtakım zararların etkilerini, zarar gören uluslararası hukuk kişisine karşı

ortadan kaldırma amacına yönelik bir uluslararası hukuk kurumudur. Böylece,

uluslararası sorumluluk kurumu aracılığıyla verilen bir zararın uluslararası

düzende giderilmesi sağlanmaktadır4.

Uluslararası sorumluluk kurumunu insan haklarının uluslararası

düzeyde korunması mekanizmalarından ayırmak gerekmektedir. Her ne

kadar insan haklarının çiğnenmesi durumunda da kişilerin ya da kişi

gruplarının zarar görmesinin önlenmesi ve zarar meydana geldiyse bu

durumun düzeltilmesi amaçlanıyorsa da, iki kurum arasında birçok fark

bulunmaktadır. En başta, uluslararası sorumluluk kurumundan farklı olarak,

insan haklarının korunmasında amaç bir zararın giderilmesinden çok insan

kişiliğinin ve değerlerinin korunmasıdır. İkinci olarak, insan haklarının

uluslararası düzeyde korunması ile hem bir devletin yurttaşlarının hem de

yabancıların haklarının korunması olanaklı iken, uluslararası sorumluluk

kurumu kişiler bakımından yalnızca yabancılar için işlemektedir. Nihayet,

insan haklarının korunma mekanizmasının kişilerce harekete geçirilmesinin

olanaklı olmasından farklı olarak uluslararası sorumluluk kurumu yalnızca

devletler ve öteki uluslararası hukuk kişileri arasında işletilebilmektedir.

Bununla birlikte, yabancıların insan haklarının çiğnenmesi nedeniyle

3 “Uluslararası Hukuka Aykırı Eylemlerde Devletlerin Sorumluluğu” ile ilgili Birleşmiş Milletler

Uluslararası Hukuk Komisyonunun (UHK) 2001 yılı Kasım ayında 53. toplantısında , hazırlamış

olduğu taslak sözleşmenin İngilizce metni için Bknz: www.un.org/law/ilc/texts/State_

responsibility /responsibility_articles(e).pdf ,

4 Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk Dersleri III. Kitap , Ankara , Turhan Kitabevi, 1.b, 2000,

s.151

78

gördükleri kimi zararların insan hakları mekanizması çerçevesinde

önlenememesi ve giderilmemesi durumlarında, koşullar yerine gelirse,

uluslararası sorumluluk kurumunun çalıştırılması olanağı da bulunmaktadır5.

Uluslararası sorumluluk kurumu çerçevesinde sorumlu tutulabilecek

hukuk kişileri yalnızca devletler ve uluslararası örgütler gibi uluslararası

hukuk kişileridir.

  1. ULUSLARARASI SORUMLULUĞUN DOĞMASI VE DEVLETE

BAGLANABİLMESİ

Devletin uluslararası sorumluluğuna yol açacak bir fiilin , her şeyden

önce Devletler Hukuku bakımından bir haksız fiil olması gerekir. Başka bir

deyimle uluslararası ahlaka, uluslararası nezaket kurallarına aykırı fiiller,

Devletin, hukuk alanında sorumluluğunu gerektirmez. Aynı şekilde Devletler

Hukukuna uygun fakat iç hukuka aykırı fiiller de, devletlerin uluslararası

alanda sorumlu tutulmasına yol açmaz6.

Bir uluslararası sorumluluk doğması için dört temel koşulun oluşması

gerekmektedir. Bu dört temel koşul şunlardır:7

– Uluslararası hukuka aykırı bir fiilin ya da sonuçlarına uluslararası

sorumluluk atfedilen özde uluslararası hukuka uygun bir faaliyetin varlığı

– Bu fiil ya da faaliyetin bir zarara meydan vermesi

– Bu fiil ya da faaliyetin bir uluslararası hukuk kişisine bağlanması, onun

fiili ya da faaliyeti olarak değerlendirilmesi

– Bu fiil ya da faaliyete ilişkin olarak uluslararası sorumluluğu ortadan

kaldırıcı ya da etkilerini silici herhangi bir nedenin bulunmaması.

5 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.151

6 Meray, a.g.e., s. 627

7 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 152

79

  1. Sorumluluğun Doğması Koşulları
  2. Uluslararası Hukuka Aykırı Fiilin Varlığı

Doktrin ve uluslararası uygulama, uluslararası sorumluluğun

doğabilmesinin ilk koşulu olarak bir uluslararası yükümlülüğün çiğnenmesi

olgusunu aramaktadır. Uluslararası Hukuk Komisyonunun 1949’da

gündemine aldığı ve 1955 yılından başlayarak fiilen incelemeye başladığı

uluslararası sorumluluk konusunda 2001 yılında kabul ettiği Maddeler

Taslağının 1. maddesinde bir devletin uluslararası sorumlu tutulabilmesi için

uluslararası hukuka aykırı bir fiilin varlığından söz edilmektedir.8 Uluslararası

hukuka aykırı bir fiil arayan bu görüş kusurlu sorumluluk kavramını

benimsemektedir. Buna karşılık, özellikle 1950’li yıllardan bu yana meydana

gelen birtakım teknolojik ve çevresel zararlar karşısında, öğreti giderek

uluslararası hukukun herhangi bir yasaklamasına konu olmayan birtakım

faaliyetlerden doğan kimi zararlara ilişkin olarak herhangi bir kusur aramadan

objektif sorumluluk kuramını geliştirmiştir. Böylece, herhangi bir faaliyetten

yarar sağlayan devletlerin bu faaliyetin doğurduğu tehlikelerden sorumlu

olmasını öngören “Risk kuramı” ortaya çıkmıştır. Kusurlu sorumluluk ve “Risk

kuramı” na dayanan objektif sorumluluğa dayanmış bir çok mahkeme

kararlarına rastlanabilir9.

Devletin uluslararası sorumluluğunun doğabilmesi için , Devletler

hukukuna göre yapmama vecibesine aykırı hareket etmesi , veya bir yapma

vecibesini ihmal etmiş olması yeterlidir10.

UHK taslak metninin 2. maddesinde bir devletin uluslararası hukuka

aykırı eylemlerini belirleyen unsurlar sayılmıştır. Buna göre de haksız fiil

icrai veya ihmali bir hareket sonucunda işlenebilmektedir11.

8 UHK’ nun hazırladığı taslak sözleşme mad.1: “ Bir devletin uluslararası hukuka aykırı eylemi , o

devletin uluslararası sorumluluk yüklenmesine yol açar”

9 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.153 ; Meray, a.g.e., s. 627

10 Meray, a.g.e., s. 629

11 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad. 2

80

Geleneksel görüş ve uygulamaya göre uluslararası sorumluluğun

doğabilmesi uluslararası hukuka aykırı düşen bir kusur işlenmesini gerektirmektedir.

Böylece bir fiilin uluslararası sorumluluğa yer verebilmesi şu iki

ana öğenin bulunmasına bağlıdır12:

– Uluslararası hukuka aykırı olma,

– Bir kusur sonucu doğmuş olma.

Bu çerçevede önemli olan, en başta, uluslararası hukukun kuralları

arasında herhangi bir ayrıma gidilip gidilmediği olmaktadır. Başka bir deyişle,

uluslararası sorumluluğun değerlendirilmesi bakımından çiğnenmesi söz

konusu olan uluslararası hukuk kaynakları arasında herhangi bir ayrıma

gidilip gidilmediği sorusu ortaya çıkmaktadır. Gerek uluslararası mahkeme

kararları gerekse öğreti böyle bir ayrımın yapılmadığını, çiğnenen uluslararası

hukuk kuralının bir andlaşma, teamül ya da hukuk genel ilkesine

dayanmasının uluslararası sorumluluğu etkilemediğini kabul etmektedir13.

Uluslararası sorumluluğa yer veren fiilin olgusunun kusur niteliğinin

aranması ise, Roma hukukuyla biçimlenen iç hukuklara paralel bir

değerlendirmenin ürünü olmuştur. Bu görüşe göre, bir devletin uluslararası

sorumlu tutulabilmesi için, ortaya çıkan herhangi bir zararın, o devletin bir

kusuru sonucu doğmuş olması gereği savunulmaktadır. Böylece herhangi bir

kusurlu davranışa bağlanamayan bir zararın varlığı kendi başına bir

uluslararası sorumluluk nedeni oluşturmamaktadır. Bu görüş, uluslararası

hukuk açısından, Gentilis ile benimsenip Grotius tarafından

kuramsallaştırılarak 20. yüzyıl başlarına kadar uluslararası sorumluluğun en

temel öğesi olarak kabul görmüştür14.

12 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 153

13 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 153

14 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.154 ; Meray, a.g.e., s.627

81

Kusur oluşturan fiilin biçimine gelince, bu aktif bir davranış olabileceği

gibi pasif bir davranış da olabilmektedir.15 Başka bir deyişle, bilinçli ya da

bilinçsiz bir biçimde uluslararası hukukun bir kuralına karşı herhangi bir işlem

ya da eylem yanında, bir uluslararası hukuk kuralının ya da yükümünün

gereğini yerine getirmeme, savsaklama da uluslararası sorumluluk

doğuracak nitelikte bir fiil oluşturmaktadır. Örneklersek, bir yabancının

mallarına uluslararası hukuka aykırı bir biçimde elkoymak gibi aktif bir

davranış yanında, bir andlaşma gereği çıkarılması gereken yasaları çıkarmamak

ya da ulusal yargı organlarının bir yabancının davasını olağan ötesi

bir biçimde savsaklaması gibi pasif bir davranış uluslararası sorumluluğu

doğurur nitelikte olguları oluşturmaktadır. Uluslararası mahkeme kararları bu

her iki türü de içeren örneklerle doludur. Örneğin, 9.4.1949 tarihli Korfu

Boğazı Davası ile ilgili olarak, UAD, karasularına mayın yerleştirilen

Arnavutluk’un, bunu öteki devletlere bildirmemesini, uluslararası sorumluluk

doğuran pasif nitelikli bir fiil olarak değerlendirirken, İngiltere’nin Arnavutluk

karasularından bu mayınların izinsiz olarak toplamasını Arnavutluk’un

egemenliğine aykırı bir aktif fiil olarak değerlendirmiştir.16

Uluslararası sorumluluk konusunda bir kusurun varlığı özellikle bunu

işleyen kişinin niyetinden, davranış biçiminden, görevinin gereklerine ve

sınırlarına kadar birçok verinin değerlendirilmesini gerektirdiğinden, 20.

yüzyılın başlarında öğretide uluslararası sorumluluğu daha objektif verilere

dayandıracak bir değerlendirme arayışı başlamıştır. Fransız hukukçu

Duguit’in gerçekçi okulunun görüşlerini uluslararası hukukta uygulamaya

yönelik bu çaba, uluslararası sorumluluğu zarar ile buna neden olan kişiler

arasında doğrudan bir nedensellik (illiyet) bağına dayandırma ile

sonuçlanmıştır. Böylece, en geniş biçiminde anlaşıldığı zaman, bir faaliyet

sonucu bir zararın doğmuş olması uluslararası sorumluluğu gerektirmektedir.

Uluslararası hukukun çiğnenip çiğnenmediği ve bir kusur bulunup

bulunmaması herhangi bir öneme sahip değildir17.

15 Edip F. Çelik, “Milletlerarası Mesuliyet” , İÜHFM, c.:XXI, sy.:1-4, 1957, s. 67

16 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.154 ; Celik, a.g.e., s.68

17 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.155

82

Uluslararası sorumluluk kurumu bu anlayış çerçevesinde bir faaliyetten

yarar sağlayan hukuk kişisinin bunun olumsuz etkilerini de gidermekle yükümlü

olacağını kabul etmektedir. Başka bir deyişle, bir faaliyetten yarar sağlayan

kişinin bunun riskini de göze alması gerekmektedir. Böylece, burada söz

konusu olan sorumluluk bir risk nedeniyle yüklenilen uluslararası sorumluluğu

oluşturmaktadır. Uluslararası Hukuk Komisyonu 1978 yılında gündemine

almayı kararlaştırdığı Uluslararası Hukukun Yasaklamadığı Faaliyetlerden

Kaynaklanan Zarar Verici Etkiler Nedeniyle Uluslararası Sorumluluk

konusu çerçevesinde objektif sorumluluğu, ilke olarak, kabul etmektedir.

Komisyonun bu konudaki Raportörü R.Q. Quentin-Baxter’a göre burada kabul

edilen objektif sorumluluğun sınırı iç hukuklarda ve özellikle common law

(geleneksel, teamülü hukuk) düzeninde rastlanan kesin sorumluluk

ölçüsünde olmak zorunda değildir18.

Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun sorumluluk konusundaki görüşü;

taslak metnin 12. maddesinden anlaşılmaktadır. Burada eylemin kaynak ve

türüne ( kusurlu olup olmadığına ) bakılmaksızın uluslararası yükümlülükleri

ihlali halinde , uluslararası sorumluluk doğacağı belirtilmiştir. Bu yaklaşım

objektif sorumluluğa dayanmaktadır19.

Günümüzde uygulanan uluslararası hukukta riske dayanan objektif

sorumluluk tartışmasız bir biçimde birkaç tehlikeli faaliyete ilişkin olarak

andlaşmalarla kabul edilmektedir. Uluslararası hukukta objektif sorumluluk

durumunun bugün için açıkça kabul edildiği alanlar şunlardır20:

– Nükleer enerjinin barışçı kullanımı21,

– Denizlerin hidrokarbürlerle kirlenmesi22,

18 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.155

19 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.12

20 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.156

21 Örneğin: 29.7.1960 tarihli Nükleer Alanda Hukuksal Sorumluluğa ilişkin Paris Sözleşmesi;

19.5.1963 tarihli Nükleer Alanda Hukuksal Sorumluluğa ilişkin Viyana Sözleşmesi; 25.5.1962

tarihli Nükleer Madde Taşıyan Gemilerle ilgili Hukuksal Sorumluluğa ilişkin Brüksel Sözleşmesi.

22 Örneğin: 29.11.1969 tarihli Denizlerin Hidrokarbürlerden Kirlenmesi Konusunda Hukuksal

Sorumluluk Sözleşmesi; 17.12.1976 tarihli aynı konudaki Avrupa Sözleşmesi.

83

– Uzay araçlarının neden olacağı zararlar23.

  1. Uluslararası Hukuka Aykırı Fiil Sonucunda Zararın

Doğması

Uluslararası sorumluluğun ileri sürülebilmesi için ikinci koşul, bir

uluslararası hukuk kişisinin zarara uğramasıdır. Bununla birlikte, herhangi bir

zarara neden olmayan uluslararası hukuka aykırı fiillerin de uluslararası

sorumluluk doğuracağı görüşünü savunan yazarlara rastlanmaktadır. Bu

yazarlar bu yönde verilmiş bir karar olarak İngiliz-Venezuela Ortak

Komisyonu’nun 1903’te verdiği bir kararı örnek göstermektedirler. Ancak,

uygulamada uluslararası sorumluluk durumlarının aşağı yukarı hepsinde bir

zarara rastlanmaktadır. O zaman bu zararın da birçok bakımlardan

nitelendirilmesi gerekmektedir. Başka bir deyişle her zarar uluslararası

sorumluluğun doğması için yeterli değildir24.

  1. Hak ve Menfaat Ayrımı

En başta, uluslararası sorumluluk doğuracak zararın uluslararası

hukukta korunan bir hakka ilişkin olması gerekmektedir. Bu kabul görmüş

prensip nedeniyle uluslararası hukuk kişilerinin doğrudan ya da dolaylı

çıkarlarına (menfaatlerine) zarar verilmesi uluslararası sorumluluk gerektiren

bir zarar niteliğinde değildir25.

  1. Doğrudan – Dolaylı ve Maddi – Manevi Zarar Ayrımı

Uluslararası sorumluluk doğuran zararın uluslararası hukuka aykırı

fiilin ya da belirli bir faaliyetin doğrudan neden olduğu zarar olması

gerekmektedir. Bu açıdan temel sorun, neyin doğrudan zarar, neyin dolaylı

zarar olduğunun belirlenmesi olmaktadır. Genellikle kabul edilen, doğrudan

zararın uluslararası hukuka aykırı fiilin ya da sorumluluk doğuracağı kabul

edilen faaliyetin gerekli ve kaçınılmaz sonucu olduğu, buna karşılık dolaylı

23 29.3.1972 tarihli Uzay Cisimlerinin Neden Olduğu Zararlar Konusunda Uluslararası Sorumluluğa

ilişkin Sözleşme.

24 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.156

25 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.157

84

zararın bu ilk zarara bağlı olarak ortaya çıkan ikinci aşamadaki zararlar olduğu

yönündedir26.

Örnek olarak, ABD ile İngiltere arasındaki 1872 tarihli Alabama

Davası çerçevesinde hakemlik mahkemesi İngiltere tarafından silahlandırılan

ve Güneylilere satılan Alabama gemisinin ABD’ye verdiği gemilerin

kaybedilmesi gibi doğrudan zararları uluslararası sorumluluk bakımından göz

önünde tutarken, bu fiillerin dolaylı olarak neden olduğu gemi sigorta

fiyatlarının artması, yük taşıma ücretlerinin artması gibi zararları bu

değerlendirme dışında bırakmıştır. Uluslararası mahkeme kararlarında

yalnızca doğrudan zararların uluslararası sorumluluk için değerlendirilmesine

birçok davada rastlanmaktadır27.

Ancak uygulamada doğrudan ve dolaylı zarar ayrımında tam bir görüş

birliği yoktur. Dolaylı zararların sorumluluk kapsamına alınıp alınmayacağı

konusunda kesin prensipler koymak yerine her olayın kendi özelliğine

bakmak ve bu şartlara sebep sonuç ilişkisini değerlendirmek gerekir28.

Uluslararası mahkeme kararları 20. yüzyılın başlarına kadar yalnızca

verilen maddi zararları uluslararası sorumluluk nedeni olarak kabul etmiştir.

Ancak 1.11.1923 tarihli kararıyla Lusitania Davası’nda yetkili hakemlik

mahkemesi, bu Amerikan gemisinin 1916 yılında bir Alman denizaltısınca

batırılmasında ölen kişilerin yakınlarının acılarından ve üzüntülerinden kaynaklanan

manevi zararları da göz önünde tutmuştur. O tarihten bu yana manevi zararları

uluslararası sorumluluk nedeni olarak kabul eden birçok uluslararası mahkeme

kararına rastlanmaktadır29.

26 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.157 ; Meray, a.g.e., s.653

27 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.157 ; Meray, a.g.e., s.653

28 Meray, a.g.e., s.654

29 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.158 ; Meray, a.g.e., s.651

85

Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırlamış olduğu taslak metnin

  1. maddesinde, sorumlu devletin zararı tazmin dışında karşı tarafı memnun

etme yükümlülüğünün de bulunduğunu belirtmiş, ancak manevi zararların da

tazmin edileceği veya edilmeyeceği konusunda açık bir düzenleme

getirmemiştir30.

Uluslararası sorumluluğa neden olan zararlar, başta, uluslararası

hukuk kişisinin doğrudan gördüğü zararları içermektedir. Bunlar, maddi zarar

niteliğinde olabileceği gibi, manevi zarar niteliğinde de olabilmektedir. Ancak,

uluslararası hukuk, uluslararası hukuk kişilerinin yurttaşlarının (devletler için)

ve görevlilerinin (uluslararası örgütler için) gördüğü zararlar nedeniyle de

uluslararası sorumluluğu kabul etmektedir. Devletlerin yurttaşlarının gördüğü

zararlar dolayısıyla bir tür manevi zarar gördüğü düşüncesi uluslararası

mahkeme kararlarında en çok rastlanan gerekçeyi oluşturmaktadır.

Devletlerin yurttaşlarını diplomatik korumaya alması tamamen bu kurala

dayanmaktadır. Uluslararası örgütlerin görevlilerinin göreceği zararlar

nedeniyle başkalarının uluslararası sorumluluğunu ileri sürme hakkı

bulunması da Birleşmiş Milletler Hizmetinde Uğranılan Zararların Giderilmesi

sorununa ilişkin UAD’nın 11.4.1949 tarihli danışma görüşünde kabul

edilmektedir31.

  1. SORUMLULUĞUN DEVLETE BAĞLANABİLMESİ

Uluslararası hukuka aykırı bir fiilin ya da sorumluluk öngörülen belirli

bir faaliyetin uluslararası sorumluluk doğurabilmesi için bu fiilin ya da

faaliyetin bir uluslararası hukuk kişisine ait olması gerekmektedir. Dolayısıyla,

bu tür bir fiilin ya da belirli bir faaliyetin varlığı bunun devletlere ya da

uluslararası örgütlere bağlanmasını zorunlu kılmaktadır32.

30 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad. 27

31 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.158 ; Meray, a.g.e., s.639

32 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.159

86

Devletlerin uluslararası sorumluluğunun doğabilmesi için uluslararası

hukuku ihlal eden haksız fiilin veya ihmalin devlete isnad edilebilmesi gerekir.

Dolayısıyla uluslararası sorumluluğa yol açacak haksız fiilleri Devletlerin ,

kamu hizmetlerini , devletler arası ilişkilerini sürdürmek için kullandığı organ

ve ajanların fiillerinde veya ihmallerinde aramak gerekir. Devlet faaliyetleri ,

hukuk tarafından Devlete isnad olunan ferdi faaliyetlerden başka bir şey

olmadığına göre , incelenmesi gereken mesele , Devletin diğer Devletlere

karşı yükümlülüklerine aykırı hareket tarzını ifade eden ferdi faaliyetleri ,

Devletler hukukunun ne gibi şartlar altında Devlete isnad edebildiğidir33.

Bir devletin uluslararası sorumlu tutulabilmesi için bu devlet organlarının

uluslararası hukuka aykırı bir fiili doğrudan işlemiş olmaları ya da

uluslararası sorumluluk doğuracağı kabul edilen faaliyeti kendi adlarına yürütmeleri

gerekmektedir. Bununla birlikte, özel kişilerin bir devlette işledikleri

fiillerin kimi koşullarda bu devletin sorumluluğunu dolaylı olarak ortaya

koyması söz konusu olabilmektedir. Yine, bir devlet ülkesinde ayaklanmalar

ya da iç savaşlar sonucu meydana gelen zararlardan kimi koşullarda bu

devletin sorumlu tutulması durumlarıyla karşılaşılmaktadır34.

  1. Devlet Organlarının Eylemleri

Bir devlet adına işlenecek fiiller bunun üç temel yetkisine bağlı olarak

ortaya çıkmaktadır: Bunlar, yasama, yürütme ve yargı organlarının

eylemleridir. Ancak, kimi durumlarda devlete bağlı olarak kamu yetkisi

kullanan başka kuruluşların fiillerine ilişkin olarak uluslararası sorumluluk söz

konusu olmaktadır35.

Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırlamış olduğu taslak metnin 4.

maddesinde ; Devletin yasama , yürütme ve yargı faaliyetlerini icra eden

organlarının eylemleri ile devlet organizasyonundaki yeri ve önemi ne olursa

33 Meray, a.g.e., s.629

34 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.159

35 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.159 ;

87

olsun diğer organlarının eylemlerinin, uluslararası hukukta devletin eylemi

olarak kabul edileceği düzenlenmiştir. Bir kurum veya kişinin devlet organı

olup olmadığı ise devletin iç hukukuna göre belirlenecektir36.

  1. Yasama Organı Faaliyetleri

Bir devletin yasama yetkisi çerçevesinde kabul ettiği her türlü

hukuksal işlemleri nedeniyle uluslararası sorumlu tutulma olanağı genel

olarak kabul edilmektedir. Başka bir deyişle, bir devlet uluslararası hukuka

aykırı düşen anayasa hükümlerinden, biçimsel anlamdaki yasalarına ya da

kararname, yönetmelik ve tüzüklerine kadar her türlü yasama nitelikli

hukuksal işlemleri dolayısıyla sorumlu olabilmektedir. Uluslararası hukuk

bakımından ulusal yasalar da, yargısal kararlar ya da yönetsel önlemler gibi,

devletlerin faaliyetlerini ve iradelerini belirten fiillerdir37.

Yukarıdaki temel kurala ilişkin en önemli tartışma konusu, anayasal

hükümlerin de uluslararası sorumluluğa yer verebilmesi sorunu olmaktadır.

Uluslararası hukukta tekçi görüşü benimseyip de ulusal hukuku uluslararası

hukukun üstünde kabul eden görüş taraftarları için, genel olarak yasama

yetkisi çerçevesindeki işlemler ve özel olarak da anayasal hükümler

nedeniyle uluslararası sorumluluk doğması olanağı mantıksal olarak yoktur.

Öte yandan, 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nde de kabul

edildiği gibi, bir devletin bir andlaşma ile bağlanması için bu devletin

iradesinin bu devletin “iç hukukunun bir temel kuralını” açık bir biçimde

çiğneyerek verilmemesi gerekmektedir, (mad. 46). Başka bir deyişle, özellikle

bu konudaki anayasal hükümlere aykırı bir biçimde belirtilen devlet iradesi

sonucu ortaya çıkan andlaşmaların o devleti bağlamayacağı ve dolayısıyla

uluslararası sorumluluğun söz konusu olmayacağı kabul edilmektedir.

Bununla birlikte, genel bir biçimde uygulanan uluslararası hukukta anayasal

hükümler nedeniyle uluslararası sorumluluk da kabul edilir görünmektedir.

36 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.4

37 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.160 ; Meray, a.g.e., s.629

88

UAD Dantzig’deki Polonya Uyruklular konusunda bildirdiği 4.2.1932 tarihli

danışma görüşünde, “Bir devlet, uluslararası hukukun ya da yürürlükteki

andlaşmaların kendisine yüklediği yükümlülüklerden kurtulmak için başka bir

devlete karşı kendi Anayasasını ileri süremeyecektir” demektedir38.

Bir devletin yasama yetkisi çerçevesindeki fiilleri nedeniyle uluslararası

sorumluluğu, uygulamada, iki biçimde ortaya çıkmaktadır. En başta, bir

devlet uluslararası yükümlülüklerine aykırı bir yasa çıkartması nedeniyle

sorumlu tutulabilmektedir. İkinci olarak, bir devletin uluslararası hukukun

getirdiği bir yasayı çıkartmaması ya da iptal etmesi gereken bir yasayı iptal

etmemesi durumunda yasama yetkisi çerçevesinde uluslararası sorumlu

tutulması olasılığı vardır. Burada devlete yasama görevinde bir savsaklama

kusuru atfedilmektedir. Böyle bir sorumluluğun özellikle bir andlaşma ile

alınması kabul edilen yasal önlemlerin alınmaması durumlarında söz konusu

olacağı açıktır39.

Bir devlet milli mevzuatının yetersizliğini ileri sürerek uluslararası

sorumluluktan kurtulamaz. Yine bir devletin uluslararası hukuk bakımından

yabancılara tanımaya mecbur olduğu bir hakkı tanımaması uluslararası

sorumluluk doğurur. Devletin aynı mevzuatı kendi vatandaşlarına da

uygulaması sorumluluğu ortadan kaldırmaz40.

  1. Yürütme Organı Faaliyetleri

Bir devletin uluslararası sorumluluğu özellikle yürütme yetkisinin

kullanılması sırasında ya da yönetimin fiilleri nedeniyle söz konusu

olmaktadır. Uygulanan uluslararası hukuk bu konuda yönetim görevlilerinin

nitelikleri arasında herhangi bir ayrım yapmamaktadır. Böylece, sivil görevlilerin

38 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.161 ; Meray, a.g.e., s.630

39 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.161 ; Meray, a.g.e., s.630

40 Meray, a.g.e., s.631

89

fiilleri yanında, güvenlik görevlilerinin fiilleri ya da askerlerin fiilleri uluslararası

sorumluluk nedeni oluşturabilmektedir41.

Bu konuda tartışmaya yer veren başka bir sorun da, devlet görevlisinin

hiyerarşik yerine ilişkindir. Uzun bir süre özellikle Latin Amerika devletlerinin

küçük memurların fiilleri nedeniyle devletlerin uluslararası sorumluluğunun

doğmayacağı görüşünü ileri sürdükleri gözlenmektedir. Ancak, bu görüş

bugün uygulanan uluslararası hukukta büyük ölçüde reddedilmektedir.

Nitekim, birçok davada uluslararası hakemlik mahkemelerince alt düzeydeki

görevlilerin fiilleri nedeniyle devletlerin uluslararası sorumluluklarının kabul

edildiği görülmektedir42. Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak

metnin 4. maddesinde de ; devlet içinde hangi pozisyonda ve önemi ne

olursa olsun denmek suretiyle bu genel kabul görmüşlük vurgulanmıştır43.

Öte yandan, bir devlet görevlisinin yetkileri çerçevesinde işlediği fiilleri

ile yetkilerini aşan fiilleri arasında, uluslararası sorumluluk bakımından bir

ayrım gerekip gerekmediği de tartışma konusu oluşturmaktadır. Ancak, bu

konuda ağırlıklı eğilim, yetkisini aşan görevlinin fiilinin de, eğer durum iç

hukuk çerçevesinde düzeltilememişse, ilgili devletin bu kez ihmali nedeniyle

uluslararası sorumluluğunu gerektireceği yönündedir. Uluslararası

uygulamada bu doğrultuda birçok örneğe rastlanmaktadır. Bu yönde

uluslararası hakemlik kararları da vardır44. Bu konu Uluslararası Hukuk

Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 7. maddesinde yer almış ; Devlet

organının veya devlet yetkisi icra eden kişi veya kurumun yetkisini aşması ya

da talimatlara aykırı tutumu sonucunda oluşan haksız fiillerin , devletin

eylemi olarak kabul edileceği düzenlenmiştir45.

41 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.161

42 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.162 : Meray, a.g.e., s.632

43Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.4

44 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.162 ; Meray, a.g.e., s.633

45 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.7 ,

90

Devletin doğrudan organları dışında kalan yerel yönetimler ile kamu

ekonomik kuruluşlarının fiilleri nedeniyle bir devletin uluslararası sorumlu

olup olmayacağı konusu, bu kuruluş ya da yönetimlerin işledikleri fiillerin bir

kamu yetkisi kullanılmasına ilişkin olup olmamasına göre değişmektedir.

Fransız-İtalyan Uzlaştırma Komisyonu Mosse davası’ndaki 17.1.1953 tarihli

kararında, bir devlet içinde fiilen kamu yetkileri kullanan her kişi ya da

kuruluşun fiillerinin o devlete bağlanacağını açıkça kabul etmektedir46.

Belirtilen bu temel kurala paralel olarak Uluslararası Hukuk

Komisyonunun uluslararası sorumluluk konusundaki 2001 taslak metninin 4

ve 8. maddelerinde; Devlet fonksiyonlarını icra eden, devletin kontrolü

talimatı ve yönetimi dahilinde hareket eden denmek suretiyle devletin

sorumluluğu ilkesini kabul etmektedir47.

Öte yandan, kamu ekonomik kuruluşlarının fiillerine ilişkin olarak,

Harvard Üniversitesi profesörleri L.B. Sohn ile R.R. Baxter tarafından

hazırlanan özel nitelikli kodifikasyon çalışmasında da, bu tür kuruluşların

devletten ayrı bir tüzel kişilikleri olmaması ya da yargı bağışıklığından

yararlanmaları durumunda devlet adına davrandıklarının kabul edileceği

gözlenmektedir48.

Sonuç olarak , söz konusu kuruluş ya da yönetimlerin kamu yetkisi

kullanmadıkları durumlarda devletlerinin uluslararası sorumluluğuna

doğrudan neden olmaları kabul edilmemektedir. Bu durumda, bu kuruluş ve

yönetimlerin iç hukuk çerçevesinde sorumlulukları ortaya çıkmaktadır.

  1. Yargı Organı Faaliyetleri

Gerçek demokrasilerde yargı organının faaliyetleri konusunda kabul

edilmiş ve uluslararası minimum standartların temelini teşkil eden kaide ;

46 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.164

47 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.4-8

48 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.164

91

mahkemelerin Devlet müdahalesinden uzak olmalarıdır. Eğer uluslararası

standartları sağlayan bir mahkeme kararı söz konusu ise , mahkemeye

devletin bir müdahalesi söz konusu olamayacağından , devletin sorumluluğu

söz konusu olmayacaktır49.

Bir devletin yargı organlarının faaliyetleri nedeniyle uluslararası

sorumlu tutulması, bir davada davalı, davacı ya da sanık sıfatı ile bulunan

yabancılara karşı adaletten kaçınma durumunda ortaya çıkmaktadır.

Adaletten kaçınmanın yasaklanması ilkesi, geniş anlamında anlaşıldığı

zaman yargı yetkisinin dışında da bir devletin yabancıları koruma

yükümlülüğünü içermektedir. Bu ilkenin dar anlamında anlaşılması

durumunda ise, yalnızca bir davanın yargı organları önüne götürülmesine

engel olunmasının ya da yargılamanın reddedilmesinin kastedildiği

gözlenmektedir. Oysa bu ilke teknik anlamıyla yabancıların yargısal

çerçevede korunmasına ilişkin bütün durumları içermektedir50.

Adaletten kaçınmanın yasaklanması ilkesi, özellikle aşağıdaki

durumlarda uluslararası sorumluluğu gerektirmektedir51:

– Yargı organının kuruluş kusuru,

– Yargı organı önünde dava açma hakkının bulunmaması,

– Yargı usulünde çeşitli aykırılıklar,

– Adalet dağıtımında olağanüstü gecikme,

– Bir yabancıya karşı suç işleyen kişinin yeterli özen gösterilerek

kovuşturulmaması ya da cezalandırılmaması,

– Açıkça adil olmayan karar verilmesi,

– Bir yabancı lehine verilen kararın uygulanmaması.

49 Meray, a.g.e., s.633

50 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.163

51 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.163 ; Meray, a.g.e., s.634

92

Bütün yukarıda sayılan durumlara karşılık, bir yargı organının

yargılamada iyi niyetli olarak davranırken gerçekleştirdiği noksanlıklarının ya

da kusurlarının devletin uluslararası sorumluluğunu gerektirmediği kabul

edilmektedir52.

  1. Özel Kişilerin Eylemleri

Salt özel kişilerin fiilleri dolayısıyla bir devletin uluslararası sorumluluğunun

doğması olanağı yoktur. Özel kişilerin tek ya da topluca işleyecekleri

fiilleri nedeniyle bir devletin uluslararası sorumlu tutulabilmesi için bu

fiillerin devlet ile doğrudan bir bağının kurulması gerekmektedir53.

Özel kişilerin fiillerinin bir devlete bağlanabilmesi olanağı, en başta, bu

kişilerin ya fiilen devlet adına işlem ya da eylemde bulunmaları, ya da

devletin yabancıları koruma görevindeki kusurları nedeniyle vardır. Bu ikinci

durumda devletin kusuru yabancılara ya da bir devlete karşı özel kişilerce

işlenen fiillerde yeterli ölçüde önleyici önlemleri almama ya da bu tür fiilleri

işleyenleri cezalandırma konusundaki yetersiz davranışları olmaktadır.

Uluslararası mahkeme kararları arasında gerek önleyici önlemlere ilişkin

gerekse cezalandırmaya ilişkin devlet kusurları nedeniyle özel kişilerin

fiillerinden kaynaklanan uluslararası sorumluluk durumlarına

rastlanmaktadır54.

Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 5.

maddesinde ; “Devlet organı statüsünde olmayıp, ancak o devletin

yasalarınca belirlenmiş bir görevi yerine getiren birey ve kurumların

eylemleri, uluslararası hukukça , o devletin eylemi olarak kabul edilecektir”

denmektedir. Ancak burada özel kişilerin yasaların belirlediği yetkiler

52 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.163

53 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.166 ; Meray, a.g.e., s.638

54 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.166 ; Meray, a.g.e., s.639

93

çerçevesinde hareket etme koşulu getirilmiştir. Eğer özel kişiler bu yetkileri

aşarsa sorumluluk doğmayacaktır55.

  1. İsyan ve İç Savaş Durumları

Bir devlet ülkesinde ayaklanma ya da iç savaş durumlarında

uluslararası mahkeme kararları ve öğreti devletin uluslararası sorumluluğu

konusunda ileri sürülebilecek fiiller konusunda bir ayrıma gitmektedir. Bu

çerçevede, hükümet kuvvetlerinin askeri operasyonlarından doğan zararlar

nedeniyle devletin uluslararası sorumluluğunun bulunmadığı kabul

edilmektedir. Devletin bu konudaki sorumsuzluğunun gerekçesi olarak genellikle

zorlayıcı neden (mücbir sebep) ya da zaruret hali gösterilmektedir.

Ancak, genellikle bu fillerin uluslararası hukukun silahlı çatışmalar

konusunda öngördüğü kurallara uygun olması koşulu aranmaktadır56.

Buna karşılık, devlet organlarının askeri operasyon gereklerinin

dışında kalan fiilleri nedeniyle devletin uluslararası sorumluluğu kabul

edilmektedir. Bu fiillerin, özellikle, askeri gerekler olmadan kimi yakma ve

yok etme eylemlerini, yağmalamayı, silahlı çatışma dışında ve yargılamadan

öldürmeyi, işkence yapmayı, zarar-giderim ödemeden mallara el koymayı

içerdikleri gözlenmektedir57.

Ayaklananların fiilleri nedeniyle bir devletin uluslararası sorumlu

tutulması konusuna gelince; uluslararası mahkeme kararları ve öğreti

ayaklanmanın sonucuna göre durumu değerlendirmektedir.

Eğer ayaklanma başarısızlıkla sonuçlanmışsa, devletin ayaklananların

fiilleri nedeniyle uluslararası sorumluluğunun ilke olarak, bulunmadığı kabul

edilmektedir. Öğreti bunu devlet otoritesinin fiilen ve sürekli biçimde

55 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.5

56 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 167 ; Meray, a.g.e., s.637

57 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.168

94

yerleşmediği yerde sorumluluğunun da bulunmayacağı görüşü ile

açıklamaktadır. Bununla birlikte, yukarıda belirtilen temel kurala iki durumda

kuraldışılıkların kabul edildiği görülmektedir. Birinci kuraldışılık, yabancıyı

kurtarmak için devletin yeterli özeni göstermediği ayaklanma fiillerine

ilişkindir. Böylece, devletin olanakları yabancıyı ya da mallarını kurtarmaya

elverdiği halde devlet bunun gereğini yapmamışsa sorumlu tutulmaktadır.

İkinci kuraldışılık ise, devletin daha sonra ayaklananları affetmesi durumunda

ortaya çıkmaktadır. Burada egemen olan düşünce, devletin bu yolla ilgili

kişilerin sorumluluğunu yüklenmeyi kabul ettiğidir. Uluslararası hakemlik

kararları arasında bu tür nedenlerle devletlerin uluslararası sorumluluğunun

kabul edildiği örnekler vardır58.

Buna karşılık, ayaklanma ayaklananların başarısı ile sonuçlanmış ve

ayaklananlar devleti ele geçirmişse, uluslararası mahkeme kararları devletin

uluslararası sorumluluğunu kabul etmektedir. Buradaki temel düşünce,

ayaklananların başından beri ulusal iradeyi temsil ettikleri ve dolayısıyla

devleti oluşturdukları düşüncesi olmaktadır59.

Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 9 ve 10.

maddelerinde ; isyan niteliğinde bir hareket sonucu , isyanı başaranların yeni

bir hükümet kurmaları durumunda isyancıların eylemleri uluslararası hukuka

göre devletin eylemi kabul edilecektir. Yine devlet otoritesinin bulunmadığı

veya yetersiz kaldığı yerlerde , eğer kişi veya kurumlar merkezi otoritenin

elemanları gibi hareket ediyorlarsa , kişi veya kurumların eylemleri ,

uluslararası hukuka göre devletin eylemi olarak kabul edilecektir60.

58 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.168 ; Meray, a.g.e., s.637

59 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.168 ; Meray, a.g.e., s.637

60 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.9-10

95

III. ULUSLARARASI SORUMLULUĞU ORTADAN KALDIRAN

NEDENLER

Kimi durumlarda ortada bir zarar bulunmasına rağmen bunun

uluslararası hukuka aykırı bir fiile bağlanmadığı ve dolayısıyla bir uluslararası

sorumluluğu gerektirmediği gözlenmektedir. Ancak, bu durumlarda uluslararası

hukuka aykırı olmayan faaliyetler nedeniyle özel bir uluslararası sorumluluğun

da kabul edilmemiş olması gerekmektedir61.

Sorumluluğu ortadan kaldıran nedenler arasında , izin, zarar gören

devletin kendi kusuru, zararla karşılık ve misilleme , meşru savunma ,

mücbir sebep, zaruret hali sayılabilir.

  1. İzin ( Kabul Etme )

Bu durumların başında, bir fiilden zarar görenin bu zararı kabul etmesi

gelmektedir. Böyle bir fiilin işlenmesinden önce ya da sonra zarar görenin bunu

kabullenmesinin uluslararası sorumluluğu ortadan kaldıracağı açıktır. Bunun

tek kuraldışılığı, eğer varlığı kesin olarak saptanırsa, tarafların anlaşarak bile

aksini kabul etmeleri olanağı bulunmayan jus cogens62 niteliğinde bir kurala

aykırılıklar olmaktadır. Zira, 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi jus

cogens niteliğindeki bir kurala aykırı düşen her andlaşmayı batıl saymakladır

(mad. 53)63.

Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 20.

maddesinde bu konu düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre zarar gören

devlet, uluslararası hukuka aykırı eylemin geçerliliğini kabul ettiği taktirde ,

zarar veren devletin eylemi meşruiyet kazanacaktır. Bu durum önceden izin

verme ya da , sonradan eylemi kabul etme şeklinde ortaya çıkabilmektedir.

61 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 171

62 jus cogens : Emredici hukuk kuralları

63 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.171

96

Yine 26. maddede uluslararası kesin normlara aykırılığın sorumluluğu

ortadan kaldırmayacağı belirtilmiştir64.

  1. Zarar Gören Devletin Kendi Kusuru

Zarar görenin bu durumun yaratılmasında her hangi bir kusuru varsa,

uluslararası sorumluluğun hukuksal sonucu olan durumu düzeltme yükümü

çerçevesinde herhangi bir zarar-giderim ödenmesinin gerekmediğine karar

verildiği de görülmektedir. Ancak, bu tür durumları “temiz el” kuramı adı

verilen ve bir zarar görenin bu zararın oluşmasında hiç bir kusuru olmaması

gerektiği biçiminde değerlendiren bir görüş ile açıklayan öğretinin bir bölümü,

haksız fiilin bu yolla ortadan kalkmadığını, fakat sonuçları itibariyle bir

hafifletici neden oluşturduğunu ileri sürmektedir65.

Bu konu Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin

39.maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre Tazminat oranının belirlenmesinde

zarara , zarar gören devlet veya kişinin zararın oluşumuna katkısı göz

önünde bulundurulacaktır66. Taslak sözleşmede “temiz el” kuramı kabul

görmemiştir.

  1. Zararla Karşılık

Uluslararası hukukun olağan koşullarda yasakladığı bir fiil bundan

zarar gören tarafın aynı nitelikte ya da benzeri bir fiil işlemesine yanıt

oluşturuyorsa kimi konularda yasallık kazandığı kabul edilmektedir.

Dolayısıyla, bir zararla karşılık fiili nedeniyle uluslararası sorumluluk ortadan

kalkmaktadır67.

Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslakta bu konu

ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. 22. maddesinde belli kurallar çerçevesinde

64 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.20

65 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.171

66 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.39

67 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 172

97

zarar gören devletin zararla karşılık vermesini sorumluluğu ortadan kaldıran

bir neden olarak kabul etmiş, 49-54. maddelerinde bunun kurallarını

belirtmiştir. Bu sınırlamalara göre zararla karşılık; sorumlu devletin

yükümlülüklerini yerine getirmeye teşvik amacıyla ve sorumlu devletin haksız

fiilinin devamı süresince uygulanabilir (mad.49). Zararla karşılık ; BM’ce

tanımlanan kuvvet kullanımı, saldırı boyutuna ulaşmamalı, temel insan

haklarını ihlal edici olmamalı , misillemeyi engelleyici insani yükümlülükleri

göz önünde bulundurmalı ve uluslararası genel hukuk ilkelerine ters

düşmemelidir (mad.50). Zarar gören devletin alacağı önlemler, haksız fiilin

ve zararın boyutu ile orantılı olmalıdır(mad.51). Zarara uğrayan devlet karşı

önlemlere başvurmadan önce , sorumlu devlete haksız fiilini sonlandırması

için çağrıda bulunacaktır. Sonuç alamadığı taktirde karşı önlemler alacağı

konusunda uyaracak ve görüşmeye davet edecektir. Yine de sonuç

alamadığı taktirde karşı önlemlere başvurabilir. Bu önlemler, sorumlu

devletin haksız eylemini sonlandırması veya konunun yargıya intikal etmiş

ve her iki devletin yargı kararını bekliyor olması durumunda son bulacaktır

(mad.52-53) . Haksız fiilde bulunan devlete karşı yalnız zarar gören devlet

değil , diğer devletler de ihlalin sonlandırılması ve zarar gören devletin

zararının karşılanması için yasal tedbirler alabileceklerdir68.

  1. Meşru Müdafaa

Öte yandan, olağan olarak uluslararası hukuka aykırı nitelikteki kimi

fiillerin birtakım koşullarda yasallık kazandığı ve dolayısıyla uluslararası

sorumluluğa yer vermediği görülmektedir. Bu tür durumların başında meşru

müdafaa (yasal savunma) gelmektedir69.

Çiçero şöyle demektedir: “Akıl bilgili kişilere, sorumsuzluk barbarlara ,

yapılageliş (teamül) uluslara, doğa da hayvanlara buyurmuştur; Gövdelerine ,

başlarına ve canlarına karşı girişilecek zorlamaları , ellerindeki bütün

savunma araçlarını kullanarak savuşturmaları gerekir.” Meşru müdafa bir

68 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.49-54

69 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 171

98

haktır ve müspet hukuktan önde gelir, müspet hukuka üstündür. Devri

imkansızdır ve zamanaşımına tabi değildir. Hukuk tabii bir hakkın tecavüze

uğramasına izin vermez. Meşru müdafaanın en temel dayanağı budur70.

Meşru müdafaa hakkı BM Andlaşmasının 51. maddesi ile de

tanınmıştır. 51.maddede: “ Bu andlaşmanın hiçbir hükmü , BM üyelerinden

birisinin silahlı bir saldırıya maruz kalması halinde ; Güvenlik konseyinin

barış ve güvenliğin muhafazası için lüzumlu tedbirleri alıncaya kadar; tabii

olan münferit ve müşterek müdafaa hakkına halel getirmez.” denmektedir.

Burada da meşru müdafaa hakkının tabii bir hak olduğu kabul edilmiştir.

Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin Meşru

müdafaa başlıklı 21. maddesinde ; eylemin hukuk dahilinde ve BM

kararlarına uygun olarak gerçekleştiği taktirde o eylemin hukuka aykırılığı ve

devletin sorumluluğunun ortadan kalkacağı belirtilmektedir71.

Örneğin, İngiltere 1873 yılında Kübalı ayaklananlar ile İngiliz

danışmanlarını taşıyan Virginius adlı Amerikan gemisinin İspanyollar

tarafından durdurulmasını yasal savunma hakkı çerçevesinde kabul

etmiştir72.

  1. Zorlayıcı neden (mücbir sebep)

Zorlayıcı neden, öngörülemeyen ya da karşı konulamayan ve zarara

neden olan kişinin iradesi dışındaki bir olayı belirtmektedir. Bu durumda,

gerek iç hukuklarda gerekse uluslararası hukukta yükümlülüğünü yerine

getirmeyen hukuk kişisi sorumlu tutulmamaktadır73.

70 Devletler Hukuku, Harp Akademileri Yayınları, s.138

71 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.21

72 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.172

73 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.172

99

Uluslararası mahkemeler önünde bu gerekçenin üç davada ileri

sürüldüğü görülmektedir. Birinci dava, Osmanlı Savaş Borçları Davası

olup 1877 Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğunun Rusya’ya 1879

İstanbul Barış Andlaşması ile ödemeyi kabul ettiği (rnad. 5) 5 milyon frangı

ödememe gerekçesi olarak 1881-1912 yılları arasındaki ayaklanmaları ve

savaşları zorlayıcı neden olarak göstermesine ilişkindir. Sürekli Hakemlik

Mahkemesi, 11.11.1912 tarihli kararında, bu gerekçeyi somut olay için

reddetmekle birlikte zorlayıcı neden gerekçesinin genel bir biçimde uluslararası

hukukta uygulanabileceğini kabul etmektedir. İkinci dava, Sırp Borçları

Davası olup, Yugoslavya’nın Fransız alacaklılarının borçlarını

ödeyememesini savaşın ekonomisi üzerindeki etkisi ile açıklamasına ilişkindir.

Burada da UAD 12.7.1929 tarihli kararıyla bu gerekçeyi somut olay için

reddetmiştir. Üçüncü dava ise Belçika Ticaret Ortaklığı Davası olup

Yunanistan’ın 1929 Dünya ekonomik krizi nedeniyle dış borçlarını ödemeyi

askıya almasını bir zorlayıcı neden olarak ileri sürmesine ilişkindir. UAD

15.6.1939 tarihli kararında bunu somut olayda reddetmiştir74.

Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 23.

maddesinde mücbir sebep (Force Majeure) düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye

göre bir devletin uluslararası yükümlülüğünü yerine getiremeyecek şekilde ,

devletin kontrolü dışında , karşı konulamayan, önceden öngörülemeyen bir

olay nedeniyle uluslararası sorumluluk doğmayacaktır Ancak ileri sürülen

mazeret , devletin kendi ihmallerinden kaynaklanmışsa ya da devlet riski

göze alarak eylemini gerçekleştirmişse mazereti kabul görmeyecektir75.

Sonuç olarak özetlersek, uluslararası mahkemeler böyle bir nedeni ilke

olarak uluslararası sorumluluğu ortadan kaldırıcı nitelikte kabul etmekle

birlikte değerlendirilmesinde çok dikkatli davranmaktadır.

74 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.172

75 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.23

100

  1. Zaruret hali

Zaruret halinin, genel olarak, koşulların, bir hukuk kişisinin yükümlülüklerini

yerine getirmesini çok ağır ya da olanaksız kıldığı durumlar olarak

tanımlandığı görülmektedir. Öğretide hukuksal geçerliliği bir hayli tartışmalı

olan bu kuram, bunu kabul edenler için, yaşamsal çıkarları tehdit eden

gerçek bir tehlikenin varlığını gerektirmektedir. Bu yazarlar için, söz konusu

tehlikeler doğaya yönelik olabilecekleri gibi bir devletin siyasal varlığına ya da

bütünlüğe yönelik tehditler de olabilecektir76.

Uluslararası mahkemeler önünde zaruret halinin uluslararası sorumluluğu

ortadan kaldırıcı neden olarak ileri sürüldüğü iki önemli örnekle

karşılaşılmaktadır. Birinci örnek, Neptün Davası olup, Amerikan Bağımsızlık

Savaşı sırasında İngilizlerin bir Amerikan ticaret gemisine ve içindeki

yiyeceklere el koymalarını gıda sıkıntısını gidermek amacıyla bir zaruret hali

olarak ileri sürmesine ilişkindir. A.B.D.- İngiliz Karma Komisyonu, 24.2.1804

tarihli kararında bu gerekçeyi somut olayda reddetmiştir. İkinci örnek ise

Oscar Chinn Davası ile ilgili olup, Belçika’nın İngiltere’ye karşı Kongo’da,

ekonomik krize bağlı olarak, kimi yükümlülüklerini yerine getirmemesine

gerekçe olarak ileri sürülmüş ve UAD ‘nca 12.12.1934 kararında

değerlendirilme yoluna gidilmemiştir77.

Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 24.

maddesinde çaresizlik , (tehlike )(Distress), ve 25. maddesinde zorunluluk

(Necessity) başlıkları altında düzenlenmiştir. Devletin bir tehlike karşısında

başka bir alternatifi kalmadığı taktirde çaresizlik içerisinde insan hayatını

kurtarmak amacıyla yaptığı eylemlerde sorumluluğu ortadan kalkar. Ancak

devlet bu tehlikenin ortaya çıkmasına kendi sebep olmuş veya katkıda

bulunmuş ise , yine devletin eylemi mevcut tehlikeden daha büyük bir

tehlikeye yol açmışsa sorumluluğu devam edecektir. 25. maddede ise zaruret

halinin genel olarak sorumluluğu ortadan kaldırıcı bir neden olarak ileri

76 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.173

77 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.173

101

sürülemeyeceği belirtildikten sonra , ciddi ve yakın bir tehlike halinde devletin

temel çıkarlarını koruyabilmesi için tek çare olması , ve devletin eylemini

uluslararası topluluğun temel çıkarlarına ciddi boyutta zarar vermeyecek

şekilde hareketini gerçekleştirmesi durumunda , zaruret halinin sorumluluğu

ortadan kaldıracağını düzenlemektedir. Ancak devlet zaruret halinin

doğmasına kendisi sebep olmuş ya da katkıda bulunmuşsa sorumluluktan

kurtulamayacaktır78.

  1. SORUMLULUĞUN HUKUKSAL SONUÇLARI

Bir uluslararası hukuk kişisinin herhangi bir fiili ya da faaliyeti

nedeniyle uluslararası sorumluluğu kabul edildiği takdirde bu kişinin zararı

onarması yükümü doğmaktadır.Zarar gören uluslararası hukuk kişisinin de

uğradığı maddi ve manevi zararın tazminini isteme hakkı bulunmaktadır. Bu

zararı onarma yükümü uluslararası hukukta çeşitli yöntemlerle yerine

getirilmektedir79.

  1. Zararın Onarılması Yükümü

Uluslararası sorumluluğu kabul edilen uluslararası hukuk kişilerinin

verdikleri zarar uygun bir biçimde onarma yükümü bulunduğu uluslararası

hukukun tartışılmaz kurallarından birini oluşturmaktadır. Bu durum, açık

olarak, uluslararası mahkeme kararlarında da belirtilmektedir.

Uluslararası hukukta zararın onarılması yükümü yalnızca verilen zarar

ortadan kaldırmaya yönelik olup bir cezaî yaptırım niteliğinde değildir. Bu

nedenle, zararın giderilmesi dışında bir ceza niteliği taşıyan maddî ya da

manevî nitelikli yaptırım isteklerinin uluslararası mahkemelerce reddedildiği

gözlenmektedir80.

78 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.24-25

79 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.184 ; Meray, a.g.e., s.649 ; Çelik, a.g.e., s.75

80 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 184 ; Meray, a.g.e., s.652

102

Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 28.

maddesinde , devletin uluslararası sorumluluk gerektiren eylemi sonucunda,

müteakip maddelerde (mad.34-39) belirtilen sorumluklarının doğacağı

belirtilmiştir. Devletin sorumluluğunun hukuksal sonuçlarını yerine getirmesi,

haksız fiiline devam etmesinin gerekçesi olamaz. Uluslararası hukuka uyma

yükümlülüğü devam etmektedir (mad.29)81.

Haksız fiile maruz kalan devletin, zarar veren devletten öncelikle bu

eylemini durdurmasını ve tekrarlanmaması için garanti istemeyi talep hakkı

bulunmaktadır (mad.30). Sorumlu devlet uluslararası hukuka aykırı eyleminin

neden olduğu zararları onarmakla yükümlüdür. Zarar, maddi zararların

yanında ve manevi zararları da kapsamaktadır(mad.31). Sorumlu devlet

kendi iç hukukuna dayanarak sorumluluktan kurtulamaz (mad.32)82.

  1. Zararın Onarılması Yöntemleri

Uluslararası sorumluluk doğuran bir zararın onarılması amacıyla,

zararın niteliğine göre, üç değişik yönteme başvurma olanağı vardır83:

– Eski duruma getirme,

– Zarar-giderim ödeme

– Manevi onarım.

  1. Eski Duruma Getirme

Uluslararası mahkeme kararları çok eski tarihten beri, bir zararın

onarılması için, olanaklar elveriyorsa, eski durumun aynen

gerçekleştirilmesini öngörmektedir. Eski duruma getirme, soruna göre, iki

biçimde gerçekleşebilmektedir84:

– Maddi açıdan eski duruma getirme,

– Hukuksal açıdan eski duruma getirme.

81 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.28-29

82 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.30-32

83 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 186 ; Meray, a.g.e., s.650

103

Maddi açıdan eski duruma getirme, el koyulan bir malın, bir geminin

geriye verilmesini belirtmektedir. Yine, maddi açıdan eski duruma getirme

yıkılan bir binanın onarımını ya da yerine benzeri bir yenisinin yapılmasını da

kapsar görünmektedir. Hukuksal açıdan eski duruma getirme ise zarara neden

olan hukuksal işlemin kaldırılması ya da değiştirilmesini belirtmektedir.

Uluslararası hakemlik kararları arasında bu nitelikte eski duruma getirme

durumları ile karşılaşılmaktadır85.

Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 34.

maddesinde zararın onarım şekilleri , eski hale getirme, tazmin etme ve

memnun etme olarak belirtilmiştir. Devlet öncelikle durumu haksız eylemi

öncesine getirmekle yükümlüdür. Ancak bunun imkansızlığı , çok sıkıntılı

olması durumunda bu zarar başka şekillerde karşılanabilecektir (mad.35)86.

  1. Zarar-Giderim Ödeme

Maddi zararların onarılmasında eski duruma getirme olanağı

bulunamamışsa, bu zararların karşılığı olarak bir zarar-giderim ödeme

yoluna gidilmektedir. Bu durum Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun

hazırladığı taslak metnin 36. maddesinde de aynen yer almaktadır87. Zira,

Lusitania Davası’ndaki 1.11.1923 tarihli hakemlik kararında bildirildiği gibi,

“para eşyanın değerinin ölçüsüdür”. Konu, zarar-giderim ödenmesi gereken

zararların saptanması ile zarar-giderim miktarının hesaplanmasını

gerektirmektedir88.

Zararın onarılması yükümü hiçbir koşulsuz bir yüküm niteliğinde

değildir. Uygulanan uluslararası hukuk doğrudan zararlar ile dolaylı zararlar

arasında bir ayrıma gitmektedir. Uygulanan uluslararası hukuk yalnızca

84 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.186 ; Meray, a.g.e., s.650

85 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.186 ; Meray, a.g.e., s.650

86 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.34-35

87 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.36

88 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.186

104

doğrudan zararların onarılması için zarar-giderim ödenmesini kabul etmekte

ve dolaylı zararlar için böyle bir ödemeyi reddetmektedir89.

Zararın hesaplanmasında genel prensip, haksız fiilin bütün

neticelerinin ortadan kaldırılmasıdır90. Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun

hazırladığı taslak metnin 36. maddesinde , tazminatın finansal zararın kar

kaybını da karşılaması gerektiği belirtilmiştir91.

Uluslararası mahkeme kararlarının dolaylı zarar olarak

değerlendirerek zarar-giderim ödenmesini reddettiği türlerin başında, haksız

fiil ile zarar arasında uzak bir nedensellik bağı bulunan durumlar gelmektedir.

Bu açıdan, yakın nedensellik bağı bulunan durumlardan uzak nedensellik

bağı ayrılmakta ve bu sonuncular dolaylı zarar kavramı içinde

değerlendirilerek zarar-giderim ödenmesi reddedilmektedir. Dolaylı zarar

olarak değerlendirilip, zarar-giderim ödenmeyen ikinci tür zararlar, zararın

haksız fiil dışındaki olaylara bağlı olarak doğması durumlarını kapsamaktadır.

Böyle durumlar özellikle savaş, ayaklanma ya da zarar görenin ihmali

sonucu ortaya çıkabilmektedir. Yine, zararın sigorta ortaklıklarına yüklenmesi

gibi dolaylı olarak yüklenilme durumlarında genellikle sigorta ortaklıklarına

zarar-giderim ödenmemektedir. Buna karşılık, kimi kararlarda sigorta

ortaklıklarının zararlarının giderilmesinin kabul edildiği durumlarla da

karşılaşılabilmektedir. Uluslararası hakemlik mahkemelerinin zaman zaman

dolaylı zararlar arasına beklenen kazanç durumlarını da katarak bunlar için

zarar-giderim ödemeyi reddettiklerine de rastlanmaktadır92.

Zarar-giderim ödenmesi kabul edilen doğrudan zararlara gelince,

uluslararası hukukta bunların iki ana gruba ayrıldığı gözlenmektedir:

– Maddi zarar;

89 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.187

90 Meray, a.g.e., s.650

91 Meray, a.g.e., s.651 ; Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.36

92 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.187

105

– Manevi zarar

Maddi zararların değerlendirilmesinde de, uğranılan fiili kayıp ile ümit

edilen, beklenen kazançtan zarar arasında bir ayrıma gidildiği görülmektedir.

Uğranılan fiili kayıplar için zarar giderim ödenmesi uluslararası sorumluluk

kurumunun temelini oluşturup herhangi bir tartışmaya yer vermemektedir.

Sorun, haksız bir fiilin beklenen kazanç üzerinden bir zarara neden olması

durumunda ortaya çıkmaktadır. Uluslararası hakemlik kararları, ilke olarak,

olağan ve meşru beklentilerindeki kayıplar için zarar-giderim ödemeyi kabul

etmektedir. Buna karşılık, gerçekleşeceği kuşkulu olan kazanç beklentileri ile

verilen fiili zarar ile bağı bir hayli uzak olan kazanç beklentilerinden kayıplarla

ilgili olarak zarar-giderim ödenmesinin reddedildiği görülmektedir93.

Manevi zarar gören yabancılara zarar-giderim ödenmesi de 20.

yüzyıldaki uluslararası mahkeme kararları ile kabul edilmeye başlanmıştır.

Bu zararlar, ya bir yakının kaybı ile duyulan gerçek acıları, ya görülen

muamele sonucu ortaya çıkan psikolojik denge bozukluklarını ya da kötü

muamele ve gözaltına alınma gibi olaylar sonucu duyulan acıları

içermektedir94.

Almanya tarafından torpillenerek batırılmış olan Lusitania gemisi

olayında yakınlarını kaybetmiş olan Amerikan vatandaşlarının tazminat

istemesi üzerine Karma Komisyon “ böyle bir talebi reddetmek, her hakkın

doğrudan doğruya ihlalinin tamir edilmesi gerektiği yönündeki temel prensibi

inkar etmek olur. Zihni ıstırap, bedeni ıstırap kadar hakikidir ve aynı ölçüde

tabiidir. Zihin ile vücut arasındaki bağlılık bugün herkes tarafından kabul

edilmiştir ve zihni şok, fiziksel rahatsızlıklar yaratabilir. Vücut rahatsızlığı gibi

zihni rahatsızlıkla da ferdin üzerinde ve onun istihsal kabiliyetinde yaralayıcı

tesirler icra edebilir.” denmek suretiyle manevi tazminat taleplerini kabul

etmiştir95.

93 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.188 ; Meray, a.g.e., s.651

94 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.188

95 Meray, a.g.e., s.651

106

Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 31.

maddesinde açıkça, zarar kavramı içerisinde maddi ve manevi zararların

bulunduğu belirtilmektedir96.

Zarar-giderimin saptanmasında kabul edilen temel kural, verilen

zararın tamamen onarılmasına olanak verecek bir biçimde gerçekleştirilmiş

olmasıdır. Bu ana kural değişik ifadeler çerçevesinde, birçok uluslararası

mahkeme kararı ile doğrulanmaktadır. Belirtilen ana kural çerçevesinde bir

eşyanın değeri hesaplanırken, zarar-giderim ödeme tarihindeki güncel ticari

değerinin saptanması yoluna gidilmektedir97.

Bir davada birçok özel kişinin zarar görmüş bulunması durumunda,

davacı devlete toptan bir zarar-giderim ödendiği ve bu zarar-giderimin zarar

gören yurttaşları arasındaki dağıtımının bu devlete bırakıldığı

görülmektedir98.

Bir davada haksız fiilin meydana gelmesi ile sorunun bir çözüme

bağlanması arasında geçen zaman içinde zarar görene herhangi bir faiz

ödenmesi gerekip gerekmediği konusu ise kesin bir kurala bağlanmış

değildir. Uluslararası mahkeme kararları arasında zararın faizini ödemeyi

tamamen reddeden, kabul eden ya da sözleşmelere dayalı borçlar ile öteki

borçlar arasında ayırım yaparak yalnızca birinciler için faiz ödemeyi kabul

eden , faizin işeme süresinde farklılıklar göstere değişik kararlarla

karşılaşılmaktadır99.

Faiz konusundaki farklı uygulamalara, Uluslararası Hukuk

Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 38. maddesinde çözüm

getirilmektedir. Buna göre ana paranın faizi bir zenginleşme aracı olarak değil

96 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.31

97 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.188 ; Meray, a.g.e., s.6

98 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 189

99 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.189 ; Meray, a.g.e., s.652

107

,tamamen onarımın karşılanmasına yönelik olmalıdır. Belli bir tarihte

ödenmesi gereken ana paranın faizi ödeme yükümlülüğünün yerine

getirilmesine kadar işleyecektir100.

  1. Manevi Onarım

Uluslararası hukuka aykırı fiilin bir devletin ulusal onuruna, bayrağına

ya da diplomasi temsilcilerine karşı manevi bir zarar vermesi durumunda,

eğer maddi herhangi bir zarar yoksa, manevi onarım yoluna gidilmektedir. Bu

manevi onarım, duruma göre resmi bir özür dilemle manevi zarar gören

devletin bayrağını selamlama, zarar veren devlet görevlisinin

cezalandırılması olabileceği gibi, yalnızca karşı tarafın uluslararası hukuku

çiğnediğinin bir mahkeme kararıyla saptanması da olabilmektedir101.

Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 37.

maddesinde , memnun etme başlığı manevi onarım düzenlenmiştir. Burada

manevi onarımın , maddi zararın olmadığı sadece manevi zararın söz konusu

olduğu olaylarda değil, maddi zararın karşılanmasıyla birlikte , sorumlu

devletin zarar gören devleti memnun etme yükümlülüğünün bulunduğu

belirtilmektedir. Sorumlu devletin memnun edici yükümlülüğünü yerine

getirmesi , hatasını kabul, pişmanlık ifadesi , resmi özür dileme ve buna

benzer ifadelerle olabilecektir. Ancak , memnun etme şekilleri sorumlu devleti

alçaltıcı , küçük düşürücü mahiyette olmamalıdır102.

  1. SİLAHLI ÇATIŞMALARDA SORUMLULUK

Uluslararası hukuk mekanizmasının bir parçası olan Silahlı Çatışma

Hukuku (SÇH); çatışmalarda şiddeti sınırlayarak, savaşın acılarını azaltmak

suretiyle silahlı çatışma sonrasında kalıcı bir barışın tesisine katkıda

100 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.38

101 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.189 ; Çelik a.g.e., s.78

102 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.37

108

bulunmayı amaçlamaktadır. Devletler arasındaki savaşlar ve çatışmaların

dahi bir kuralının olması gerektiği fikri tarihteki savaşların ilk başlarına

dayanmakta ise de, uluslararası toplumları bu yolda ilk olarak tedbir almaya

iten olay, 1858 yılında Fransa ile Avusturya arasında yapılan SOLFERİNO

savaşıdır. Bu savaşın neticesinde,1864 yılında Kara Harbindeki tıbbî

hizmetleri düzenleyen Cenevre Andlaşması imzalanmış, 1906 yılında da, bu

anlaşma revize edilmiştir103.

Silahlı çatışma hukukunu düzenleyen başlıca uluslararası andlaşma ve

sözleşmeler şunlardır104:

– Kara Savaşının Örf-Adet ve Hukukuna Saygı Gösterilmesine Dair

(IV) no.lı Sözleşme ve Eki: Karadaki Savaş Kuralları ve Hukukunu

Kapsayan Düzenlemeler, Lahey, 18.10.1907. H.IV.

– Kara Harbi Esnasında Tarafsız Güçlerin ve Kişilerin Hakları ve

Vazifelerine Saygı Gösterilmesine Dair (V) no.lı Sözleşme, Lahey,

18.10.1907. H.V

– Uluslararası Ganimet Mahkemesinin Kurulmasına İlişkin (XII)

no.lı Sözleşme, Lahey, 18.10.1907.H.XII

– Boğucu, Zehirli veya Diğer Gazların Kullanımının Yasaklanması ve

Savaş Halinde Bakteriyolojik Metodların Kullanımının Yasaklanmasına Dair

Protokol, Cenevre, 17.06.1925.G.BC

– Savaş Esirlerine Davranış Kurallarına İlişkin Andlaşma, Cenevre,

27.07.1929.

– Soykırım Suçunun Cezalandırılması ve Önlenmesi Hakkında

Andlaşma, 09.12.1948.

– Cenevre Diplomatik Konferansının Nihai Senedi, 12.08.1949.

103 Silahlı Çatışma Hukuku Ders Kitabı , Genelkurmay Başkanlığı, Ankara , Temmuz 2001, s.1-1

104 Devletler Hukuku , Harp Akademileri yayınları, s.145 ; Koyu renkle italik yazılmış olan

anlaşmalar Türkiye tarafından imzalanmış veya onaylanmış olanlardır. Silahlı Çatışma Hukukunu

düzenleyen tüm andlaşma ve sözleşmeler için Bknz.: Silahlı Çatışma Hukuku Ders Kitabı , s.A-1;

109

– Cenevre Andlaşmaları (4 Adet) , Cenevre, 12.08.1949. G.I, G.II, G.III,

G.IV

– Silahlı Çatışma Durumunda Kültürel Mirasın Korunması

Hakkındaki Hükümetler Arası Konferansın Nihai Senedi, Lahey,

14.05.1954. H.CP

– İnsanlığa Karşı Suçlarda ve Savaş Suçlarında Zaman Aşımının

Uygulanamayacağına İlişkin Andlaşma, 26.11.1968.

– Toksin İçeren ve Bakteriyolojik Silahların Depolanması, Üretimi ve

Geliştirilmelerinin Yasaklanması ve Yok Edilmeleri Hakkında Andlaşma,

10.04.1972 de Londra, Moskova ve Washington’da imzaya açılmıştır.

– İnsanlığa Karşı Suçlarda ve Savaş Suçlarında Zaman Aşımının

Uygulanamayacağına İlişkin Avrupa Andlaşması, Strazburg, 25.06.1974.

– 12.08.1949 Tarihli Cenevre Sözleşmelerine Ek Protokol,

Uluslararası Silahlı Çatışmaların Kurbanlarının Korunmasına İlişkin 1

No.lı Protokol, Cenevre, 08.06.1977.

– 12.08.1949 Tarihli Cenevre Sözleşmelerine Ek Protokol,

Uluslararası Olmayan Silahlı Çatışmaların Kurbanlarının Korunmasına

İlişkin 2 No.lı Protokol, Cenevre, 08.06.1977.

– Öngörülemeyen Etkileri veya Oldukça Yaralayıcı Olduğu

Düşünülen Bazı Konvansiyonel Silahların Kullanılmasının

Yasaklanmasına veya Kısıtlamalar Getirilmesine Dair Andlaşma,

Cenevre, 10.10.1980.

– Bubi Tuzakları, Mayınlar ve Diğer Aletlerin Yasaklanmasına veya

Kısıtlamalar Getirilmesine Dair II nolu Protokol, Cenevre, 10.10.1980.

– Yangın Çıkaran Silahların Kullanımının Yasaklanmasına veya

Kısıtlamalar Getirilmesine Dair III No.lı Protokol, Cenevre, 10.10.1980.

– Çocuk Hakları Sözleşmesi, 20.11.1989.

– Kimyasal Silahların Geliştirilmelerinin, Üretimlerinin, Depolanmalarının,

Kullanılmalarının Yasaklanmaları ve Yok Edilmeleri Hakkındaki

Anldaşma, Paris, 13.01.1993.

110

– Kör Edici Lazer Silahları Hakkındaki IV no.lı Protokol, 13.10.1995

– Bubi Tuzakları, Mayınlar ve Diğer Aletlerin Yasaklanmasına veya

Kısıtlamalar Getirilmesine Dair 1980 Sözleşmesine eklenmiş II no.lı Islah

Edilmiş Protokol, 03.03.1996

– Anti- Personel Mayınların Kullanımı, Depolanması, Üretimi, ve

Transferinin Yasaklanması ve Yok Edilmeleri Hakkındaki Andlaşma,

18.09.1997

– Roma Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü,17.07.1998

– Silahlı Çatışma Durumunda Kültürel Mirasın Korunmasına İlişkin

1954 Lahey Anlaşmasının II no.lı Protokolü, Lahey, 26.03.1999

  1. Sorumluluğun Kabulü

Uluslararası silahlı çatışmalar nedeniyle devletlerin, ister öteki

devletlere ister yabancı uyruklu kişilere karşı işlediği hukuka aykırı fiillere

bağlı olarak, uluslararası sorumluluğunun dayanağını öncelikle uluslararası

hukukun genel nitelikli yapılageliş kuralları oluşturmaktadır. Bu konuda

uluslararası içtihat ve günümüz öğretisi ilke üzerinde görüş birliği içinde

görünmektedir. Ancak burada sorun, ilke olarak kabul edilen uluslararası

sorumluluğun, silahlı çatışmalar uluslararası hukukunun özü itibariyle şiddet

fiillerine yönelik kurallar içerdiği gözönünde tutulduğunda, kapsamının ne

olacağı konusunda ortaya çıkmaktadır. Örneğin, uluslararası silahlı

çatışmalar sırasında çatışan devletlerin düşman sıfatıyla birbirlerine ya da

birbirlerinin yurttaşlarına verdiği zararlar silahlı çatışmalar uluslararası

hukuku kurallarına aykırı düşmüyorsa anılan devletlerin uluslararası

sorumluluğunu da doğurmayacaktır. Başka bir deyişle, uygulanan

uluslararası hukuk tarafından yasaklanmamış ve dolayısıyla silahlı

çatışmalar uluslararası hukukuna aykırı düşmeyen fiiller nedeniyle çatışan ya

da tarafsız bir devletin uluslararası sorumluluğu söz konusu değildir.

Nitekim, A.B.D.-İngiliz Hakemlik Mahkemesi Doğu Uzanımı, Avusturalya-

Asya ve Çin Telgraf Ortaklığı Davası’na ilişkin 9.11.1923 tarihli kararında

111

hukuka uygun savaş fillerinden uluslararası sorumluluk doğmayacağını şu

kelimelerle belirtmektedir105:

“Bu mahkemenin görüşüne göre, meşruluğu kabul edilmiş bir

savaş fiilinin onarımı için zarar-giderim verilmesinin hakkaniyette hiçbir

dayanağı bulunmamaktadır.”

Uluslararası yapılageliş hukukunun silahlı çatışmalarda hukuka aykırı

fiiller nedeniyle devletlerin uluslararası sorumluluğunun doğacağı ilkesi

uygulanan uluslararası hukukta uluslararası silahlı çatışmaları düzenleyen

birçok andlaşma ile de teyit edilmektedir. Başka bir deyişle, bu durumlarda

devletlerin uluslararası sorumluluğunun birtakım ahdi hukuk dayanakları da

bulunmaktadır. Bunların en önemlisi 1907 Lahey IV Sayılı Kara Savaşına

İlişkin Sözleşmenin 3. maddesi hükmüdür. Anılan hüküm aynen şöyledir106:

“Eldeki Yönetmeliğin hükümlerini çiğneyen çatışan taraf, eğer

gerekiyorsa, zarar-giderim ödemek zorundadır. Çatışan taraf silahlı

kuvvetleri mensubu kişilerin gerçekleştirdiği bütün fiillerden sorumludur.”

Aynı genel ilke 1977 I. Protokolünün 91. maddesinde de yer

almaktadır. Birtakım başka andlaşmalar da uluslararası sorumluluk ilkesini

özel konular için kabul ve teyit etmektedir. Nitekim, 1949 Cenevre Savaş

Tutsakları Sözleşmesi (mad. 12) ve 1949 Cenevre Sivillerin Korunması

Sözleşmesi (mad. 29) anılan kişilere yapılacak muamelelere ilişkin olarak,

kişilerin cezai sorumluluğunu ortadan kaldırmadan, devletlerin

sorumluluğunu öngörmektedir107.

105 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s. 318

106 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.319

107 Bknz.: 1907 Lahey Kara Savaşı sözleşmesi , mad.3 ; 1949 Cenevre Sözleşmeleri (I, IV) , mad.12,

29

112

  1. Devlete Bağlanabilmesi

Uluslararası silahlı çatışmalar sırasında hukuka aykırı fiillerin devlete

bağlanması koşuluyla ilgili devletin uluslararası sorumluluğu doğabilmektedir.

Uluslararası silahlı çatışmalar sırasında bir devletin düzenli silahlı kuvvetleri

mensuplarının gerçekleştirdiği hukuka aykırı fiiller, anılan silahlı kuvvetlerin

ilgili devletin bir organını oluşturması nedeniyle ilke olarak bu devlete

bağlanmaktadır. Sözkonusu hukuka aykırı fiillerin ilgili devlete

bağlanabilmesinin temel koşulu anılan fiillerin bu devletin silahlı kuvvetlerinin

görevleri içinde ya da en azından görevleri vesilesiyle gerçekleştirilmiş

olmasıdır. Ancak, öğretinin bir bölümü uluslararası sorumluluğun genel

biçimde değerlendirmesinde başvurulan bu görev içi – görev dışı ayırımının

silahlı çatışmalarda esnek bir biçimde ele alınması gerektiği görüşünde olup,

devletin silahlı kuvvetleri üzerinde yüksek düzeyde disiplini ve denetimi

elinde tutması gerektiğini vurgulayarak bu açıdan gerekli düzeyde denetimi

sağlayamayan devletlerin silahlı kuvvetler mensuplarının yetkilerini aşarak

gerçekleştirdikleri fiilleri nedeniyle de ilgili devletlerin uluslararası

sorumluluğunun olanaklı olduğunu düşünmektedir108.

Bir devletin düzenli silahlı kuvvetleri dışında uluslararası silahlı

çatışmalara devlet lehine katılan öteki silahlı kuvvetlerin, örneğin gönüllülerin,

milislerin, paralı askerlerin ve kitle olarak ayaklanan kuvvetlerin uluslararası

silahlı çatışmalar sırasında hukuka aykırı fiilleri nedeniyle ilgili devletin

uluslararası sorumluluğuna gelince; U.A.D. Nikaragua’da Askeri ya da Yan-

Askeri Faaliyetler Davası’na ilişkin 27.06.1986 tarihli kararında ilgili devletin

bu kuvvetler üzerinde sorumluluğu gerektiren harekat sırasında fiili denetime

sahip olması durumunda uluslararası sorumluluğunun doğacağını kabul

etmektedir109.

108 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.319

109 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.320

113

  1. Sorumluluğun Kapsamı

Uluslararası silahlı çatışmalar sırasında çatışan bir devletin fillerinden

bu devletin uluslararası sorumluluğunun doğabilmesi için temel koşul,

yukarıda da belirttiğimiz gibi bu fiillerin silahlı çatışmalar hukukuna aykırı bir

fiil oluşturmasıdır. Anılan koşula ilişkin kurallar genel bir biçimde 1907 Lahey

ve 1949 Cenevre Sözleşmelerinde belirtilmektedir110.

Bununla birlikte, birtakım fiillerin açık andlaşma hükümlerine

dayanarak uygulanan uluslararası hukuk çerçevesinde hukuka aykırı

sayıldığını ve dolayısıyla ilgili devletin uluslararası sorumluluğunu

doğurduğunu örneklemek yararlı olacaktır. Bu çerçevede örneklemek için ele

alacağımız kavramlardan biri silahlı çatışmalar sırasında zararla karşılık

yöntemine başvurulması olacaktır. Nitekim birçok andlaşma çerçevesinde

yaralılara, hastalara, sağlık ve din personeline (1949 Cenevre I. Söz., mad.

46 ve II. Söz., mad. 47; I. Prot., mad. 20) sivil nitelikli mallara (1977 I. Prot.,

mad. 52/1), kültür varlıklarına ve ibadet yerlerine (1954 La Haye Söz., mad.

4/4), sivil halkın yaşamını sürdürmesi için zorunlu olan mallara (1977 I. Prot.,

mad. 54/4), doğal çevreye (1977 I. Prot., mad. 55/2) karşı uluslararası silahlı

çatışmalar sırasında zararla karşılık önlemi almanın bir devletin uluslararası

sorumluluğunu doğurduğu kabul edilmektedir. Ele alacağımız ikinci

örnekleme ise silahlı çatışmalar sırasında askeri gereklilikle ilgilidir. Böylece,

örneğin, uluslararası silahlı çatışmalar sırasında çatışan bir devletin düşman

mallarına elkoyması ya da yoketmesi (1949 Cenevre I. Söz., mad. 50, II.

Söz., mad. 51, III. Söz., mad. 130 , 321 ve IV. Söz., mad. 147), kültürel

varlıklardan çatışma amacıyla yararlanması ya da onlara saldırması (1954

La Haye Söz., mad. 4/2), eğer askeri gerekliliğe dayanmıyorsa, bu devletin

uluslararası sorumluluğunun bulunacağı öngörülmektedir111.

110 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.320

111 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.321

114

  1. İleri Sürülmesi ve Zararın Onarım Yolları

Uluslararası silahlı çatışmalar sırasında hukuka aykırı fiil işleyen bir

devletin uluslararası sorumluluğunun ileri sürülmesi, eğer bu konuda ilgili

devletler arasında özel bir andlaşma yoksa, uygulanan uluslararası hukukun

genel kuralları çerçevesinde gerçekleştirilmek zorundadır . Bu çerçevede

eğer hukuka aykırı fiilden zarar gören devlet ise bu devlet uygulanan

uluslararası hukuk mekanizmalarının kendine sunduğu görüşmeler ya da

öteki barışçı çözüm yollan aracılığıyla hakkını kabul ettirmeyi deneyecektir.

Buna karşılık, hukuka aykırı fiilden zarar gören yabancı uyruklu kişiler ise,

olağan olarak bu kişilerin zarar veren devletin iç hukuku çerçevesinde o

devlette geçerli olan iç başvurma yollarım tüketmesi ve bunlardan bir sonuç

alınamamışsa uyruğunda bulunduğu devletin diplomatik koruması aracılığıyla

hakkının zararı veren devlete karşı uluslararası barışçı çözüm yolları

çerçevesinde aranması gerekmektedir112.

Uygulamada, uluslararası silahlı çatışmaları sona erdiren barış

andlaşmalarında ya da salt çatışmalarda görülen zararın onarımı amacıyla

yapılan özel andlaşmalarda , ilgili devletlerin hukuka aykırı fiillerinden doğan

zararların onarımını düzenleyen hükümlere rastlanmaktadır. Bu zararların

doğrudan devlete verilmiş olması ya da yurttaşları aracılığıyla dolaylı olarak

devlete etki yapması durumları göz önünde tutularak, 18. yüzyıldan bu yana,

uygulamada barış andlaşmaları hükümleri arasına yenen devlet lehine

“savaş tazminatı” ödenmesini öngören bir hüküm konulmaya başlanmıştır.

  1. ve 19. yüzyıllarda bir zarar-giderim niteliğinden çok yenilene ödettirilen bir

ceza niteliği taşıyan “savaş tazminatı”, Birinci Dünya Savaşını sona erdiren

barış andlaşmalarında daha çok uğranılan maddi zararların onarımı amaçlı

zarar-giderim niteliğini kazanmakla birlikte, İkinci Dünya Savaşını sona

erdiren barış andlaşmaları ile hem maddi zararı giderme hem de yenen

devletlerin savaş masraflarını karşılama ya da azaltma amacını taşıyan bir

niteliğe bürünmüştür113 .

112 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.321

113 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.321

115

Lozan Andlaşması bu açıdan incelendiğinde Barış Andlaşmasının

58/1. maddesinde, Yunanistan bu düzenlemenin dışında tutulmak üzere,

tarafların gerek savaş fiilleri gerekse savaş yüklemi (eski adıyla istimval

ya da mükellefıyet-i harbiye) elkoyma , ve zoralım (müsadere) gibi

savaş sırası önlemleri için ödeme isteminde bulunmaktan karşılıklı

olarak vazgeçtiği bildirilmektedir. Buna karşılık, Barış Andlaşmasının

59/1. maddesi Yunan silahlı kuvvetlerinin ya da yönetim organlarının

“savaş yasalarına aykırı” fiilleriyle Anadolu’da neden olduğu zararlar

için Yunanistan’ın onarma yükümlülüğünü öngörmektedir. Ancak, 59/2.

maddesi ile Türkiye Yunan Hükümetinden savaşın etkisini onarma

amaçlı genel ödeme isteminde bulunmaktan vazgeçmektedir. Başka bir

deyişle, Lozan Barış Andlaşması ile silahlı çatışmalar uluslararası

hukukuna aykırı fiilleri nedeniyle Yunanistan’ın Türkiye’ye yalnızca

zarar-giderim nitelikli ödemelerde bulunması ve bir “savaş tazminatı”

istenmemesi kabul edilmiştir114.

Uluslararası silahlı çatışmalar sırasında çatışan devletlerin hukuka

aykırı fiilleri ile birbirinin yurttaşlarına verdiği zararların onarımına gelince;

uygulamada Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra bu tür onarımlara

ilişkin hükümlerin yalnızca yenen devletlerin yurttaşları lehine öngörüldüğüne

tanık olunmaktadır. Nitekim Versailles Andlaşmasının 297/e. maddesi

yalnızca Müttefik Devletlerin yurttaşlarının Almanya tarafından gördükleri kimi

savaş önlemleri ile Almanya’daki mallarına, hak ve çıkarlarına ilişkin

önlemlerinden doğan zararlarının giderilmesini öngörürken, İtalya ile yapılan

1947 Paris Barış Andlaşmasının 75-78. maddeleri Müttefik Devletler

yurttaşlarının İtalya’daki ve İtalya tarafından işgal edilen ülkelerdeki

haklarının zarara uğraması durumunda tüm bu zararların giderilmesini

öngörmektedir115.

114 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.322

115 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.322

116

  1. Uluslararası Olmayan Silahlı Çatışmalarda Sorumluluk

Uluslararası olmayan silahlı çatışmalar sırasında çatışan tarafların

vereceği zararlar nedeniyle sorumlulukları sorunu uygulanan uluslararası

hukuk kurallarının doğrudan düzenlediği bir sorunu oluşturmamaktadır,

uluslararası içtihat bu konuda uluslararası silahlı çatışmalara kurallarının

karşılaştırma (kıyas) yoluyla uluslararası olmayan silahlı çatışmaları

uygulanmasına ilişkin olarak çelişkilidir. Örneğin, Fas’ta İngiliz Mallan

Davası’nda taraflarca hukuk bilirkişisi olarak seçilen Max Huber uluslararası

silahlı çatışmalara ilişkin 1907 Lahey IV sayılı Sözleşmesinin 3.

maddesindeki kuralın karşılaştırma (kıyas) yoluyla uluslararası olmayan

silahlı çatışmalarda da uygulanabileceğini öngörmesine rağmen , Caire

Davasına ilişkin olarak Fransa-Meksika Karma Komisyonu Başkanı 7.6.1929

tarihli kararda bir savaş sözkonusu olmayan durumlarda anılan 1907 Lahey

Sözleşmesi hükmünün uygulanamayacağını bildirmektedir116.

Bununla birlikte, uluslararası içtihat genel bir biçimde uluslararası

olmayan silahlı çatışmalara ilişkin olarak hükümet silahlı kuvvetlerinin hukuka

aykırı fiilleri ile hükümet karşıtı kuvvetlerin fiilleri arasında bir ayırıma gitmekte

olup, olağan olarak hükümet kuvvetlerinin askeri gereklilik olmayan kimi

yakma, yoketme, yağmalama, silahlı çatışma dışı yargısız öldürme, işkence

yapma gibi hukuka aykırı fiillerle ilgili devletin yabancılara verdiği zararlara

bağlı olarak ilgili devletin uluslararası sorumluluğunu kabul etmektedir. Buna

karşılık içtihat uluslararası olmayan silahlı çatışmalarda hükümet karşıtı

kuvvetlerin yabancılara verdiği zararlar için ilke olarak bu devletin uluslararası

sorumluluğunun doğmadığını, ancak hükümet karşıtı kuvvetlerin başarıya

ulaşarak hükümeti ele geçirmeleri durumunda ilgili devletin daha önceki

hükümet karşıtı kuvvetlerin yabancılara vereceği zararlar için de uluslararası

sorumluluğunun doğacağını kabul ettiği görülmektedir117.

116 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.323

117 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.323

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

ULUSLARARASI HUKUK AÇISINDAN ERMENİ SOYKIRIMI

İDDİALARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

  1. ERMENİ SORUNUN ORTAYA ÇIKIŞI
  2. Ermenilerin Kısa Tarihi

Ermeniler Hint-Avrupa dil ailesinin doğu kolundan olan Ermenice’yi

konuşan, çoğunluğu Hıristiyanlığın Gregoryen diye tanımlanan koluna

mensup bir topluluktur1. Anavatanları bugünkü Ermenistan ve batısında yer

alan bölgedir. Ansiklopedik kaynaklarda, Erivan, Gökçegöl, Nahcıvan,

Rumiye gölü kuzeyi ve Mako bölgesine, yukarı memleket anlamına gelen

Armenia, bu yörelerde yaşayan halka ise Ermeni denildiği yer almaktadır2.

Bu coğrafyada takriben M.Ö. 5. yy’dan beri asla bağımsız değil, fakat

civardaki güçlü krallıklara tabi olarak yaşamışlardır. Ermeni Krallığı, Bizans

İmparatoru 9. Konstantinos tarafından bütünüyle ilhak edildikten sonra halkın

önemli bir kısmı Kilikya’ya sürüldü ve bu bölgede Haçlılar sayesinde kısa

süreli yaşama olanağı bulan Katolik Kilikya Ermeni Krallığı’nı ve Haçlılar

tarafından yıkılan Urfa Ermeni Kontluğu’nu kurdular. Ermenistan’ın Bizanslılar

tarafından boşaltılması ise 1071 sonrası Anadolu’nun Türkler tarafından

fethedilmesini kolaylaştırdı. Malazgirt Zaferinin kazanılmasıyla hem

1 Ermenilerin Kimliği konusunda tarihçiler arasında da fikir birliği yoktur. Bu konuda farklı görüşler

vardır. Ermeni tarihçilerin bir kısmı, M.Ö. 6. yüzyılda kuzey Suriye ve Kilikya bölgesinde yaşayan

Hititlerden olduklarını; bir diğer kısmı ise Nuh’un oğullarından Hayk’a dayandıklarını

söylemektedirler. Bunun yanında, Ermenistan denilen coğrafyada yerleşen ve bugün Ermeni diye

adlandırılan toplumun, bölgenin kesin olarak neresinde yaşadıkları, sayıları ve aynı yörede ikamet

eden diğer halklara kıyasla nüfus oranları bilinmemektedir. Ermeni tarihçileri bile kökenleri

konusunda fikir birliği içinde değildir.Ayrıntılı bilgi için Bknz: Necdet Tuna , “Ermeni Sorunu” ,

Silahlı Kuvvetler Dergisi , sy.368, Nisan 2001, s.19 ; Gültekin Ural , Ermeni Dosyası , Kamer

Yayınları 2.b, İstanbul , 1998, s.15, ; İhsan Sakarya , Belgelerle Ermeni Sorunu , ATSEB Yayınları ,

2.b, Ankara , 1984, s.3 ; Yavuz Ercan, “Ermeniler ve Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37,

Ocak-Şubat 2001, s.36

2 Ermeni Tarihine Kısa bir Bakış, http://www.ermenisorunu.gen.tr

118

Ermenistan’da Türk egemenliği hem de Türklerle Ermenilerin bugüne kadar

süren ortak yaşayışları başladı3.

Ermeniler, 11. Yüzyıl ortalarına kadar, evvela Kafkaslar bölgesinde ,

daha sonra Kafkaslardan batıya ve güneye yayılarak geniş bir alanda, bu

bölgelere egemen olan büyük devletlere tabi kalmak suretiyle dil , din ,

gelenek ve varlıklarını korumak için sürekli çabalarda bulunmuşlar; ancak

bağımsız bir millet olmak olanağını bulamamışlardır. Ermenilerin yaşadıkları

bölgenin jeopolitik durumu da , bunların diğer milletler tarafından devamlı

olarak saldırılara uğramasına ve bu bölgelerde yaşayan Ermenilerin her

tarafa yayılmalarına etken olmuştur. Ermeniler 11. yy’dan başlayarak uzun

yıllar Selçuklulara ve Selçuklu Devletine bağlı diğer Türk devletlerine ve

daha sonra İlhanlılar’a bağlı olarak küçük prenslikler halinde varlıklarını

sürdürmüşlerdir. Doğu Anadoludaki Ani Krallığına 1045 yılında Bizanslılar ;

daha sonra 1080 yılında Selçuklular ; Kilikyadaki son Ermeni Krallığına da

1337 yılında Memlükller son vermişlerdir. Ermeniler daha sonra bölgeye

egemen olan Osmanlı Devleti zamanında barış ve güven içinde yaşama

olanağı bulmuşlardır4.

  1. Tarihten Bugüne Türk Ermeni İlişkileri
  2. Selçuklu Dönemi5

Özellikle Selçuklu yönetimi sırasında Türk – Ermeni İlişkileri hakkında

biri Ermeni diğeri Süryani iki yabancı kaynak yeterince açıklayıcı bilgi

vermektedir. Bu kaynaklardan biri olan Süryani Mihael şöyle yazmaktadır

“Türkler şirretli ve sapık inançlı Rumlar gibi kimsenin dinine ve inancına

karışmıyor, hiçbir baskı ve zulüm düşünmüyorlardı” 6.

Türkler, Bizanslılarla birlikte kendilerine karşı savaşan Ermenilere nasıl

davranmışlardır? Bizanslıların yaptıkları gibi onları hakir mi görmüşler, zulüm

3 Ercan, a.g.m., s.39

4 Sakarya , a.g.e. , s.10

5 Selçuklular döneminde Ermeniler hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz: Ali Sevim, “Selçuklular ve

Ermeniler” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.595 ; Mehmet Ersan , “Selçuklular

Döneminde Türk-Ermeni İlişkileri” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.603

6 Ercan, a.g.m., s.39

119

mü yapmışlar, yoksa kilise ve manastırlarını mı yakmışlardır? Ermeniler

başta olmak üzere, Selçuklu yönetiminde yaşayan bütün gayrimüslim

azınlığa gösterilen hoşgörüyü Urfalı Mateos şu şekilde kaydetmiştir : “539

(27 Şubat 1090-26 Şubat 1091) tarihinde Ermeni Katogikosu Barseg,

cihangir sultan Melikşah’ın yanına gitti. Katogikos bazı yerlerde Hıristiyanların

tazyik edildiğini, Allah’ın kiliseleri ile ruhanilerden vergi istenildiğini ve

manastırlarda piskoposların vergi için tazyik edildiğini görüp, İranlıların ve

bütün Hıristiyanların âlicenap ve tatlı sultanının huzuruna gidip, bütün bunları

ona arz etmeye karar verdi. Sultan, senyor Barseg’i huzura kabul edip, ona

büyük iltifat gösterdi ve onun arzularını yerine getirdi. Sultan, bütün kilise ve

manastırları ve ruhanileri vergiden muaf tuttu ve Ermeni katogikosuna

fermanlar verip onu iltifatla uğurladı.” 7 ..” İnsanların en adili , en akıllı ve

kudretlisi olan Melikşah bütün insanlara karşı baba gibi idi. Bütün Rum ve

Ermeniler kendi istekleriyle onun yönetimine girdiler”8

Bu ifadelerden de açıkça anlaşıldığı gibi Selçuklu Türkleri, Ermenilere

ve diğer gayrimüslim halka Bizanslıların göstermediği hoşgörüyü göstermiş

ve onların dinlerini ve sosyal yaşantılarını korumalarını sağlamıştır. Bu

anlayış, Anadolu Selçukluları döneminde de devam etmiştir. Gösterilen tüm

bu hoşgörülere rağmen, bazen Ermenilerin Bizanslıların ve Haçlı Seferleri

sırasında Haçlıların yanlarında yer aldıkları da bilinmektedir. Sonuç olarak

Osmanlı yönetimine gelinceye kadar Türklerle Ermeniler arasında gündelik

anlaşmazlıkların dışında ciddi çatışmaların fazla olmadığı söylenebilir9.

  1. Osmanlı Dönemi10

Ermeniler , Osmanlılarla da 1324 tarihinde Bursa’nın fethinden itibaren

ilişkiye geçmişlerdir. 1461 yılında, Sultan II. Mehmet’in buyruğuyla Bursa’daki

7 Selçuklular Döneminde Türk – Ermeni İlişkleri, www.ermenisorunu.gen.tr

8 Ercan, a.g.m., s.39

9 Ercan, a.g.m., s.39

10 Osmanlılar döneminde Ermeniler hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz.: Ercüment Kuran, “Osmanlılar

ve Ermeniler” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.617 ; “Osmanlılır ve Millet-i

Sadıkadan Ermeniler” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.621 ; İlber Ortaylı ,

“Osmanlı Ermenileri” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.630 ; Nejat Göynüç,

“Osmanlı Devletinde Ermeniler Hakkında” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.633

120

dinsel başkanlıkları İstanbul’a taşınmış ve Ermeni Patrikhanesi kurulmuştur11.

Bundan sonra Tanzimat Fermanına12 (1839) kadar Ermeniler Osmanlı

ülkesinde zımni13 statüsünde yaşamışlardır. Ödedikleri cizye yüzünden

askerlikten muaf tutulan Ermeniler 18. yy sonlarında başlayan Yunan

isyanları neticesinde, Rumlar’ın o zamana dek sürdükleri ayrıcalıklı statüden

yararlanmaya başlayıp, Devletin Avrupalılar ile arasındaki ilişkide tacir ve

tercüman olarak önemli bir rol üstlendiler. 19.yy ‘ın ikinci yarısına kadar hiç

bir isyan hareketine karışmadıkları için de millet-i sadıka diye anıldılar14 .

Osmanlı devleti, Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile yapmayı vaadettiği

ıslahatları ilân etmiş, ancak gayrimüslimler verilen yeni haklardan memnun

kalmamışlardır. Tanzimat ile gayrimüslimlere askerlik mükellefiyeti getirilmiş,

devlet memuriyetleriyle idari ve askeri okullara girmelerine izin verilmiştir.

Buna dayanarak Ermeniler, 1863’de yürürlüğe giren 99 maddeden oluşan

Ermeni Milleti Nizamnamesi’ni bir fermanla Babıâli’ye onaylatmışlardır15.

Osmanlı yönetimindeki diğer gayrimüslim azınlıklar gibi Ermeniler de

her zaman birinci sınıf vatandaş muamelesi görmüşler; askere gitmedikleri

gibi, özellikle ticari hayatta kilit noktaları ellerine geçirmek suretiyle, toplum

içinde ön plana çıkmışlar, zengin olmuşlardır16.

Devlete bağlılıkları, Türk adetlerini benimsemeleri, hatta iyi Türkçe

konuşmaları, Ermenilerin devlete ait resmi veya özel işlere atanmalarına

sebep olmuştur. Bu bakımdan 16. yüzyılda Ermeni asıllı Mehmet Paşa gibi

vezirlik rütbesine kadar yükselen devlet adamları, 18. yüzyılda Divrikli

Düzyan soyundan saray kuyumcuları ve sonradan Darphane bakanları,

11 Nurşen Mazıcı, Belgelerle Uluslararası Rekabette Ermeni Sorunu’nun Kökeni 1878-1918, Der

Yayınevi, İstanbul 1987 , s. 3,

12 Ural, a.g.e., s.50

13 Omanlıda zımnilerin hukuki statüleri hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz.: Gül Akyılmaz,

“Tanzimattan Önce ve Sonra Osmanlı Devletinde Zımnilerin Hukuki Statüsü”, Yeni Türkiye ,

y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.671 ; Ali Şafak, “Mukayeseli Hukuk Açısından Azınlık Haklarına

Bir Bakışve Ermeni Katolik Patrikliği ile İlgili Bir Ferman Değerlendirmesi”. Yeni Türkiye , y.7

, sy.38, Mart-Nisan 2001, s.651

14 Bilal Eryılmaz, “Osmanlı Devletinde Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7,sy. 38, Mart-Nisan

2001, s.639

15 Ural, a.g.e., s.51 ; Osmanlı Ermeni İlişkileri , www.ermenisorunu.gen.tr

16 Ural , a.g.e., 58-68 ; Osmanlı Ermeni İlişkileri , www.ermenisorunu.gen.tr

121

Sasyan ailesinden saray doktorları, 19. yüzyılda Bezciyan ailesinden

Darphane bakanları, Dadyan ailesinden Baruthane bakanları devletin en

yüksek kademelerinde görevler yapmışlardır. 19. yüzyılda ve Abdülhamit

devrinde ve sonrasında ise Ermeni dış işleri görevlileri ve bakanlar

bulunmaktadır. Ayrıca birçok Ermeni de Osmanlı Devlet adamlarına

danışmanlık yapmıştır17.

Osmanlı tarihi Ermenilerden 29 paşa , 22 bakan, 33 milletvekili, 7

büyükelçi, 11 başkonsolos ve konsolos, 11 üniversite öğretim üyesi, 41

yüksek rütbeli memur, bulunmaktadır. Ermeni bakanlar arasında , maliye,

ticaret, bayındırlık, ve posta bakanları gibi son derece önemli ve kilit

mevkilerde bulunanlar olmuştur18.

1876’da toplanan ilk Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na seçilen 115

üyeden 69’u müslüman, 46’sı müslüman olmayan Osmanlılardan

oluşuyordu19

  1. yy’da Yunanistan’ın bağımsızlığına kavuşması ve diğer Balkan

uluslarının da özerk bir statüye sahip olmaları sonucu, Osmanlı Devletinde

en önemli azınlık Ermeniler kalmıştır. Avrupa devletlerinin Ermenilerle

ilgilenmelerinin en önemli nedenlerinden biri de budur. Çünkü Avrupa

devletlerinin Osmanlı Topraklarında Ermenilerin dışında himaye edecekleri

ve kışkırtacakları başka bir topluluk kalmamıştır20.

Yabancı devletlerin müdahaleleri ve o dönemin etkisinde kaldığı

milliyetçilik akımından Ermeniler de etkilenmişlerdir. Rusya, Küçük Kaynarca

Andlaşmasından (1774) sonra, Osmanlı İmparatorluğunun Hıristiyan

17 Ural , a.g.e., 58-68 ; Osmanlı Ermeni İlişkileri , www.ermenisorunu.gen.tr

18 M. Necati Çetinkaya, “Tarihten Günümüze Ermeniler ve Ermeni Sorunu” Yeni Türkiye , y.7 ,

sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.27 ; Osmanlıda görev yapmış yüksek mevkideki kişiler hakkında ayrıntılı

bilgi için Bknz.: M. Cemil Özgül, “Osmanlı Devletinde Ermeniler”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37,

Ocak-Şubat 2001,s.53 ; www.ermenisorunu.gen.tr ; www.agos.com.tr/tr/arshiv/ osmanlidaermeniler

18 Ercan, a.g.m., s.39

19 Özgül. A.g.m., s.57

20 Eryılmaz, a.g.m., s.639

122

tebaasının “koruyucusu” rolüne soyunmuştu21. Özellikle Ortodokslar

konusunda Osmanlı devletinin içişlerine karışıyor, İstanbul Hükümetine

sürekli baskı yapıyordu22. Rusya’nın bu politikası yüzünden 1853’te Osmanlı

devletiyle Rusya arasında Kırım savaşı patlak verdi. İngiltere ve Fransa da

bu savaşta Osmanlı devletinin yanında yer aldılar. Kırım savaşı sonunda,

Şubat 1856’da Islahat Fermanı yayınlandı ve Padişah, tebaası arasında

hiçbir ırk ve din ayrımı yapmayacağını ilân etti23. Kırım Savaşına son veren

30 Mart 1856 tarihli Paris Barış Andlaşmasına Islahat Fermanıyla ilgili şu

madde eklendi (Mad 9):24

Tebaasının refah ve mutluluğunu başlıca iş bilen Padişah, ırk ve din

ayrımı gözetmeksizin, tebaasının durumunu düzeltmek için bir ferman

vermekle, İmparatorluktaki Hıristiyan halk konusunda da yüksek ve cömert

düşüncelerini açıkladıkları gibi, bu yoldaki düşüncelerinin yeni bir delilini

göstermiş olmak için bu fermanı, kendiliğinden, andlaşmayı hazırlayan

devletlere göndermeyi uygun bulmuşlardır….”

Bu madde, Rusya’nın Hıristiyan azınlıklar adına Osmanlı devletinin

içişlerine karışmasını önlemek amacıyla Paris Barış Andlaşmasına

konmuştu. Rusya’nın artık Osmanlının içişlerine karışamayacağı umuluyordu.

Osmanlı devlet adamlarının beklentisi buydu. Bu beklentiyi vurgulamak

amacıyla aynı maddeye şu paragraf da eklenmişti:25

“Andlaşmayı imzalayan devletler, bu fermanın yüksek değerini kabul

ederler. Bu fermanın, Padişahın ne kendi tebaası ile olan ilişkilerine, ne de

Osmanlı devletinin iç yönetimine andlaşmayı imzalayan devletlere teker teker

ya da toplu olarak karışmak için bir hak ve yetki veremeyeceği doğaldır.”

21 Salahi Sonyel, “Hırıstiyan Azınlıklar ve Osmanlı İmparatorluğunun Son Dönemi”, Yeni

Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.687 ; Akyılmaz, a.g.m., s.681

22 Tuna, a.g.m. , s.23

23 Akyılmaz, a.g.m., s.681

24 Bilâl N. Şimşir, “Ermeni Gailesinin Tarihsel Kökeni Üzerine” Ermeni Araştırmaları Dergisi ,

Haziran-Temmuz – Ağustos , 2001, sy.1 http://www.eraren.org/tur/dergi-makale-bilal%20% FEim

%FEir.htm

25 Şimşir, a.g.m.

123

Mademki Padişah hiçbir ayrım gözetmeden bütün tebaasının refah ve

mutluluğunu düşünüyordu ve mademki bunu açıklayan bir de ferman

vermişti, öyleyse yabancı bir devletin, Padişahın Hıristiyan tebaası adına

Osmanlı içişlerine karışmasına sebep yoktu, olamayacaktı artık. Osmanlı

yöneticileri öyle umuyorlardı. Ancak umulan gibi olmadı. İngiltere ve öteki

Avrupa büyük devletleri, Islahat Fermanı döneminde (1856-1876) Osmanlı

Hıristiyanları üzerine eğildiler. Hıristiyanlar lehine ağırlıklarını koydular. Yanız

Rusya’nın değil, aynı zamanda İngiltere, Fransa, Avusturya, Prusya

(Almanya) ve Sardunya (İtalya) da Osmanlı yönetimi üzerinde baskılara

başladılar. Kimi zaman bunu tek başlarına, kimi zaman da birlikte yaptılar.

Osmanlı Ermenilerinin artık bir değil, yarım düzine “koruyucusu” vardı.

Avrupa devletleri Ermenilerin arkasındaydı26.

1839 Tanzimat Fermanı, tüm Osmanlı tebaası için düzenlemeler

getirerek müslim gayrimüslim bütün toplulukların haklarını güvence altına

almaya çalışıyordu27. 1853 Kırım savaşı sonrası Paris Andlaşması (1856)

görüşmeleri sırasında çıkarılacağı öngörülen Islahat Fermanı ise özellikle

gayrimüslim tebaanın hak ve özgürlüklerini düzenlemek için çıkarılmıştı.

Söz konusu fermanla birlikte Tanzimat Fermanı ile tanınan can, mal,

namus, şeref dokunulmazlıklarının ve müslüman olmayan cemaatlerin

öteden beri sahip oldukları ruhani ayrıcalıkların bir kez daha güvence altına

alınması, bu yolda somut önlemlere başvurma sözünün verilmesi, kiliselerin

topladığı vergilerin kaldırılması, dinsel toplulukların kendilerini yönetmeleri

için cemaat meclislerini oluşturabilmeleri, ibadet yeri ve okulu açabilmeleri,

din, vicdan ve ibadet özgürlüklerinin kesin olarak korunması, din ve

mezhebi yüzünden aşağılanmama, din değiştirmeye zorlanmama,

Hıristiyanların da eyalet meclislerine, bütün okullara hatta askeri hizmete

girebilmeleri, mahkemede tanıklıklarının eşdeğerde sayılması, Müslüman

ve Müslüman olmayan kişiler arasındaki davalara karma mahkemelerde

bakılması, yargılamaların açık olması, yeni ceza yasalarının yapılması,

işkencenin kaldırılması, ceza uygulamalarının insancıllaştırılması, maliyede

26 Şimşir, a.g.m.

27 Nejdet Bilgi, Ermeni tehciri ve Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemel Beyin Yargılanması ,

KÖKSAV yayınları No: 16, 1.b, Ankara , 1999, s.3

124

yeniliklere gidilmesi, vergide eşitlik, iltizamın kaldırılması, yabancı

uyruklulara da ”tasarrufu emlak” izni verilmesi sağlanmıştır28 .

Bu fermandan sonra, Müslüman olmayan tebaanın din ve hukuk

alanında iki önemli sonuç yaşanmıştır:

– Hıristiyan topluluklarının birer ulus olma yoluna girmeleri.

– Bu toplulukların kilise meclislerine ruhbandan olmayan laik üyelerin

seçilmesidir29.

Islahat Döneminin getirdiği imkanlardan yararlanan Ermeniler 1862

yılında Ermeni ulusal tüzüğü’nü hazırladılar. Bu tüzükle Ermeniler , bir genel

meclisi de öngören gerçek bir meclise sahip oldular .Toplantı yeri

Patrikhane olan meclisin 140 üyesinden 120 ‘ si halk tarafından seçilmekte

ve ulusal vergi salma, bütçe hazırlama ve Patrik’in seçimine karar

vermekteydi30.

1877-1878 Türk-Rus Savaşı, Türk milleti için büyük bir felâket,

Osmanlı Ermenileri için ise bir fırsat oldu. Anadolu’nun kimi uzak yerlerinde

Ermeni çeteleri, eli silah tutan Türklerin cephelere gitmiş olmalarını fırsat

bildiler. Gün bu gündür deyip Türk-Müslüman köylerine saldırdılar. Örneğin

Maraş’ın Zeytun yöresinde, Babek adlı bir Ermeni eşkıya, 200 kişilik çetesiyle

komşu Türk köylerini ve Yörük oymaklarını vurup yağma etti, birçok cana

kıydı31.

Doğu Anadolu Ermenileri, Rus işgal kuvvetlerinin hizmetine de girdiler.

İşgalci Rusların arasında Ermeni asıllı subaylar vardı. Kars’ta Korgeneral

Lazareff, Erzurum’da binbaşı Kamsaragan gibi. Bunlar, bazı yerli Ermenileri

28 Bülent Tanör, Osmanlı- Türk Anayasal Gelişmeleri, Der Yayınları, İstanbu1, 1992, s. 72-73 ;

Ural , a.g.e., s.51

29 Mazıcı, a.g.e., s. 11

30 Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Ekin Yayınevi, İstanbul ,1979, s.1070 ; Neşide Kerem

Demir, Türkiye’nin Ermeni Meselesi, Hülbe Yayınları , No:2, 3.b, Ankara , 1982 ; Sadık Tural,

“Bir Kavganın Anotomisi yahut Haklı bir Milletin Çaresizliği” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, OcakŞubat

2001, s.88 ; Bilgi, a.g.e., s.4 ; Nizamnamenin hükümleri için Bknz.: Sakarya , a.g.e., s.34

31 Şimşir, a.g.m. ; Demir, a.g.e., s.69 ; Sakarya , a.g.e., s.106 ; Ural, a.g.e., s.250

125

Ruslarla işbirliğine çektiler. Binbaşı Kamsaragan daha önce Erzurum’da

Rusya konsolosu olarak bulunmuştu. Rus işgalinde Erzurum Polis Şefi oldu.

Kendisi gibi bir Rusya Ermenisi olan yardımcısı teğmen Nikolosoff ile birlikte,

birçok yerli Ermeniyi Rus polis hizmetine aldı. Ellerine biraz yetki ve silâh

verilen bu işbirlikçi Erzurum Ermenileri, ilk iş olarak, Müslüman komşularına

zulmettiler. Tıpkı İstiklal Savaşı sırasında, Fransız üniformaları giymiş silâhlı

Ermenilerin Urfa, Maraş, Antep bölgesinde Müslümanlara yapmadıkları

zulmü bırakmadıkları gibi. İstiklâl Savaşından kırk yıl önce, 1877-1878

yıllarında Erzurum ve Kars yöresindeki Ermeniler de Rus silahlarıyla benzer

zulümler yapmışlardır32

İstanbul Ermenilerine gelince, onlar, 1877-78 Osmanlı – Rus Savaşı

başlayınca Osmanlı devletine bağlı göründüler. Patrik Nerses, Padişaha

bağlı bir Osmanlı vatanseveri olduğunu birkaç kez açıkladı. Ama savaşın

gidişi tersine dönünce, özellikle Plevne’de Osman Paşa teslim olunca,

İstanbul Ermeni Patrikhanesi yüz seksen derecelik bir dönüş yaptı.

Patrikhane ve Ermeni aydınları, Osmanlı devletine sırt çevirip Ruslara

yöneldiler. Ellerini Rusya’ya uzattılar ve işgalci Ruslarla gizli ilişkiler

kurdular33.

1877 Türk-Rus Savaşı’ndan sonra Ermeni sorunu da başlar. Savaş

sonrası Ruslar’ın zoruyla imzalanan Ayestafanos (Yeşilköy) Andlaşmasıyla

Ermeniler’in yurdu olarak kabul edilen vilayeti sitte’ye (Erzurum, Erzincan,

Sivas, Elazığ, Malatya’nın yarısı, Muş, Van’ın büyük kısmı ve Beyazıt’ı

kapsayan bölge) bağımsız yönetim verilerek bölgenin Müslüman halkların

saldırısından korunacağı taahhüt edilir. Ayestafanos Andlaşmasının 16.

maddesinde 34:

“Madde 16 – Ermenistan’da (Doğu Anadolu’da) Rus işgalinde bulunan

ve Türkiye’ye geri verilecek olan toprakların Rus askerince boşaltılması,

oralarda, iki devletin (Türkiye ve Rusya’nın) iyi ilişkilerine zararlı karışıklıklara

yol açabileceğinden, Babıâli (Osmanlı Hükümeti), Ermenilerin yaşadığı

32 Şimşir, a.g.m.

33 Şimşir, a.g.m.

34 Şimşir, a.g.m. ; Sakarya , a.g.e., s.43 ; Demir, a.g.e., s.44 ; Bilgi, a.g.e., s.5 ; Tuna, a.g.m., s.23

126

vilâyetlerde yerel durumun gerektirdiği iyileştirmeleri ve reformları zaman

yitirmeden gerçekleştirmeyi ve Kürtler ile Çerkezlere karşı Ermenilerin

güvenliğini sağlamayı üzerine alır.”

Bu madde ile, Ermeni adı ilk defa bir uluslararası andlaşmaya girmiş

oldu35. Daha önce Osmanlı Hükümetinin imzaladığı hiçbir andlaşmada

Ermeni adı yer almıyordu; ilk defa Ayastefanos andlaşmasında açıkça

Ermenilerden söz edilmiştir. Artık Ermeniler, uluslararası politika gündemine

getiriliyorlardı. Osmanlı Ermenileri tarihinde bu, bir dönüm noktasıydı. Ancak

Ayastefanos andlaşması yürürlüğe girmedi, onun yerini Berlin andlaşması

alacaktı36.

Ayastefanos andlaşması ile Rusya, işgal ettiği Osmanlı topraklarından

Kars, Ardahan ve Batum’u alıyor, kendi topraklarına katıyordu. Erzurum’u ve

diğer bazı yerleri ise boşaltacak, Türkiye’ye bırakacaktı. Buralarda Ruslarla

işbirliği yapmış, Rus hizmetine girmiş ve yerli Müslümanlara zulmetmiş olan

Ermeniler, Ruslar çekilince zulmettikleri insanların intikam almalarından

korkmuşlardı. Onların bu kaygılarını gidermek için Ayastefanos

andlaşmasında, “Kürtler ile Çerkezlere karşı Ermenilerin güvenliğinin

sağlanması” hükme bağlanmıştı. Ayrıca Rusya, “Ermeniler için reform”

yapılmasını şart koşmuştu37.

Ayastefanos andlaşması İngiltere’yi telâşlandırdı. 4 Haziran 1878 günü

İngiltere ile Osmanlı Hükümeti arasında ikili bir andlaşma imzalandı. “Kıbrıs

Andlaşması” olarak da bilinen bu andlaşmaya göre, eğer Rusya, ilerde

Osmanlı devletinin Asya topraklarından bir bölümünü ele geçirmeye kalkarsa,

İngiltere, silahla Osmanlı devletinin yardımına koşacaktı. Bu olası yardıma

karşılık Osmanlı Devleti, Kıbrıs adasının yönetimini İngiltere’ye bırakıyordu.

Kıbrıs Andlaşmasına, belki Kıbrıs’ın İngiltere’ye bırakılması kadar önemli şu

cümle de konmuştu38:

35 Sakarya , a.g.e., s.45 ; Bilgi, a.g.e., s.5

36 Şimşir, a.g.m. ; Tuna, a.g.m., s.23 ; Bilgi, a.g.e., s.5

37 Şimşir, a.g.m ; Sakarya , a.g.e., s.46 ; Tuna, a.g.m., s.23

38 Şimşir, a.g.m ; Sakarya , a.g.e., s.106

127

” Buna mukabil Zatı Padişahi dahi Anadolu kıtasında bulunan

Hıristiyan ve sair tebaanın iyi idare edilmesi ve korunması hakkında

devleteyn (İngiltere ve Osmanlı devleti) arasında sonradan kararlaştırılacak

olan lüzumlu ıslahatı yapacağını İngiltere devletine vaat eder.”

Bu tek cümle, İngiltere’nin Ermeni işine el atmasının en önemli hukukî

(veya ahdî) dayanağı oldu. Padişah, Ermenilerin “iyi yönetilmesi ve

korunması” için “reform” yapmaya söz veriyordu. “Reform” kelimesinden

İngiltere’nin ne kastettiği sonradan anlaşılacaktı39.

İngiltere’nin öncülüğüyle, Rusya ile Osmanlı devleti arasında

imzalanmış olan Ayastefanos andlaşması değiştirilecek, bu ikili andlaşmanın

yerini çok taraflı yeni bir andlaşma imzalanacaktı. 13 Temmuz 1878 günü

imzalanan Berlin Barış Andlaşmasında Osmanlı Ermenileriyle ilgili şu özel

madde yer aldı40:

“Madde 61 – Babıâli (Osmanlı Hükümeti), Ermenilerin yaşadığı

eyaletlerde yerel ihtiyaçların gerektirdiği reformları geciktirmeden yapmayı ve

Çerkez ve Kürtlere karşı Ermenilerin huzur ve güvenliğini sağlamayı taahhüt

eder (yükümlenir). Bu hususta alınacak önlemleri (büyük) devletlere

bildirecektir ve devletler de alınan önlemlerin uygulanmasını

gözetleyeceklerdir.”

Bu iki cümlelik madde, ilerde Osmanlı devletinin başına büyük sorunlar

açacak ve Anadolu’nun toprak bütünlüğüne karşı ciddi bir tehdit

oluşturacaktır. Önce Ayastefanos, ardından Berlin Andlaşmaları, Türk-Ermeni

ilişkileri tarihinde bir dönüm noktası olmuştur41.

1878 Berlin andlaşması, Anadolu’da, Ermenilerin yaşadığı bölgelerde

“reform”42 yapılmasını öngörmüştü. Osmanlı Hükümeti reform yapmaya söz

vermişti. Andlaşmayı imzalayan Avrupa büyük devletleri bu reformları

39 Şimşir, a.g.m.

40 Şimşir, a.g.m. ; Sakarya , a.g.e., s.47; ; Bilgi, a.g.e., s.6 ; Tuna, a.g.m., s.23

41 Şimşir, a.g.m.

42 Ermeniler Hakkındaki Reformların uygulaması hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz. : Musa Şaşmaz,

“Ermeniler Hakkındaki Reformların Uygulanması”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001,

s.765

128

denetleyeceklerdi. Osmanlı Hükümeti de Avrupa devletlerine hesap

verecekti. 1879 yılında Anadolu’ya atanan İngiliz asker-konsolosları da

reformların nasıl yapıldığını yerinde görüp denetleyecekler, yerel Türk

makamlarına “öğütler” verecekler ve reformların uygulamasını

sağlayacaklardı43.

Berlin Andlaşmasını imzalayan devletler, Doğu Anadolu’da Ermeniler

için reform yapılması için 1879’dan itibaren Osmanlı Hükümeti üzerindeki

baskılarını yoğunlaştırdılar. Padişah II. Abdülhamid ve Babıâli, Anadolu’nun

parçalanmasına varabilecek reformlar yapılmasına karşı direndi, ayak

sürüdü. Bu konuda Avrupa devletleri ile Osmanlı devleti arasında başlayan

diplomatik bilek güreşi yıllarca sürüp gitti. Bu dönemde yabancılar, Doğu

Anadolu’yu kasten “Ermenistan”, “Türkiye Ermenistan’ı” veya “Altı Ermeni

Vilâyeti” diye göstermeye yöneldiler44.

Ermeniler, Doğu Anadolu’da bir an önce bir “Ermeni Yurdu” kurulması

için gittikçe sabırsızlanıyorlardı. En çok sabırsızlananlar da dışarıdaki

Ermenilerdi. 1887’de “Hınçak”, 1890 yılında da Taşnak adlı Ermeni ihtilâl

örgütleri kuruldu. Rusya kökenli Ermeniler tarafından kurulan, fakat Türkiye

Ermenilerini hedef alan bu örgütler, günümüzdeki PKK ve Hizbullah örgütleri

gibi Anadolu’yu kana buladılar. 1880 sonlarında başlayan kanlı Ermeni

eylemleri, çeyrek yüzyıl boyunca devam etti. Taşnak ve Hınçak durmadan

kan döktüler ve pek çok masum insanın canına kıydılar45.

Böylece ıslahat bahanesi ile Anadolu’nun doğusu yabancı devletlerin

müdahalesine açılır. Berlin Andlaşmasıyla birlikte Ermeni örgütlenmesi

bağımsızlık isteyen ve bu bağımsızlığı terör yöntemi ile elde etmeye çalışan

bir hüviyet kazanır .Berlin andlaşması ‘nı iki önemli Ermeni komitasının

kurulması takip eder: 1887’de Sosyalist ağırlıklı Hınçak ve 1890’da milliyetçi

43 Şimşir, a.g.m. ; Sakarya , a.g.e., s.48

44 Şimşir, a.g.m.; Sakarya , a.g.e., s.48

45 Şimşir, a.g.m.; Sakarya , a.g.e., s.48

129

Taşnaksutyon46. Bu komitaların kurulmasını müteakip Ermeni

ayaklanmaları47 başlar:

– Erzurum İsyanı

– Musa Bey Olayı

– Kumkapı Gösterisi

– Merzifon, Kayseri, Yozgat Olayları

– Birinci Sason İsyanı

– Babıali Olayı

– Zeytun (Süleymanlı) Olayı48

– Trabzon Olayı

– Birinci Van İsyanı

– Osmanlı Bankası Baskını

– İkinci Sason Olayı

– II. Abdülmecit’e Yapılan Suikast

– Adana Olayı

– Tokat Olayları

– Erzincan Olayları

– Diyarbakır Olayları

– Bitlis Olayları

– Harput (Elazığ) Ayaklanması

– İzmit Adapazarı Olayları

– Bursa Olayları

– Halep Olayları

– Canik (samsun) Olayları

– Urfa Olayları

– Şebinkarahisar Olayları

– Fındıcık Ayaklanması

46 Taşnak ve Hınçak örgütleri hakkında ayrıntılı bilg için Bknz.: Hasan Oktay, “Taşnak Partisi Van

  1. Kongresi”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.822 ;

47 Ermeni ayaklanmaları hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz.: Demir, a.g.e., s.64-75 ; Sakarya , a.g.e.,

s.92-127 ; Ural, a.g.e., s. 102-324 ; Ermeni isyanlarında yabancı ülkelerin ve Kiliselerin katkısı

hakkında ayrıntılı bilgi için Bk.nz.; Ergönüz Akçora, “Ermeni Sorunu ve Türklere Yaptıkları

Katliamlarda Ermeni Komitalarının Yeri” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.747

48 Zeytun Ayaklanması konusunda arşiv belgeleriyle ayrıntılı bir çalışma için Bknz. : Yaşar Akbıyık,

“Arşiv Belgeleri Işığında Zeytun Ermeni Meselesinin Halli”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-

Nisan 2001, s.777

130

Ermeni ayaklanmalarının ortak yönleri ise hepsinin aniden başlayan

kalkışmalar yerine önceden örgütlenmiş isyanlar olması, eylemcilerin silah

gücünün ordu birliklerine kıyasen daha güçlü bulunması ve nihayet isyanın

başladığı bölgedeki sivil halkın tedhiş yöntemiyle kaçırılarak bölgenin

Ermenileştirilmeye çalışılmasıdır .

Osmanlı tebaanın Müslüman çoğunluğu ile Ermeni azınlık arasında

meydana gelen çatışmalar her iki tarafta da derin güvensizlik hisleri,

uyandırır.1893 yılında II. Abdülhamit Hamidiye Alayları’nın kurulmasına

karar verir. Yörede yaşayan göçebe halkın çocukları eğitilerek Ermeni

ayaklanmalarına karşı kullanılmak üzere askere alınırlar. Bu arada Batılı

Devletler tarafından Berlin Andlaşmasında yer alan ıslahat sözünü yerine

getirmesi için İstanbul üzerindeki baskı artırılır. Rusya’nın Çin üzerindeki

emelleri nedeniyle Batıyla fazla ilgilenmemesi nedeniyle Osmanlılar bu

baskıya karşı direnebilirler . Ancak 1905’de Japonya’ya yenilerek Uzakdoğu

ve Baltık donanmalarını kaybeden Ruslar yüzlerini yeniden Batıya dönerler .

Giderek artan baskıya dayanamayan İstanbul Ruslar’la anlaşarak 8 Şubat

1914’de Ermeniler’in yaşadığı bölgelerde ıslahat yapmayı kabul eder49.

Yapılan bu andlaşma oldukça ağır hükümler içerir: Bölgede iki yabancı

müfettiş görev yapacaktır , bunlar ilk defada ve her değişiklik oldukça da

büyük devletlerce seçilecek ve Bab-ı Ali’ce atanacaktır; dolayısıyla bunların

atanmasında Osmanlı’nın hiçbir tesiri yoktur . Yabancılarca seçilmiş bu iki

yabancı, Anadolu’nun aşağı yukarı yarısını kaplayan o zamanın yedi ilinin

gerçek başıdır; idare, adliye, polis, jandarmayı denetleyecekleri gibi gerekli

buldukları takdirde ordu da buyruklarına girecektir. Tüm memur , yargıç ve

valileri işten el çektirmeye yetkileri vardır. Mahkemeler, meclisler eşit sayıda

Müslüman ve Hıristiyan üyeden oluşacaktır .Yöre halkı askerliklerini

müfettişlerin denetim sahası içinde yapacaklardır. Bu sahanın Rus sınırında

olduğu ve nüfusunun takriben yüzde yirmisini Ermeniler’in teşkil ettiği

49 Sakarya , a.g.e., s.53-64 ; Bilgi, a.g.e.s.15

131

düşünülürse Ruslar için sadece durum uygun olduğunda Doğu Anadolu’yu

işgal etmek kalmıştı50.

1914’e gelindiğinde resmi rakamlara göre Osmanlı İmparatorluğu’nda

tüm Anadolu (ve İstanbul’a Yayılmış) 1.226.422 Ermeni yaşamaktaydı51. Bu

rakam tartışmalı bile olsa herhalde Ermeni nüfusu 1 .500.000’ni

geçmemekteydi52. Ermeniler yurtları olduklarını iddia ettikleri Vilayet-i

Sitte’de bile toplam nüfusun yüzde yirmisini çok ender yerleşim yerlerinde

geçebilmekteydiler. Bu durumda bağımsızlıklarını kazanabilmek için geriye

tek yol kalıyordu: tedhiş53. Aksi takdirde büyük Müslüman çoğunluk

tarafından bağımsız olmalarına asla izin verilmeyeceği açıktı.

Rum ve Ermeniler , dış ticarette egemen durumdadırlar; banka ve

sanayi etkinliklerinde de öyledirler. Osmanlı İmparatorluğu’nun, 1913-

1915’te gerçekleştirilen ilk sanayi ”sayım”ı, bu eğilimin altını çizecektir:

Sayıma tabi tutulmuş sanayi kuruluşlarına yatırılmış sermayenin %50’si,

Rumların elindedir, %20’si Ermeniler’e, %5’l de Yahudiler’e aittir; geri kalanı,

yabancılar (%10) ve Türkler (%15) arasında.paylaşılmaktadır. Bir başka

deyişle, l. Dünya Savaşı’nın eşiğinde, sanayi sermayesinin dörtte üçü,

Müslüman olmayan Osmanlılarca denetlenmektedir54. Ermeni nüfus

özellikle ticaretle uğraşmakta, teknik bilgi gerektiren devlet memurluklarında

çalışmakta, köylerinde ise zamanın yüksek teknolojisine dayanarak tarım

yapmaktadır.

Birinci Dünya savaşının patlak verip Osmanlı Devletinin 3 Ağustos

1914 te seferberlik ilan etmesi ve bilahare , 1 Kasım 1914’te İngiltere,

Fransa ve Rusya’ya karşı savaşa girmesi, Ermeni komitelerince büyük bir

fırsat olarak görülmüştür. Gönüllü alaylar kurarak Rus saflarına katılan

Ermeniler, Rus işgal kuvvetleriyle birlikte Doğu Anadolu topraklarına

50 Mim Kemal Öke, Ermeni Meselisi (1914-1924), Aydınlar Ocağı Yayını, İstanbul, 1986, s.102

51 Mazıcı, a.g.e., ek tablo

52 Server Tanilli, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, c. 2, Cem Yayınevi, İstanbul, 1995, s. 280

53 David Thompson, Europe Since Napoleon, Pelican Books, Great Britain 1976, s. 481

54 Tanilli, a.g.e., s. 184- 1 85

132

girmişlerdir55. Ayrıca, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yeni isyanlar

çıkartılmış, Osmanlı kuvvetleri arkadan vurulmuş, sivil Türk halkı büyük bir

katliama uğratılmıştır. Bu katliam yalnızca Türkleri hedef almamış Trabzon

civarındaki Rumlar ve Hakkari çevresindeki Museviler de Ermeniler

tarafından katledilmişlerdir56.

Osmanlı Hükümeti, bu savaş ortamında Ermeni isyanlarına,

katliamlarına ve Ruslarla işbirliği yapmalarına karşı kademeli bazı tedbirler

almış ancak Ermeni katliamları ve düşmanla işbirliğinin önüne geçilememiş

ve Tehcir uygulaması bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Tehcirin

sebepleri ve uygulanması ileride ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

  1. Cumhuriyet Dönemi

Ermeni sorununu tamamen ortadan kaldıran Lozan Anlaşması’nda

itilaf devletleri tarafından yüzüstü bırakılan ve Türkiye’deki taleplerini

gerçekleştirme şanslarını kaybettiklerini anlayan Ermeniler, yeniden Rusya’ya

dönmüşlerdir. Cumhuriyetin kurulmasından sonra Sovyet Rusya ile Türkiye

Cumhuriyeti arasında 17 Aralık 1925 tarihinde bir saldırmazlık paktı

yapılmıştır. Bu pakt 20 yıla yakın yürürlükte kalmış, ancak 2. Dünya

Savaşı’nın patlak vermesi üzerine Sovyet Rusya Dışişleri Bakanı Türkiye’nin

Moskova Büyükelçisi’ne nota vererek, anlaşmanın geçersiz olduğunu

bildirmiştir. Eşzamanlı olarak, ABD’deki Ermeni diasporasının bazı güçlü

isimleri bu ülkenin başkanı Harry S. Truman’a bir dilekçe vermişlerdir. Taşnak

komitecilerinin verdirdiği ve eski hesapların karıştırılmaya çalışıldığı

dilekçede; dönemin ABD Başkanı Voodrov Wilson’ın 1920’de sınırlarını

55 Ermeni-Rus işbirliği hakkında arşiv belgeleri ve ayrıntılı bilgi için Bknz. Yusuf Halaçoğlu,

“Ermeni Meselesi ile İlgili birkaç Rus Kaynağı”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001,

s.735

56 Tuna , a.g.m. s.26 ; Sonyel, s.691 ; Ermeni katliamlarına ilişkin kazılar ve bu zulümleri yaşamış

kişilerin anlatımları için Bknz.: Cevat Başaran, “Doğu Anadolu Toplu Mezer Kazıları (Bulgu ve

Belgelerle Tarihi Gerçekler)”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.1001 ; Hüseyin

Kanyılmaz, “İslam Ahalinin Duçar Oldukları Mezalim Hakkında Vesaike Müstenit Malumat”,

Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.1040 ; Gürsoy Solmaz, “Yaşayanların Dilinden

Ermeni Zulmü” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.1050

133

çizdiği Ermenistan haritasının yeniden kabul edilmesi için ABD’nin Birleşmiş

Milletler’e öneri götürmesi istenmiştir57.

Cumhuriyet sonrasında Ermenilerin , Türkiye aleyhinde gösterdikleri

bazı faaliyetler aşağıdadır58:

– 1945 yılı Aralık ayında ABD’nin başkenti Washington’da, Ermeniler

tarafından “Adalet” isimli bir Amerikan komitesi kurulmuştur. Komünist eğilimli

şahısların kurduğu bu komite, bir bildiri yayınlayarak Anadolu’nun Doğu

bölgelerinin Ermenistan Cumhuriyetine geri verilmesi ve Wilson tarafından

çizilen Türk-Ermeni sınırının uygulanmasını istemişlerdir.

– Eçmiyazin (bugünkü Vagrsabat: Erivan’ın batısında) Katogikosu VI.

Kevork Çörekçiyan, SSCB Devlet Başkanı Stalin, ABD Başkanı Truman ve

İngiltere Başbakanı Atlee’ye birer muhtıra vermiştir. Bu muhtıralarda, eski

iddialar tekrarlanılarak, Doğu Anadolu vilayetlerinin Sovyet Ermenistan’ına

katılması istenmiştir.

– Rusya’nın Suriye ve Lübnan’daki çalışmaları ise şöyledir: Sovyet

Rusya, Suriye ve Lübnan’ın zayıf yönetiminden yararlanarak bu ülkelerdeki

Ermeni çalışmalarının yoğunlaşmasını sağlamış, Ermenilere yardım perdesi

arkasında onları kışkırtmıştır. Sovyet Rusya diplomatları tarafından yönetilen

bu çalışmalar için Halep, Şam, Beyrut ve daha bir çok yerde merkezler

açılmıştır. Aynı çerçevede, öğretmeleri Rusya Ermenilerinden oluşan birçok

okul açılmış, bu okullara ajan olarak subaylar da sokulmuştur. Bütün bu

çalışmaların sonucunda 30 bini Lübnan’da olmak üzere 100 bin kişilik bir

Ermeni örgütü meydana getirmiştir. Sovyet Büyükelçisi Solod, Moskova

eğilimli Ermeni Hrant Devyan başkanlığında bir komünist partisiyle Şam’da

“Ermeni Dostlar Derneği’ni kurmuştur. Suriye ve Lübnan’daki bu örgütler,

57 Sakarya , a.g.e., s.439

58 Sakarya , a.g.e., s.439-474 ; Ermenilerin Cumhuriyet Dönemi içerisindeki Türkiye aleyhinde

gerçekleştirdikleri diğer faaliyetler için Bknz.: Sakarya , a.g.e., s.439-474 ; Abdullah Namaz ,

“Geçmişten Bugüne Ermeni Meselesi ve Terörü” , www.stradigma.com /turkce/ ozel/

makale_02.html

134

“bağımsız bir Ermenistan kurmak vaadiyle Anadolu’nun doğusunu Sovyetler

Birliği’ne bağlamak” amacını gütmüşlerdir.

– Amerika’daki Ermenilerin Konseyi, 1946 yılı Eylül ayında, “Ermeniler

ne istiyor?” başlıklı bir broşür yayınlamıştır. Broşürde, Ermenilerin

nüfuslarının çoğaldığı ve Türkler tarafından ele geçirilen toprakların boş

olduğu iddia edilerek şöyle denmiştir: “Ermeniler topraklarının kendilerine geri

verilmesi için yalnız adaletin yerine getirilmesini istiyorlar.”

– Türk-Ermeni Sorunu Savunma Komitesi, 15 Ağustos 1946’da

BM’deki 21 milletin delegelerine bir mesajla başvurarak, Ermeni iddialarını

BM gündemine getirmeye çalışmıştır.

– 1965’ten sonra, çeşitli ülkelerdeki Ermenilerin Türkiye aleyhine

başlattıkları karalama kampanyasıyla dünya ve Türkiye kamuoyunda varlığını

hissettiren sözde Ermeni Sorunu, 1970’li yıllardan itibaren yurtdışındaki Türk

temsilciliklerine yönelik terör eylemlerine dönüşmüştür.

– Gurgen (Karekin) Yanikan adlı bir yaşlı Ermeni’nin 27 Ocak 1973’de

Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır

Demir’i katletmesiyle başlayan “Bireysel Ermeni Terörü”, 1975’den itibaren

“Örgütlü Ermeni Terörü”ne dönüşmüştür. Türkiye’nin dış temsilciliklerine

yönelik Ermeni saldırıları, 1980’den sonra yoğunluk kazanmıştır. Ermeni

teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39’u silahlı, 70’i bombalı, biri de işgal

şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdir.

– Bu saldırılarda 42 Türk diplomatı ile birlikte 4 yabancı hayatını

kaybetmiş, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu şahıs da yaralanmıştır59. 1984’ten

sonra Ermeni terörü sahneden çekilmiş; yerini, bir süredir işbirliği içerisinde

oldukları bölücü terör örgütü PKK’ya bırakmıştır.

59 Şehit Diplomatlar hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz.: www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/ diplomatlar/

index.html

135

– 04 Haziran 1993’te Batı Beyrut’taki PKK merkezinde, Hınçak Partisi,

ASALA ve PKK’nın katıldığı bir toplantı gerçekleştirilmiştir.

– 6-9 Ocak 1993 tarihlerinde Beyrut’taki iki ayrı kilisede düzenlenen

toplantılarda Türkiye’yi yakından ilgilendiren önemli kararlar alınmıştır.

Lübnan Ermeni Ortodoks Başpiskoposu ve Ermeni parti yetkililerinin yanı sıra

150 civarında gencin katıldığı toplantılarda şu kararlar alınmıştır60:

  • Şimdilik Türkiye’ye karşı sakin tutum gösterilmelidir.
  • Ermeni toplumu gittikçe büyümüştür ve ekonomik yönden

güçlenmektedir.

  • Geliştirilen propaganda faaliyetleri sayesinde, bütün dünyada

(sözde) soykırım daha iyi bilinmeye başlanmıştır.

  • Ermenistan devleti kurulmuştur; atalarının intikamını alacaklardır

ve her geçen gün toprakları genişlemektedir.

  • Başta ABD olmak üzere, diğer batılı ülkelerin de Karabağ’da

sürdürülen savaşta Ermenileri haklı bulmuşlardır; bu fırsat iyi

değerlendirilmeli ve Karabağ’da savaşan Ermeni gençlerine

yenileri katılmalıdır.

  • Türkiye’de (PKK terör örgütü ile yapılan mücadele kastedilerek) iç

savaş devam edecektir; ekonomi sıfır noktasına gelecektir;

vatandaş baş kaldıracaktır.

  • Türkiye bölünecektir.
  • Türkiye’de Kürt devletinin kurulacaktır.
  • Ermeniler, Kürtlerle olan ilişkilerini iyi bir şekilde yürütmeli ve

Kürtlerin mücadelelerini desteklemelidirler.

  • Bugün Türklerin elinde olan topraklar, yarın Ermenilerin eline

geçecektir.

1984’ten sonra Türkiye’ye yönelik terör hareketlerini PKK’ya bırakan

Ermeni komiteleri, sözde iddialarını Ermeni diasporası aracılığıyla

60 Namaz , a.g.m.

136

sürdürmeye devam etmişlerdir. ABD’nin bazı eyaletleri ve Ermenileri

destekleyen başta Fransa gibi Avrupalı ülke parlamentolarından “sözde

Ermeni Soykırımı”nı kabul eden yasaların çıkmasını sağlamışlardır. Bu süreç

halen devam etmektedir.

Ermenistan 25 Ağustos 1990 tarihinde bağımsızlığını ilan ederek 1991

yılında uluslararası topluluğa katıldı. 1992 yılında Birleşmiş Milletler’e ve

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na kabul edildi. 10 Aralık 2002 tarihinde

Dünya Ticaret Örgütü’ne üye oldu.

Ermenistan’ın 25 Ağustos 1990 tarihli bağımsızlık bildirgesinin 11.

maddesinde şu ibareler bulunmaktadır: “Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı

Türkiyesi’nde ve Batı Ermenistan’da (Doğu Anadolu) uygulanan 1915

Soykırımının uluslararası alanda tanıtılmasını bir görev sayar”. Ermenistan

Anayasası’nın 13. maddesinin ikinci paragrafında, devlet armasında Ağrı

Dağı’nın da bulunduğu bilinmektedir61. Ermenistan Parlamentosu 6.12.1989

tarihinde aldığı bir kararla Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırı belirleyen

16 .03.1921 tarihli Kars Andlaşmasını yürürlükten kaldırmıştır62.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen Türkiye Ermenistan’ı 16 Aralık 1991

tarihinde tanıdı ve bu devleti ilk tanıyan devletlerden biri olarak Ermenistan’ın

uluslararası toplulukla bütünleşmesini sağlayacak olan tüm girişimlere destek

verdi. Ermenistan hava yollarının Erivan-İstanbul-Erivan güzergahında sefer

yapması, Ermenistan’a sefer yapan uluslararası hava yolu şirketlerine ait

uçakların Türk hava sahasını kullanmaları ve son olarak vize işlemlerini

uygulamaya başlayarak uluslararası ilişkilerini sürdürmek istemektedir.

61 Haluk Selvi, “Türkiye-Ermenistan İlişkilerinin Geleceği”, www.stradigma.com/turkce/ozel/

makale_03. html

62 Samir Salha , Armenia, Armenians, Armenian Diaspora and Turkey, Curren capacities, aims,

options and future prospcts (199-2001) November 2001, s.84 ( Yayınlanmamış Profesörlük Taktim

çalışması, Kocaeli Üniversitesi )

137

  1. TEHCİR SOYKIRIM MIDIR?
  2. Tehcir Kavramı ve Niteliği

Arapça asıllı olan kelime “hecera” filinden türeyen rübai (dört harfli)

bir mastar-isimdir. Bir yerden başka bir yere göç ettirmek, hicret ettirmek

(immigration, emigration) manasını taşır. Fiilde bir sürgün, sınır dışı etme

, bir “deportation” manası yoktur. Zira bu anlamı Arapça’da “nefy, ib’ad

itikal, ısikar” gibi mastarlarla ifade edilmiştir. Zaten tehcir diye tanınan

kanunun adı da aslında “sevk ve iskan” kanunudur. Olayın anlatımında sık

sık tenkil” (nakletme) tabiri de kullanılmış ve hiçbir zaman batı dillerinde

sürgün anlamındaki “deportation”, “exile”. proscriptiou” gibi terimlerin

karşılığı olan tabirler kullanılmamıştır. Buna rağmen bilmeyerek veya çoğu

kez olay dramatize edilmek amacıyla Ermeniler ve bazı batılı yazarlar

tarafından sürgün manasına gelen terimler seçilmiştir. Bu ise, tarihi açıdan

olduğu kadar filolojik açıdan da kasıtlı olarak yapılan bir hatadır63.

Konuyla ilgili Osmanlı Devletinin birinci el kaynak belge niteliğindeki

geçici yasadan başlayarak yönerge ve emirlere bakıldığında ; sevk ve iskan,

çıkarılan , boşaltılan köyler, izam (yollama), isal (ulaştırma), tebid

(uzaklaştırma) gibi sözcüklerin kullanıldığı görülmektedir. Sevk ve iskan

titizlikle seçilmiş bir sözcüktür. Yasadaki görev sadece sevk etmeyi değil ,

aynı zamanda gidilen yerde geçici olarak iskan ettirilmeyi yerleştirilmeyi de

kapsamaktadır. Savaş bittikten sonra tekrar eski köy ve kasabalarına

yerleştirilmeyi de dolaylı olarak ifade etmektedir64.

63 Metin Ayışığı, “Ermeni Tehciri Konusunda Yeni Perspektifler” www.ermenisorunu.gen.tr/

turkce/ index. html ; Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehcirine Dair Gerçekler (1915), TTK Yayını,

Ankara 2001. , (Tehcir Nedir? Soykırım Anlamı Taşır mı? www.ermenisorunu.gen.tr) ; Azmi

Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı. 100ncü Yıl Üni. Yayını Ankara. 1990 , (Tehcir Sözcüğü

Sürgün veya Soykırım Anlamı Taşır mı?www.kultur.gov.tr/portal/tarih_tr. asp?belgeno=1730)

64 Esat Arslan , “Ermeni Sorununda Akılcı, Tarafsız ve Planlı Görüş Açıları” Yeni Türkiye , y.7 ,

sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.151

138

  1. Tehcirin Sebepleri

Avrupa’nın Birinci Dünya savaşına girmekte olduğu yıllarda, Osmanlı

İmparatorluğu daha bir yıl önce Balkan Savaşında , iki yıl önce de ,

Trablusgarp savaşından yenilgiyle ve büyük toprak kaybıyla çıkmıştır.

Osmanlı Hükümeti 2 Ağustos 1914 de seferberlik ilan etmiş, 11 Kasım 1914

tarihinde Birinci Dünya Savaşına katılmıştır.

Savaş başladığında Ermenilerin tutumu soykırım iddiaları açısından

tartışmalı konulardan biridir. Ermeni iddialarına göre; Ermenilerin, Osmanlı

Aleyhtarı herhangi bir kalkışmaya girişmeden, merkezden yönetilen sistemli

ve düzenli bir sindirme harekatıyla Anadolu’da bulundukları yerlerde

hapsedilerek baskıya tabi tutulmaları söz konusudur. Daha sonra bu baskı

İstanbul’dan gelen bir emirle soykırıma dönüşmüş ve Ermeniler toplu

katliamlara maruz kalmışlardır. Bu nedenle Ermeni iddialarının dayanağını

oluşturan bu durumun resmi belgeler aracılığıyla ayrıntılı olarak incelenmesi

gerekmektedir .

Türk kaynakları 1914’ten itibaren Ermeniler’in özellikle İhtilaf

Devletleri’nin kışkırtmasıyla Osmanlılar’a karşı harekete geçtiklerini

göstermektedir.

Ermeni Patrik Yardımcısı Gevont Turyan65 1917 de haftalık bir Ermeni

dergisi olan Dadjar’da yazmış olduğu makalesinde Ermeni Çeteciler için; “Bu

hain nankörler, bu dengesizler gerçekleri inkar etmişler ve en gözde teba

olarak kendilerine şanla şerefle yaşama imkanı bağışlayan bu ülke üzerinde ,

kin , nefret ve ayrılık tohumları ekmişlerdir.” demiştir66.

65 Bu Ermeni din adamı savaş sonrası soydaşlarının yarattığı ortamdan huzursuz olmuş ve 1922 de

Amerika’ya göç etmiş, burada Meksika Ermeni Cemaatinin Başkanlığına getirilmiş, nihayet Ermeniler

tarafından 24 Aralık 1923 te New York’un en büyük Ermeni Kilisesi olan Zurhac’da düzenlenen

suikast sonucu öldürülmüştür.

66 Abdulhaluk Mehmet Çay, “Ermeni Meselesi Üzerine Bazı Notlar”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37,

Ocak-Şubat 2001, s.20

139

1915 ‘te yapılan Tiflis Ermeni Kongresine katılan Taşnaksutyun

temsilcisinin raporunda, Osmanlı ordusundaki Ermenilerin silahlarını alarak

ya Ermeni çetelerine katıldıkları, ya da Rus ordusuna katıldıkları belirtilmiştir.

Ermeni çeteleri , erkekleri cephede olduğu için savunmasız kalan Türk şehir ,

kasaba, köylerinde katliam yapmışlardır. Çok sayıda silahlı Ermeni Çetesi ,

ülkenin değişik yerlerinde hem Türklere hem Kürtlere karşı , irtikap- şantaj,

mezalim ve diğer terör eylemlerini işlemişlerdir. Kamu düzeni ve güvenliği

ciddi şekilde bozulmuş, savaş halinde bulunan hükümete karşı şiddet

kullanmışlardır. Milli müdafaya hıyanet etmişlerdir67.

Ne yazık ki Birinci Dünya Savaşı sırasında en küçük bir tereddüt

göstermeden İtilaf devletlerinin yanında yer alan Ermeniler, tüm güçlerini

Rusya’nın emrine vererek, gönüllü alayları teşkil etmişlerdir68. Taşnak

Komitesi ise yandaşlarına verdiği talimatlarla, Rus ordularının sınırı

geçtiğinde ve Osmanlı orduları geri çekilmeye başladığında her yerde

isyanlar çıkarmalarını istemiştir. Böylece iki ateş arasında kalacak olan

Osmanlı ordularının ilerlemesi halinde, Ermeni askerler silahlarıyla birlikte

kıtalarını terkedecek ve çeteler teşkil edip Ruslarla birleşecekti”69

Rus kuvvetleriyle birlikte sınırı ilk geçen Ermeni birliklerinin başında

Armen Garo lâkabıyla tanınan eski Osmanlı mebusu Katekin Pastırmacıyan

bulunmaktadır. Yine eski mebuslardan Hamparsum Boyacıyan Ermeni

çetelerinin başında cephe gerisinde Türk kasaba ve köylerine saldırmıştır70.

Rus çarı II. Nikola Van’daki Ermeni komitesine 21 Nisan 1915’de bir

telgraf göndererek “Rusya’ya yaptığı hizmetler nedeniyle teşekkür etmiştir71.

67 Belgelerle Ermeni Sorunu, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, Ankara ,1992 ,

s.167-242

68 Dış Politika Enstitüsü, Dokuz soru cevapta Ermeni sorunu, Ankara 1989, s. 21

69 Mehmet Hocaoğlu, Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, İstanbul 1976, s. 570-71

70Ayışığı, a.g.m.

71 Dış Politika Enstitüsü; a.g.e. s. 23

140

ABD’de yayınlanan Ermeni gazetesi Goçnak 24 Mayıs 1915 tarihli sayısında

“Van da yalnızca 1.500 Türk’ün kaldığını iftiharla bildirmiştir72.

Ermeni çeteleri kendi mensupları tarafından dahi kınanır hale

gelmiştir. Birinci Dünya savaşından sonra kurulan Kafkasya Ermenistan

Cumhuriyeti’nin Başbakanlarından Movhannes Kaçaznuni Bükreşte 1923

yılında yayınladığı eserinde ( The Armenian Revulutionary Federation Has

Nothing To Do Any More ) , Taşnak Komitalarının takip ettikleri politikaların

yanlışlığını cesaretle ortaya koymuştur. Bu eser daha sonra Ermeniler

tarafından toplatılarak yok edilmiştir. Ermeni çetelerinin kanlı politikalarını

açık yüreklilikle yazan bir başka yazar da K.S. Papaziandır73.

Genelkurmay Başkanı Enver Paşa tarafından 3. Ordu Komutanı’na

gönderilen şifreli telgrafta; ”Taşnaksutyon ve Hınçak komitelerinin

Ruslar’la müttefiken, Trakya’da yaşayan Ermeniler’i kışkırttıklarını

haber aldık” denmekte74, Erzurum’daki Kuvvet Komutanı Mehmet Bey ise

telgrafında; “Alay Komutanını ordudaki Ermeniler’in davranışlarının

şüpheli görmesi nedeniyle, onları diğerlerinden (askerlerden) ayrı

tutarak geri hizmette çalıştırdığını”75 belirtmektedir .

Aşağıdaki telgraf metinleri 1915 Yılındaki olayların ardındaki tarihsel

gerçekleri aydınlatmak için yeterli olacaktır .

”…Türk Ordusu tarafından tutsak alınan üç Rus’a göre, Ermeniler,

sınır boyunca yerleşik halkın silahlarını gasp ederek silahlanmakta ve Rus

askerlerinin Türk tarafına kaçmalarını engellemek için feci yalanlar

uydurmaktadırlar.”76

72 Ayışığı, a.g.m.

73 Çay, a.g.e., s.20 ; K.S. Papazian’ın eserinin adı : “Patriotism Pervereted” , Boston, 1934

74Aydın Taneri, ”Turks-Byzantines-Armenians”, Intemational Terrorism and The Drug Connection,

Ankara University Press, Ankara 1984, s. 282

75 Taneri, a.g.m., s. 283

76 Taneri, a.g.m., s. 283

141

”… Van’daki Ermeniler Ruslar’la sürekli iletişim halindedirler …”77

”… İstihbarat görevlilerinden İngiliz ve Fransız Konsoloslar’ının Ermeni

temsilcilerini üç gün boyunca ziyaret ettiklerin haber aldık.”78

”… Çoğu Ermeni 10.000 asker… 5.000 süvari ve 5.000 piyadenin

Erivan’da toplandığını haber aldık.”79

Yukarıda verilen telgraf metinlerinde de anlaşılacağı gibi, Kafkas

Ermenileri Rus saflarında toplandılar. Seferberlik nedeniyle silahlandırılan

Osmanlı Ermenileri bu silahlarla Rus tarafına geçmeye başladılar80. Bunu

ayaklanmalar takip eder: Van’da Ermeniler silahlı direnişe geçerek Rus

ordusunun gelişini beklerler. Sason dağlarında silahlı Ermeniler’le ordu

birlikleri arasında çatışmalar olur. Zeytun’da manastırı kaleye çeviren

Ermeniler silahla karşı koyarlar. Sivas, Amasya, Şebinkarahisar ve Urfa’da,

Ermeniler silahla karşı koyarlar. Musa Dağı Ermeni köylülerini Fransız

donanması kurtarır. Meclis-i Mebusan milletvekili Pastırmacıyan Rus tarafına

geçer 81.

Göz ardı edilmemesi gereken bir husus da , savaş halinde düşman

lehine çalışan, onunla işbirliği yapan şahıs ve toplulukların her ülkede vatan

haini sayılacağıdır. Ermeniler bu ayaklanmaları ve faaliyeti Osmanlılar’ın

tehcir kararı üzerine girişilen bir meşru müdafaa olarak takdim etmek

alışkanlığını ısrarla sürdürmektedirler. Oysa ortada henüz alınmış bir tehcir

kararı yoktur ve isyanlar tehcirin değil, tehcir isyanların sonucudur82.

77 Taneri, a.g.m., s. 283

78 Taneri, a.g.m., s. 283

79 Taneri, a.g.m., s. 283

80Nurşen Mazıcı, Belgelerle Uluslararası Rekabette Ermeni Sorunu’nun Kökeni 1878-1918,

DerYayınevi, İstanbul 1987 , s. 68, ; Seferberliğin ilanı üzerine Erzurum Ermenileri’nin yüzde yetmiş

beşi Rus tarafına geçerler.

81 Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi , Tekin Yayınevi, İstanbul 1979, s. 1134

82 Ayışığı, a.g.m

142

Buna karşı Osmanlı yetkilileri de önlem almaya başlarlar . İlk tedbir ,

24 Nisan 1915 (11 Nisan 1915) tarihinde İçişleri Bakanlığı tarafından iflah

olmaz menfi faaliyette bulunan Ermeni Komite merkezlerinin kapatılması,

evrakına el konulmasını ve elebaşılarının tutuklanmasını öngören ve 14

vilayetle 10 mutasarrıflığa gönderilen emirnamedir. Bu emirnameyle ”Hınçak,

Taşnak ve emsali komitelerin vilayet dahilindeki şubatının derhal sedleri ile

şube merkezlerinde bulunacak evrak ve vesaikin kat’ iyyen ziya ve imhasına

imkan bırakılmayarak müsaderesi ve komiteler ruesa ve erkanından

müteşebbis eşhas ile Hükümetçe tanınan mühim ve muzır Ermenilerin hemen

tevkifi ve bulundukları mahallerde devam-ı ikametlerinde mahzur görülenlerin

vilayet, sancak dahilinde münasip görülecek mevakide toplattırılması…ve şu

icraat sırf komitelerin teşebbüsatına karşı bir hareket mahiyetini haiz

olmasına binaen buna ahali-i İslamiye ile Ermeni unsuru arasında

mukateleyi intac edeceği bir şekil verilmemesi” emrolunur83. Aynı gün

Nazır Talat imzasıyla 4. Ordu komutanına, Zeytun ve Maraş civarında

faaliyetlerden dolayı bazı Ermeniler’in güneye sevk edilmeleri ve Ayaş’a

gönderilecek Ermeni tutuklular için de askeri bir deponun hazırlanmasını

isteyen bir emir gönderilir. Bu talimatlara binaen İstanbul’da 2345 Ermeni

komitacı tutuklanmıştır84. Bugün Diaspora tarafından Ermeni soykırım Günü

olarak kabul ettirilmeye çalışılan tarih aslında tehcire ilişkin kanunun çıktığı ya

da tehcirin başladığı tarih değil, yukarıda anılan kararnamelerin çıktığı tarih

olan 24 Nisan 1915’tir.

Her ne kadar Ermeni kaynaklarınca söz konusu kişilerin hemen

öldürüldükleri iddia edilmekte ise de, Osmanlı kaynakları bunu teyit

etmemektedir. Savaş koşullarının egemen olduğu yıllarda Osmanlı güvenlik

güçlerince tutuklanan Ermeni komitacıları mahalli harp divanlarında

yargılanmış, suçları sabit görünenlerin mazbataları ayrı ayrı tanzim edilerek

önce Dahiliye Nezareti’ne, oradan Adliye Nezareti kanalıyla Sadaret’e

83 Azmi Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir 0Iayı. s.107

84 Süslü, a.g.e., s.108

143

gönderilmiş; Babıali’de ilgili tetkikler yapıldıktan sonra suçluların dosyaları,

gerekçeleri ile birlikte padişahın onayına tevdi edilmişlerdir85.

Mabeynde dosyalar bir kere daha gözden geçirildikten sonra

hükümdarın iradesinin çıktığı gözlemlenecektir. Padişahın çoğu kez kendi

inisiyatifi ile idam cezalarını , ”küreğe” tahvil etmesi de söz konusudur . Bu

arada, suçsuz oldukları iddiasıyla padişaha dilekçe veren sanıkların

başvurularının savaşın en şiddetli anında dahi dikkate alınarak, dosyalarının

incelemeye alındığı, bilirkişi heyetlerinin oluşturularak kararın adalete en

uygun bir şekilde tecelli etmesine de titizlik gösterilmiştir86.

Bu şekilde komitacılar pasifize edilmeye çalışılsalar da, bu önlemler

yetersiz kalacaktır. “İhracın yalnız komitacılara hasrı imkanı yoktu; çünkü

başlarında Patrikhane olduğu halde komitacıların otuz beş-kırk senelik

faaliyeti neticesi olarak teşkilat en ufak köylere varıncaya kadar tevsi

edilmiş, her karyede komite şubeleri tesisi, çete teşkilatı icra olunmuş idi.”87

Ayrıca komitaların kapatılması, elebaşlarının ve bazı teröristlerin

tutuklanması, olayları yatıştıracak yerde daha da şiddetlendirmişti.

Ermeniler dış vaadlerle kandırıldıkları için kanlı faaliyetler son haddine

varmıştı. Enver Paşa , Ordu Dahiliye Nezaretine 2 Mayıs 1915’te telgrafla

başvurarak, ”ya merkum Ermenileri ve ailelerini Rusya hududu dahilinde

sürmek, yahut merkum Ermenileri Anadolu dahilinde muhtelif yerlere

dağıtmak lazımdır . Bu iki şıktan münasibinin intihabı ile icrasını rica ederim”

diyordu88.

Takriben bir ay sonra 26 Mayıs 1915 ‘te Ordu, Dahiliye Nezaretine

tekrar başvurarak Ermeniler’in Rusya ‘ya değil, Osmanlı sınırları içerisinde

göç ettirilmesini ve bunun esasların şu şekilde saptayan yazıyı göndermişti:

(a) Ermeni nüfusun gönderildiği yerlerdeki aşiret ve Müslümanların sayısının

85 Mim Kemal Öke, Yüzyılın Kan Davası Ermeni Sorunu 1914-1923, Aksoy Yayıncılık, İstanbul

2000, s.143

86 Öke , a.g.e., s.143

87Öke, a.g.e., s. 144

88Öke, a.g.e., s. 144, Süslü, a.g.e., s. 108

144

%10 oranını geçmemesine, (b) Göç ettirilecek Ermeniler’in kuracakları

köylerin her birinin elli evden çok olmamasına ve (c) Göçmen ailelerin

seyahat ve nakil suretiyle de olsa yakın yerlere ev değiştirmemesine dikkat

edilmesi89.

Osmanlı Devletinin , Ermeni isyanlarına ve düşmanla işbirliği

faaliyetlerine karşı , ölçülü ve kademeli bir şekilde aldığı tüm tedbirlere

rağmen , Ermeni isyanları ve düşmanla işbirliği faaliyetlerinin önüne

geçilememiş ve son çare olarak , (27 Mayıs 1915-14 Mayıs 1331) yanlış

söylemle 90 “Tehcir Kanunu” diye anılan bir geçici kanun çıkarılmıştır.

Tarihte herhangi bir devletin tebaasının hangi sebeple olursa olsun

ayaklanması , savaş halinde düşmanla işbirliği yapması halinde uyguladığı

müeyyideler, dünya tarihinde açık bir şekilde görülebilir. Genellikle

ayaklanmalar bastırılmış, suçlular çeşitli şekillerde cezalandırılmıştır. Bu

ayaklanma eğer savaş halinde ve düşman tarafın himayesi altında bir ihanet

olarak sergileniyorsa , devletler daha sert tedbirler almak yoluna gitmişlerdir.

Ermeni Komitaların ihanetleri , ilgili devletlerin arşivlerindeki belgelerden

ispatlanabileceği gibi, bizzat kendi itiraflarıyla da ortaya konabilir.

Daşnaksutyan Partisinin 1923 Mayısında Hamburgda toplanan sosyalist

enternasyonale sunduğu raporunda Ermeni ihaneti bizzat kendileri tarafından

ifşa edilmektedir91. Bu raporda Ermeni çetecilerinin asıl amacının Osmanlı

Devletinin düşürülmesine yönelik faaliyetler yürütmek olduğu açıkça

belirtilmektedir.

Fransız asıllı ünlü yazar Pierre Loti , “Ermeni Katliamları” isimli

kitabının özetinde şöyle diyordu92: “Türklerin birer huzur şehri olan kentleri ,

köyleri ve kırları, yalnız sükundan değil modern dünyanın da gün geçtikçe

89 Öke, a.g.e., s. 146, Süs1ü, a.g.e., s. 110

90 ”Tehcir, bir ülkenin dışına çıkarılma, sürülme ve atılma anlamı taşıdığından , bu eylem 1915

Osmanlı operasyonu ile karıştırılmamalıdır,” Öke, a.g.e., s. 145. bkz dn 191

91 Çay, a.g.m., s.18

92 Çetinkaya , a.g.m., s.29

145

silinen , mukaddes, faziletlerinde son sığınaklardır. Doğruluk , iyi ahlak bizim

düşünemediğimiz bir yücelikte olan küçük büyük münasebetleri ,

konukseverlik, en fakirlerde bile fıtri bir olgunluk ve asalet, insanlar ve hatta

hayvanlar için şefkat , düşman olmayanlara karşı sınırsız bir müsamaha saf

iman ve kusursuz ibadet onların faziletlerindendir. Bizim hurda demir

yığınları, gürültü, edepsizlik, ve kuşku, ile dolu batımız onlara varmak için terk

edilir edilmez önceden bilinmeyen bir altın çağa doğru zaman ötesine girildiği

sanılır ve insan Türk Yurdunda güvenlik ve barış içerisinde olduğunu

hisseder.” Pierre Loti’nin eserinde bahsettiği huzur ortamı Ermeniler

tarafından bozulmuştur ve son çare olarak Sevk ve İskan Kanunu çıkartılmış

ve uygulanmıştır.

  1. Tehcirle İlgili Düzenlemeler

Osmanlı hükümeti, tehcire ilişkin güvenlik ve diğer yönetsel önlemler

hakkında ayrıca 30 Mayıs 1915 tarihli kararı almış ve uygulamaya koymuştur.

Buna rağmen, silahlı Ermeni ayaklanmaları ve Müslüman halka ve ordu

birliklerine , güvenlik güçlerine saldırılar durmamıştır93.

Osmanlı Hükümeti Sevk ve Iskan uygulamasını o günün şartlarında bir

yasaya dayandırmıştır. Keyfi bir uygulama ya da bir Hükümet uygulaması

değildir. Sevk ve İskan ile ilgili yasa dört maddelik olup, “savaş halinde devlet

yönetimine karşı gelenler için askeri birliklerce alınacak tedbirleri”

içermektedir.

Sevk ve İskân (Tehcir) Kanunu’nun orijinal metni aşağıdaki gibidir94:

Vakt-i Seferde İcraat-ı Hükümete Karşı Gelenler İçün Cihet-i

Askerıyece İttihaz Olunacak Tedabir Hakkında Kanun-ı Muvakkat95

93 Çaycı, a.g.m., s.35

94 Tehcir kanunu için Bknz.: Yavuz Ercan, “Ermeniler ve Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 ,

sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.49 ; www.kultur.gov.tr/portal/tarih _tr.asp?belgeno=3965

95 Takvim-i vekayi gazetesi 19 Mayıs 1311 (1 Haziran 1915 ) Kanun 27 Mayıs 1915’de kabul

edilmiştir.

146

Madde 1. Vak-ı seferde ordu ve kolordu ve fırka kumandanları ve

bunların vekilleri ve müstakil mevki kumandanları ahali tarafından herhangi

bir suretle evamir-i Hükümete ve müdafaa-ı memlekete ve muhafaza-ı

asayişe müteallik icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve

mukavemet görürlerse derakab (hemen) kuva-ı askeriye ile en şiddetli suretle

te’dibat yapmaya ve tecavüz ve mukaveti esasından imha etmeye me’zun ve

mecburdurlar.

Madde 2. Ordu ve müstakil kolordu ve fırka kumandanları icabat-ı

askeriyeye mebni veya casusluk ve hıyanetlikleri hissettikleri kura (köyler) ve

kasabat (kasabalar) ahalisini münferiden veya müctemi’an diğer mahallere

sevk ve iskan ettirebilirler”

Madde 3. İşbu kanun tarih-i neşrinden mu’teberdir.

Madde 4. İşbu kanun mer’iyyet-i ahkamına Başkumandanlık Vekili ve

Harbiye Nazırı me’murdur.

Sevk ve İskan Kanununun 1. maddesinde “Devlet güçlerine ve kurulu

düzene karşı muhalefet, silahla tecavüz ve mukavemet görülürse şiddetle

karşı konulması ve imha edilmesini” 2. maddesi: “Silahlı güçlere yönelik

casusluk ve ihanetleri tespit edilen köy ve kasabaların başka mahallere sevk

ve iskan edilebileceği”. 3. maddesi kanunun geçerliliği ve 4. maddesi

kanunun icrasından sorumluluğu belirtmektedir.

Yasanın uygulanması, idarecilerin yorum ve kabiliyetlerine bırakılmış,

uygulamada idarecilerin neyi. nasıl yapacağı ayrıntısıyla açıklanmıştır. Bu

maksatla çıkarılan karar ve talimatnamelerle sevk ve iskanın nasıl yapılacağı

ayrıntısıyla hükme bağlanmıştır. Bu karar ve talimatnamelerde; menkul ve

gayri menkullerin nasıl teslim alınacağı, araziler ve üzerindeki mahsulün

147

durumu, bunların kayda alınması, göç edenlere sıcak ve etli yemek verilmesi

gibi konulara yer verilmiştir96.

Ayrıca İskân ve İâşenin Nasıl Yapılacağına Dair Yönetmelik (30

Mayıs 1915) ile Ermeniler’in yerlerinin değiştirilmesi kararının düzenli ve

güvenli bir şekilde gerçekleştirilmesi için gerekli önlemler alınmıştır. Madde 1

:Nakli icabeden ahalinin temin-i sevki, mahalli memurin (yöresel memurlar)

idaresine aittir. Madde 2:Nakledilen Ermeniler, kâffe-i menkulat (taşınabilecek

bütün mallarını) ve hayvanatını (hayvanlarını) birlikte götürebilirler. Madde 3:

Mahall-i iskaniyelerine (Yerleşecekleri yerlere) sevkedilen Ermenilerin, esnayı

rahda (yolculuk sırasında) muhafaza-i can (canlarının korunması) ve

mallarıyla temin-i iaşe (yiyecek temini) ve istiahatları, güzergâhlarında

(geçtikleri yerde) bulunan memurin-i idariyeye (yönetim makamlarına) aittir.

Bu hususta vaki olacak terahi ve tekasülden (gevşeklik ve ilgisizlikten), alâmeratibihim

kâffe-i memurin mesuldur (sırasıyla bütün memurlar sorumludur).

Madde 4 :Mahall-i iskâniye mertebelerine vürud eden (yerleşme yerlerine

gelen) Ermeniler, icab-ı hal ve mevkie göre (durumun gereğine ve yerine

göre), ya müte-ferrik surette (ayrı olarak) mevcut kura ve kasabata (köy ve

kasabalara) ilave suretiyle inşa edilecek hanelere, veyahut taraf-ı hükümetten

tayin edilecek mahallerde tesis edile-cek (kurulacak) köylere yerleştirilecektir.

Köylerin hıfz-ı sıhhaya muvafık (sağlığı koru-maya uygun) ve ziraat ve

umrana (tarım ve bayındırlığa) müsait mahallerde tesisine dikkat olunacaktır.

Madde 5 :Menatık-ı iskaniyede (yerleşme bölgelerinde) köy teşkiline müsait

arazi-i haliyye ve mahlüle ve miriye (sahipsiz topraklar ve kullananın mirasçı

bırakma-dan ölümüyle devlete kalan topraklar ve devlet toprağı) bulunmadığı

halde emlak-i miri-yeden bulunan (devlet mülklerinden olan) çiftlik ve köylerin

bu cihete tahsisi (ayrılması) caizdir. Madde 6 : Ermeni iskân edilecek kura ve

kasabatla (köyler ve kasabalarla) yeniden tesis edilecek (kurulacak) Ermeni

köyleri hududunun, Bağdat şimendiferiyle iltisak (bağlantı) hatlarından ve

diğer hutut-u hadidiyeden (demiryollarından) la-akall (en az) yirmi beş

96 Bu konuda yayınlanan yönetmelik ve talimatnamelerin ve emirlerin Osmanlıca (orijinal) ve Türkçe

metinleri için Bknz.: www.kultur.gov.tr/portal/tarih_tr.asp?belgeno=1734 ; www.ermenisorunu. gen.

tr ; www.basbakanlik.gov.tr/ ; www.bybs.gov.tr/devletarsivleri/kitap/

148

kilometre uzak bulunması şarttır. Madde 7 :İlave suretiyle kura ve kasabata

yerleştirilen Ermeniler ile yeni tesis edilen köyde iskan edilen ahalinin, sicill-i

nüfusa (nüfus kaydına) esas olabilecek bir suret-i mazbuta ve muntazamada

(sağlamlık ve düzenlilikle) hane itibariyle her ailenin isim, şöhret, sin (yaş),

sanat, mahall-i vürud ve mahall-i iskânını (geldiği ve yerleştiği yeri) ve keza

haneyi teşkil eden efrad-ı ailesinin (aile bireylerinin) esami ve esnanını mübeyyin

(adları ve yaşlarını bildiren) bir defter tanzim edilecektir. Madde 8 :

Mahall-i mürettebesine (ayrılan yere) iskan edilen bir kimsenin, merbut (bağlı)

olduğu komisyonun mezuniyeti (izni) olmaksızın ve zabıta-i mahalliye-den

(yörenin güvenlik kuvvetinden) vesika-i mahsusa istihsal etmeksizin (özel

belge almaksızın) ahir mahalle (başka yere) gitmesi memnudur (yasaktır).

Madde 9 :Mahall-i mürettebelerine vürud eden (gelen) ahalinin, suret-i katiyede

(kesinlikle) iskânlarına kadar, iaşe (beslenme) ve muhtacinden

bulunanların (muhtaç olanların) meskenlerinin dahi inşası (evlerinin yapımı

bile), muhacirin tahsisatından (göçmenler ödeneğinden) sarf edilmek üzere

Hükümet’e aittir. Madde 10 : – İaşe ve iskan hususatının temin ve tesri-i icrası

(konularının sağlanması ve çabuklaştırılması) ve ahalinin muhafaza-i sıhhat

ve tefih-i ahvaline müteallik hususatın ifası (ahalinin sağlığının korunması ve

refahının sağlanmasıyla ilgili işlerin yapılması) mahallerinin en büyük mülkiye

memurları amir-i mesul olmak üzere, Muhacirin Komisyonları’na aittir.

Muhacirin Komisyonu bulunmayan mahallerde, Muhacirin Nizamnamesi’ne

tevfikan (uyularak) yeniden teşkili muktezidir (gereklidir). Madde 11 :İaşe ve

iskan hususatının temin ve tesri-i ifası için lüzumu kadar; sevk, iaşe ve iskân

memurlarının tayini (atanması), Nezaretten istizan şartıyla (Bakanlık-tan izin

istemek koşuluyla) mutasarrıf ve valilere aittir. Madde 12 :İskânı icra edilen

her aileye ahval-i sabıka-i iktisadiye (geçmişteki ekonomik durumları) ve

ihtiyacat-ı hazırası (şimdiki ihtiyaçları) nazar-ı itibara alınarak mikdar-ı

münasip (uygun miktarda) arazi verilecektir. Madde 13 :Arazinin tefrik ve

tevzii (ayrılması ve dağıtımı) Muhacirin Komisyonları’na aittir. Madde 14 : –

Tefrik edilen (Ayrılan) arazinin hudut ve dönümü, tefrik ve tayin edilip

muvakkat ilmühaber (geçici alındı kağıdı) mukabilinde eshabına (sahiplerine)

tevdi edildikten sonra, tapu ve emlak muamelatına esas olabilecek bir suret-i

muntazamada (düzenli bir biçimde) defter-i mahsusasına (özel defterine)

149

kaydolunur. Madde 15 : – Muhtacinden bulunan erbab.ı zürra ve sanata

(tarımla uğraşanlara ve sanatkarlara) mikdar-ı münasip sermaye veyahut alat

ve edevat (araç ve gereçler) verilecektir.

Diğer bir yönetmelik de Ermenilere Ait Menkul ve Gayrimenkuller

Hakkında Yönetmeliktir97 Toplam 34 maddeden oluşan bu yönetmeliğin

bazı önemli maddeleri şöyledir: Madde: 1 – Ahar mahalle nakli icra edilen

Ermenilere ait emlâk ve arazi-i metruke ile hususat-ı sairenin işbu

talimatname ahkâmı dairesin-de idare ve temeşşiti daire-i memuriyet ve

derece-i salahiyetleri mevadd-ı atiyede muharrer olan ve suret-i mahsusada

teşkil edilen komisyonlara aittir. Madde: 2 – Bir karye veya kasabanın akeb-i

tahliyesinde naklolu-nan ahaliye ait ve derununda eşya bulunan bilcümle

mebani idare komis-yonu tarafından tensib edilecek memur veyahut hey’et-i

mahsusa tarafın-dan derhal mühürlenerek taht-ı muhafazaya alınacaktır.

Madde: 3 – Taht-ı muhafazaya alınan eşya cins, miktar, kıymet-i

mukaddirleri, miktarları ve esami-i eshabı ile tafsilen tesbi-i defter edil-dikten

sonra kilise, mektep, han gibi depo ittihazına elverişli mahallere naklettirilip

eshabı tefrik edilebilecek surette ayrı, ayrı konularak muha-fazasına itina

edilecek ve eşyanın keyfiyet ve kemiyeti ile eshabını ve ma-halli ahz ve

mahalli muhafazasını mübeyyin ve zabıt varakası tanzim edilerek aslı

hükümet-i mahalliyeye ve suret-i musaddakası emva!-i metru-ke

komisyonuna tevdi olunacaktır.Madde: 4 -Eshabı malum olmayan emval-i

menkule eşyanın bulun-duğu köy namına kaydedilerek muhafaza

olunacaktır. Madde: 5 – Mevcut emval-i menkule arasında durmakla

bozulması muhtemel olan eşya ile hayvanat komisyonun tensip edeceği bir

hey’et ta-rafından bilmüzayede alenen satılarak bedeli eshabı malum olduğu

taktir-de eshabı namına değilse eşyanın bulunduğu köy veyahut kasaba

namına emaneten malsandıklarına teslim edilecektir. Satılan eşyanın cinsi,

mik-tarı, kıymeti ve cihet-i aidiyeti ve müşterisi ve bedeli mufassalan defter-i

mahsusa kaydedilerek zir-i müzayede hey’eti tarafından tastik edilecek ve

vech-i meşruh bir zabıt varakası tanzim edilerek aslı hükümet-i mahal-liyeye

97 Talimnamelerin tam metni için Bknz.: Hüsamettin Yıldırım, Ermeni İddiaları ve Gerçekler,

Sİstem Ofset Yayınları, Ankara 2000, s. 100

150

ve suret-i musaddakası emval-i metruke idare komisyonuna, tevdi

olunacaktır. Madde: 7 – Nakledilen ahâliden herbirine ait emlak ve arazi-i

met-rukenin cins, nevi, miktar ve kıymetleri alelesami tesbit-i defter edilecek

ve her köy kasabaya, ait emlak ve arazi-i metruke cedvelleri tanzim edilerek

idare komisyonuna tevdi olunacaktır. Madde: 12 – Yerleştirilen muhacirinin

sicil-li nüfusa esas olabilecek bir suret-i muntazama ve mufassalada ve hane

itibariyle esami mahal-li vurudu, tarih-i iskânı, mahal-li iskânı, tespit-i defter

edilecek ve kendile-rine tevdi edilen mesakin ve arazinin cinsi, nevi, miktar

ve kıymeti ve mev-kii ayrıca tespit-i defter edilerek suret-i iskânlarıyla

kendilerine verilen emlâk ve arazi miktarını mübeyyin yedlerine birer

ilmuhaber verilecektir. Madde: 15 – Şehir ve kasabatta tahliye edilen

hanelere tercihan şe-hirli ve kasabalı muhacirin yerleştirilerek ahval-i sabıkai

iktisadiye ve maliyeleri ile kabiliyet-i imariyeleri nazar-ı itibare alınmak

şartıyla kendilerine miktar-ı kâfi arazi verilecektir. ……Madde: 18 – Şehir ve

kasabat ile civarında mevcut bağ, bahçe, portakallık ve zeytinlikler ve buna

mümasil emlâk dahi imar ve muhafazalarına iktidar ve ihtisas bulunduğu

isbat ve bu babda sened ita ve kefalet irae etmek şartıyla ihtiyaç ve kabiliyeti

imaliyeleri nispetinde muhaciri-ne tevzi olunabilecek ve kimlere ne miktar

emlâk ve arazi verildiği defter-i mahsusuna kaydedildikten sonra keyfiyet-i

itayı mübeyyin yedlerine birer ilmühaber verilecektir. Bunlardan muhacirine

tevzi ve ita edilemeyenler onaltıncı madde mucibince bilmüzayede

satılacaktır. Madde: Madde: 20 – İştira’iye talip bulunmayan emlâk ve

arazinin imar ve muhafazasını vaz-ı ve taksirlerinden dolayı vuku bulacak

tahribat ve ika edilen zararların tanzimini taahhüt etmek ve bu babda kefaleti

kaviye irae etmek şartıyle ve iki seneyi tecavüz etmemek üzere taliplerine

icar caizdir. Madde: 21 – Gerek satılan ve gerek icar ve münâsafa suretiyle

ve-rilen emlâk ve arazinin nevi ve miktar mahal, bedelibiyi ve icarı ve müstecim

ve müşterisini mübeyyin alel müfredat cedveller tanzim edilecektir.

Madde: 32 – Emvâli metruke komisyonu reisi; münasip gördüğü azayı işbu

talimatnamede münberiç bir hususun tetkik ve teftişi veyahut icra-sına

memur edebilir. Madde: 33 – Emvâl-i metruke komisyonları rüesasına

muhacirin tahsisatından verilmek üzere yevmiye birerbuçuk ve azasına da

151

birer lira tahsis olunduğu gibi berây-i vazife dairey-i mamuriyetlerini keşt-ü

güzârlarında tertipi mahsustan ayrıca harcirah dahi alırlar….

30 Temmuz 1915’te yayımlanan ek bir kararla gülünç denecek fiyatlar

üzerinden mal satın almış kişiler varsa, satışları iptal etmek, fiyatları normal

seviyeye yükseltmek ve kanundışı kar sağlanmasını önlemek için gerekli

tedbirlerin alınması ilgili mülki mercilerden talep ediliyordu98.

28 Ağustos’ta ise Dahiliye Nezareti, diğer hususların yanı sıra, tehcir

edilenlerin sağlık durumlarının kontrol edilmesini, hastalara, hamile kadınlara

ve bebeklere ihtimam gösterilmesini emrediyordu99.

29 Ağustos tarihli bir genelge ile de ”. ..kafilelere taarruz; ve bilhassa

gasp; ve hiss-i hayvanitiyete mağlup olarak, gayz ve hetk-i ırza ictisar

edenlerle, bunlara önayak olan memurin ve jandarmalar hakkında, bila terahi,

derhal takibat-i kanuniyyeye tevessül olunarak; şiddetle tedipleri. Ve

memurinden, bu kabil eşhasın, hemen azl ile, Divan-ı Harpler’ e teslimi; ve

isimlerinin inbası. Ve, bu kabil vakayi ‘in tekerrüründen, Vilayeti/Livanın mesul

tutulacağı…” duyurulmuştu100 .

Yine 3 Temmuz 1915 (20 Haziran 1331) tarihli bir telgraf ile 4. Ordu

Komutanı Cemal Paşa, ”4. Ordu mıntıkaları dahilinde teb’id olunan

Ermeniler’in mal, can ve namuslarının tamamen muhafazasını tem’in için

tarafından lazım, gelenlere en kat’i emirlerin verildiğini, diğer mıntıka ve

vilayetlerde de meseleye lüzumu kadar ehemmiyet verdirmek ve teb’id

olunan Ermeniler’in muhafaza-ı emniyetini ve her türlü tecavüzden

vikayelerini tem’in için … evamir-i şedide ita buyurulmasını…” Harbiye

Nezareti’nden istemişti. Buna mukabil Harbiye Nezareti’nden 3., 4. Ordular ile

4., 5., ve 10. Kolordular ‘a çekilen 4 Temmuz 1915 (21 Haziran 1331 ) tarihli

telgrafta ”teb’id edilen Ermeniler’in mal ve canlarının tamamıyla

98Oke, a.g.e., s. 148

99Oke, a.g.e., s. 148 ; Halil Metin, Türkiye’nin siyasi tarihinde Ermeniler ve Ermeni olayları,

M.E.B.Yayınları , 1997, s. 155

100Öke, a.g.e., s. 149 ; Metin, a.g.e., s. 155

152

muhafazasına dikkat edilmesi ve şikayete meydan verilmemesi ehemmiyetle

matlubdur” denmiştir 101.

Yine de Ermenilere karşı yerel halk tarafından yapılan saldırıların

önüne geçilememiştir. Örneğin Menzil Müfettişi Fuad Ziya tarafından 3. ordu

Komutanlığı’na gönderilen 17 Mayıs 1915 (4.5.1331) tarihli telgrafta, bu

saldırılar anlatılmıştır: ”Ermeni kafilelerine taarruz edecek olan Kürt

eşkıyasının takibi için Bayburt’ta sabit Jandarma bölük kumandanı Mülazım

Sani salih Efendi kumandasıyla menzil efradından elli altı neferden

mürekkep Bayburt’tan çıkarılmış bir müfreze, Ermeni kafilelerinin Kop

Dağı’nı mürurları esnasında, 28.4.1331’de dört cihetten Kürt eşkıya taarruza

başlamışlarsa da, müfreze ile iki saat devam eden müsademe neticesinde

iki kişi telef ve mütekabisinin firar ettiği ve müfrezeden hiçbir zayiatın

olmadığı ve Ermeni kafilesinin de kurtarıldığı Bayburt Nokta

Kumandanlığı’ndan bildirilmiştir.” 102

Daha sonra evlerine geri dönen Ermenilere tüm malları geri

verilmiştir103. Dahiliye Nezareti, Elazığ vilayetine gönderdiği “müsta’cel

kaydı konulan şifre genelgeyle şu konulara dikkat çekiyordu104 :

“….3- Dönmüş olan şahıslara ait gayr-i menkullerin iadesi ile ilgili

kanun teklifi bu günlerde işleme konulacaktır. Ancak bu hususta olabilecek

şikayetin önüne geçebilmek için, sahipleri dönmüş olan tüm terk edilmiş

malların maliye ve evkaf dairelerinin yazılı olarak bildirmesine bakılmaksızın

mülki makamlarca el konularak, zabıtnameler karşılığında acilen sahiplerine

teslimi gereklidir.

101Süslü, a.g.e., s. 122

102 Süslü,a.g.e.,s.123

103 Bu konuda karşılaşılan güçlükler hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz.: Günay Çağlar, “Tehcir

Edilen Ermenilerin Eski Yerlerine İadeleri ve Karşılaşılan Problemler” Yeni Türkiye , y.7 ,

sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.435

104 Ayışığı, a.g.m

153

Tehcire tabi tutulup geri dönenlerin malları için 8.1.1920 tarihinde 33

maddeden oluşan bir kararname çıkartılmıştır. Bu kararnameye göre

öncelikle hak sahiplerine malları iade edilecektir. Eğer bu mümkün

olmayacaksa , malların değerini nakit olarak verecektir. Ayrıca hak

sahiplerine faiz ve tazminat ödenmesi dahi kabul edilmiştir. Ati Gazetesinin

6.2.1919 tarinli nüshasında bu tarihe kadar Ermenilere ait terk edilmiş

malların %95 oranında hak sahiplerine iade edildiği belirtilmektedir105.

İngiliz Yardım Subayı Hadkinson, Amiral Robeck’e sunduğu

12.11.1919 tarihli raporunda geri dönen Ermenilere mal mülk iadesinin

devam ettiğini bildirmiştir106. Aynı konuda İngiliz Yüksek Komiseri Amiral

Calthorpe ‘ de Osmanlı Hükümetinin Hıristiyan muhacirlere mallarını iade

ettiğini kabul etmekte ancak asayişsizlikten yakınmaktadır107

  1. Tehcir Uygulamasında Suçlu Görülenler Hakkında yapılan

Yargılamalar

Ermeni Tehcir suçlularını yargılayabilmek için üç ayrı girişim olmuştur.

Bunlardan birincisi, Osmanlı Hükümeti’nin kurduğu Divan-ı Harb-i Örfilerdir.

Paris Barış Görüşmelerinden olumlu sonuçlar elde edebilmek ümidiyle Kasım

1918’de soruşturmalara, Şubat 1919’da da yargılamalara başlandı. İkinci

girişim, Paris Barış Görüşmelerinde yapıldı. Amaç, insanlık suçlarını

yargılayabilmek hukuki ve kurumsal yapılanmayı sağlamak ve Tehcir

suçlularını kurulacak uluslararası bir mahkemede yargılamaktı. Fakat bu

çabalar, Müttefiklerin sömürgeci politikalara öncelik vermeleri nedeniyle

sonuç vermedi. Bunun yanı sıra mevcut uluslararası hukukun, bir devletin,

diğer bir devlet vatandaşlarına karşı işledikleri suçlar esasına göre

düzenlenmiş olması başarısızlığın bir başka nedenini teşkil etti. Ermeniler,

105 İbrahim Etem Atnur, “Tehcir Edilen Ermenilerin İskanı Mal ve Mülklerinin İadesi” , Yeni

Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.433

106 Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk(1919-1920), c.1 , Ankara 1973, s.241

107 Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, s.57

154

Osmanlı vatandaşıydılar ve bir devletin kendi vatandaşlarına karşı işlediği

suçlara yönelik herhangi bir uluslararası anlaşma söz konusu değildi108.

Yargılamalar konusunda bir başka girişim de, bu konuda çok ısrarlı

olan İngilizlerden geldi. İstanbul’daki yargılamalara güvenmeyen İngilizler,

sanıkların önemli bir kısmını Malta adasında gözaltına aldılar. Paris Barış

Görüşmelerinden bir sonuç elde edilemeyince, suçluları İngiliz

mahkemelerinde yargılanmak için bazı girişimlerde bulunuldu ama somut

delil yetersizliği nedeniyle bu da herhangi bir sonuç vermedi109.

Osmanlı Devleti, 26 Mart 1919 tarihinde, Birinci Dünya Savaşı’nda

taraf olmamış olan İspanya İsviçre, Danimarka, İsveç ve Norveç’e gönderdiği

notalarla bu ülkelerden, ikişer hukukçu gönderilmesini istemiştir. Bu girişim,

İngilizlerin müdahalesi üzerine sonuçsuz kalmış, komisyonun kurulması ve

dolayısıyla konunun soruşturması engellenmiştir110.

Bu konu, Osmanlı Devleti’nin icra etmiş olduğu işlemlerde uluslararası

hukuk çerçevesinde yanlış bir şeyin bulunmadığını gösteren, kendisine olan

özgüvenin önemli bir göstergesidir. Adeta, gerçek faillerin ve tasvirlerin

ortaya çıkarılması islenmemiştir. Eğer bu komisyon kurulsa idi, bugün Türk

milletine yöneltilen asılsız ithamlar gerçek muhatabını bulacak, ayrıca Türkiye

Cumhuriyeti’ne yönelik bu asılsız iddialar da o gün tarihin derinliklerine

gömülebilecekti.

Osmanlı Devleti’nin girişimleri bununla da bitmemiş ve Osmanlı

Hükümeti 7 Mart 1920 tarihli telgrafı111 ile İtilaf Devletleri ve Amiral

Bristol’dan konunun araştırılmasını, gerçeklerin tespit edilerek dünya ve Türk

Kamuoyunun aydınlatılmasını talep etmiştir. Bu başvuruda “…uydurma

Ermeni katli meselesinin uluslararası bir komisyon oluşturularak

108 Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İmge Kitabevi, 2.b, Ankara, Ocak 2002, s.19

109 Akçam, a.g.e., s.19

110 “Osmanlı Devleti Soruşturmadan Kaçtı mı?”, www.ermenisorunu.gen.tr , ( Başbakanlık

Osmanlı Arşivi HR. MİJ. 43/ 17)

111 “Osmanlı Devleti Soruşturmadan Kaçtı mı?”, www.ermenisorunu.gen.tr , (ATASE Arşivi

dolap no. 169. göz no. 3 kls. 23 dos. no. 1336/13-1 fih. 32-1.2.3)

155

yerinde süratle tetkik edilmeli ve kasıl ve ihtiras ürünü propagandaların

aydınlatılarak Türk milletinin kötü ve adi töhmetten aklanması için…”

yardım istenmiştir.

  1. Ulusal Düzeyde

Mondros Ateşkes Andalaşması ile ibirlikte Ermenilere uygulanan tehcir

tartışma konusu olmaya başladı. Konu Mebusan Meclisi gündemine de geldi.

Aralık ayı başlarında İstanbul İstinaf Mahkemesi Müddei-i Umumisi (savcısı)

İhsan bey , “Ermenilerin tehcir ve katlinde medhaldar olanlar hakkında ,

muttali olur olmaz müddei-i umumilerin , bu türlü cürümlerden dolayı umumi

hukuk namına derhal kanuni takibata geçmeleri lüzumunu” ilgililere tebliğ etti.

Bunun ardından Meclis-i Vükela ‘nın 11.12.1918 tarihli kararıyla Anadolu 10

bölgeye ayrılarak “ tehcir zamanında yapıldığı iddia edilen mezalim ve

yolsuzlukları incelemek ve şikayet sahipleri ile bizzat temasta bulunmak

üzere Adliye ve Dahiliye memurlarından kurulu komisyonlar oluşturuldu.

Meclis-i Vükela 14.12.1918 de , tehcir sırasında suç işleyenlerin

yargılanmalarına karar verdi. 16.12.1918 de ilk Divn-ı Harp İstanbul’da

kuruldu. Bu mahkemenin sekiz üyesinin dördü azınlıklardan oluşuyordu.

Tehcir suçluları hakkında yargılama başlamasıyla 25 Aralık’ta bir kararname

yayınlandı. Bu kararname ile tehcirle ilgili suçlarda , her subay veya

memurun , hiçbir izne gerek kalmaksızın yargılanabilecekleri hükmü

getirilmiştir. Divan-ı Harplerin yargı yetkileri Sadaretin 21.1.1919 tarihli

yazısıyla belirlendi. Bu Divan-ı harplerden İstanbul Divan-ı Harb-i Örfisi tehcir

suçlularını ve İttihat ve Terakki erkanını yargıladı. İstanbul Divan-ı Harb-i

Örfisi ilk yargılamaya 5.2.1919 da başladı. Yargılama sürecinde hükümet

değişikliği olması ve yargılamanın yavaş ilerlediği yönünde baskılar

bulunması nedeniyle 8.3.1919 mevcut mahkeme lavğ edilerek yeni bir

mahkeme kuruldu. Tetkik komisyonları 24.11.1918 de çalışmalarına

başlamışlar ve bir çok kamu görevlisini mahkemeler sevk etmişlerdir.

Mahkemeler aleni ve basına açık bir şekilde yargılamalarını yapmışlardır112.

112 Nejdet Bilgi, Ermeni tehciri ve Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemel Beyin Yargılanması ,

KÖKSAV yayınları No: 16, 1.b, Ankara , 1999, s.66-81

156

Ermeni tehciri suçlularının yargılanmalarına ilk kurulan Divan-ı

Harp’de, 5 Şubat 1919’da, Yozgat davası ile başlandı. Bu dava ile birlikte,

toplam 36 ayrı dava daha açıldı. Bunlardan doğrudan hükümet ve parti

yöneticilerine yönelik olan üç tanesini ana davalar olarak ele alabiliriz. Bu

davalarda esas olarak siyasi sorumluluk meselesi üzerinde durulmuş ve

sözde Ermeni soykırımının merkezden planlanmış bir eylem olduğu

kanıtlanmaya çalışılmıştır. Diğer davalar ise, çeşitli illerde meydana gelen

somut olaylara yöneliktir113.

Sevk ve iskanla ilgili mevzuata uymadıkları gerekçesi ile, Sivas

Vilayeti’nden 648, Mamuratül Aziz Vilayeti’nden 233, Diyarbakır Vilayeti’nden

70, Bitlis Vilayeti’nden 20, Eskişehir Mutasarraflığı’ndan 33, Ankara

Vilayeti’nden 32, Kayseri Mutasarraflığı’ndan 69, Suriye Vilayeti’nden 27 ,

Hüdavendigar Vilayeti’nden 12, Konya Vilayeti’nden 12, Urfa

Mutasarraflığı’ndan 189, Canik Mutasarraflığı’ndan 14 kişi olmak üzere

toplam 1397 kişi çeşitli cezalara çarptırılmışlardır114. Bunlardan yarısı 1915-

1918 yılları arasında idam edilmişlerdir115. Bunlardan Boğazlıyan Kaymakamı

Kemal Bey ile Bayburt Kaymakamı Nusret Bey , daha sonra Nemrut Mustafa

başkanlığındaki Divan-ı Harp’te yargılanarak idam edilmişlerdir116.

  1. Uluslararası Düzeyde

Osmanlı Devleti ile imzalanan Sevr Anlaşması’nın 230. Maddesine;

Osmanlı Hükümeti, 1 Ağustos 1914 tarihinde Osmanlı Devletinin parçası

bulunan herhangi bir toprak üzerinde, savaş durumu sırasında işlenen

topluca öldürmelerden sorumlu olan “Müttefik Devletlerce istenen kişileri”

kendilerine teslim etmeyi kabul etmiştir. Müttefik Devletler, bu nedenle

suçlanan kişileri yargılanmakla görevlendirilecek mahkemeyi göstermek

113 Akçam, a.g.e., s.19

114Yıldırım,a.g.e., s.32

115 Gündüz Aktan, Turkish Daily News, 8.2.2001 ; Tehcir sırasında Ermenilere kötü muamele

yapmaktan mahkemeye verilen bazı kişiler ve yargılamaları hakkında Bknz. : Cemalettin Taşkıran,

“Türk Ermeni İlişkileri, Tehcir Olayı ve Sözde Soykırım” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat

2001, s.369

116Yıldırım,a.g.e., s.32 ; Esat Arslan , “Ermeni Sorununda Akılcı ,Tarafsız ve Planlı Görüş

Açıları” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.158

157

hakkını saklı tutarlar ve Osmanlı Hükümeti bu mahkemeyi tanımayı kabul

eder. Uygun bir süre içinde, Milletler Cemiyeti, sözü edilen “topluca

öldürmeleri (!)” yargılamaya yetkili bir mahkeme kurarsa, Müttefik Devletler,

sözü geçen sanıkları bu mahkemeye verme hakları saklı tutarlar ve Osmanlı

Hükümeti bu mahkemeyi tanımayı da kabul etmiştir117.

Paris Barış Konferansı Ocak 1919’ da toplandığı zaman, savaş

suçlarını cezalandırma meselesi gündemin ilk maddesini oluşturuyordu.

Müttefikler, bu amaçla, Savaşa Sebep Olanların Sorumluluğu ve

Cezalandırması Komisyonu’nu kurdular. Ancak Komisyonda Amerikalı

temsilciler Lansing ve Scott, yargılanma projesine itiraz ettiler. Böyle bir

yargılanmanın “gerek yerel gerekse uluslararası hukuk alanında şimdiye

kadar bilinmeyen ve ulusların modern uygulamalarında örnekleri bulunmayan

bir sorumluluk” anlayışı oluşturacağını öne süren Lansing ve Scott,

Müttefiklerin, “siyasal müeyyide” uygulama hakkına sahip olduklarını kabul

ederlerken, “hukuksal ceza” verme hakkına sahip olduklarını, reddettiler118.

Aynı sebeple, Ermenilere karşı işlenen suçlar da , Müttefikler tarafından

kovuşturulacak ve cezalandırılacak “savaş suçları” kategorisinin dışında

bırakıldı. Ermenilerin Osmanlı vatandaşı olması ve o dönemde soykırım

suçunun uluslararası bir suç olarak düzenlenmemiş olması , yargılamaların

Osmanlı Devletinin iç işi olması sonucunu doğurmuş ve Ermeni tehciri ile

ilgili bir uluslararası mahkeme kurulmamıştır119.

Nitekim , İngilizler ve müttefikleri, galip devletler olarak 16 Mart 1920

tarihinde İstanbul’u işgal etmişler, 1915 olayları ile ilgili olarak Osmanlı

Parlementosu üyeleri hakkında kovuşturma başlatmışlardır. İstanbul’daki

Ermeni Patrikliği, ” 100 suçlu Türk ” adı altında bir dosya hazırlamıştır.

İngilizler bu maksatla Osmanlı arşivlerini adeta talan etmişlerdir. Bu

belgelerin halen İngiliz Devlet arşivinde olması gerekmektedir. Buna karşılık ,

Ermeni sorunu ile ilgili pek çok belgenin, İngiliz Devlet gizil arşivinde

117 Akçam, a.g.e., s.19

118 Vahakn N. Dadrian, Ulusal ve Uluslararası Hukuk Sorunu Olarak Jenosid, Belge Yayınları ,

1.b, İstanbul, Şubat 1995, s.125

119 Dardian, a.g.e., 126

158

çalınmakta olduğu anlaşılmaktadır120. Arşiv belgelerinin talan edilmesinde

Almanların da büyük rolü olmuştur121. Kanıt yokluğu nedeniyle , uluslararası

ceza mahkemesi kurma girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Batılı devletler

Osmanlı yüksek düzey görevlerini suçlayacak kanıt bulamamışlardır122.

İşgalciler arasında bulunan İngilizler, aralarında Osmanlı siyasi ve

askeri liderleriyle önde gelen aydınların da bulunduğu 143 kişiyi Ermeni

olaylarında savaş suçu işledikleri iddiası ile tutuklayarak Malta Adası’nda

hapsettiler. İstanbul’daki hükümet hem saltanatın muhafazası, hem de son

on yıl içinde İmparatorluğu yöneten İttihad ve Terakki Partisi’nin ortadan

kaldırılması amacıyla Müttefikler’le her konuda işbirliğine girdi. Sonuç olarak

gerek İttihad ve Terakki rejimi, gerekse de İstanbul’da ve Malta ‘da tutuklu

bulunan eski yöneticiler arasında suç kanıtlarının bulunulabilmesi amacıyla

Osmanlı arşivlerinde geniş çaplı araştırmalar yapıldığı ancak zamanın

İstanbul Hükümeti ve İngilizler, Malta’daki tutuklular hakkındaki soykırım

suçlamalarını kanıtlayacak delilleri mahkemeye sunamadılar. Sonuçta, Malta

daki tutuklular kendilerine hiçbir suçlama yönetilmeden ve mahkemeye

çıkartılmadan 1922 de serbest bırakıldılar123.

  1. Tehcir Soykırım Suçunun Unsurlarını İçerir mi?

Bir konu hakkında özellikle hukuksal açıdan doğru bir değerlendirme

yapılabilmesinin ilk koşulu , olayların bütünüyle , siyasi , askeri ve tarihi bütün

boyutlarıyla ve doğru olarak saptanmasıdır. Bu nedenle, örneğin taraflardan

sadece birinin iddialarının temel alınması , resmi kayıtların ve arşiv

belgelerinin göz ardı edilmesi savunulamaz. Buna karşılık , amaç Osmanlı

Hükümetinin tavrını belirlemekse , ilk olarak ve her şeyden önce Osmanlı

120 Ermeni Belgeleri Çalınıyor, Hürriyet , 11.06.1998

121 Emin Çölaşan, Bir Arşiv Yağmasının Hikayesi, Hürriyet, 10.12.2000

122 Schabas, a.g.e., s.20 : Cemalettin Taşkıran, “Türk Ermeni İlişkileri, Tehcir Olayı ve Sözde

Soykırım” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.370

123 Altı Soruda Ermeni Sorunu, Hürriyet 16.10.2000 ; ABD arşiv raporlarına göre, Washington daki

İngiliz büyükelçi R.C.CRAİYİE 13 Temmuz 1921 de lord Curzon a çektiği mesajda şöyle yazıyordu:

“Malta’da tutuklu bulunan Türkler aleyhine delil olarak kullanıla bilecek hiç bir şey olmadığını

bildirmekten üzüntü duyuyorum… yeterli delil oluştura bilecek hiçbir somut olay mevcut değildir. Söz

konusu belgeler hiçbir suretle Türkler hakkında halen majestelerinin hükümetinin elinde bulunan

bilgilerin takviyesinde yararlı olabilecek delilleri bile ihtiva etmemektedir.”

159

kaynakları kullanılmalıdır. Anı veya otobiyografi şeklindeki kişisel saptamalar

elbette kişilerin acılarını ve deneyimlerini açıklamak bakımından yararlıdır.

Ne var ki , burada da sadece Ermenilerin beyanlarına bağlı kalmak, Türklerin

saptamalarına itibar etmemek yanlıştır124.

Soykırımı terimi hukuki olmakla birlikte, günümüzde politikacılar,

gazeteciler, ve bazı tarihçiler bu terimi, katliam, toplu öldürme, etnik

temizleme, isyanı bastırmada toplu cezalandırma ve ya insanlık suçu

anlamında da kullanmaktadırlar. Soykırım, uluslararası bir suç olduğuna

göre, tehcirin, soykırım suçunu oluşturup oluşturmadığının tespiti için ,

Soykırım Sözleşmesindeki tanımı esas alınmalıdır.

Sözleşmenin 2. maddesine göre soykırım ; ulusal, etnik, ırksal ve

dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen

aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur,

– Gruba mensup olanların öldürülmesi;

– Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar

verilmesi;

– Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı

hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek;

– Grubun içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak;

– Gruba mensup çocukları zorla başka bir gruba nakletmek;

Birinci bölümde açıklandığı üzere , soykırım suçu ancak , ulusal ,

etnik, ırksal veya dini bir grup hedef alınarak işenebilir. Bu gruplar

dışındakilere karşı yapılan eylemler başka bir suç oluşturabilir , ancak bu suç

soykırım olamaz. Tehcirin yönelik olduğu grubun , bu dört gruptan birini

oluşturup oluşturmadığının incelenmesi gerekmektedir.

Çoğu Ermeni, tarihçilerin büyük bir bölümü, 1915/1916 olaylarının bir

soykırım olduğunu; yani Ermenilerin bir siyasi gurup olarak değil de bir etnik

124 Türkkaya Atoöv, Osmanlı Arşivleri ve Ermeni sorunu, AÜSBFD, c.16, Ocak-Aralık 1986,

No.:1-4, s.22

160

yada dini gurup olarak, soykırım gibi bir tehcire tabi tutulduklarını kanıtlamak

için, Ermenilerin terörizm de dahil siyasi amaçlı faaliyetlerinden ya hiç söz

etmiyorlar yada çok kısa geçiştiriyorlar125.

1880’lerde Hınçaklar siyasi ve silahlı mücadelelerin amacı olarak

Anadolu’nun doğusunda altı vilayeti kapsayan ve ” vilayat – ı sitte ” denen

Erzurum, Van, Elaziz, Diyarbakır, Bitlis ve Sivas’ı kapsayan bölgede bir

hayali Ermenistan kurduklarını açıkladılar. Ermeniler bu mücadelelerinde

başarılı olamadılar. Ancak soykırım tezini savunabilmek için, siyasi ve silahlı

faaliyette bulunduklarını inkar ederek, Türklerin kendilerini durup dururken

tehcire tabi tuttuğunu; aslında kendilerinin, siyasi emelleri dahi olmayacak

kadar masum olduklarını; bu nedenlerle Sözleşmenin İkinci maddesine göre,

Türklerin kendilerine etnik – dini – ırki gurup olarak tehcir yoluyla soykırım

yaptığını iddia edemezler126.

Tarih, Ermenilerin bağımsızlık için silahlı siyasi faaliyette bulunan bir

siyasi gurup olduğunu açıkça göstermektedir. Düşmanla birleşip hedeflerini

gerçekleştirmek için silaha ve bu arada savaş hukukunun ihlali olan

sistematik terörist eylemlere baş vuran bir siyasi guruba karşı mücadelede,

askeri nedenlerle tehcire baş vurulması hukuken soykırım tanımına girmediği

gibi, bu süreçte işlenen suçlarda işlendikleri kanıtlanmış olsa dahi, soykırım

değildir127. Tehcir kararının alınmasına , Ermenilerin ırki , dini ya da etnik

kimlikleri değil, siyasi amaçlı şiddet ve terör içeren faaliyetleri neden

olmuştur. Bu açıdan tehcire tabi tutulan Ermenilerin siyasi bir grup

olduğu kabul edilmelidir.

Bir gurubun siyasi emelleri nedeni ile siyasi gurup olması, aynı

zamanda milli, dini, ırki veya etnik gurup olmasını etkilemez. Zira siyasi

guruplar da diğer özellikleriyle, Ermeniler gibi, etnik, dini gurup veya diğer bir

gurup olarak da nitelendirebilirler. Ancak Ermenilerin maruz kaldığı olayların

125 Gündüz Aktan, “Devletlerarası Hukuka Göre Ermeni Meselesi”, Türkiye Günlüğü, 2001, Sy.:

64, s.14 ; Ermenilerin Ruslarla işbirliği içerisinde olduğunu gösteren arşiv belgeleri için Bknz.:

Yavuz Ercan, “Ermeniler ve Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.47

126 Aktan, a.g.e., s.15

127 Aktan, a.g.e., s.15

161

milli , etnik, dini ve ya ırki bir gurup olmasından değil siyasi nedenlerden

kaynaklandığını konusunda hiçbir tereddüt yoktur128.

Techir kararı bir kanun-ı muvakkat ile merkezden verilmiştir . Ancak bu

Kanun’da Ermenilerin adı dahi geçmemektedir129. Kanun ile savaş durumu

nedeniyle yetkililere görev alanlarında huzursuzluk çıkaran kimselerin

yerlerini değiştirme imkanı tanınmıştır. Bunların kimler olacağına yerel

yetkililer karar verecektir. Ermenilerin isyanlar çıkarması düşmanla işbirliği

yapmalarına rağmen, etnik bir grup olarak tüm Ermeniler tehcire tabi

tutulmamıştır. En başta, katolik ve Protestan Ermeniler olmak üzere, oğulları

Osmanlı ordusunda görev yapan aileler, papazlar, hekimler, eczacılar,

tehcire tabi tutulmamışlardır. Ülkenin cephelerden uzak bölgelerindeki

Ermeniler olsun, İstanbul İzmir gibi büyük yerleşim birimlerinde oturan

Ermeniler olsun tüm Ermeniler aynı işleme tabi tutulmadığı gibi, Osmanlı

kamu yönetimindeki görevlerini de sürdürmüşlerdir130.

Başta Van olmak üzere yurdun pek çok yerinde başlayan Ermeni isyan

ve katliamlarına önlem almak amacıyla Talat Paşa’nın başlattığı, Hükümet ve

Meclis’in de uygun gördüğü yer değiştirme, doğrudan doğruya cephelerin

güvenini sarsacak bölgelerde uygulanmıştır. Bunlardan birincisi, Kafkas ve

İran cephesinin geri bölgesini oluşturan Erzurum, Van ve Bitlis dolayları;

ikincisi ise, Sina cephesi gerilerini oluşturan Mersin-İskenderun bölgeleridir.

Ermeniler, her iki bölgede de düşmanla işbirliği yapmış ve onların çıkarma

yapmalarını kolaylaştıracak faaliyetlerde bulunmuşlardır. Yer değiştirme

uygulaması daha sonraları, isyan çıkaran, düşmanla işbirliği yapan ve Ermeni

komitacılarına yataklık eden diğer vilâyetlerdeki Ermenileri de kapsayacak

şekilde genişletilmiştir. Başlangıçta Katolik ve Protestan Ermeniler

uygulamanın dışı bırakıldıkları halde, daha sonra bunlardan zararlı faaliyetleri

görülenler de göç ettirilmişlerdir131. Sırf belirli bir dini veya etnik grup

hedef alınmamıştır.

128 Aktan, a.g.e., s.15

129 Yavuz Ercan, “Ermeniler ve Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.36

130 Çaycı , a.g.m., s.28

131 Ayışığı, a.g.m.

162

Ermeniler’in yer değiştirilmesi ile ilgili mevzuatta kesinlikle öldürmeye

ve benzer fiillere yer verilmeyip, bilakis mal ve can varlıkları korunmaya

çalışılmıştır. Bununla birlikte akla gelebilecek bir soru gayri resmi olarak

soykırım emri verilip verilmediğidir. Nitekim sözde soykırım savunucularının

iddialarının baş kaynağı olan ve Aram Andonyan adlı bir Ermeni’nin yazdığı

”The Memoirs of Naim Bey: Turkish Offıcial Documents relating to the

Deportation and Massacre of Armenians” adlı kitapta merkezden çekilen

telgraflarla soykırım emri verildiği ileri sürülmektedir. Kitapta yer alan ve

Harbiye Nezareti’nden ordu komutanlıklarına Enver Paşa imzasıyla

gönderildiği söylenen tarihsiz bir telgrafta 48 saat içinde beş yaşından

yukarı tüm Ermeniler’in öldürülmesi emri verildiği belirtilmiştir. Bu ve kitapta

yer alan diğer resmi dokümanların sahte oldukları saptanmıştır132.

Ermeni tezlerine dayanak yapılan bir kısım sözde belgelerin, sağlıklı

hüküm vermeye elverişli olmaktan ne kadar uzak olduğu, hem Türkler, hem

de yabancılarca saptanmış bir olgudur. Bir kısım Ermenilerin ve Ermeni

yanlılarının , soykırım iddialarına en güçlü dayanak olarak, 1918 de ABD’nin

Türkiye Büyükelçisi olan Henry Morgenthau’nun yazdığı, ve resimler içeren

kitap gösterilmektedir133. Bu kitabın hangi koşullarda ve ne maksatla

yazıldığı, Heath W.Lowry tarafından araştırılmış ve kitapta yer alan veriler ve

değerlendirmeler çürütülmüştür134. 1919 yılının ortalarında ABD başkanı

Wilson tarafından durumu ve Ermeni iddialarını yerinde incelemek üzere

görevlendirilen General Harbord başkanlığındaki askeri bir heyet , Doğu

Anadolu da yaptıkları inceleme ve bu arada Sivas’ta Mustafa Kemal ve

ayrıca general Kazım Karabekir ile yaptıkları görüşme sonucunda ,

Ermenilerin kendilerine karşı katliam yapıldığına , bir Ermenistan Devleti

132Orel Şinasi, ”The Facts Behind The Telegrams Attributed To Talat Pasha By Armenians”, Turkish

Review Quarterly Digest, Winter, Vol. 1, No: 2, 1985-1986 ; Andonian’ın belgelerinin sahte

olduğuna dair kanıtlar hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz.: Hüsamettin Yıldırım, Talat Paşa’nın

Soykırımı Emreden Gizli Telgrafı Var mıdır?, www.kultur.gov.tr/portal/tarih_tr.asp?belgeno=3766

133 Eserin adı : Ambassador Morgenthau’s Story , Dubleday Page& Company, Garden City- New

York 1918

134 Eserin adı: The Story Behind Ambassador Morgenthau’s Story, The Isis Pres , İstanbul Turkey,

1990

163

kurulmasına, doğudaki Ermeni nüfusunun çoğunluğuna ve diğer konulara

ilişkin iddiaların asılsız ve dayanaksız olduğunu saptamışlardır135.

Benzer soykırım iddiaları daha önce de BM Genel Kurulu’na

getirilmiş bulunmaktadır.1969 yılında Brezilya aleyhine Amazon yerlilerini ve

1974 yılında Paraguay aleyhine Guaki yerlilerini soykırıma tabi tuttuklarına

ilişkin şikayetler yapıldı. Kurbanlar ve failler kolayca tespit edilebilmelerine

karşın anılan devletlerin yok etmeye yönelik bir niyetleri bulunmaması

sebebiyle şikayetler sonuçsuz kalmıştır136. Osmanlı Devleti’nce de, yok

etmeyle ilgili olarak merkezden verilmiş bir emir bulunmadığından,

soykırım iddialarının geçerliliğinden bahsedilemez.

Ermeniler sırf Ermeni oldukları için mi tehcire tabi

tutulmuşlardır? Yukarıda bahsedildiği gibi tehcirin asıl sorumlusu Ermeni

komitaları ne pahasına olursa olsun bağımsızlık elde etmek amacıyla

kurulmuşlardı. Taşnaksutyon’un amacı Müslüman halkı kışkırtarak

katliamlara sebep olmak ve bu sayede büyük devletlerin işe karışmasını

sağlayarak bağımsızlıklarını kazanmaktı137. Tehcir kararı çıkmasaydı

binlerce Ermeni’ni vatana ihanet sebebiyle idamları kaçınılmaz olacaktı138.

Her köye sızan komitacılar toplu yer değiştirmeden başka bir şans

bırakmamışlardı. Ayrıca savaş sırasında İstanbul ‘da yaşayan 82.280

Ermeni ise sınır bölgelerinden uzakta olmaları sebebiyle tehcire tabi

tutulmamışlardır. Sonuç olarak Ermeniler’in milliyetlerinden ötürü değil

Osmanlı’nın bir ölüm kalım mücadelesi sırasında ihanete en ufak taviz

veremeyecek durumda olması sebebiyle tehcire tabi tutuldukları

açıktır . Tehcirde ırkçı nefret yoktur. Irkçılık (racisme) ve soykırım

(genocide) kavramları Avrupa’ya aittir, Türk lügatında bu kavramlar

bulunmamaktadır139

135 Çaycı , a.g.m., s.24 ; Esat Arslan , “Ermeni Sorununda Akılcı ,Tarafsız ve Planlı Görüş

Açıları” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.160

136 Elekdağ, a.g.m

137Thompson, a.g.e., s. 482

138Öke, a.g.e., s. 146

139 Bayram Kodaman, “Ermeni Meselesi (Tarihi ve Siyasi Bir Değerlendirme)”, Yeni Türkiye , y.7

, sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.206

164

Osmanlı makamları tarafından Sözleşmede yer alan fiillerin kasıtla

işlendiğine dair tek bir belge dahi bulunmamaktadır . Bu durum karşısında

Ermeniler soykırım tezini Sözleşme’nin 2.maddesi (c) fıkrasına

dayandırıyorlar. Buna göre, Osmanlılar’ın Ermenileri açıkça yok etmekten

çekindikleri için, tehcirden yararlanıp, Ermenilerin yok olmalarını sağlayacak

yaşam şartlarını onlara dayattıkları; tehcir sırasında saldırılarda; koruma,

güvenli ulaşım sağlama, gıda ve ilaç tedarik etme, tedavilerini yapma,

barınak ihtiyaçlarını karşılama gibi görevlerini yerine getirmeyerek ölümleri

hızlandırdıkları; hatta Teşkilat-ı Mahsusa’nın ve hapishanelerden serbest

bırakılan canilerin katliamlarını bizzat örgütledikleri ileri sürmektedirler140.

Halbuki tehcir için Osmanlı Hükümeti tüm imkansızlıklara rağmen

ödenek ayırmış , yabancı ülke ve kuruluşların yardım faaliyetlerini kabul

etmiştir. Near East Relief Society adlı Amerikan yardım kuruluşunun tehcir

sırasında Ermeniler’e yardım etmek üzere Anadolu’da görev yapmasına

Osmanlı Hükümeti tarafından izin verilmiştir. Bu durumda eğer katliam emri

verilmişse, Amerikan kuruluşunun faaliyet göstermesine ve katliama tanık

olmasına nasıl müsaade edilmiştir. Yani “biz Ermeniler’i katlediyoruz, siz de

gelin seyredin mi denmiştir?141

Göç sırasında teşekkül ettirilen kafilelere vasıta veya binek temin

edilirken özellikle kadın, çocuk, yaşlı ve hastalara özel önem gösterilmiştir.

Bunların yerleştirilmeleri özenle yapıldığı gibi gerektiğinde tüm kafilelere

askeri hastanelerde hizmet verilmiştir. Öksüz ve yetim Ermeni çocuklarının

Hıristiyan ailelerinin yanında, bulundukları muhitte Hıristiyan yoksa emin

Müslüman ailelerin yanında kalmaları sağlanmıştır . Savaş günlerinin güç

koşulları , araç, yakıt, gıda , ilaç, ve diğer imkansızlıklar, ağır iklim koşulları

ve tifüs gibi salgın hastalıkların yol açtığı tahribat göz önünde tutulmalıdır.

Aynı dönemde 90 bin kişilik bir Osmanlı Kolordusunun Doğu cephesinde

soğuk ve hastalıktan kırıldığı unutulmamalıdır. Hal böyleyken Osmanlının

140 Aktan, a.g.e., s.18

141 Ayışığı, a.g.m.

165

Ermenileri temel yaşam koşullarından mahrum bıraktığını söylemek önyargılı,

kasıtlı bir yaklaşımdır142. Bütün bunlar Ermenilerin imha olmalarına yol

açacak yaşam koşulları içerisine terk edilmediklerinin göstergesidir.

Soykırım iddiasının sahipleri; Edirne, Adana, Ankara, Aydın,

İstanbul’daki Ermenilere neden bir şey olmadığı, hatta Ermeni millet

vekillerinin Osmanlı Meclisindeki görevlerini nasıl sürdürebildikleri; 1919’da

İngilizlerin sözde soykırım sanıklarını tutuklayarak Malta’ya sürgün

etmelerine, bu kişileri Ermeni kırımının suçlusu, yani savaş suçlusu olarak

yargılamayı düşünmelerine rağmen, 26.03.1919 tarihinde İstanbul

Hükümetince tarafsız kişilerden oluşan uluslararası bir soruşturma

komisyonu kurulmasının üzerine neden telaşlandıkları (zira soruşturma

sonucunda kendi durumları teşvik ve azmettirmeleri ortaya çıkabilecekti) ve

diğer pek çok soruya inandırıcı bilgi, belge ve değerlendirmelerle cevap

verebilmelidirler143.

Soykırım suçu çoğunlukla devletlerin ya da devlet gibi yaygın

örgütlerin iradesiyle işlendiğinden, “özel kast” şartının yerine gelmesi için

suçun örgütlü bir güç tarafından işlenmiş olup olmadığına bakılmaktadır.

Soykırım bir grup gibi çok sayıda kişinin yok edilmesi olduğundan bu örgütlü

gücün çok önceden bir plan hazırlayıp hazırlamadığı önemlidir. Ayrıca bu

örgütlü gücün planını örgütleyerek, eşgüdüm içinde, sistematik ve kitlesel

biçimde uygulanması gereklidir144.

Başkumandan vekili Enver paşa İçişleri Bakanı Talat Paşa’ya 2

Mayıs 1915’te gönderdiği bir telgrafta, Rusların 20 Nisan günü, kendi

sınırları içindeki Müslümanları perişan şekilde sınırlarımıza sürdüğünü

bildiriyor; Van civarındaki Ermenilerin isyanına da atıfla bulunarak,

Ermenilerin ya Rus sınırına sürülmesini ya da başka yerlere

142 Ayışığı, a.g.m. ; Aktan, a.g.e., s.19 ; Çetinkaya, a.g..m., s.30

143 Çaycı , a.g.m., s.32

144 Aktan, a.g.m., s.10

166

dağıtılmasını öneriyordu145. Bunun üzerine Talat Paşa sorumluluğu bizzat

yüklenerek, Ermeni tehcirini başlattı. Bir süre sonra da sorumluluğu

paylaşmak için 30 Mayıs günü konuya ilişkin bir geçici yasa çıkarılmasını

sağladı. Böylece komutanlara, asayişi bozan, silahlı saldırgan ve direnişçileri,

tecavüz ve direnişleri sırasında imha etme; casusluk ve vatana ihanet eden

köy ve kasaba halkını tek tek veya toplu halde başka yerlere sevk ve iskan

etme yetkileri verilmekle, tehcir işi orduya devredilmiş oldu146.

Buradan da görüleceği üzere Ermeni tehciri için çok önceden karar

verilmediği, bu karara uygun olarak planlar yapılmadığı; gerekli

teşkilatlanmanın oluşturulmadığı, tehcir kararının, savaş hali içerisinde

bulunan Osmanlı Devletinin askeri zorunluluklardan dolayı ani bir kararla

alındığı, yok etme kastıyla plan ve örgütlenme yapılmasının söz konusu

olmadığı anlaşılmaktadır147.

Şayet, Osmanlı devletinin Ermenileri “soykırım”a tabi tutmak gibi bir

amacı olsaydı; bulundukları yerlerde bu düşüncesini gerçekleştiremez miydi?

Bunun için “yer değiştirme” gibi bir uygulamaya ne gerek vardı? Kafilelerin

güvenliği, sağlığı ve geçimlerinin temini için büyük maddi fedakarlıklara ne

gerek vardı? 1915 Mayısı’ndan 1916 Ekim ayına kadar yaklaşık bir buçuk yıl

devam eden göç ettirme ve yerleştirme sırasında, emirler çerçevesinde ve

mahallinde aldığı tedbirlerle, o günün zor savaş şartlarına rağmen,

Ermenilerin can ve mallarını koruma altına almasına ne gerek vardı? Adetâ

yeni bir cephe açmış gibi idarî, askerî ve malî yükün altına girmeye ne gerek

vardı? Bütün bu soruların cevapları, Osmanlı Devleti’nin asıl niyetinin

anlaşılmasına yetecektir. Osmanlı Devletinin, yüzlerce yıl Devlete olan

bağlılıklarından dolayı “millet-i sadıka” olarak nitelendirdiği bir halka karşı,

birdenbire tavır değiştirmesinin de mantıklı bir izahı yoktur. Değişen Osmanlı

değil, Rusya ve İtilaf Devletlerinin bağımsızlık vaatlerine kanan Ermenilerdir.

145 Enver Paşa’nın telgrafı hakkında ayrıntılı değerlendirme için Bknz.: Cemalettin Taşkıran, “Türk

Ermeni İlişkileri, Tehcir Olayı ve Sözde Soykırım” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001,

s.365

146 Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (1915-1920), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü,

Ankara, 1994, s.8

147 Aktan,a.g.e, s.18

167

Devlet güvenliğinin sağlanması için gerekli bir uygulama olan yer

değiştirme, hiçbir zaman Ermenileri imha etmek gayesini

gütmemiştir.148

Bir çok yabancı tarihçi ve döneme tanıklık etmiş sağduyulu diplomat

ve politikacılar da yer değiştirmenin haklı sebeplere dayandığını , tehcirin

soykırım olarak kabul edilemeyeceğini beyan etmişlerdir. ABD’li Prof.

Bernard Lewis ve Prof. Stanford Shaw da, sözde Ermeni soykırımının gerçek

olmadığı konusundaki tezleri nedeniyle, Ermenilerin yoğun tepkisine maruz

kalmıştır. Soykırım iddiasına Bernard Lewis, 1993 yılında “Le Monde”

gazetesinde yayımlanan makalesinde şöyle değinmiştir: “Osmanlı

Hükümeti’nin Ermeni ulusuna karşı kitlesel imhayı öngören bir planı olduğunu

gösteren geçerli kanıt yoktur. Türklerin “tehcire” (Ermeni halkın savaş

alanından alınarak başka yerlere gönderilmesi) başvurmalarının meşru

nedenleri vardır. Çünkü Ermeniler, Osmanlı topraklarını İşgal eden Rusya ile

ittifak halinde Türklere karşı çarpışıyorlardı”. Yine Dr. Karakin

Pastırmaciyan’ın “Anadolu’yu Şarki Şimendifer Meselesi” adlı kitabında,

Erzurum çevresinde yaşayan 15.000 civarındaki Ermeni’nin kendi isteğiyle

Türkiye’yi terk ettiği, Ermenilere Türkler tarafından baskı yapılmadığı ve

soykırım gibi bir muamelenin olmadığı yer almaktadır149.

Ermeni tarihçi Leo ; Osmanlı Devletinin , Rus kışkırtmalarına kapılarak

isyanlar çıkaran Ermeni Komitaları karşısında kendi varlığını koruma hakkını

kullandığını belirtmektedir150

Tehcir sırasında da Amerika Büyükelçisi olarak bulunan Morgenthau

günlüğünde, Ermeni Protestanlarının vekili olan Zenop Bezciyan’la olan

148 Ayışığı, a.g.m.

149 Ayışığı, a.g.m.

150 Çetinkaya,a.g.m., s.30

168

görüşmesinde Bezciyan’ın ifadelerinden hayrete düştüğünü belirtiyor151. Bu

görüşmesiyle ilgili olarak Morgehthau şöyle demektedir:

“Ermeni Protestanlarının vekili Zenop Bezciyan uğradı. Schmavonian

kendisini benimle tanıştırdı. Okul arkadaşıymışlar. (İçerilerdeki) şartlar

hakkında bana çok şey anlattı. Zor’daki Ermenilerin hallerinden oldukça

memnun olduklarını söylemesine şaşardım; işlerini kurup, hayatlarını

kazanmaya başlamışlar bile; bunlar ilk gönderilenler olup katledilmeden

oraya varmışa benziyorlar. Bana çeşitli kampların nerelerde olduğunu

gösteren bir liste verdi ve yarım milyon kişinin buralara nakledildiğini

sandığını söyledi. Kış bastırmadan onlara yardım edilmesi gerektiği

hususunda ısrarlıydı.”

Soykırım iddiasında bulunanlar , yok etme kastını kanıtlayacak

belgelerin bulunmadığını anlamları üzerine, bu iddialarını devam ettirebilmek

için farklı yöntemlere başvurmaktadırlar. Tehcirdeki ölü sayısını yüksek

göstererek yapılanın soykırım olduğunu kabul ettirmeye çalışmak bu

yöntemlerden biridir152.

Ermeni iddialarına göre, 1915 yer değiştirme uygulaması sırasında 1.5

milyon Ermeni “soykırım”a tabi tutulmuştur. Ermeniler bu olaylarda önce 600

bin, sonra 800 bin Ermeni’nin öldüğünü ileri sürmüşler, bu sayı daha sonra

sürekli olarak artırılmış ve 1,5 milyona varılmıştır. Bu açık artırmanın devam

151 Ayışığı , a.g.m.( Heath W. Lowry, Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü’nün Perde Arkası, İstanbul

1991, s. 47-48)

152 Aktan, a.g.e., s.18 ; Yavuz Ercan, “Ermeniler ve Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37,

Ocak-Şubat 2001, s.46 ; Sayıların abartıldığına ilginç bir örnek : Güneyde bizim Ermenileri

katlettiğimize dair bir rivayet çıkmıştır, bugünde hala 1915 –1923 demeleri “ Milli Mücadele” devrini

de içine alıyor. Bu rivayet çıkınca Lord Curzon bunu Londara daki Türkiye ile yapılacak anlaşma ile

ilgili toplantıda ortaya attı. Hikaye şu; Maraş’ta mücadeleden sonra Fransızlar çekilirken beraberinde

Ermenilerde çekilmeye başlıyor ve bu çekilme sırasında 2000 ermeni ölüyor, soğuktan filan. İstanbul

Ermeni Patriği Lord Curzon’a mektup yollamış “Güneyde Türkler 2000 Ermeniyi katlettiler diye…

Curzon konferansta 2000 yerine 20000 demiş. Bir hafta sonrada Reuter Ajansı 70000 Ermeni demiş.

Rakamların değişmesi de enteresandır. Buna en fazla kızan Fransızların kendileri; Başbakanları

Milleran, Lord Curzon a mektup yolluyor, kitabında da var. Bizim işgalimiz altında olan bir bölgede

bizim haberimiz olmayan katliamlar yapıldığını siz nereden haber alıyorsunuz?” diyor. “Ermeniler

bizle beraber Türklere karşı çarpışmış ve ölmüşlerdir. Katledilme söz konusu değil” yazıyor. Bunu

yazan Fransa, doküman da elimde, şimdi katledildi diye nasıl söyleyebilir.(İki Bin Ermeniyi Yetmiş

Bin Yaptılar ,(Kamuran Gürün’le röportaj), Sabah 19.11.2000)

169

etmesine ve Ermeni çevrelerinin yarın, öbür gün ölü sayını 2, hatta 3 milyona

çıkarmalarına da şaşmamak gerekecektir. Bu açık arttırmaya ne yazık ki

ciddiyetleriyle tanınan bazı yayın organları da katılmaktadır. Örneğin

Encyclopedia Britannica’nın 1918 baskısında ölen Ermenilerin sayısı 600 bin

olarak kayıtlı iken, bu sayı 1968 baskısında 1,5 milyon olarak belirtilmiştir153.

Yaşayan bir toplumun zamanla çoğalması doğaldır, ancak belli bir tarihte

ölmüş kişilerin zamanla çoğalması doğa kanunlarına aykırıdır154. Pierre LOTI’

ye göre ; Türklerin Hıristiyan olmamaları Avrupa’nın gözünde temel bir

eksikliktir. Ermeniler ve Ortodokslar bu Hıristiyan kimliğinden yeteri kadar

faydalandılar ve herkesi bununla aldattılar. Ermeniler tarafından beyan edilen

ölü sayısı, aşağı yukarı toplam nüfuslarının iki katını geçer155.

Yer değiştirme uygulaması sırasında yeni yerleşim bölgelerine sevk

edilen nüfus toplam 438.758, Halep’tekilerle birlikte iskan sahasına varan

nüfus ise 382.148’dir156. Görüldüğü gibi, ikisi arasında 56.610 kişilik bir fark

bulunmaktadır. Göç ettirilenlerle, yeni yerleşim bölgelerine varanlar

arasındaki bu 56.610 kişilik fark, belgelerden elde edilen bilgiye göre, şu

şekilde ortaya çıkmıştır: 500 kişi Erzurum-Erzincan arasında; 2.000 kişi Urfa

Halep arasındaki Meskene’de; 2.000 kişi Mardin civarında eşkıya ve Arap

aşiretlerinin saldırısı sonucu katledilmiş, ayrıca bir o kadar, yani yaklaşık

5.000 ve belki de biraz daha fazla kişi de Dersim bölgesinden geçen

kafilelere yapılan saldırılar sonucu öldürülmüştür. Bu bilgiler ışığında toplam

9-10 bin kişinin yer değiştirme uygulaması sırasında katledildiği tespit

edilmektedir. Ayrıca yollarda açlıktan da ölümler olduğu belgelerden

anlaşılmaktadır. Bunun dışında tifo, dizanteri gibi hastalıklar ve iklim koşulları

sebebiyle de yaklaşık 25-30 bin kişinin öldüğü tahmin edilmektedir ki, bu

şekilde 40 bine yakın kişi yollarda kaybedilmiştir. Kalan 10-16 bin kişinin bir

153 Hayatlarını Kaybeden Ermenilerin Sayısı 1.5 Milyon Mudur? , www.ermenisorunu.gen.tr

154 Yavuz Ercan, “Ermeniler ve Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.36

155 Ali Doğan, “Millet-i Sadıkanın İhaneti” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.82

156 Osmalıdaki Ermeni nüfusu hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz.: Yavuz Ercan, “Ermeniler ve

Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.45 ; M.Cemil Özgül, “Osmanlı

Devletinde Ermeniler” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.58 ; Bayram Kodaman,

“Ermeni Meselesi (Tarihi ve Siyasi Bir Değerlendirme)”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat

2001, s.206 ; Nejat Göynüç, “Ermeni Tehciri ve Soykırım İddialar” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37,

Ocak-Şubat 2001, s.298

170

kısmı, yola çıkarılmış olmakla birlikte, henüz iskan bölgesine varmadan yer

değiştirmenin durdurulması sebebiyle, bulundukları vilayetlerde

alıkonulmuştur157.

Kuşkusuz bunlar olayların sadece bir yönüdür. Türklere ve Türkiye’ye

karşı art niyetle yürütülen planlı ve bilinçli propaganda faaliyetleri süreci,

Müslüman halka yapılanların göz ardı edilmesi , Müslüman halkın ölü

sayısının dikkate alınmaması, buna karşılık Ermenilerin ölü sayısının

abartılması, hatta bu maksatla Ermeni nüfusuna ilişkin verilerin saptırılması,

uzun devrede, gerçeklerden uzaklaşılması ve olayın tek taraflı olarak

değerlendirilmesi ile sonuçlanmıştır. Oysa asıl mağdur, saldırgan

Ermenilerden çok, savunmasız Müslüman halk olmuştur. Nitekim, Ermenilerin

müslüman halka yönelik zulüm ve katliamları, sadece Birinci Dünya Savaşı

öncesinde ve sırasında değil , 6 Kasım 1917 de başlayan Rus ihtilalinden

sonra da 30 Ekim 1918 deki Mondros Mütarekesi’nden sonra da , hatta Türk

İstiklal Harbi sırasında da sürmüştür158.

Justin McCarthy bu konuda şunları belirtmektedir: “Ölü Ermeni sayısı

ele alınırken ölü Müslüman sayısını da göz önüne almalıyız. İstatistikler

çoğunun Türk olduğu 2.5 milyon Müslümanın da öldüğünü söylemektedir:

Ermenilerin yaşadığı 6 vilayette 1 milyondan fazla Müslüman ölmüştür.

Üstelik Sivas ili savaş sınırları içinde değildi. Rus ordusu asla bu kadar içeri

girmedi. Fakat Sivas’ta 180 bin Müslüman öldü. Aynı şey bütün Anadolu için

geçerliydi159”. Rus belgelerine göre sadece Erzurum , Bitlis, Trabzon ,Van ve

Erzincan’da Ermeniler tarafından yaklaşık 600 bin Türk öldürülmüştür, 500

bin Türk de göç etmek zorunda bırakılmıştır. Bogos Nubar Paşaya göre aynı

dönemde ölen Türk sayısı 1.400.000 dür ve bunların önemli bir bölümü

Ermeni saldırıları sonucu ölmüştür160.

157 Hayatlarını Kaybeden Ermenilerin Sayısı 1.5 Milyon Mudur? , www.ermenisorunu.gen.tr

158 Nejat Göynüç, “Ermeni Tehciri ve Soykırım İddialar” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat

2001, s.299 ; Çaycı, a.g.e., s.28

159 Justin McCarthy, “The Anatolian Arrmenians 1912-1922”. Armenians in the Ottoman Empire and

Modern Turkey (1912-1926), Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul, 1984, s. 23-25

160 Yavuz Ercan, “Ermeniler ve Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.50

171

Tarihî gerçekler ışığında bu olaylar ancak mukatele, yani karşılıklı

kırım olarak tanımlanabilir. Bu ortamın ve çatışmaların soykırım fiilleriyle

benzeştirilmesi yanlıştır. Hitler Almanya’sının altı milyon Yahudi’yi ve bir

milyon çingeneyi yok eden ırkçı eylemiyle benzeştirilecek olaylar değildir. Bu,

tarihe ve gerçek soykırım, yani Yahudilerin “Holocaust“ kurbanlarına karşı bir

haksızlıktır161.

Tehcir, daha çok Suriye ve Filistin yönlerine olmuştur. Bu işlemin en

uygun koşullar altında gerçekleştirilebilmesi için gerekli tüm önlemler

alınmıştır. Bunlarla beraber, zorunlu göç öncesinde veya sırasında, özellikle

bir kısım yerel halkın , öç alma veya duygusal tepki gibi nedenlerle göç

halindeki Ermenilere saldırdıkları , bu arada çok sayıda Ermeni’nin öldüğü

anlaşılmaktadır. Kuşkusuz , uzun yürüyüşlerin, yoldaki gasp vb. çete

saldırılarının bunun yanında yaşlılık ve hastalığın da çok sayıda ölüme yol

açması, insani açıdan üzüntü verici olmuştur162.

Talat paşa Dahiliye Nazırı sıfatıyla tehcir olayının bir numaralı

sorumlusudur. Bu yüzden de şehid edilmiştir. Onun 1 Kasım 1918 ‘de yapılan

son İttihat ve Terakki Kongresi’nde tehcire ilişkin açıklanması şöyledir163 :

“İlk önce söylemek gerekir ki, bu tehcir ve öldürme söylentileri son

derece abartılmıştır… Ermeni ve Rum neşriyatı, biri on yaparak dünyayı

gürültüye boğmuştur.

Bununla olayları inkar etmek istemiyorum. Yalnız hakikatı söylemek,

fazla mübalağalrı ortadan kaldırmak arzusundayım.

Şu mübağalalar bir kenara bırakılırsa, herhalde böyle bir hayli tehcir

vukuatı olmuştur. Fakat Babıallı (Osmanlı Hükümeti) bunların hiçbirinde

önceden verilmiş bir karar üzerine harekete etmiş değildir. Olup biten

olayların sorumluluğu, her şeyden önce onlara sebep olan tahammül edilmez

hareketleri yapan unsurlara aittir. Şüphesiz bundan bütün Ermeniler sorumlu

161 Ayışığı, a.g.m.

162 Tehcir sırasında kafilelere yapılan saldırılar, yiyecek , giyecek sıkıntıları ve yardımları, nakliye

aracı sıkıntısı ve salgın hastalıklar nedeniyle ölümler hakkındaki arşiv belgeleri ve ayrıntılı bilgi için

Bknz.: Nejat Göynüç, “Ermeni Tehciri ve Soykırım İddialar” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, OcakŞubat

2001, s.299 ; çaycı dipnot 40 yaz

163 Azmi Süslü, Türk Tarihinde Ermeniler, Ankanra ,1995, s.227

172

değildir. Fakat Devletin ölüm kalım kararını verecek büyük bir harb esnasında

orduların hareket serbestliğini ihlal eden, arkada isyanlar çıkararak

memleketin selametini, ordunu emniyetini tehlikeye düşüren hareketlere

müsamaba edilmemesi tabii zaruri idi.

İşte tehcir meseleleri her şeyden önce böyle bir harb zarureti

sonucunda alınmış tedbirlerden doğmuştur.

Demek istiyorum ki, her yerde tehcir muntazam bir şekilde ve yalnız

zaruretin zorladığı derecede yapılmıştır. Bir çok yerlerde çoktan beri birikmiş

olan düşmanlıklar bu vesile ile patlayarak asla arzu etmediğimiz yanlışlıklara

sebep olmuştur. Birçok görevliler haddinden fazla zulüm ve şiddet

gösterdiler. Bir çok yerlerde haksız yere bir takım masumlar da kurban

oldular. Bunu itiraf ederim.

Sevk ve İskanla İlgili Kanun ve bu kanunun uygulanışını açıklayan

mevzuatta, menkul ve gayrimenkulun yok edilmesi ya da insanların

öldürülmesi yönünde herhangi bir amaç olmadığı gibi; bilakis uygulamada

yaşanan aksaklıklar idam cezasına kadar uzanan ağır cezalarla giderilmeye

çalışılmıştır. Eğer Osmanlı hükümeti bir grup insanı kasten yok etme

maksadıyla bir uygulamaya girişmiş olsa idi, göç edenlere yolda sağlanacak

imkanları, kafilelere yönelik eşkıya baskınlarına karşı korunmasını, hastalara

yardım yapılmasını, çocukların korunmasını, geride bıraktıkları menkul ve

gayrimenkulların bir kayıt altında tutulmasını, belli periyotlarla etli yemek

verilmesine ilişkin kararları uygulamaya geçirmezdi. göç edenlere ait

gayrimenkulların korunmasına ne derece önem verildiği görülecektir. Bu

durumu göçün geçici olduğu, bir müddet sonra geri dönmelerine izin

verileceği şeklinde yorumlamak mümkündür, Bu görüşümüzü, göç esnasında

Ermenilerin, Anadolu’da toplatılması ve cephe gerilerinde geçici iskan

uygulaması da teyit etmektedir. Ancak bu düşüncenin uygulamaya geçilmesi

mümkün olamamış, özellikle Rus, Fransız ve İngiliz tahrikleri ile, komitacılara

başta Amerika’dan gelen maddi yardımlar, Ermeni çetelerinin eylemlerini

artırmalarına sebep olmuş, Ermenilerin bir kısmının bugünkü Suriye civarına

sevklerini zorunlu kılmıştır. Ancak göç ettirilen toprakların Osmanlı toprağı

173

olması, son uygulamada dahi takınılan tavırda, bir kasıt olmadığını

göstermesi açısından önemlidir.

Sonuç itibariyle , tehcirde ; Ermeniler milli , dini , ırki veya etnik bir

grup olarak hedef alınmamış, tehcirde ırkçı nefret ve yok etme kastı ile

hareket edilmemiş, devlet tarafından uygulanmakla birlikte önceden

planlanmamış, savaş şartlarının zorunluluklarından kaynaklanmış, tehcire

tabi tutulanların hayat şartları kasıtlı olarak kötüleştirilmemiş , aksine tüm

imkansızlıklar içerisinde ödenek ayrılarak yiyecek ikmali sağlanmış, hatta

ordu yemeğini paylaşmış, doğumların engellenmesi yada çocukların

nakledilmesi gibi bir olayın konusu dahi yapılmamış ( böyle bir iddia dahi

mevcut değildir) , sadece muharebe alanının güvenliği maksadıyla geçici bir

tedbir olarak , yine ülke sınırları içerisinde zorunlu göç uygulanmıştır. Bu

uygulamada , soykırım suçunun ne maddi unsurları, ne de soykırım

kastı bulunmaktadır.

III. TEHCİR NEDENİYLE TÜRKİYE’NİN SORUMLULUĞU

SORUNU

  1. Tehcirde Uluslararası Sorumluluk Doğmasını Gerektiren

Koşulların Varlığı Sorunu

Bir ” devletin ” sorumluluğuyla “bireylerin ” sorumluluğu farklıdır. Keza,

“hukuksal sorumluluk” (tazminat, eski hale getirme, özür dileme vb.) ile “cezai

sorumluluk” (cezai soruşturma ve kovuşturma) kavramları da farklıdır. Olay

aynı olay olsa bile, bu kavramlara ilişkin konuları hukuksal açıdan ayrı ayrı

değerlendirilmesi gereklidir, genellikle yapıldığı gibi bu farklı sorumluluk

kavramlarının birbiriyle karıştırılarak incelenmesi ve değerlendirilmesi hatalı

sonuçlara varılmasına neden olabilir. Bu hususların, Osmanlı Devletinin, hem

de Türkiye Cumhuriyetinin konumlarının değerlendirilmesinde göz önünde

bulundurulması gereklidir164.

164 Çaycı, a.g.m., s.30

174

Öncelikle uluslararası sorumluluk, bir uluslararası hukuk kişisinin

neden olduğu uluslararası hukuka aykırı fiillerin yada uluslararası hukuka

uygun faaliyetlerinden kaynaklanan belirli birtakım zararların etkilerini, zarar

gören uluslararası hukuk kişisine karşı ortadan kaldırma amacına yönelik bir

uluslararası hukuk kurumudur165. Uluslararası hukuk ve daha sonra

uluslararası sorumluluktan bahsedilmek için tarafların uluslararası hukuk

süjesi olması gerekir.

Halbuki Osmanlı döneminde cereyan eden olaylar, bu devletin

münhasır egemenlik alanına giren iç işleridir ve Osmanlı Devletinin hukuk

düzenine tabidir. Buna karşılık , bazı çevrelerce olaylara Türkiye

Cumhuriyeti’nin ilişkilendirilmeye çalışılmasının uluslararası hukuk

bakımından değerlendirilmesi yararlı olacaktır. Uluslararası hukuk açısından,

Osmanlı ülkesindeki Ermenileri ayaklanmaları , ulusal bir kurtuluş mücadelesi

olarak nitelendirilemez. Her şeyden önce, Ermeniler hiçbir zaman, hiçbir

bölgede, Müslüman halka göre çoğunluk durumunda olmamışlardır166.

Ermenilerin yaptığı , çok kısa bir anlatımla, Birinci Dünya Savaşı sırasında

devlet içinde silahlı ayaklanma , milli müdafaaya hıyanet ve kıtaldir. Yabancı

işgaline, sömürge yönetimine yahut ırkçı bir rejime karşı mücadele gereğini,

mahiyetini ve unsurlarını taşımayan Ermeni ayaklanmalarının , bir ” ulusal

kurtuluş mücadelesi” olarak değerlendirilmesine olanak bulunmamaktadır.

Türkiye taraf olmamakla birlikte , uluslararası silahlı çatışmaları düzenleyen ,

1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerine ek , 1977 tarihli ve 1 numaralı Protokol

ile çizilen hukuksal çerçevede de buna amirdir167. dolayısıyla ülkenin ceza

kanunlarını ihlal edenler, Osmanlı ceza kanunlarına tabidirler168.

Nitekim Paris Barış Konferansı’nıda (Ocak 1919) Ermenilere karşı

işlenen suçlar, Müttefikler tarafından kovuşturulacak ve cezalandırılacak

165 Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk Dersleri III. Kitap , Ankara , Turhan Kitabevi, 1.b, 2000,

s.151

166 M.Cemil Özgül, “Osmanlı Devletinde Ermeniler” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001,

s.58 ; ABD başkanı Wilson tarafından General J. G. Harbord başkanlığında Anadoluya gönderilen

heyetin verdiği raporda Anadolunun hiçbir yerinde Müslüman olmayan Nüfusun , Müslümanlardan

fazla olmadığı bildirilmiştir

167 Bknz.: 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesine Ek 1977 tarihli ve I. Nolu Protokol, mad.1 Paragraf .4

168 Çaycı, a.g.m.,s.33

175

“savaş suçları” kategorisinin dışında bırakılmıştır. Bunun nedeni Ermenilerin

Osmanlı vatandaşı olması ve o dönemde soykırım suçunun uluslararası bir

suç olarak düzenlenmemiş olması , yargılamaların Osmanlı Devletinin iç işi

olması olarak belirtilmiştir169. Tehcirde , uluslararası hukukta bulunması

gereken yabancılık unsuru yoktur.

Bir an için 1915’te Osmanlı vatandaşı olan Ermenilerin bu durumlarını

göz ardı ederek , olay irdelendiğinde dahi tehcirin uluslararası sorumluluk

doğuracak bir haksız fiil oluşturmadığı sonucuna ulaşılır. Bu durumu

kavrayabilmek için içinde bulunulan ortamı iyi analiz etmek gerekir.

Avrupa’nın Birinci Dünya savaşına girmekte olduğu yıllarda, Osmanlı

İmparatorluğu daha bir yıl önce Balkan Savaşında , iki yıl önce de ,

Trablusgarp savaşından yenilgiyle ve büyük toprak kaybıyla çıkmıştır.

Osmanlı Hükümeti 2 Ağustos 1914 de seferberlik ilan etmiş, 11 Kasım 1914

tarihinde Birinci Dünya Savaşına katılmıştır170.

O dönemde doğuda Osmanlı yönetiminin etkinlik ve işlerlik açısından

gerçek ve bitkin durumu, Silahlı Kuvvetlerinin disiplin ve moral açısından ,

içinde bulunduğu çöküntü; ” Rusya Himayesinde Ermenistan “, ” Türkleri Van

Bölgesinden def etmek” , ” Rus ordusunun Bitlis’ e girmesini sağlamak” , ve

benzeri ifadelerle, açıklanan dış güçlerin etkisinin ve kışkırtmalarının da göz

ardı edilmemesi gerekir. Nitekim , İngilizler 13 Ocak 1915 de Çanakkale

Boğazına deniz saldırısı düzenlemeyi kararlaştırmışlardır. Bu karara paralel

ve kararlı uyumlu bir şekilde, Ermenilerin 09 Şubat 1915 de Bitlis’te

ayaklanmalarıyla başlayan süreç dikkat çekicidir . 17 Şubat 1915 tarihinde de

müttefik donanması Çanakkale Boğazının girişini bombalamaya başlamıştır.

18 Mart 1915 de müttefikler Çanakkale Boğazında ağır bir yenilgiye uğramış,

buna karşılık 07 Nisan 1915 de Ermeni çeteleri Van bölgesinde tertiplenmeye

başlamışlardır. Nitekim 14 Nisan 1915 de Ermeniler Van’da ayaklanmışlar ve

şehrin denetimini ele geçirmişlerdir. Müttefik devletlerin harekatı ile Ermeni

169 Vahakn N. Dadrian, Ulusal ve Uluslararası Hukuk Sorunu Olarak Jenosid, Belge Yayınları ,

1.b, İstanbul, Şubat 1995, s.125

170 Çaycı , a.g.m., 25

176

ayaklanmalarının aynı zamana rastlaması çok düşündürücüdür. Bu olaylar

dizisi anlamlıdır ve tesadüfler ile izah edilmesi mümkün görülmemektedir171.

Tehcirle ilgili Kanuna göre , ” savaş zamanında” , tümen veya daha

üst birlik komutanları, hükümetin emirlerine, ülkenin savunulmasına, kamu

düzeninin sağlanmasına yönelik her türlü muhalefeti, silahlı saldırı veya

direnişi bastırmak , etkisiz kılmak ve imha etmekle görevli ve sorumludurlar.

Bu komutanlar, askeri zorunluluk halleri veya vatana ihanet veya

casusluklarından şüphe ettikleri halkı, bulundukları yerlerden başka yerlere

topluca veya bireysel olarak nakledebilir ve tekrar yerleştirebilir172.

Her devlet, yaşamsal önemdeki ulusal güvenlik gereklerini dikte

ettirdiği gerekli ve ölçülü önlemleri almak ve uygulama hakkına sahiptir.

Osmanlı yönetiminin yaptığı da o günkü koşullar altında bunu yapmaktan ve

uygulamaya çalışmaktan ibaret olmuştur173.

Osmanlı Devletinin Tehcir kararını aldığı sırada birden fazla cephede

savaştığı ve Ermenilerin de düşmanla işbirliği yapması nedeniyle uluslararası

bir taraf oluşturduğu kabul edilse bile174; uluslararası silahlı çatışmalar

sırasında çatışan devletlerin düşman sıfatıyla birbirlerine yada birbirlerinin

yurttaşlarına verdiği zararlar, silahlı çatışmalar uluslararası hukuk kurallarına

aykırı düşmüyorsa anılan devletlerin uluslararası sorumluluğunu da

doğurmayacaktır. Başka bir deyişle, uygulanan uluslararası hukuk tarafından

yasaklanmamış ve dolayısıyla silahlı çatışmalar uluslararası hukukuna aykırı

düşmeyen fiiller nedeniyle çatışan devletin uluslararası sorumluluğu söz

konusu değildir175:

171 Çaycı, a.g.m., s.29

172 Shaw Stanford , History of Otoman Empire and Modern Turkey , Vol.1, s.314-317

173 Çaycı, a.g.m., s.30

174 Ermeni Sorunu Komşunun Eseri ,(Kamuran Gürün’le röportaj), Sabah 20.11.2000 ; Sevr

Andlaşmasını Ermeniler de imzalamıştır. Yani birinci dünya savaşında Türkiye’ye karşı savaşan

topluluklar arasında birde Ermenilerin olduğunu kabul ettirmişlerdir.

175 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s. 318

177

Tehcir öncesinde ve sırasında, Ermenilerin zaman zaman gasp ve

soygun gibi eylemlere maruz kalabildikleri bellidir. Mahalli Müslüman halk ve

zaman zaman da bir kısım askerlerce , ayaklanmacı Ermenilere olduğu

kadar , tehcire konu olan Ermenilere de – duygusal nedenlerle -saldırılar, çok

sayıda öldürme fiilinin işlendiği de inkar edilemeyecektir. Önemli olan ,

bunların soykırımı maksadına yönelik değil, kendiliğinden oluşan ve gelişen

insani tepkiler olduğunun görülebilmesidir. Bu bağlamda, yerel Müslüman

halk , adeta Ermeniler tarafından kendilerine yapılanlara aynı şekilde

mukabelede bulunmuştur. Bu nokta, eylemlerin zararla karşılık sayılarak

maruz görülmesi , yahut , ” onlar da yaptı” mazeretine sığınılması

bakımından önem taşımamakla birlikte, soykırımı kastı bulunmadığını

göstermek bakımından önemlidir176.

Osmanlı Devletinin yaptığı işlem sınır dışı etme ( Deportation –

expulsion ) mahiyetinde değildir. Ülke içi nakildir. Devletin bekası ve ülke

bütünlüğü gibi yaşamsal önemdeki ulusal güvenlik gerekleri bu önlemi

zorunlu kılmıştır177.

Öte yandan uluslararası örf adet hukukuna göre, bir iç silahlı çatışma

veya ayaklanma ortamında, belli bir coğrafyada ve zamanda fiili denetimi

geçici de olsa ele geçiren bir otorite, o bölgede ve zamanda cereyan eden

olayların sorumluluğunu da üstlenmiş olur178. Devletin kusursuz sorumluluğu

kalkar. Bu olgu, Ermeni komitelerinin çetelerinin asilerin sorumluluğu

açısından önemlidir. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nde

Ermenilerce meydana getirilen iç olaylar ve ayaklanmalar, bunlara muharip

statüsü tanınmamış olmakla beraber , yer yer iç silahlı çatışma boyutunda

olmuştur. Osmanlı ceza kanunları saklı kalmak kaydı ile, otoritenin fiilen

muhalifi Ermeni silahlı topluluklarına geçtiği yerlerde ve bu süre boyunca

devletler hukuku bağlamındaki hukuksal sorumluluk da bu fiili otoritelere

geçmiştir. Dolayısıyla ayaklanma süresince bu bölgelerde cereyan eden

176 Çaycı , a.g.m., s.31

177 Çaycı , a.g.m., s.32

178 UHK sözleşme taslağı , mad.9-10

178

hukuka aykırı eylemlerden, Osmanlı Devleti değil, bu fiili otoritelerin sorumlu

tutulması gerekmektedir179.

Zorunlu göç uygulamasına daha ileriki yıllarda bazı büyük devletlerin

de başvurduğunu gösteren pek çok örnek vardır ve bazı devletler savaş

koşullarının dayatması karşısında vatandaşlarının bir kısmını zorunlu göçe

tabi tutmuşlardır. Örneğin Radikal Sosyalist Fransız hükümeti Almanca

konuşan ve Fransa’nın Almanya sınırında yaşayan Alsazlar’ı 1939-1940

kışında Majino Hattı’nın doğusundan alarak Fransanın güneybatısına,

özellikle de Dordogne’a nakletmiştir. Aynı şekilde Amerikan yönetimi de

Japonya‘nın gerçekleştirdiği Pearl Harbour baskısından sonra Japon asıllı

Amerikan vatandaşlarını Pasifik bölgelerinden Missisippi vadisine göç ettirdi

ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar buradaki toplama kamplarında

barındırmıştır180.

  1. Omsalı Dönemindeki Bir Uygulamadan Türkiye Cumhuriyeti

Sorumlu Tutulabilir mi?

Uluslararası hukukun kaynakları Uluslararası Adalet Divanı

Statüsünün 38. maddesinde belirlenmiştir. Statüye göre birincil kaynaklar

sırasıyla ; andlaşmalar, teamüller ve hukukun genel ilkeleridir. Türkiye

Cumhuriyetinin sorumluluğunu inceleyebilmek için öncelikle konuyla ilgili

andlaşmaları incelemek gereklidir

Sevr Andlaşması 10 Ağustos 1920’de İtilaf Devletleri temsilcileri İle

Osmanlı İmparatorluğu temsilcileri tarafından İmzalanmış, ancak hiçbir

zaman yürürlüğe girmemiştir. Sevr Andlaşması Ermeni Meselesi bakımından

bazı İlginç İpuçları vermektedir. Ermenilerin bugüne değin başlıca İddiaları ,

kendilerinin savaş sırasında Osmanlı Devleti aleyhine hiçbir silahlı

kalkışmada bulunmadıkları halde, tek taraflı olarak katlettikleri yolundadır.

Oysa Sevr Andlaşması görüşmelerinde Ermeni temsilcisi Boğos Nubar Paşa

179 Çaycı, a.g.m., s.35

180 Altı Soruda Ermeni Sorunu, Hürriyet 16.10.2000

179

bunun tam aksini İleri sürmüştü. Boğos Nubar Paşa ‘ya göre ” …(Ermenİler )

Fransız yabancı Lejyonu’na, Fransa’da, Filistin’de ve başka yerlerde, Fransız

Komutası altında savaşmış bir tabur vermişlerdir; Fransız Dışişleri

Bakanı’ndan ve de Mareşal Lord Allenby’den en yüksek övgüleri

kazanmışlardır. Ermeni Kıtaları Rus ordusuyla da birlikte savaşmış ve son

zamanlarda, Ruslar ‘ın meydanı terk etmesi üzerine, savaşın tüm yükünü tek

başlarına taşımak zorunda kalmışlardır .”181

Sevr Andlaşmasının 142 ve devamı maddelerinde Ermeni soykırımına

İlişkin İddialara yer verilmiş Osmanlı Devleti techirin sorumlularını yakalamak

ve cezalandırmak yükümlülüğüne tabi tutulmuştu. Ayrıca Sevr

Andlaşması’nın 87 İla 93. maddelerinde Erzurum, Van, Bitlis Vilayetleri dahil

olmak üzere, bağımsız bir Ermenistan’ın kurulması kararlaştırılmıştı.

24.07.1923’te imzalanan Lozan Andlaşması ölü doğan Sevr

Andlaşması ‘nın yerine geçmiştir. ”Bu Andlaşma, bir yandan, l. Dünya

Savaşı’ndan yenik çıkarak 30 Ekim 1918 ‘ de Mondros Silah Bırakışımı

Sözleşmesini ve 10 Ağustos 1918’de Sevr Andlaşmasını imzalayan Osmanlı

Devleti’nin uluslararası siyasal mirasını arıtırken, öte yandan, yeni Türkiye’nin

Misak-ı Milli çerçevesinde, dünyada yerini almasını sağlamıştır. Başka

deyişle, Lozan Andlaşması yenen yenilen devletler arasındaki ilişkiyi değil,

1914-1918 Savaşını kazanan müttefikler ile 1919-1922 Kurtuluş Savaşı’nı

kazanan Türkiye arasındaki ilişkileri eşit koşullarla düzenlemiştir. Bu

bakımdan Almanya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı

İmparatorluğu gibi yenilen devletlerle görüşme bile yapmadan, zorla kabul

ettirilmiş Versailles, Saint-Germain, Trianon, Neuilly, Sevr Andlaşmalarından

çok değişiktir. Böyle olduğu içindir ki, İnönü’nün sonradan yazdığı gibi, ”Birinci

Cihan Savaşı’ndan kalan Andlaşmaların hiç biri yaşamaz; yalnız Lozan

Andlaşması ayakta kalmıştır.”182

181 Osman Olcay, ‘Sevr es Andlaşmasına Doğru, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi

Yayını, Anlara !981, s. 520

182İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1989, s. 67

180

Lozan Andlaşması Önsözünde de dendiği gibi ” 1914 yılından beri

Doğu’nun dirliğini bozan savaş durumuna, birlikte, kesinlikle son vermek

isteğiyle” imzalanmıştır. Bu Andlaşma Ermeni Sorununu da kesin çözen bir

belge konumundadır. Bu nedenle Andlaşmanın metni kadar Andlaşmanın

hazırlık aşamaları da önem taşımaktadır. 0Ancak Andlaşmanın hazırlık

aşamalarına geçmeden önce, azınlıklara ilişkin en önemli tartışma

maddelerinden biri olan ‘ 10 Nisan 1338 tarih ve 224 sayılı ”Memaliki

Müstalasadan Firar veya Gaybubet Eden Ahalinin Emvali Menkule ve Gayrı

Menkullerinin İdaresi Hakkında Kanun”u183 (Emval-i Metruke Kanunu)

incelemek gerekmektedir.

Emval-i metruke Kanunu’nun 1. maddesinde ”Düşman istilasından

kurtulan mahallerde ashabının firar ve gaybubetine mebni sahipsiz kalmış

olan emvali menkule hükümetçe usulü dairesinde bilmüzayede füruht ve

emvali menkule ile mezruat keza hükümetçe idare edilerek esman ve bedeli

icar ve hasılatı sairesi masarifi vakıa badettenzil emanet hesabına kayıt

edilmek üzere mal Sandıklarına tevdi olunur. Ancak bunlardan avdet

edenlerin emvali gayrı menkullerine emaneten malsandığına teslim edilmiş

olan mebaliğ kendilerine iade olunur.” denmek suretiyle, savaş sırasında terk

edilen oldukça geniş bir arazi devlet denetimi altına alınmıştır. Bu topraklar

sadece Ermenilere değil fakat savaş yüzünden yerlerini terk zorunda kalan

Türklere de aitti. Bununla beraber anı1an Kanun Lozan’da şiddetli

tartışmalara sebep olmuştur . Bugün Ermenilerin Türkiye’de toprak (emlak)

iddialarının karşısında bu Kanun yer almaktadır. Görüşmelerin en başından

beri İtilaf Devletleri Ermenilere Türkiye ‘de bir yurt verilmesi için çalışmışlar ,

ancak bütün girişimleri Türk tarafınca reddedilmiştir.

İnönü 13 Aralık 1922 tarihli konuşmasında ; ”Azınlıkların özgürlüğe

kavuşma konusundaki doğal isteklerine gelince, yalnız Türk vilayetlerinden

kurulu bir duruma sokulmuş Osmanlı İmparatorluğunun İçinde artık bağımsız

devlet kurabilecek herhangi bir azınlığın bulunmadığını belirtmek yerinde

olur. Ulusal topluluklar İlkesi her yerde eşitlikle uygulanıncaya kadar, Osmanlı

183Düstur, Tertip 3, Cilt 1, s. 63-64

181

İmparatorluğu’nun önemli sayıda Türk olmayan unsurlar kapsayan

parçalarını bağımsızlığa kavuşturma amacı güden ayrılma akımlarının var

olması, bir ölçüde, haklı gösterilebilirdi. Durum, bugün bambaşkadır. Marsilya

‘ da yerleşmiş Rumlar ‘ın orada bağımsız bir Rum devleti kurmaları, ya da

burasını anayurtlarına katmaları mantık yönünden nasıl düşünülemezse,

Türkiye Rumlarının ya da Ermenilerinin de buna benzer İstekler sunmaya

hakları olamaz.

Varlığını koruma hakkı bilincine varmış olan Türk Devleti bağımsız her

devlet gibi, varlığına yöneltilmiş saldırılara karşı gerekli gördüğü biçimde

davranmaktan çekinmeyecektir .

…Ermeniler bakımından, Türkiye İle Ermenistan arasında yapılmış

andlaşmalarla desteklenmiş, dostluk ve iyi komşuluk ilişkileri, Ermeni Devleti

‘nin herhangi bir kışkırtmaya girişme olanağını ortadan kaldırmaktadır.” 184

13 Aralık toplantısı sonrasında bir Azınlıklar Alt Komisyonu kuruldu

ve başkanlığına İtalyan delegesi Montagna seçildi. Bu komisyona, Türk

delegesi Rıza Nur Bey İle danışmanlarından Mustafa Şeref ve Şükrü Bey

katıldılar. Soy, din, dil azınlıklarının korunmasını konu alan alt komisyonda,

Türk delegesi Rıza Nur Bey , önce deyimdeki soy , kelimesine İtiraz ederek,

Türkiye’de sadece din azınlıklarının, bulunduğunu, dil azınlığının pek az

olduğunu, soy azınlığının İse bulunmadığını İleri sürdü. Bu teklif kabul

edilerek, mesele din ve dil azınlıkları olarak ele alındı.185 Türk tarafı Ermeni

Yurdu konusunu görüşmeyi ise reddetti.

6 Ocak 1923 toplantısında, bütün Aralık ayı boyunca ve 2-3 Ocak

günlerinde toplantılar yaparak bir çok İlerlemeler kaydeden azınlıklar alt

komisyonunda Başkan Montagna, Türkiye’de bir Ermeni Yurdu kurulması

184 Seha L. Meray, Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar-Belgeler, c 2, AÜSBF Yayını, Ankara

1978, s. 199

185”Türkiye Dış Politikasında 50 Yıl-Lozan 1922-1923”, (Dış Politika) T.C Dışişleri Bakanlığı,

Ankara 1973, s. 96

182

hakkındaki Amerikan teklifini destekleyen bir bildiri okuyarak Türkiye, kendi

ülkesinin belirli bir parçası üzerinde, Ermenilerin toplanmasını ve bu ülke

parçasının Milletler Cemiyeti İle anlaşarak seçilmesini kabul etmelidir” dedi.

Montagna’yı müteakip, İngiliz temsilcisi Rumbold ve Fransız temsilcisi De

Lacroix de aynı nitelikte sözler söylediler. Rıza Nur Bey İse bildirgeleri yok

sayarak toplantıyı terk etti186.

Türk tarafının kat’i ret cevabı üzerine alt komisyon meseleyi

komisyona havale etti ve burada Ermeni yurdu konusunda Türk görüşü kabul

edildi187.

Diğer bir sorun af meselesi idi. İtilaf Devletleri ilan edilecek affın

kapsamına yurttan kaçan Ermenilerin de katılmasını istiyorlardı. 17

Temmuz 1923 tarihli oturumda söz alan Sir Horace Rumbold Türk

Hükümetinin kendi öz uyruklarından pek önemli bir kategorinin Türk

ülkesine dönmesine karşı çıkmak niyetinde olduğunu gösterdiğini, bunun

hoşgörü ve insanlık ilkesiyle bağdaşmadığını ifade etmiş, General Pelle ise

Emval-i Metruke Kanununun ortadan kaldırılması gerekliliğinden

bahsetmiştir.188 Türk tarafı ise Emval-i Metruke Kanununun Türkiye’nin iç

meselesi olduğunu ve barış andlaşmasına konu yapılamayacağını ve

Ermeni Muhacirlerin yurda dönüşlerinin de yine kesinlikle Türk Devletinin bir

iç işi olduğunu belirtti.189

Lozan Andlaşması görüşmeleri sonucunda Ermenilere yurt veya

tazminat verilmesi istemleri tamamen reddedildi ve bu nevi iddialar

andlaşma metninde yer almadı.

Bu olaylar ve muhtemel talepler karşısında Türkiye Cumhuriyeti

konumuna gelince , birinci Dünya Savaşı ve Ermeni ayaklanmalarının da

etkisiyle, sonuçta Osmanlı Devleti çökmüş, tarihe karışmış: buna karşılık

186Dış Politika, s. 96

187 Bilsen Cemil, ”Lozan”, c. 2, İstanbul 1933, s, 288

188Meray, Konferans, s, 189

189 Meray, Konferans, s. 190

183

yabancı işgaline karşı yürütülen ulusal kurtuluş mücadelesi sonucunda da

yeni bir devlet kurulmuştur.Türkiye Cumhuriyeti , Osmanlı dönemine ilişkin

tüm siyasi , askeri ve ( özel hukuk konuları dahil ) hukuksal sorunlarını,

Lozan Barış Andlaşmasını ile çözümlenmiş, tasfiye etmiştir. Türkiye

Cumhuriyetinin , Osmanlı dönemindeki eylemler ve işlemler bakımından ,

Lozan Barış Andlaşmasında yer alan hükümleri dışında herhangi bir

hukuksal sorumluluğu veya yükümlülüğü bulunmaktadır190. Sevr yerine 24

Temmuz 1923’te Lozan Andlaşması geçti. Lozan Andlaşmasında ,1 Ağustos

1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenen tüm suçların affı için bir bildiri yer

almıştır191.

Uluslararası uygulamada bir Devletin ülkesinin bir kısmını veya

bütününü ilhak eden veya bu ülkenin bir parçası üzerine yeniden kurulan bir

devletin, ülkesini terk eden devletçe ilhaktan önce işlenmiş haksız fiillerden

sorumlu tutulamayacağı kabul edilmiştir. Bir devletin ülkesi başka bir

devlet tarafından ilhak olunduğunda uluslararası şahsiyeti ortadan

kalkan devlet ve birlikte onun işlemiş olduğu haksız fiillerden doğacak

sorumluluk da ortadan kalkar, ülke üzerinde yetkilerini kurmuş olan

yeni devlete bu sorumluluk intikal etmez192.

Osmanlı devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki halefiyet ilkelerini193

Lozan Andlaşması belirlemiştir. Yukarıda da izah edildiği üzere Lozan

Andlaşmasında Ermeni Sorunu ile ilgili Türkiye Cumhuriyetine herhangi bir

sorumluluk yüklenmemiştir. Türkiye Cumhuriyetinin Ermeni Sorunu ile

ilgili sorumluluğu ancak kendisinin bu sorumluluğu kabul etmesine

bağlıdır. Bugüne kadar genel uluslararası hukuk teamüllerinden ve

uluslararası yargı organları kararlarından esinlenerek hazırlanan uluslararası

hukuka aykırı haksız fiillerden dolayı sorumlulukla ilgili anlaşma taslağının 11.

maddesinde bu konu düzenlenmiş ve ancak devletin geçmişte yapılan haksız

190 Çaycı.a.g.m., s.34

191 Aktan, a.g.m., s. 6

192 Seha L. Meray, Devletler Hukukuna Giriş, c.1, AÜSBF Yayınları, Ankara 1968, s.556

193 Devletlerin halefiyeti konusunda ayrıntılı bilgi için Bknz.:İzzettin Doğan, Devletin Milletlerarası

Andlaşmalardan Doğan Hak ve Borçlara Halefiyeti Sorunu , İÜHF Yayınları, No:1788, İstanbul

1970

184

fiillere ilişkin sorumluluğu kabul etmesi halinde sorumluluğun yeni kurulan

devlete bağlanabileceği belirtilmiştir.

Ermeni olaylarından dolayı Türkiye Cumhuriyetinin sorumlu

tutulamayacağı birçok uluslararası kuruluş ve devlet adamı tarafından da

kabul edilmektedir. Örneğin Fransa Cumhurbaşkanının 14 Şubat 2001

tarihinde Yargıtay eski başkanı Sami Selçuk’a göndermiş olduğu mektupta

“1915 yılı Osmanlı İmparatorluğu döneminde meydana gelmiş olaylardan

sorumlu tutulamayacağını” belirtmiştir194. Yine Avrupa Parlamentosu

kararlarında da geçmişteki olaylardan dolayı Türkiye’nin sorumlu

tutulamayacağı bertilmiştir195. ABD de 10 Kasım 1988 tarihinde 69 bilim

adamı bir bildiri yayınlayarak “Avusturya Cumhuriyetini Habsburg

İmparatorluğuyla bir tutamayacağımız gibi, 1922 de fiilen sona eren Osmanlı

İmparatorluğunu da Türkiye Cumhuriyeti ile bir tutamazsınız” demişlerdir196.

  1. Tazminat ve Toprak Talepleri

Ermenistan’ın 25 Ağustos 1990 tarihli bağımsızlık bildirgesinin 11.

maddesinde şu ibareler bulunmaktadır: “Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı

Türkiyesi’nde ve Batı Ermenistan’da (Doğu Anadolu) uygulanan 1915

Soykırımının uluslararası alanda tanıtılmasını bir görev sayar”. Ermenistan

Anayasası’nın 13. maddesinin ikinci paragrafında, devlet armasında Ağrı

Dağı’nın da bulunduğu bilinmektedir. Ayrıca Sovyetler Birliği’nin halefi olarak

Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırı belirleyen Gümrü ve Kars

anlaşmalarının da yürürlükte olmadığını savunmaktadır197. Ermeniler

tazminat ve toprak taleplerini açıkça dile getirmekten çekinmemektedirler.

ABD temsilciler meclisine sunulan “ABD Ermeni Soykırımını anma ve

eğitim yasası tasarımının 32. maddesine;”Soykırım sürecince Osmanlı

194 “Yargıtay Başkanının Fransa Cumhurbaşkanına Mektubu ve Fransa Cumhurbaşkanının

Cevabı”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.112

195 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm

196 Arslan , a.g.m. s. 141

197 Haluk Selvi , “Türkiye Ermenistan İlişkilerinin Geleceği”, www.stradigma.com/turkce/

ozel/makale_03.html

185

Bankasının el koyduğu Ermeni mallarının tazmini konusunun, ABD

yönetimince Türkiye Cumhuriyetinin önüne konacağı sözü verilmiştir198.

Avrupa Parlamentosunun sözde Ermeni soykırımı ile ilgili ilk kararı 18

Temmuz 1987 tarihini taşır199. Kararın içeriğine iki önemli husus vardır.

Bunlardan birincisi Parlamentonun 1915-1917 olaylarını bir soykırım olarak

kabul etmesidir. İkincisi ise Türkiye’nin soykırımı tanımamayı sürdürmesi

halinde bunun Avrupa Birliğine alınmasına engel oluşturacağının

belirtilmesidir. Bunun yanında kararda günümüz Türkiye’sinin sözkonusu

olaylardan sorumlu tutulamayacağı ve Türkiye’nin soykırımı

tanımasının siyasi, hukuki ve maddi talepler doğurmayacağı ve ayrıca

Ermeni terörizminin kınandığı hususları da yer almıştır200.

Türk-Ermeni Barışma Komisyonunun başvurusu üzerine , ICJT

tarafından düzenlenen 09.02.20003 tarihli raporda da ; 1948 yılında

imzalanmış ve 1950 yılında yürürlüğe girmiş olan BM Soykırım

Sözleşmesi’nin, Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi 28. maddesine

göre hukuken geriye doğru işlemeyeceği yani 1915’lerde vuku bulan Ermeni

‘olayları’na uygulanamayacağı belirtilmekte , bu nedenle, Ermeni olaylarıyla

ilgili olarak hiçbir devlet ve kişiden, hukuki ve mali taleplerde

bulunulamayacağı ve toprak istenemeyeceği ifade edilimektedir.

Raporun bu sonucu, Koçaryan hükümetiyle Ermenistan ve diyaspora

Taşnaklarının bugüne kadar ısrarla yaptıkları tazminat ve toprak taleplerinin

hukuki bir temele dayanmadığını ortaya koymaktadır. Ancak ICTJ burada

198 Tasarını tam metni için Bknz.: Ermeni Sorunu, Ankara Barosu Yayınları, 2.b, Ankara Haziran

2001, s.105

199 Tacar, “…Konuşma Notları” ; Kantarcı, a,g,m., s.515 ; Pulat Tacar makalesinde , Avrupa

parlamentosunda 1987 yılında alınan kararda usulsüzlük yapıldığına ilişkin şöyle demektedir :

“Öte yandan, üç yıl boyunca (1984-1987) izlediğim Avrupa Parlamentosunda Ermeni raporu

konusunda yaptığım yüzlerce görüşme, siyasette insaf, adalet ya da haklılık kavramlarının

bulunmayacağı kanımı pekiştirdi. Ermeniler tarafından yazılarak Avrupa Parlamenteri raportörün

eline tutuşturulan raporun orada ele alınışında hukuk kuralları açıkça çiğnendi. Anılan rapor

Parlamentonun Siyasal Komitesi tarafından Lahey’de yapılan toplantıda reddedilmesine ve İçtüzüğe

göre Parlamento gündemine alınmasına olanak bulunmamasına rağmen gündemden düşürülmedi; bu

konunun mücadelesini veren güçler, tüm kuralları çiğneyerek reddedilmiş raporu hiç bir şey

olmamışçasına gündeme getirip Parlamenterlerin yaklaşık % 15’inin katıldığı bir oturumda kabul

ettirdiler. Bu örnek te sorunun tamamen siyasal olduğu ve politikacıların “tarihi gerçekleri” ya da

karşı tarafın görüşlerini dinlemek, öğrenmek ve bilmek istemediklerini kanıtlıyor.”

200 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem3. htm

186

durmamış, kendisine verilen görevin sınırlarını aşarak, yani TARC’ın sorduğu

sorunun ötesine geçerek rapora bir bölüm daha eklemiş, bu bölümde,

hukuken geriye işlemesine imkân olmayan Soykırım Sözleşmesi’nin geriye

işletildiği varsayıldığında, Ermeni olaylarının hukukçular, tarihçiler,

gazeteciler, politikacılar ve diğer kişiler tarafından soykırım olarak ‘tasvir

edilebileceği’ ileri sürmüştür. ICJT raporunda Ermeni olayları ile ilgili hiçbir

araştırma yapmadıklarını ,bu konuda uzmanlıkları bulunmadığını başta

belirtmiş olmasına rağmen 1915 olaylarına soykırım denilebileceğini ifade

etmiş olması tamamen çelişkidir201

Soykırım sözleşmesi, tazminat hukuku konusunda bir hüküm

içermemektedir. BM Genel Sekreterliğinin hazırladığı, taslakta yer alan

hüküm , kabul edilen metinde bulunmamaktadır. ABD’ye göre , soykırımı

mağdurlarının tazminat hukuku var olmakla birlikte, konunun uluslar arası

adalet divanıyla , yahut soykırımıyla ilgili olarak ilerde kurulabilecek özel bir

mahkemenin yargı yetkisinin kapsamı çerçevesinde değerlendirilmesi

gerekir.202

Bir devletin soykırım suçuna ilişkin tazminat sorumluluğu, bazı

yazarlarca Soykırım sözleşmesinin 9. maddesinin geniş yorumuna

dayandırılmaktadır. Devletin cezai sorumluluğu Nürenberg Mahkemesince

kabul edilmemiştir. Günümüzde de soykırımı sözleşmesinin kendisini sadece

bireylerin cezai sorumluluğuyla sınırlı olduğu kabul edilmektedir. Sorun ,

uluslararası bir karar verilinceye kadar tartışmalı kalacaktır203.

Devletin , ancak haksız fiillere ilişkin hukuki sorumluluğu söz konusu

olabilir. Uluslararası hukukunun genel hükümlerine göre, haksız bir fiil işleyen

devlet , tazminat yükümlülüğü altındadır. Burada önemli olan husus ,Osmanlı

Devletinin kendi iç ilişkilerinin ve sonuçlarının uluslararası hukuk kapsamında

değerlendirilmesi çabasıdır. Oysa olay tümüyle Osmanlı Devletinini münhasır

egemenlik alanında cereyan etmiştir.

201 Gündüz Aktan, “Yarı Hukuki”, Radikal 15.02.2003

202 Schabas, a.g.e., s.400

203 Schabas, a.g.e., s.434, 446

187

Gerçek olsun, tüzel olsun; kişiler arasında ve bunların özel hukukuna

ilişkin (tazminat, özür dileme, eski hale getirme, alacak – borç vb.) talep ve

davaları bağlamında, Türkiye tamamen üçüncü taraf durumundadır. Bir kısım

kişilerin, örneğin hayat sigortası çerçevesinde ilgili sigorta şirketlerine karşı

yahut çeşitli konularda tespit yapılması yolunda ABD mahkemelerinde

açtıkları davalar ve bunların sonuçları, hukuksal açıdan Türkiye’yi bağlamaz.

Sadece davanın taraflarını bağlar. Sigorta şirketlerine veya bankalara karşı

açılan davaların kazanılması, yahut dava konusu açısından tarafların bir

anlaşmaya varmaları, sadece davanın taraflarını ilgilendirir. Sigortalı veya

varisleri ile sigorta şirketi arasındaki özel hukuk ilişkisinin hukuksal dayanağı,

amacı ve hükmü başka; Türkiye Cumhuriyeti’nin konumu ve sorumluluk

durumu ve bunun hukuksal çerçevesi başkadır. Bu nedenle, hukuksal

açıdan, özel hukukla ilgili olarak verilebilecek olumsuz kararlar fazlaca önem

taşımamaktadır204.

Kamuran Gürün’e göre; Ermeniler Türkiye’den – özel mülkiyet

bağlamında – toprak talep edemezler. Zira İstanbul işgal edildiğinde, işgal

kuvvetleri yerlerinden uzaklaştırılmış Ermenilerin geri dönmesi ve mallarının

da kendilerine geri verilmesi kararını almış ve bu karar uygulanmıştır. Bu

yöntem, Lozan Barış Andlaşması ile de kabul edilmiştir. Buna göre, altı ay

içinde geri dönmeyenler artık başkaca bir hak iddia edemezler205.

Ermenistan’ın Sevr anlaşmasına dayanarak Türkiyeden toprak talebi de

mümkün değildir. Ermenistan önceden bağlı oldu Rusya Çarlığın ihtilale

dağılması üzerine 1918’de bağımsızlık ilan etmiş, bu sırada Doğu Anadolu’ya

saldırmış, kazım Karabekir kuvvetlerine yenilip çekilmiş ve Ankara

Hükümetiyle 1920’de Gümrü Andlaşması’nı yapmış ve hududunu çizmiştir.

Gümrü Andlaşması’ndan hemen sonra Ermenistan Sovyetler Birliği’ne katılıp

Sovyetlerin bir “federe devleti” olmuş, bu suretle dış temsil yetkisini Sovvetler

Birliği’ne devretmiştir. Sovyetler Birliği ile Ankara arasında Gümrü’den sonra

yapılan Moskova ve Kars Andlaşmalarıyla, kesin olarak bugünkü hududumuz

204 Çaycı, a.g.m., s.35

205 Çaycı, a.g.m., s.35

188

tekrar saptanmıştır. Ermenistan yöneticileri bu andlaşmalar sebebiyle

Türkiye’den toprak ve tazminat talep edemezler206.

  1. ULUSAL VE ULUSLARARASI PARLEMANTOLARIN ERMENİ

SOYKIRIMI İDDİALARI İLE İLGİLİ ALDIĞI KARARLAR VE BU

KARARLARIN SİYASİ VE HUKUKİ SONUÇLARI

  1. Genel Olarak

Soğuk savaş döneminde küllenmiş gibi görünen Ermeni sorunu 1965

yılında birdenbire alevlenmeye başladı. 1965 yılı Ermeni Tehcirinin 50. yılı

dönümü idi. Ermeniler bulundukları ülkelerdeki kiliseleri , eğitim öğretim

kurumları, siyasi ve sivil bütün kuruluşlarıyla harekete geçerek 50. yıl

dönümünde 24 Nisan 1915’i “Ermeni Soykırım Günü” olarak ilan ettiler.

Aslında sözde Ermeni soykırımının 50. yılda anılacağı 24 Aralık 1964 te

Kıbrıs Dışişleri Bakanı Kipriyano BM Güvenlik Konseyine duyurmuş, buna

ilişkin karar da 17-25 Ocak 1965 tarihinde siyasi ve dini liderlerin katıldığı

Adisababa’daki bir toplantıda alınmıştı207.

Bu tarihten sonra , özellikle 1970’lerin başında başlayan sözde Ermeni

soykırımını Dünya gündemine getirme mücadelesi , ilk önce şiddet ve terör

uygulamalarıyla başlamış , daha sonra sözde bilimsel ve politik içerikli

çalışmalarla , propaganda ve lobicilik faaliyetleriyle devam etmiş208 , bir çok

ülke ve kuruluşta amaçlarına ulaşmışlardır. Türkiye ise Ermenilerin bu

çabalarına seyirci kalmış209 , Dünya kamuoyunda Ermeniler lehinde bir

önyargı oluşmuştur.

206 Berzeg., a.g.m., s.167

207 Rafet Yinanç, “1965’ten Günümüze Ermeni Sorunu” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat

2001, s.267

208 Ümit Özdağ, “Sözde Ermeni Soykırımı Tasarısı Üzerine (Röpartaj)”, Yeni Türkiye , y.7 ,

sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.270

209 Bknz .: Murat Yetkin, “Ermeni Sorunu ilk kez masaya yatırılıyor”, Sabah 26.10.2002 ; Milli

Güvenlik Kurulu’nun 27.102002 günü yapılacak aylık olağan toplantısında , çeşitli ülkelerdeki

Ermeni soykırımını tanıma kararlarına karşı neler yapılabileceğini , ilk kez Ermeni İddialarını

189

Ermeni terörünün amacı, sözde Ermeni soykırımı iddialarını ve

Ermenilerin taleplerini dünya kamuoyuna duyurmaktır. Nihai hedef ise,

“Büyük Ermenistan” rüyasıdır. Büyük Ermenistan’a giden yolda atılması

gereken en önemli adım, sözde iddialar konusunda kamuoyu oluşturmak ve

Türkiye’ye yönelik emelleri gerçekleştirmektir.

Ermeni soykırım iddiaları tehcirin gerçekleştiği 1915 yılından bu yana

gerek Ermeniler gerekse Batılı kamuoyu tarafından sürekli dile getirilmekte

ve Türkiye’den soykırımın tanınması istenmektedir. Soykırımın tanınmasının

ardından ise kuşkusuz şimdi dahi saklamayan tazminat ve toprak talepleri

gelecektir210. ABD’nin bazı eyaletleri ve Ermenileri destekleyen başta Fransa

gibi Avrupalı ülke parlamentolarından “sözde Ermeni Soykırımı”nı kabul eden

yasaların çıkmasını sağlamışlardır. Bu süreç halen devam etmektedir.

Soykırım İddialarının uluslararası gündeme taşınmasında Ermeni Diaspora’sı

en önemli rolü oynamaktadır.

.

  1. Ermeni Soykırımı İddiaları ile İlgili Karar Alan Ülke ve

Kuruluşlar

  1. Amerika Birleşik Devletleri

Amerikan eyaletlerinin sözde Ermeni soykırımını tanıyan kararlar

almaları 1975 yılında başlamıştır. 1980’li yılların sonunda kadar sadece 6

eyalet (bazıları birden fazla olmak üzere), bu tür kararlar almışlardır. 1990’lı

yıllarda ise 17 eyalet daha bunlara katılmıştır. Mayıs 2002 itibariyle Ermeni

soykırımını tanıyan Amerikan eyaletlerinin sayısı 27’ye ulaşmış olup211,

diplomatik savunma mekanizmaları harekete geçirilerek geri püskürtülmesi gereken bir olgu değil,

bilimsel ve siyasi temelde mücadele edilmesi gereken bir sorun olarak ele alacak….

210 Nitekim “ABD Ermeni Soykırımını Anma ve Eğitim Yasa Tasarısı”nın 2/23. maddesinde ;

ABD Dışişleri Bakanlığı yetkililerince “Soykırım sürecinde Osmanlı Bankası’nın el koyduğu Ermeni

mallarının tazmini konusunun ABD yönetimince Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne konacağı sözü

verildiği” açıkça belirtilmektedir. Yasa Tasarısının tam metni için Bknz.: Ermeni Sorunu , Ankara

Barosu Yayını, 2.b, Haziran 2001, s.20, s.105 ; Esat Arslan , “Ermeni Sorununda Akılcı ,Tarafsız

ve Planlı Görüş Açıları” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.154

211 Mayıs 2002 sonuna kadar sözde Ermeni soykırımını tanıyan 27 Amerikan Eyaleti şunlardır:

(Parantez içindeki rakamlar, bir eyaletin kaç kere tanıma yaptığını göstermektedir) Alaska (2),

Arizona (1), Arkansas (1), California (17), Colorado (5), Connecticut (2), Florida (1), Georgia (1),

Illinois (6), Maine (2), Maryland (4), Massachusetts (3), Michigan (5), Minnesota (1), Nevada (1),

New Hampshire (1), New Jersey (5), New Mexico (1), New York (10), Oklahoma (1), Oregon (1),

Pennsylvania (6), Rhode Island (12), South Carolina (1), Virginia (4), Washington (1), Wisconsin (4)

190

toplam elli eyalet olduğu düşünüldüğünde, eyaletlerin yarıdan fazlasının

sözde Ermeni soykırımını tanımış olduğu görülmektedir212.

ABD Senatosunun 11.5.1920 tarihli kararı; ABD Temsilciler Meclisinin

8.4.1975 tarihli, 24 Nisan’ı İnsanın İnsana Zulmetmesini anma günü ilan eden

kararı; ABD Temsilciler Meclisinin 10.9.1984 tarihli aynı mahiyetteki kararları

mevcuttur213.

Bu konuda alınan kararların içeriği çok çeşitlidir. Genellikle 24 Nisan

bir anma günü olarak ilan edilmektedir. Bunun yanında, az sayıda da olsa,

Türkiye’nin de sözde soykırımı tanıması ve tazminat ödemesi gibi aşırı

talepler de görülmektedir214.

ABD ‘de en önemli girişim 2000 yılında olmuştur. Ermeni Lobisinin

önde gelen iki ismi olan Cumhuriyetçi Parti California Milletvekili George

Radonavich ve Demokrat Partili Michigan Milletvekili Davit Bonior tarafından

hazırlanan kısa adı H Res 596 olan Ermeni Tasarısı 19 Ekim 2000 tarihinde

Başkan Clinton’un Temsilciler Meclisi Başkanı Dennis Hastert ‘a yazdığı son

dakika uyarı mektubuyla tasarının oylanmasından vazgeçilmiştir215

Nitekim Başkan Bush 24 Nisan 2001 ve 24 Nisan 2002 de yayınladığı

mesajlarda “soykırım” ve hatta “katliam” kelimelerini kullanmamış ve olayları

“öldürmeler” olarak nitelendirmiştir216. Ancak Irak müdahalesi nedeniyle

Türkiye – ABD arasındaki soğukluğu fırsat bilen Ermeniler Soykırım yasa

tasarısını yeniden Temsilciler Meclisi gündemine sokma gayreti içerisine

girmişler , tasarının meclise gelmesini sağlamışlardır. Henüz Tasarı mecliste

görüşülmemiştir.

212 Ömer E. Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” www.eraren.org./tur/makale/olaylarveyorumlarolutem2.

htm

213 Pulat Tacar, “Soykırımı İddiaları Konusunda Konuşma Notları” , www. Foreignpolicy. org.tr

/ tr/makale/ptacar_01.html ; Şenol Kantarcı, “Ermeni sorunu: Ezilmiş Millet Kimliğiyle

Meselenin Psikolojik Boyutu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.514

214 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm

215 Arslan, a.g.m., s.135 ; ABD Başkanının Temsilciler Meclisine yazdığı mektubun ve “ ABD

Ermeni Soykırımını Anma ve Eğitim Yasa Tasarısı” nın metni için Bknz.: Ermeni Sorunu , Ankara

Barosu , .20, s.105

216 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm

191

  1. İngiltere

Ermenistan’daki İngiliz Büyükelçisi Timothy Jones’un İngiltere’nin

Dünya Gıda Yardım Programı çerçevesinde Ermenistan’a yaptığı yardımlar

hakkında Vanadzor şehrinde yaptığı bir konuşmada sözde soykırımına da

değinerek “1915-1923 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu tarafından yapılmış

olan Ermeni soykırımı ülkemizde tanınmaktadır. Bunu tarihin korkunç olayları

arasında görüyoruz.” dediği Ermeni basınında yer almıştır. Bu haber İki gün

sonra, 20 Temmuz 2001 tarihinde, Erivan’daki İngiltere Büyükelçiliği

tarafından bir bildiri yayınlanarak Büyükelçinin hiçbir şekilde soykırım

sözcüğünü kullanmadığı belirtilerek yalanlanmıştır217.

Bu haberler üzerine Ankara’daki İngiltere Büyükelçiliği 23 Temmuz

2001 tarihinde bir basın bildirisi yayınlayarak İngiliz Hükümetinin 1915-1916

yıllarında meydana gelen olaylar hakkındaki tutumunda herhangi bir

değişiklik olmadığını, Timothy Jones’un “1915-1923 yıllarında Osmanlı

İmparatorluğundaki Ermeni Toplumu’nun başına gelenler ülkemizde

tanınmaktadır. Biz bunları korkunç tarihi olaylar arasında görüyoruz.” dediği

belirtilmiştir. Aynı bildiride söz konusu olayların, 1948 BM Soykırım

Sözleşmesine göre belirli bir anlamı olan soykırımı olarak

nitelendirilemeyeceğini delillerin gösterdiği ifade edildikten sonra, geçen

Şubat 2001 de İngiliz Bakan Baroness Scotland’ın bu hususu bir soruya

cevaben Lordlar Kamerasında söylediği ve ayrıca soykırım hakkındaki BM

Sözleşmesinin geriye işlemediğini ve 1915-1916 olaylarının tarihçiler

arasında hala tartışılmakta olduğunu da belirttiğini vurgulanmıştır218.

Bu olay, Büyükelçi Timothy Jones’un soykırım sözcüğünü kullanıp

kullanmamasının ötesinde özel bir öneme sahiptir. İlk kez bir batılı hükümet

1915 olaylarının BM Soykırım Sözleşmesine göre değerlendirmekte ve bu

olayların Sözleşmedeki tanıma uymadığını ifade etmektedir219. Yine 27

Ocak 2001 de yapılan Yahudi Soykırımını anma etkinlikleri kapsamında

217 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm

218 Samir Salha , Armenia, Armenians, Armenian Diaspora and Turkey, Curren capacities, aims,

options and future prospcts (199-2001) November 2001, s.76 ( Yayınlanmamış Profesörlük Taktim

çalışması, Kocaeli Üniversitesi )

219 Sahla, a.g.e., s.76 ; Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm

192

Ermeni Soykırım iddiaları konusunda, Lordlar Kamarası üyesi Barones Cox

tarafından soru yöneltilmesi üzerine , İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Lord

Bossam, “ bu günde anılan soykırımların 1939 yılında başladığına” işaret

etmiştir220.

  1. Rusya

Rus Duma’sı 15 Nisan 1995 tarihinde sözde Ermeni soykırımını

tanıyan bir karar kabul etmiştir221. Buna karşın Duma aynı konudaki Liberal

Demokratik Parti (Jirinovski’nin partisi) mensuplarından Aleksey

Mitrofanov’un Ermeni soykırımının görüşülmesi hakkındaki önerisini 14 Şubat

2001 tarihinde ret etmiş ancak 1995 tarihli karar yürürlükte kalmıştır. Rus

hükümeti ise bu konuda bir tutum almamıştır222.

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Viladimir Putin Ermenistan’a

yaptığı ziyaret sırasında, 15 Eylül 2001 tarihinde, Erivan’daki “soykırım”

anıtına da giderek ziyaretçi defterine şunları yazmıştır: “Rusya her zaman

Ermeni halkının acı ve trajedilerine karşı duyarlı olmuştur. Soykırım

kurbanlarının anısı önünde saygıyla eğiliriz.” Putin, Erivan Üniversitesi’ni

ziyareti sırasında da bir soruya verdiği cevapta 1915 olaylarını soykırım

olarak tanımlamıştır223.

Rus Duma’sının 1995 yılında aldığı karar bir tavsiye niteliğinde

olduğundan önemi sınırlıydı. Ancak devlet başkanının bu konuda açıkça

tutum alması durumu değiştirmekte ve Rusya’yı soykırımını tanıyan devletler

arasına sokmaktadır. Buna mukabil, Fransızların yaptığı gibi, Putin’de sözde

Ermeni soykırımı ile günümüz Türkiye’si arasında (şimdilik) bir bağ

kurmamakla, Türkiye Rusya ilişkilerinin zarar görmemesini sağlamaya

çalışmıştır224.

220 Ermeni Sorunu, Ankara Barosu , s.96

221 Tacar, “…Konuşma Notları” ; Kantarcı, a.g.m., s.514

222 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm

223 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm

224 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm

193

  1. Fransa

Koçeryan’ın 19 Nisan 1998 tarihinde Ermenistan Başkanı

seçilmesinden sonra sözde soykırımın tanınmasını Ermenistan’ın dış

politika öncelikleri arasına alması ve bu konuda Diaspora ile yakın bir

işbirliğine girmesi ilk önce Fransa’da sonuca ulaştı. Türkiye’nin şiddetli

itirazlarına karşın, çoğunluğu Sosyalist Partisi üyelerinden oluşan küçük bir

gurubun girişimiyle Fransız Meclisi, 29 Mayıs 1998 tarihinde, Fransa’nın

soykırımını tanıdığını ifade eden bir kanunu kabul etti. Taslak 577 sandalyeli

Mecliste ancak 29 oy toplayabilmişti225.

Türkiye’nin sert tepkileri Senatonun tasarıyı hemen ele almasını

engelledi. Esasen Senato Başkanı René Monory Senatoda çoğunluğun

tasarının aleyhinde bulunduğunu, Hükümetin ısrarlı olmaması halinde

tasarının Senatodan geçmesinin çok zor olduğunu söylüyordu. Fransız

Hükümeti ise tasarının Senato gündemine alınmasını talep etmedi.

Tasarının Senato üyeleri tarafından gündeme alınması için biri 1999

Mart’ında diğeri 2000 Şubat’ında yapılan girişimler yeterli oyu sağlayamadı.

Durumun böyle devam etmesi ve zaman içinde tasarının geçersiz (caduc)

hale gelmesi bekleniyordu226.

2001 Mart ayında yapılacak olan seçimlerinin yaklaşması ve bu

seçimlerin çok çekişmeli geçeceğinin anlaşılması durumu değiştirdi ve sağ

partilere mensup bazı senatörlerin tasarıya daha sıcak bakmalarını sağladı.

Ayrıca hem hükümetin hem de Cumhurbaşkanının tasarının kanunlaşmasını

önlemek için etkili bir gayret içinde olmayacaklarına dair işaretler vardı. Bu

hava içinde tasarı “ivedi görüşme” talebiyle gündeme alındı. Hükümet

sözcüsü tasarının aleyhinde olmakla beraber reddedilmesi için ısrarlı da

davranmadı ve dört saat süren bir toplantı sonucunda tasarı 8 Kasım 2000

tarihinde sabaha doğru 40’a karşı 164 oyla kabul edildi227.

225 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm

226 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm ; Kantarcı , a.g.m., s.514

227 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm ; Arslan, a.g.m., s.137

194

Senatoda kabul edilen metin Millet Meclisi’nde 29 Mayıs 1998

tarihinde onaylanan metnin aynı olmakla beraber, kabul ediliş usulleri

arasındaki fark nedeniyle bu metnin Millet Meclisi’ne gönderilerek tekrar oya

sunulması gerekiyordu. Fransız Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu, Paris’te

bulunan bir Türk Parlamento Heyetinin gayretlerine rağmen 10 Ocak 2001

tarihinde tasarıyı kabul etti. Meclis Genel Kurulu da 18 Ocak günü tasarıyı

onayladı. Oturumda 577 sandalyeli Millet Meclisin’den sadece 52 kişi vardı.

Onlar da tasarıya oy verdiler. Anlaşılan oturuma sadece tasarıya taraf olan

milletvekilleri gelmişti. Böylece sözde Ermeni soykırımını tanıyan kanun

Meclis üyelerinin yüzde 9’u gibi çok küçük bir azınlığının oylarıyla kabul

oldu228.

Fransız Meclisi 18 Ocak 2001 tarihinde “ Fransa 1915 Ermeni

soykırımını açıkça tanır” cümlesinden ibaret bir kanun kabul etti. Kanun 30

Ocak tarihinde Cumhurbaşkanı Chirac tarafından onaylanarak yürürlüğe

girdi229. Böylelikle Fransa Parlamentosu Cezayir olayları gibi kendi

memleketinde işlenen suçlar hakkında bir karara varmaktan kaçınırken başka

bir ülkede ve çok daha eski bir tarihte vuku bulmuş olayları soykırımı olarak

nitelendirmek çelişkisine düştü.

  1. Ermenistan

Ermenistan Parlamentosu’ndaki gruplardan olan “Tarım-Endüstri Halk

Birliği”nin sunduğu bir kanun tasarısı ile , 1915-1923 yıllarında Osmanlı

Türkiye’sindeki Ermeni soykırımı” kurbanlarının hatıralarının korunmasının

hukuki güvence” altına alınması istedi. Tasarı, sözde soykırımı inkar

edenlere, haklı görenlere veya doğruluğumu tartışanlara ceza uygulanmasını

öngörmektedir.Ermenistan’da sözde soykırımını inkar etmeye cesaret eden

228 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm ; Esat Arslan , “ Fransa Ulusal Meclisinde

Ermeni Soykırım Yasasının Kabul Edilmesinden Sonraki Gelişmeler”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37,

Ocak-Şubat 2001, s.137 ; Kanunun kabulü sırasında Mecliste yapılan konuşma metinleri için Bknz.:

Gürbüz Evren , “Fransız Ulusal Meclisinde Ermeni Soykırım İddiaları ve Çözüm Önerileri”,

Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.171

229 Kanunun Onaylanmaması için dönemin Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un Fransız Cumhurbaşkanı

Jacques Chırac’a yazdığı mektup ve Fransa Cumhurbaşkanının cevabı için Bknz.: Yeni Türkiye , y.7 ,

sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.107

195

kimse bulunmadığına göre böyle bir kanuna neden gereksinme duyulduğu

sorusu akla gelmektedir. Tasarı, soykırımın doğruluğunu tartışmayı dahi

yasaklamaktadır. Sadece sözde soykırımı kabul etmeyenleri değil, Türkiye

ile normal ilişkiler sürdürmek için çalışanları dahi cezalandırmak isteyecek

derecede aşırı bir nitelik taşımaktadır. Ermeni Hükümeti bu konuda bir görüş

bildirmemiş olup tasarının yasalaşıp yasalaşmayacağı henüz belli değildir230.

Ermenistan’ın 25 Ağustos 1990 tarihli bağımsızlık bildirgesinin 11.

maddesinde şu ibareler bulunmaktadır: “Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı

Türkiyesi’nde ve Batı Ermenistan’da (Doğu Anadolu) uygulanan 1915

Soykırımının uluslararası alanda tanıtılmasını bir görev sayar”.

Ermenistan Anayasası’nın 13. maddesinin ikinci paragrafında, devlet

armasında Ağrı Dağı’nın da bulunduğu bilinmektedir. Ayrıca Sovyetler

Birliği’nin halefi olarak Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırı belirleyen

Gümrü ve Kars anlaşmalarının da yürürlükte olmadığını savunmaktadır231.

  1. Avrupa Parlamentosu

Avrupa Parlamentosunun sözde Ermeni soykırımı ile ilgili ilk kararı 18

Temmuz 1987 tarihini taşır232. Kararın içeriğine iki önemli husus vardır.

Bunlardan birincisi Parlamentonun 1915-1917 olaylarını bir soykırım olarak

kabul etmesidir. İkincisi ise Türkiye’nin soykırımı tanımamayı sürdürmesi

halinde bunun Avrupa Birliğine alınmasına engel oluşturacağının

belirtilmesidir. Bunun yanında kararda günümüz Türkiye’sinin sözkonusu

olaylardan sorumlu tutulamayacağı ve Türkiye’nin soykırımı

230 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem5. htm

231 Haluk Selvi , “Türkiye Ermenistan İlişkilerinin Geleceği”, www.stradigma.com/turkce/

ozel/makale_03.html

232 Tacar, “…Konuşma Notları” ; Kantarcı, a,g,m., s.515 ; Pulat Tacar makalesinde , Avrupa

parlamentosunda 1987 yılında alınan kararda usulsüzlük yapıldığına ilişkin şöyle demektedir :

“Öte yandan, üç yıl boyunca (1984-1987) izlediğim Avrupa Parlamentosunda Ermeni raporu

konusunda yaptığım yüzlerce görüşme, siyasette insaf, adalet ya da haklılık kavramlarının

bulunmayacağı kanımı pekiştirdi. Ermeniler tarafından yazılarak Avrupa Parlamenteri raportörün

eline tutuşturulan raporun orada ele alınışında hukuk kuralları açıkça çiğnendi. Anılan rapor

Parlamentonun Siyasal Komitesi tarafından Lahey’de yapılan toplantıda reddedilmesine ve İçtüzüğe

göre Parlamento gündemine alınmasına olanak bulunmamasına rağmen gündemden düşürülmedi; bu

konunun mücadelesini veren güçler, tüm kuralları çiğneyerek reddedilmiş raporu hiç bir şey

olmamışçasına gündeme getirip Parlamenterlerin yaklaşık % 15’inin katıldığı bir oturumda kabul

ettirdiler. Bu örnek te sorunun tamamen siyasal olduğu ve politikacıların “tarihi gerçekleri” ya da

karşı tarafın görüşlerini dinlemek, öğrenmek ve bilmek istemediklerini kanıtlıyor.”

196

tanımasının siyasi, hukuki ve maddi talepler doğurmayacağı ve ayrıca

Ermeni terörizminin kınandığı hususları da yer almıştır233.

Türkiye’nin adaylığın 1999 yılı Helsinki zirvesinde kabul edilmesiyle

beraber “soykırım” konusunun Avrupa Birliği içinde işlenebilmesi olasılığı

tekrar belirmiş ve nitekim Avrupa Parlamentosu Türkiye’nin ilerleme raporu

hakkında 15 Kasım 2000 tarihinde kabul ettiği bir karara, uzun

tartışmalardan sonra ve az sayılabilecek bir oy farkıyla, Ermeni “soykırımı” ve

Ermenistan ile ilişkiler hakkında iki madde konmuştur. Bu maddelerde : “(10.)

Türk toplumunun önemli bir kesimini oluşturan Ermeni azınlığına yeni bir

destek vermesi ve özellikle modern Türk devletinin kurulmasından önce bu

azınlığın acısını çektiği soykırımının açıkça tanınması için Türk Hükümetine

ve Türkiye Büyük Millet Meclisine çağrıda bulunur.” , “(21.) Bu bağlamda

(Türkiye’nin Kafkas ülkeleriyle ilişkilerini iyileştirmek bağlamı), özelikle iki ülke

arasında normal diplomatik ve ticari ilişkilerin tekrar kurulması ve mevcut

ambargonun kaldırılmasına yönelik olmak üzere Ermenistan ile bir diyalog

başlatması için Türk Hükümetine çağrıda bulunur.” denilmekte idi. 1987 yılı

kararının aksine, bu kararda Türkiye’nin soykırımı tanımamasının Avrupa

Birliğine girmesini engelliyebileceğine dair bir ifade bulunmamaktadır. Ayrıca

bu karar 1987 yılı kararına atıfta da bulunmamıştır234.

2001 yılı ilerleme raporu hakkında hazırlanan karar tasarısında

Ermeni sorunu ve Ermenistan hakkında birer madde olduğu görülmüştür. Bu

maddelerde ; “(31.) Türkiye’den ve Ermenistan’dan bir grup eski diplomat ve

bilim adamı tarafından, geçmiş hakkında ortak bir anlayışa varılmak amacıyla

ortaya atılan sivil girişimi destekler; bu girişimin diğerleriyle birlikte, ilgili iki

toplum ve devlet arasındaki ilişkilerin normalleşmesi sonucu vereceğine

inanır; “, “(32.) Bu bağlamda, Kafkas bölgesinin tamamında istikrara uygun

bir hava yaratılması için gerekli önlemleri ivedi olarak almasının Türkiye’den

ister; Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki diyalogun tekrar tesisi için daha

aktif bir rol üstlenmesini Türkiye’den talep eder ve Ermenistan’a uygulanan

233 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem3. htm

234 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem3. htm ; Kantarcı, a.g.m., s.515 ; Ermeni Sorunu ,

Ankara Barosu , s.94

197

ambargonun kaldırılmasının bölgenin barış koşullarına kavuşması için ilk

somut adım olabileceğini düşünür” denilmiştir235.

Görüldüğü üzere bu maddelerde soykırımdan bahis yoktur.

Parlamento’nun bu konuda evvelce aldığı ve yukarıda değinilen kararlara atıf

da yoktur. Bu şekliyle Avrupa Parlamentosu, 1987’de soykırımını tanımak ve

Türkiye’ye tanıtmak gibi bir tutumdan Soykırım iddialarını dikkate almayan

bir tutuma doğru gerilemiştir236.

2002 yılında görüşülen Avrupa Parlamentosunun Güney Kafkasya

Raporunuda Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren kısım aynen şöyledir:

“Türkiye’den, Avrupa’ya katılmak amacı ile uyum halinde olarak,

Ermenistan’a uyguladığı ablukaya sona erdirmeye yönelik uygun önlemleri

almasını ister; bu konuda 1915 Ermeni soykırımını bir gerçek olarak tanıyan

18 Temmuz 1987 tarihli kararındaki tutumumu teyit eder ve Türkiye’den de

aynını yapmasını (yani Ermeni “soykırımını” tanımasını) talep eder237.

Avrupa Parlamentosu Türkiye’nin tam üyelik için başvurusunu

yaptıktan sonra 14 Haziran 1987 tarihinde aldığı bir kararda sözde

soykırımını tanımıştı. Türkiye’nin adaylığının kabul edilmesinden sonra kabul

edilen 15 Kasım 2000 tarihli ilk ilerleme raporunda “soykırım” konusu yer

almıştı. Yaklaşık bir yıl sonra , 25 Ekim 2001 tarihli ikinci ilerleme raporunda

ise “soykırıma” değinilmemişti. Bu son karardan yaklaşık dört ay sonra

“soykırımı” tanıyan yeni bir karar alınmaktadır. Bu çelişkili durum aslında

Avrupa Parlamentosunun sözde Ermeni soykırımı hakkında kesin bir kanaate

sahip olmadığını ve kararların daha ziyade raportörlerin kişiliğine ve

Parlamentodaki çeşitli siyasi gruplar arasındaki güç dengesine göre

şekillendiğini düşündürmektedir238.

235 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem3. htm

236 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem3. htm

237 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem4. htm

238 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem4. htm

198

Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesinin 51 parlamenterin imzasıyla

24.4. 1998’de yayımladığı 1915 Ermeni Soykırımının Anılması açıklaması da

mevcuttur239.

  1. Birleşmiş Milletler

Birleşmiş Milletler’in Azınlıkların Korunması ve Onlara Ayırımcılık

Yapılmasının Önlenmesi Alt Komisyonuna 1985 yılında sunulan ve İngiliz

uyruklu Benjamin Whitaker tarafından hazırlanan bir raporda, soykırımdan

bahsedilirken, Yahudilerden sonra, örnek olarak, Ermeniler de sayılmaktaydı.

Raporun Alt Komisyon’da tartışılması sırasında Türk ve diğer bazı ülkelerin

Ermeni örneğine itiraz etmeleri sonucunda rapor, usul olarak bir üst makam

olan İnsan Hakları Komisyonu’na gönderilmesi gerekirken, bu yapılmamış ve

raporun “not edildiği” bildirilmekle yetinilmiştir. Rapor böylelikle hiç bir işleme

tabi tutulmaz iken bu olay bazı Ermeniler tarafından kamu oyuna Birleşmiş

Milletlerin Ermeni Soykırımını kabul ettiği şeklinde duyurulmuştur. Bu yanlış

bilgi İsveç Parlamentosu Dışişleri Komisyonu’nun 1999/2000 yılı kararında

yer almış ancak daha sonra düzeltilmiştir. Böylelikle Birleşmiş Milletler’in

sözde Ermeni soykırımını tanıdığı iddiasının asılsızlığı bir yabancı

parlamento tarafından ortaya konmuştur240.

  1. Diğer Ülkeler

Kanada’da yaklaşık 100.000 Ermeni yaşamakta olup bunların üçte

ikisi Montreal’de yerleşiktir. Sözde Ermeni soykırımının tanınması için

Kanada’daki faaliyetler şu ana kadar Federal düzeyde bir sonuç vermemiştir.

Kanada Parlamentosu bu konuda 23 Nisan 1996’da kabul ettiği bir kararda

“soykırımı” değil “trajik olaylar” deyimini kullanmıştır. Buna karşın Ontario ve

Québec eyalet parlamentoları 1980 yılında sözde Ermeni soykırımını kabul

eden kararlar almışlardır241.

239 Tacar, “…Konuşma Notları

240 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem5. htm ; Tacar, “…Konuşma Notları

241 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …lutem2. htm ; Tacar, “…Konuşma Notları” ; Kantarcı,

a.g.m., s.515

199

2001 Nisan ayında, Ermeni asıllı Kanada milletvekili Serkis

Asaduryan’ın Avam Kamarasına, Senatör Shirley Maheu’nün de Senatoya

sundukları taslaklar kabul edilmemiş, Kanada Parlamentosunda 3 Mayıs

2001 tarihinde Serkis Asaduryan’ın bu konudaki bir sorusuna cevap veren

Dışişleri Bakanı John Manley “soykırım” yerine “korkunç bir felaket “ değimini

kullanmış ve ayrıca Türk ve Ermeni hükümetlerini anlaşmaları için teşvik

etmiştir. Serkis Asaduryan 1 Haziran 2001 tarihinde Parlamentoya sözde

Ermeni soykırımının tanınmasını öngören bir karar tasarısı daha sunmuştur.

Parlamentonun usul kuralları gereğince ya bu tasarının oya konmasını ya

da, hiç itiraz olmaması halinde, oya başvurmadan mutabakat ile kabul

edilmesi şıklarından birini seçmek hakkına sahip bulunan Asaduryan ikinci

şıkkı tercih etmiş ve bir üyenin itiraz etmesi üzerine tasarı reddedilmiştir242.

Polonya Cumhurbaşkanı Alexander Kvashnewski Ermenistan’ı

resmen ziyareti sırasında, 15 Kasım 2001 tarihinde “soykırım” anıtını ziyaret

ettikten sonra deftere şunları yazmıştır: “Ermeni soykırımının acısını gayet

derin olarak hissediyoruz. Nerede olursa olsun insana ve millete karşı

yapılmış bu tür trajedilerin, cinayetlerin ve barbarlığın tekrarlanmasına izin

vermeyeceğinize eminim”243 .

Polonya Cumhurbaşkanı aynı gün Erivan Üniversitesinde öğrenci ve

okutmanlarla görüşmesi sırasında “soykırımı” anıtına yaptığı ziyaretin resmi

ziyaretinin en önemli kısmını teşkil ettiğini, bugün esas sorunun Türk- Ermeni

ilişkilerinin geliştirilmesi olduğunu söylemiştir. Kwasniewski Polonya

Parlamentosunun Ermeni soykırımını tanıması hakkında bir kanun kabul

edeceğine dair garanti veremeyeceğini de belirterek “gerçeklerle yüzleşmek

zamanıdır ve Türk dostlarımı gerçeği söylemeye çağırıyorum. Soykırım

sorununun tarihi bir problem olarak derhal çözülmesi gerektiğine inanıyorum.”

demiştir244.

242 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm

243 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem3. htm

244 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem3. htm

200

İsviçre Parlamentosu’nun sözde Ermeni soykırımının tanınması için

bir çok girişim yapılmış ancak bunlar bir sonuç vermemiştir. 13 Mart 2001

tarihinde yapılan girişim de 73’e karşı 70 gibi az bir fark ile reddedilmiştir.

Ermeni soykırımını tanıma yönünde son girişim Cenevre milletvekili Jean-

Claude Vaudroz tarafından, parlamentoya 20 Mart 2002 tarihinde karar

tasarısı sunulmasıdır. Tasarıda ; “İsviçre Milli Konseyi (parlamentosu) 1915

Ermeni soykırımını tanır. Hükümetten bu tanımayı not etmesini ve mutat

diplomatik yollarla iletmesini ister” denilmektedir245.

Bu konudaki önerge parlamentonun 201 üyesinden 115’i tarafından

imzalanmıştır. Bunda, metnin İsviçre Hükümetini bağlayıcı bir yönü

olmaması, Türkiye veya Türklerden bahsetmemesi ve kınama ifadeleri

içermemesinin başlıca etken olduğu ve böylelikle Türkiye’nin fazla itiraz

etmeyeceğinin düşünüldüğü anlaşılmaktadır. Nitekim önerge sahibi Jean-

Claude Vaudroz, bu kararın günümüz Türkiye’sini hedef almadığı söylemiştir.

Oysa, ismen ifade edilmese de tasarıda Türkiye ve Türklerin kastedildiği

açıktır. Diğer yandan, kabul edildiği taktirde bu kararın Ermeniler tarafından

Türkiye’ye karşı kullanılacağında şüphe bulunmamaktadır246.

İsviçre Hükümeti 15 Mayıs 2002 tarihinde parlamentoya gönderdiği bir

tavsiye yazısında bu konunun tarihçilere bırakılması gereğini bildirmiş ve

kararın kabul edilmesi halinde bunun Türkiye – Ermenistan ilişkilerini olumsuz

etkileyeceğini ifade ederek Parlamentoyu uyarmıştır. Henüz İsviçre

Parlamentosundan bir karar çıkmamıştır247.

Almanya’da yaşayan Ermeniler bazı Almanların da katılmasıyla 2000

yılı Nisan ayında Alman Meclisine bir dilekçe vererek Federal Almanya

Cumhuriyetinin sözde Ermeni soykırımını resmen tanımasını talep

etmişlerdir. Bu dilekçe Alman Meclisi tarafından işleme konularak Alman

Dışişleri Bakanlığı’ndan görüş istenmiş, bu görüşün alınmasından sonra

Dilekçe Komisyonu Eylül 2001 ayı içinde toplanarak bu konunun

245 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm

246 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm

247 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm

201

parlamentonun işi olmadığını ve Türkiye’nin duyarlılığının da dikkate alınması

gerektiğini belirten ve Türk-Ermeni sivil toplum örgütleri arasında temasların

başlamış olduğuna dikkatleri çeken bir karar kabul ederek konuyu

kapatmıştır. Alman Meclisi bu hususta yapılan başvuruyu daha dilekçe

safhasında reddetmek ve ayrıca konunun parlamentonun işi olmadığını

belirtmekle, başta Fransa olmak üzere, İtalya, Belçika ve Yunanistan gibi

Avrupa Birliği üyesi bazı ülkelerin parlamentolarından ve bizzat bu birliğin

parlamentosundan tamamen ayrı bir tutum almıştır248.

Ermeni Noyan Tapan ( Nuhun Gemisi) Ajansının, Slovakya

Cumhurbaşkanlığı kaleminden alınan bir mektuba dayanarak verdiği “

Slovakya soykırımı değil, katliamları tanıyor” başlıklı bir habere göre

Slovakya’nın geçmiş olayların değerlendirmesini desteklediği, Birinci Dünya

Savaşı sırasında Küçük Asya’nın doğu bölgelerindeki Ermenilerin, Rusya’ya

sempati duydukları gerekçesiyle, Türkler tarafından Suriye çöllerine

sürüldüğü ve bu dönemde 1 ila 1.5 milyon Ermeni’nin öldüğü, ancak bu

olayları tanımlama görevinin tarihçilere ait olduğu bildirilmiştir. Görüldüğü

üzere Slovaklar 1 ilâ 1.5 milyon Ermeni’nin öldüğü varsayımını kabul etmekte

ancak bu olayları soykırım olarak tanımlamamaktadırlar249.

İsveç Parlamentosu Dışişleri Komisyonu her yıl dış politika ve insan

hakları konularında bir rapor hazırlamakta ve bu rapor görüşüldükten sonra

Parlamentonun görüşü olarak hükümete bildirilmektedir. 20-21 Mart 2002

tarihlerinde parlamentoda görüşülerek kabul edilen raporda, Dışişleri

Komisyonunun, Asuri-Süryani ve Keldani “soykırımının” tarihi bir gerçek

olarak tanınmasını ve Türkiye’nin Ermeni “soykırımı”nı kabul etmesini isteyen

önergeleri ele aldığı ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde meydana gelen

olayların bir soykırım olduğunu ifade eden resmi bir İsveç görüşünün

bulunmadığı belirtilmiştir. Ayrıca, soykırımının 1948 Birleşmiş Milletler

Soykırım Sözleşmesinde tarif edildiği ifade olunmuş ve daha sonra da,

Komisyonunun görüşüne göre, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, 1948

248 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem3. htm

249 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm

202

tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi yürürlükte olsaydı, Ermeniler

ile Asuri/Süryani ve Keldanilere yapılanların, muhtemelen, bir soykırım

olarak görüleceği ifade edilmiştir250.

Dışişleri Komisyonu raporunda, 1999-2000 yıllarına ait Komisyon

raporunda, Osmanlı İmparatorluğunun Ermeni halkına soykırım yaptığına

dair Birleşmiş Milletlerin 1985 tarihli bir kararına atıfta bulunulduğu, ancak ne

1985 yılında ve ne de diğer bir talihte Ermenilerin durumunu ele alan

herhangi bir Birleşmiş Milletler kararının bulunmadığının anlaşıldığı, Asuri-

Süryani ve Keldaniler için de durumun aynı olduğu ifade olunmuştur.

Dışişleri Komisyonunun parlamento tarafından kabul edilen raporunda

şu hususlar önem taşımaktadır:

Ermeni militanlarının İsveç’in Ermeni ”soykırımını” kabul ettiği

iddialarının aksine raporda , bu konuda resmi bir İsveç görüşü bulunmadığını

açıkça ifade edilmiştir. Buna karşın, Osmanlı döneminde 1948 Sözleşmesi

yürürlükte olsaydı, olayların, “muhtemelen”, soykırım olarak görüleceğine dair

sözlerle ise, 1948 Sözleşmesi’nin geçmişe dönük olarak işlemeyeceğini teyit

etmenin yanında, soykırım olup olmadığını bir olasılığa bağlıyarak taraf

tutmayan bir tutum benimsenmiştir251.

İsrail, 2002 yılı içerisinde Ermenistan’ın protesto notasına verdiği bir

cevapta “İsrail Ermenilerin trajedisini takrir etmektedir, fakat bu olaylar bir

soykırım ile kıyaslanamaz, ancak bu sözkonusu trajedinin büyüklüğünü

azaltmaz.” denilmiştir. Kısaca İsrail, Ermeni tehcirinin soykırım olmadığı

konusundaki, 2001 yılında İsrail Dışişleri Bakanı Simon Perez tarafından

Türkiye’yi ziyareti sırasında ifade edilen resmi görüşü bu vesileyle tekrar

ifade etmiştir. İsrail’in resmi tutumu bu olmakla beraber, bazı Yahudi bilim

adamlarının farklı bir görüşü olduğu görülmektedir. Resmi makamlar gibi

250 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem5. htm

251 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem5. htm

203

Holosotun “tekliğine” inananlar yanında başka holokostlar olduğunu ileri

sürenler ve 1915 tehcirini de soykırım olarak kabul edenler bulunmaktadır252.

Arjantin Parlamentosu 1985’te, Hükümeti, Birleşmiş Milletler

Kuruluşlarında Ermeni savlarını desteklemeye davet eden bir karar almıştır.

Arjantin Senatosu, 1993’te aldığı bir kararla soykırımını insanlık suçu ilan

etmiştir. Arjantin Kongresi , 21.9.1995 tarihli, bir yasa ile , 24 Nisan’ı, insanın

insana karşı ayrımcılığı ile mücadele ve kınanması günü ilan etmiştir. Bu

yasa henüz taslak halindeyken Türkiye’nin girişimi sonucunda, bu tarih 10

Aralık olarak değiştirildi ve Ermeniler’e yapılan referans metinden

çıkarılmıştır. Arjantin Senatosu, 22.4.1998 tarihinde Ermeni soykırımı ile ilgili

bir deklarasyon yayınlamıştır253.

Uruguay Parlamentosu, 20.4.1965’te kabul ettiği bir kararla , 24

Nisan’ı Ermeni Şehitlerini Anma Günü olarak kabul etmiştir254.

Yunanistan Parlamentosu 25.4.1996 tarihli bir yasa ile, 24 Nisan’ı

Ermeni Soykırımını anma günü olarak kabul etmiştir255.

Lübnan Parlamentosu, 3.4.1997 ve 11.5.2000 tarihli kararları ile

Ermeni Soykırımının tanınması ve kınanması yönünde tavsiye kararları

almıştır256.

252 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem5. htm ; Bu kişilerden bir kısmı geçen yıl Ağustos

ayında bir bildiri yayınlayarak görüşlerini şu şekilde dile getirmişlerdir: “Biz, aşağıda imzası bulunan

Yahudi soyundan gelen bilim adamları, hahamlar, öğretmenler, cemaat önde gelenleri ve öğrencileriz.

Yahudi olarak Ermeni halkı ile bir çok benzerlikleri paylaşıyoruz. Biz, iki halk da, 20. asırda soykırım

kurbanı olduk ve var olma hakkımızı inkar etmek isteyenlere rağmen hayatta kalabildik.

Ermenistan’ın Hıristiyanlığı kabul edişinin 1700 yılına rastlayan bu 2001 yılında, Yahudi olarak,

Ermeni dostlarımızı ve onların Batı toplum ve kültürüne katkılarını selamlıyoruz.” Bu bildiri 54

tanınmış Yahudi tarafından imzalanmıştır. Bunlar arasında 13 profesör ve 8 haham bulunmaktadır.

Bu arada özellikle iki kişinin faaliyeti dikkati çekmektedir: Kudüs’teki Holokost ve Soykırım

Enstitüsü İcra Direktörü ve Soykırım Ansiklopedisi Editörü İsrael W. Charny ile “Banality of

Indefference: Zionism and the Armenian Genocide” (Sıradanlığın Kayıtsızlığı: Siyonizm ve Ermeni

Soykırımı) başlıklı kitabın yazarı, ABD’deki Ermeni Zoryan Enstitüsü üyesi Yair Auron. Bu iki şahıs

sözde Ermeni soykırımının tanınması için devamlı bir faaliyet içinde olup, son olarak Büyükelçisi

Bayan Rivka Cohen’in yukarıda değindiğimiz sözleri üzerine, İsrail hükümetine birer protesto

mektubu göndermişlerdir.

253 Tacar, “…Konuşma Notları” ; Özdağ, a.g.r., s.270 ; Kantarcı, a.g.m., s.514

254 Tacar, “…Konuşma Notları

255 Arslan, a.g.m., s.138 ; Tacar, “…Konuşma Notları” ; Kantarcı, a,g,m., s.515

204

Belçika Senatosu, 26.3.1998 tarihinde , “1915 yılında Türkiye’deki

Ermenilere yapılan soykırımı” başlıklı karar almıştır257 .

İtalya Parlamentosu tarafından 17.11.2000 tarihinde Ermeni

soykırımını kabul edilen karar alınmıştır258.

Kıbrıs Rum Yönetimi Parlamentosunda 29.4.1982 tarihinde Ermeni

soykırımını kabul edilen karar alınmıştır259.

  1. Kararların Siyasi ve Hukuki Sonuçları
  2. Hukuki Sonuçları

Yukarıda belirtildiği üzere bazı ülkelerin Parlamentoları ile Avrupa

Parlamentosu, Ermeniler’e soykırım uyguladığını belirten kararlar almışlardır.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi de kimi üyelerinin önerisi ile o

yönde bir açıklama yayımlamıştır. Konu Birleşmiş Milletler İnsan Hakları

Komisyonunun Alt Komitesinde ele alınmış ancak Komisyon kendisine

Ermeni soykırımı konusunda sunulan bir raporu kabul eylememiş, not

etmekle yetinmiştir. Önümüzdeki dönemde şimdiye kadar soykırımının

tanınması konusunda karar almamış başka ülkeler parlamentolarının da bu

konuda benzer siyasal kararlar almaları beklenmektedir. Bu siyasal kararların

ardında, çok farklı amaçlar bulunduğu kuşkusuzdur260.

Oysa, soykırım suçunun varlığını ya da yokluğunu parlamentolar

ya da tarihçiler saptayamaz; soykırım bir uluslararası suç sayıldığına

göre , suçun işlendiğini tespit edecek makam, uluslararası hukukun

belirlediği yargı organıdır; hangi mahkemenin yetkili olduğu hususu da

Sözleşmede belirtilmiştir. Bu nedenle derneklerin ya da parlamentoların

alacakları soykırım kararlarının hiç bir hukuki sonucu bulunmamaktadır.

256 Tacar, “…Konuşma Notları” ; Kantarcı, a,g,m., s.515

257 Tacar, “…Konuşma Notları” ; Özdağ, a.g.r. , s.271 ; Kantarcı, a,g,m., s.515

258 Tacar, “…Konuşma Notları” ; Kantarcı, a,g,m., s.515

259 Tacar, “…Konuşma Notları” ; Kantarcı, a,g,m., s.514

260 Tacar, “…Konuşma Notları

205

Yahudilere uygulanan soykırım konusunda çeşitli ülke parlamentolarının

kararlar aldıkları ve o suçun inkarını cezalandırılacak eylem saydıkları bir

gerçek ise de, o Parlamentolar, varlığı bir yargı organı (Nüremberg

Mahkemesi) tarafından karara bağlanmış soykırım suçuna dayanarak söz

konusu kararları almış ve yasaları çıkarmışlardır. Bu nedenle yetkili yargı

tarafından varlığı karara bağlanmamış bir soykırım suçu olmadan, siyasi

organların veya derneklerin aldıkları kararları hukuken yok saymak gerekir261.

Ermeni soykırım iddialarının ulusal parlamentolarda kabulü ile yasa

hükmünü kazanması , uluslararası hukuk mekanizmalarına da etki

edebilecektir. Ermeni diasporasının maddi ve manevi desteği ile Türkiye

Cumhuriyetine karşı dava yolları denenebilecektir. Avrupa İnsan Hakları

Mahkemesinde , Türkiye hakkında Kıbrıslı Rumlar’ın yaptığı gibi yeni bir

dava furyası karşılaşılabilinir. Türkiye’nin şimdiden buna yönelik tedbirler

alması gerekmektedir262.

Fransa’da Ermeni soykırımı olmadığı söylemek suç mudur? Yetkili

yargı organı tarafından karara bağlanmış bir soykırımı suçu var ise, o

soykırımının vuku bulmadığının ileri sürülmesi bazı ülkelerde yasa ile suç

sayılmıştır263. Türk basınında bu kanundan sonra artık Fransa’da Ermenilerin

soykırımına uğramadığını iddia etmenin suç sayılacağına dair yayınlar

yapıldığı görülmektedir. T.B.M.M.’nin 9 Ocak 2001 tarihinde kabul ettiği

önergede yer alan “bu tasarının tespitlerinden farklı sonuçlara varmak

yasanın ihlali olacak ve dolayısıyla bir suç oluşturacaktır.” cümlesi de aynı

endişeyi yansıtmaktadır264.

Ceza hukukunun ana ilkelerine göre kanunla açıkça suç olarak

tanımlanmayan fiiller için ceza verilemez. Ermeni soykırımı hakkındaki

Fransız kanununda soykırımını tanımamanın suç teşkil edeceğine dair bir

kayıt bulunmadığı gibi, herhangi bir cezadan söz edilmemektedir. O nedenle

261 Tacar, “…Konuşma Notları

262 Turgay Uzun, “Ermeni Sorununa İlişkin Politik Bir Değerlendirme” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37,

Ocak-Şubat 2001, s.287

263 Tacar, “…Konuşma Notları

264 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm

206

sadece bu kanuna dayanarak, Ermenilerin soykırımına uğramadıklarını ileri

süren kişilerin Fransa’da suçlanması ve cezalandırılması mümkün değildir.

Bunun için ya Fransız Ceza Kanununa bir madde koymak ya da Yahudi

soykırımını inkar edenleri cezalandıran Gaysot kanununa Ermenileri de

dahil etmek gerekmektedir265.

Fransa’nın kabul ettiği yasa , Ermeni soykırımının reddinin bir suç

olduğunu belirten yasa olmamakla birlikte, 1993 yılında bir Fransız

mahkemesinin ünlü yazar Bernard Lewis’i ve onunla yapılan söyleşiyi

yayımlayan Le Monde gazetesini mahkum ettiğini hatırlamak lazımdır. Oysa,

o söyleşide Bernard Lewis, Ermeni kayıpları konusundaki Ermeni

yaklaşımının Türkler tarafından paylaşılmadığını ifade etmiş ve tarihçi olarak

görüşünü son derecede dikkatli bir biçimde dile getirmişti266.

Ermenilerin soykırımına uğramadığının ifade edilmesini yasaklayan

bir hüküm bulunmadığına göre meşhur tarihçi ve oryantalist Bernard Lewis’in

bu konuda nasıl mahkum edildiği sorusu akla gelmektedir. Hatırlanacağı

üzere B. Lewis 13 Aralık 1993 tarihinde Le Monde gazetesine verdiği bir

mülakatta 1915 yılı olaylarını soykırım olarak tanımlamanın bu dönem tarihin

Ermenilerce yorumlanmasının sonucu olduğunu söylemişti. Fransa’daki

Ermeni kuruluşları B. Lewis aleyhine soykırımını inkar ettiği gerekçesiyle

dava açmışlar ve dava 21 Haziran 1995 tarihinde sonuçlanarak B. Lewis

davacılara 1 Frank tazminat ödemeye mahkum olmuştu. Mahkeme

kararında, 1915-1917 olaylarının soykırımı olup olmadığının tayininin

mahkemeye ait olmadığını belirttikten sonra konuya sorumluluk

acısından yaklaşıldığını ve Fransız Medeni kanununun 1382 maddesine

göre bir kusur işleyerek başkasına zarar verenlerin bu zararı tazmin ile

mükellef olduğunu, Lewis’in sözlerinin Ermeni toplumunun duyduğu acıları

canlandırdığı için bir kusur teşkil ettiğini, bu nedenle de tazminatı

gerektirdiğini belirtilmişti267.

265 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm

266 Tacar, “…Konuşma Notları

267 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm

207

Sözde Ermeni soykırımı hakkında yeni kabul edilen kanun bir ceza

öngörmediğine göre halen Fransa’da Ermenilerin soykırımına uğramadığını

beyan edenlere karşı B. Lewis’e uygulanan Medeni Kanun maddesinden

başka bir hüküm mevcut bulunmamaktadır. Ancak yeni kabul edilen kanun

soykırımını açıkça tanıdığına göre Medeni Kanunu esas alarak açılan

davaların daha çabuk sonuçlanmasına ve muhtemelen tazminat miktarının

arttırılmasına neden olabilecektir268. Bu yasa Fransa’da fikir özgürlüğünü ,

araştırma ve tartışma ortamını da sınırlayacaktır.

Fransa Parlamentosunun kararının ilk hukuki sonucu , Orly katliamı

katillerinden Varujan Garbidyan (veya Garabetyan) adındaki kişinin Fransa

tarafından serbest bırakılması oluşturmuştur. 15 Temmuz 1983 tarihinde

Paris’in Orly havaalanında Türk Hava Yolları Bürosu önünde bir bavul içine

konmuş olan bomba patlayarak civarda bulunan 8 kişinin ölmesine ve 50

kadarının da yaralanmasına neden olmuştu. Bu kişilerden dördü Fransız, ikisi

Türk, biri Amerikalı, biri de, İsveçli idi. Bu olayı işleyen üç Ermeni yakalanarak

yargılanmışlar ve 2 Mart 1985 tarihinde mahkum olmuşlardır. Bunlar

arasında ömür boyu hapis cezasına çarptırılan tek kişi olan Garbidyan 22

Nisan 2001 tarihinde Val du Marne mahkemesince serbest bırakıldıktan

sonra Ermenistan’a gitmiş ve 24 Nisan’da sözde soykırımını anma

törenlerine katılmıştır. Garbidyan’ın neye dayanılarak serbest bırakıldığı

açıklanmamış olmakla beraber, adı geçenin avukatlarının ifadelerine göre

Ermeni “soykırımı”nın Fransa tarafından tanınması bunda başlıca etken

olmuştur. Ermenistan, vatandaşı olmamasına rağmen Garbidyan’ı

topraklarına kabul etmiş, Erivan belediyesi kendisine ev vermiş ve iş

bulmuştur269.

Fransa Parlamentosunun kabul ettiği yasa hukuki alanda yeni açılımlar

da getirmiştir. Tacar’a göre; Fransa bu yasayı çıkarmakla 1948 Soykırım

Sözleşmesine aykırı hareket etmiştir. Bu amaçla önce Fransa Hükümeti

nezdinde girişimde bulunularak bir Sözleşmenin uygulanması ve yorumu

konusunda bir ihtilaf bulunduğunun ortaya çıkarılması, daha sonra da

268 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm ; Tacar, “…Konuşma Notları

269 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm

208

Sözleşmenin 9.ncu maddesine göre Lahey Adalet Divanına -gerekirse tek

taraflı olarak- başvurulması olasılığı bir seçenek olarak düşünülmelidir270.

Aktan da aynı görüşü paylaşmakla, Fransa aleyhine Uluslararası Adalet

Divanına gidilmesi gerektiği fikrini savunmaktadır271.

Yabancı ülke mahkemeleri, Kendi ülkelerinin kanunlarına dayanarak,

egemen olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yargılama görev ve yetkisine sahip

değillerdir. ABD , Fransa veya başka bir ülkenin yargı mercilerinin, ilgili

taraflarca aksi kabul edilmiş olmadıkça, Türkiye’deki eylemler ve işlemler

konusunda yargı yetkisi de olamaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı

Devleti’ne ilişkin hukuki, siyasi, tarihi ve askeri sorunları, Lozan Barış

Andlaşması’yla kesin olarak tasfiye edilmiştir272. Fransa ve İsviçredeki

Ermeniler tarafında açılan tazminat davalarında da İsviçre ve Fransa

Mahkemeleri , Soykırım olup olmadığın tespitinin görevleri olmadığını , olaya

sorumluluk hukuku açısından yaklaştıklarını kararlarında açıklamışlardır.

  1. Siyasi Sonuçları

İçinde bulunulan sürecin hukuksal bir süreç olmaktan çok siyasal bir

süreç ve Türkiye’ye karşı oynanmakta olan bir oyun olarak

değerlendirilmesinde yarar vardır. Gerçekten, Türkiye ve Türkler, batı bloku

tarafından politik baskı altına alınarak etkilenmek, denetlenmek, sınanmak,

çevrelenmek ve sınırlanmak istenmektedir273.

Bu tip kararların siyasal veya etik ağırlığı olup olmadığı sorulacak

olursa, bunların uluslararası camiada etkili olduğu tecrübe ile sabittir. Bu

yönde alınan bir karar suçlanan ülke halkını da olumsuz yönde etkiler; hatta

kışkırtarak tepki vermeye zorlar. Ancak, tarihte karşılıklı katliam yapıldığı belli

iken, bunun tek taraflı kırıma dönüştürülerek soykırım yapıldığı savının

dışardan yapılacak baskı ile ataları suçlanan halka kabul ettirilmesi de olası

270 Tacar, “…Konuşma Notları

271 Gündüz Aktan , “Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri Sempozyumu” ,Ankara 13-14 Nisan

2001 , www.belgenet.com/arsiv/ermeni/sempozyum8.html

272 Çaycı , a.g.m., s.35

273 Çaycı, a.g.m., s.36

209

değildir. Gene de böyle bir kararın varlığı, tarihi suçlanan ülkenin insanını

bazı sorular sormağa ve gerçekleri aramaya sevkedebilir; bu da soykırım

kararını alanlar açısından varılmak istenilen amaçlardan biri olabilir. Ne var ki

bu kararların alınmasında uygulanan yöntem son derecede haksız ve

dengesiz olunca, karar “sorgulamayı teşvik amacına” da ulaşamaz. Bu

çerçevede, Ermeniler konusunda alınan kararlarda, gerek ilgili ülke

Parlamentoları, gerek Avrupa Parlamentosu, gerek bunların tayin edip rapor

yazdırdıkları raportörler Türkiye’nin Ermeni tehciri ile ilgili görüşlerini

almamışlar, böylece Türkiye’ye ortaçağ usulü yargısız infaz yöntemi

uygulanmıştır274.

Fransa’nın sözde soykırımına ilişkin kanunu kabul etmesinden hemen

sonra Koçaryan’ın Fransa’ya resmi bir ziyaret yapması, Paris’te yıllardan

beri yapılması ertelenen soykırım anıtına Paris Belediyesinin izin vermesi ve

Sèvres Kasabasında mahut andlaşmanın imzalandığı binanın bahçesine

kolaylıkla görülecek bir yere sözde soykırım hakkında bir kitabenin dikilmesi,

bu kanunun ilk siyasi sonuçlarıdır275

Fransa’nın tasarıyı kabulünden sonra ,T.B.M.M. Dışişleri Komisyon

Başkanı Kamuran İnan tarafından hazırlanan ve sözde Ermeni soykırımını

kabul eden Fransız Kanununa bir tür yanıt niteliği taşıyan bir yasa teklifi, 21

Şubat 2001 tarihinde anılan Komisyonda kabul edilerek Meclisin ilgili

komisyonlarına gönderildi. “Uluslararası İddia, İtham ve Saptırmalara

Karşı Kanun” başlığını taşıyan sözkonusu tasarının esasını, Türkiye’nin

Ermeni soykırımı iddialarını reddetmesi ve bunda ısrarlı olunmasını

düşmanca bir davranış olarak addetmesi oluşturmaktadır276.

274 Tacar, “…Konuşma Notları

275 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm

276 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm ; Tasarının basında yayınlanan metni şöyledir:

“Türkiye, tarihin tespit ve kabul etmediği Ermeni Soykırımı iddialarını reddeder; bunda ısrarlı

olunmasını düşmanca davranış addeder. Türkiye, Fransa ve diğer güçlerin Birinci Dünya Savaşı’nda

Ermenileri kendi saflarında kullanmalarını, isyana sevk ederek insan kaybına yol açmalarını kınar.

Türkiye, ASALA terörüne verilen destek ve himayeyi şiddetle kınar. Türkiye, Yukarı Karabağ ve

Azerbaycan topraklarının işgalini, insanların göçe zorlanmasını kınar, kuvvet kullanarak toprak

genişlemesini reddeder. Türkiye, Bosna Hersek’te 20 binden fazla insanın dinlerinden dolayı,

soykırımına seyirci kalınmasını kınar, Fransa ve diğer Avrupa güçlerinin manevi mesuliyeti

bulunduğunu beyan eder. Bütün insanlığı ilgilendiren tarih, siyasi kararlarla değiştirilemez,

210

“Fransa 1915 Ermeni soykırımını açıkça tanır” şeklinde kısa bir

cümleden oluşan bu kanun, Ermeni militanlarına moral alanda bir tatmin

sağlamıştır. Ancak “soykırım” için kimseyi suçlamaması, Türkiye’den

“Ermeni Soykırımını” tanımasını talep etmemesi ve Fransa’da “Ermeni

Soykırımını” inkar edenlere karşı bir müeyyide öngörmemesi nedeniyle pratik

bir sonuç doğurmamıştır. Buna karşılık Türk-Fransız ilişkileri bozulmuştur

Yabancı Ülke parlamentolarında alınan kararlar hiçbir hukuki analiz

yapılmadan tamamen iç politika ve ya ülke menfaatleri gözetilerek

alınmaktadır.

Fransa Büyükelçisi 4.11.2000 tarihinde Sabah gazetesine verdiği

röportajda , tasarının neden gündeme alındığı sorusuna “Mart’ta mahalli

seçimler var, Ermeni lobisi, özellikle üç bölgede, Marsilya, Lion ve Paris’te

güçlü. Bazı senatörler bu bölgelerdeki kentlerin belediye başkanlığına aday.

Bu nedenle Fransız hükümeti senatörlerin yeniden seçilebilmek için yaptığı

bu girişimi engelleyemiyor. Bu oylamada siyasi parti başkanları grup içinde

bağlayıcı kararlar da alamıyor”277 demiştir. Yine Büyükelçi Helikopter

ihalesinde Fransa’nın elenmesinin Senatörlerin oylarında etkili olduğunu

söylemiştir. Bu da Fransa’nın soykırım yasasını uluslararası hukuk

normlarına göre değil , yerel seçimlerdeki oy kaygısına yönelik olarak kabul

ettiğini ortaya koymaktadır.

ABD ‘de sık sık gündeme gelen tasarı da yine seçim dönemlerinde

Ermeni seçmenlerin oylarına yöneliktir. Tasarının gündeme alınmasında

olduğu gibi , gündemden çıkarılmasında hukuki gerekçeler değil siyasi

gerekçeler göz önüne alınmıştır. Ermeni Soykırım tasarısının geri çekilmesi

kararında Türkiye’nin ileri sürdüğü ve ısrarla savunduğu tarihi belgeler ve

geleceğe yönelik barışçı belgelerden çok ABD nin ulusal çıkarları etkili

olmuştur. Tasarıyı destekleyenlerin sözcüsü tasarıyı geri çekilmesi süresince

Amerikanın ulusal çıkarlarının dikkate alındığını doğrulamıştır. Gelecek seçim

yazılamaz, saptırılamaz. Hüküm tarihindir. Hükümet, yukarıdaki maddelerde belirtilen gerçeklerin

dünya kamuoyunda tartışılması için gerekli tedbirleri alır.” (Zaman, 21.02.2001.)

277 Tehlikeli Uyum, (Özel Röportaj), Sabah 4.11.2000

211

döneminde aynı tasarı benzer ve değişik gerekçelerle yeniden gündeme

gelebilir. Hatta kabul görebilir278.

ABD Kongresinde tasarının görüşmeleri sırasında gerçekçi görüşler ve

eleştiriler de ortaya konulmuştur. Komite üyesi Matt Salmon “önüne gelen

bir tasarı sunsun. Hz. İsa’yı çarmaha gelen Romalılar için de bir tasarı

hazırlayalım” demiş ve yakın müttefik olan Türkiye ile ilişkilerin bozulmaması

gerektiğini hatırlatmıştır. Üye Barbara Lee, “ABD hükümetinin Afrikaların

köle olarak kuzey Amerika da kullandığı için hala özür dilemediğini”

kaydetmiştir. Zenci üye Grogeri Mekks de, kölelik için ABD hükümetinin

özür dilemediğini hatırlattı ve Kızılderelilerin nasıl katledildiğinin hala

okullarda öğretilmediğini söyledi. Mekks; “Onur arıyorsak önce kendimiz

onurlu olalım. Yaptığımız şeyleri başkasından iyi istiyoruz demiştir.

Danburton ; 18 milyon Afrikalının Amerikaya köle olarak getirildiğini

belirtti ve “Bu topraklarda 7 milyon Kızıldereli vardı şimdi 300 bin kaldı.

Bunları neden tasarıda hatırlamıyorsunuz, kınamıyoruz” demiştir279.

Türkiye için tehlikeli olabilecek kararlardan biri , Ermeni soykırımını

tanımanın Avrupa Birliğine girmede şart olarak öne sürülmesidir280. Bu

konuda girişimler de vardır. Türkiye’ye kızgınlık duyan liberal Senatör Alain

Destexh, Avrupa Birliği “AB ” nezdinde yazılı bir girişim yapılarak “ Ermeni

Soykırımı iddialarının Türkiye’nin üyeliği açısından ön şart olarak görülmesini

istemiştir”281.

278 Bozkurt, Güvenç, “Soykırımlar ve Ulusal Çıkarlar”, Cumhuriyet 19.11.2000 ; ABD Başkanının

Temsilciler Meclisine yazdığı mektupta aslında yasada belirtilen olaylara katıldığını ancak bunun

kabul edilmesinin Türkiye ile olan ilişkileri bozabileceğini, bunun ABD’nin ulusal çıkarlarına zarar

verebileceğini, tasarının zamanının uygun olmadığını belirtmiştir. Bknz.: Ermeni Sorunu , Ankara

Barosu , .20, s.105 ; ABD Büyükelçisi Perason “Türkler bu tasarıyı kendilerine karşı atılmış bir adım

olarak görüyorlar. Müttefiklik ilişkilerine sığmadığı düşüncesindeler. Irak’ın kuzeyden denetlendiği

operasyonların uzatılması Aralık da TBMM nin gündemine gelecek. bunu unutmayalım” dedi.

Pearson tasarı geçerse Türk Amerika ilişkilerinin uzun vadeli darbe alacağını kaydetti, Ermeni

Tasarısı Ertelendi, Hürriyet 29.09.2000

279 Ermeni Tasarısı Ertelendi, Hürriyet 29.09.2000

280 Nevzat Yalçıntaş, “Ermeni Meselesinde Son Gelişmeler”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat

2001, s.119

281 Senatörün İntikamı, Milliyet 1.12.2000

212

  1. ERMENİ SOYKIRIMI İDDİALARININ ÇÖZÜM MERCİİ
  2. Genel olarak

Ermeni Soykırımı iddialarının siyasi ve hukuki yollarla çözülebilmesi

mümkündür. Siyasi çözüm yolları olarak, diplomasi görüşmeleri, dostça

girişim, arabuluculuk, soruşturma komisyonları, uzlaştırma ve

uyuşmazlıkların uluslararası teşkilatlar önünde çözümü sayılabilir. Hukuki

çözüm yolları olarak, konuyu Uluslararası Adalet Divanına veya Hakemlik

Mahkemesine götürmek mümkündür. Aşağıda bu çözüm yolları ele

alınacaktır.

Günümüzde konunun uzmanı olsun, olmasın birçok kişi Ermeni

sorununun tarihçilere bırakılmasını bu konunun tarihçiler tarafından

çözülmesini beyan ve talep etmektedirler. Türkiye’de en üst düzey kimi

yöneticiler ve parlamento üyelerinin bir bölümü sorunun tarihe ya da

tarihçilere havalesini önermektedirler. Her şeyden önce ‘tarihe havale etmek’

terimi çok soyuttur. TBMM’ne sunulan tasarıları inceleyen Dışişleri ve İçişleri

Komisyonları hazırladıkları rapora ekli kanun teklifinde, Türkiye, tarihin

tespit ve kabul etmediği Ermeni soykırımı iddialarını reddeder’ ifadesini

kullanmışlardır. Burada hangi tarihten söz edildiği kayıtlı olmamakla birlikte

tarih, üzerinde herkesin uzlaştığı bir bütün, yüce bir gerçek olarak ele

alınmıştır. Doğal olarak, burada sözü edilen tarih, Ermeni veya onların tezini

destekleyen tarihçilerin yazdıkları değil, Türk tarihçilerin ve gerekçeli olarak

Ermeni soykırımını reddeden yabancı tarihçilerin yazdığı tarihtir. Oysa, tarih

yazımı sübjektiftir. Hele tarihteki olayları, nedenleri ile birlikte ele alıp

incelediğimizde, varacağımız sonuçlar bakış açımıza bağlı olarak, ayrıca

incelemenin yapıldığı zamana ve inceleme döneminde geçerli olan hukuk

veya ahlak kurallarına göre de farklı olacaktır282.

282 Pulat Y. Tacar, “Ermenilere Soykırım Yapıldığı Savının Hukuksal ve Ahlaki Açılardan

İncelenmesi “, Ermeni Araştırmaları Dergisi, sy.2, Ankara, Haziran-Temmuz-Ağustos 2001, s.104

213

Milliyetçi eğilimleri korumak amacıyla yazılmış yanlı tarih ile olması

gereken tarih arasında çok büyük fark vardır. Tarihi kullanan milliyetçiler çok

farklı emellere sahiptirler. Geçmişteki olayları milli mücadelelerinde birer silah

gibi kullanırlar. Onların amacı davalarını kazanmaktır. Dürüst bir tarihçi bütün

gerçekleri bir araya getirmeye ve bir bütünlük içinde olaylara bakmaya

çalışırken milliyetçi bir tarihçi amacına yönelik olan parçaları seçer diğerlerini

dikkate almaz. Diğer insanlar gibi tarihçilerde politik amaç ve ideolojilere

sahiptir283.

Ermeni sorunu uzun süreden beri milliyetçi çalışmalara konu

olmaktadır. Bu ise tarihsel araştırmanın prensiplerini hiçe sayan tutarsız bir

tarihin oluşmasına sebep olmaktadır. Ermeni sorununa “bırakın tarihçiler

karar versin” şeklindeki yaklaşım aslında; bütün gerçeklere bakan bütün

görüşleri değerlendiren, tarihsel prensiplere başvuran ve mantıklı sonuçlara

ulaşan yani olması gereken tarihsel bir araştırmaya çağrı niteliğindedir284.

Ancak Ermeniler tarihi gerçekleri ortaya çıkarmak yerine, bu işle

uğraşan gerçek tarihçileri susturmak sindirmek yolunu seçmişlerdir.

Amerika’da bir profesörün evi bombalanmış bir çok bilim adamı tehdit

edilmiştir. Kendi kaynaklarını her zaman “gerçek”, diğer kaynakları ise her

zaman şüpheli kabul etmişler ve kendi fikirlerini propaganda faaliyetleri ile

kamu oyuna “gerçek” olarak yansıtmaya çalışmışlar ve bunda

küçümsenemeyecek derecede başarılı olmuşlardır285. Hatta sahte belgeler

düzenlemekten286, uydurma kitaplar287 yazmaktan dahi kaçınmamışlardır.

283 Justin McCarthy, “Bırakın Tarihçiler Karar Versin”, Ermeni Araştırmaları Dergisi, sy.2,

Ankara, Haziran-Temmuz-Ağustos 2001, s.113

284 McCarthy, a.g.m., s.114

285 Birinci Dünya savaşından sonra kurulan Kafkasya Ermenistan Cumhuriyeti’nin

Başbakanlarından Movhannes Kaçaznuni Bükreşte 1923 yılında yayınladığı eserinde ( The

Armenian Revulutionary Federation Has Nothing To Do Any More ) , Taşnak Komitalarının takip

ettikleri politikaların yanlışlığını cesaretle ortaya koymuştur. Bu eser daha sonra Ermeniler

tarafından toplatılarak yok edilmiştir.

286 Talat Paşaya ait olduğu iddia edilen ve sahteliği ispatlanan telgraf

287 Aram Andonyan adlı bir Ermeni’nin yazdığı ”The Memoirs of Naim Bey: Turkish Offıcial

Documents relating to the Deportation and Massacre of Armenians” adlı kitap

214

Bu durumda Ermeni Sorununun çözümünü sadece tarihçilere

bırakmak yeterli bir çözüm olmayacaktır. 85 yıl önce cereyan etmiş olayların

anlaşılabilmesi için tarihi çalışmalar olmazsa olmaz niteliktedir288 . Çünkü

Ermeni sorununun delilleri tarihte saklıdır. Ancak uluslararası hukuk alanında

eğitim ve tecrübesi yoksa tarihçi bu olayların soykırım olup olmadığı

konusunda yargıda bulunamaz. Görülen o ki tarihçiler başta olmak üzere bu

konular üzerinde çalışan sosyolog ve siyaset bilimci gibi akademisyenlerle

düşünürler, önemli sayıda ölümle sonuçlanan olayları soykırım olarak

nitelemek eğilimindeler.289 Oysa soykırım uluslararası bir suç olarak ancak

hukukçular tarafından değerlendirilmesi mümkündür . Ermeni sorunu

sadece tarihçilere bırakılacak kadar tek yönlü bir olay değildir. Olayın

tarihi boyutu yanında , siyasi , psikolojik, sosyolojik, propaganda ve en

önemlisi uluslararası hukuk boyutu vardır. Ermeni sorunu işte tüm bu

yönleriyle ele alınarak çözülebilir.

  1. Siyasi Çözüm
  2. Uzlaşma

Uluslararası uyuşmazlıklarda çözüm yolları, yargı dışı çözüm yolları ve

yargısal çözüm yolları olarak ikiye ayrılmaktadır. Yargı dışı çözüm yolları,

diplomasi görüşmeleri, dostça girişim, arabuluculuk, soruşturma

komisyonları, uzlaştırma ve uyuşmazlıkların uluslararası teşkilatlar önünde

çözümü şeklinde ortaya çıkmaktadır290.

Ermeni Soykırımı iddiaları konusunda yukarıda sayılan bu yollarla

bugüne kadar bir sonuç alınamamıştır. Ancak, soykırım iddiaları hususunda

barışçı yollarla çözüm arayışları devam etmekte olup bu konuda en son

girişim, resmi bir sıfatı olmayan Türk-Ermeni Barışma Komisyonunun

çalışmalarıdır.

288 Gündüz Aktan , “Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri Sempozyumu” ,Ankara 13-14 Nisan

2001 , www.belgenet.com/arsiv/ermeni/ sempozyum8.html

289 Schabas, William A., Genocide in İnternational Law, Cambridge University Press, s.7.

290 Edip F.Çelik, Milletlerarası Hukuk, II.Kitap, Filiz Kitap Evi, Mart 1987, s.320

215

Resmi bir sıfat ve görevi olmayan ancak kendi alanlarında isim

yapmış bazı Türk ve Ermeniler291 9 Temmuz 2001 tarihinde Cenevre’de bir

“Türk-Ermeni Barışma Komisyonu” (Turkish-Armenian Reconciliation

Commission), (TARC) kurulmuştur. Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin

üyeliği ile ilgili 15 Kasım 2001 tarihli kararında Barışma Komisyonunun

çalışmalarına büyük önem verdiğini belirtmiştir292.

Komisyon’un görevleri, özet olarak, şu hususları kapsamaktadır

Türkler ve Ermeniler arasında karşılıklı anlayış ve iyi niyeti geliştirmek,

Ermenistan ile Türkiye ilişkilerinin iyileştirilmesini teşvik etmek, Türk ve

Ermeni sivil toplum örgütleri ve Ermeni Diasporasında mevcut barışma

arzusundan yararlanmak ve söz konusu örgütler arasında temas, diyalog ve

işbirliğini desteklemek, bazı faaliyetlere doğrudan girişmek ve diğer

kuruluşların projelerinin gerçekleşmesine yardımcı olmak, hükümetlere

sunulmak üzere bazı tavsiyeler geliştirmek, iş dünyası, turizm, kültür, eğitim,

araştırma, çevre, medya ve güven arttırıcı önlemler alanında resmi olmayan

işbirliğini desteklemek, talep üzerine, tarihi, psikolojik, hukuki ve diğer

alanlardaki bazı projeler için uzman incelemesi sağlamak293.

Komisyonun görevleri arasında dikkati çeken nokta, ne doğrudan ne

de dolaylı olarak “soykırım” konusuna değinilmemesidir. Aynı şekilde

Karabağ sorunundan da bahis yoktur. Tarafların üzerinde anlaşılması zor

olan konuları bir kenara bırakarak diğer konularda işbirliği yapılmasını

öngören bir strateji benimsedikleri anlaşılmaktadır294.

291 Samir Salha , Armenia, Armenians, Armenian Diaspora and Turkey, Curren capacities, aims,

options and future prospcts (199-2001) November 2001, s.39 ( Yayınlanmamış Profesörlük Takdim

çalışması, Kocaeli Üniversitesi ) ; Ömer E. Lütem, “Olaylar ve Yorumlar

www.eraren.org./tur/makale/ olaylarveyorumlarolutem2. htm ;

Uzlaşma Komisyonunun Türk tarafını , Gürdüz AKTAN, Üstün ERGÜDER, Şadi ERGÜVENÇ,

Özden SANBERK, İtler TÜRKMEN VE Vamik D. VOLKAN ; Ermeni tarfını , Alexander

ARZUMANIAN, David HOVHANISIAN, Van Z. KRIKORIAN VE Andranik MIGRANIAN temsil

etmekteydi.

292Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm

293 Salha, a.g.e., s.40 ; Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm

294 Salha, a.g.e., s.41 ; Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm

216

Komisyon bu faaliyetlerine yönelik ikinci toplantısını 23-25 Eylül’de

İstanbul’da, üçüncü toplantısını 18-21 Kasım’da New York’ta yapmıştır.

Komisyonunu soykırım iddialarına ilişkin en önemli çalışması , soykırım

sözleşmesinin 1915 olaylarına uygulanıp uygulanmayacağının bağımsız bir

kuruluş olan “Geçişte Adalet Uluslararası Merkezi “ (International Center

for Transitional Justice) tarafından incelenmesinin kabul edilmesi

olmuştur295. Ancak, toplantılara Başkanlık eden Amerikalı David L. Phillips’in

bu husustaki sözleri basında “Osmanlı İmparatorluğundaki Ermenilerin 1915

yılında kitle halinde öldürülmelerinin ve sürülmelerinin bir soykırım olup

olmadığının tespit edilmesi” olarak yansıtılmıştır. Komisyonun Türk üyelerinin

bu hususu Geçişte Adalet Uluslararası Merkezine hatırlatması üzerine,

Ermeni üyeler David L. Phillips’e bir yazı göndererek Komisyonun devam

etmeyeceğini bildirmişlerdir. Böylelikle Komisyon’un Ermeni üyeleri sudan bir

bahane ile Komisyon’un çalışmalarına son vermişlerdir296.

Komisyon’un fiilen sona ermesinden sonra Taşnak Partisi bir bildiri

yayınlayarak Türkler ve Ermeniler arasında Türkiye’nin Ermeni “soykırımı”nı

tanımasından sonra diyalog olabileceğini, Türkiye’nin Ermeni “soykırımı”

konusundaki sorumluluğunun Türk-Ermeni ilişkilerinden ayrılamayacağını ve

bu nedenle de Ermeni “soykırımı”nın tanınmasının Ermenistan dış

politikasının ayrılmaz bir parçası olduğunu ve şimdi her zamandan daha fazla

Ermeni “soykırımı”nın tanınması çabalarına devam olunacağını bildirmiştir297.

Ermeniler , resmi veya gayri resmi tüm diyaloglarda Ermeni

soykırımının tartışılamayacağını , Türkiye’nin soykırımı tanımasının tüm

anlaşmazlıklarda ön koşul olduğunu her zaman dile getirmekte ve böylece

uzlaşma zemininden kaçınmaktadırlar298.

295 ICTJ (Geçiş Döneminde Adalet Uluslararası Merkezi) raporunu 9 Şubat günü sunmuştur. Rapor

için Bknz. : www.groong.usc.edu

296 Salha, a.g.e., s.41 ; Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm

297 Salha, a.g.e., s.40 ; Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm

298 Salha, a.g.e., s.42 ; Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm ; Komisyona en büyük tepki

Taşnaklardan gelmiştir. Adı geçen Partinin Bürosu 13 Temmuz 2001 tarihinde Erivan’da yayınladığı

bir bildiride: “..yabancı güçler tarafından emredilen, yetkisiz kişilerin katıldığı ve Ermeni milli

çıkarlarını gözetmeyen her girişimi reddediyoruz.” “….kimse Türkiye tarafından yapılan Ermeni

soykırımının tanınması gerekliliğini engelleyemez ve soykırımının uluslararası alanda tanınması

217

  1. Birleşmiş Milletler Müdahalesi

Birleşmiş Milletler teşkilatının başlıca amacı, kuruluş ve varlık nedeni,

uluslararası barış ve güvenliği korumaktır. Uluslar arası uyuşmazlıkların

çözümü bu amacın gerçekleştirilmesi için öngörülen araçlardan biridir.

Birleşmiş Milletler uyuşmazlıkların çözümü ile ancak söz konusu

uyuşmazlıkların uluslararası barış ve güvenliğin korunmasını tehdit etmesi

durumunda ilgilenmektedir299.

Birleşmiş Milletler Teşkilatının amalarını sıralayan 1 nci maddenin 1

nci paragrafı “… barışın bozulması sonucu doğabilecek uluslararası nitelikteki

uyuşmazlıkların ya da durumların düzeltilmesini, çözümlenmesini, adalet ve

uluslararası hukuk ilkelerine uygun olarak barış yollarıyla gerçekleştirmekten”

söz etmektedir. Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 4 ncü bölümü,

“uyuşmazlıkların barış yoluyla çözümlenmesi “ başlığını taşımakta ve bu

konuyu düzenlemektedir. Ancak taraflar uluslararası uyuşmazlık konusunda

kendi aralarında 33 ncü maddede belirtilen yollardan birini harekete geçirerek

(görüşme, soruşturma, arabuluculuk, uzlaştırma, hakem ve yargı yolları,

bölge teşkilatları ya da andlaşmaların öngördüğü usullere başvurma ve

başka barışçı yollar), anlaşamamışlar ise; uyuşmazlığın çözümü için konuyu

Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 37 nci maddesi uyarınca konuyu Güvenlik

Konseyi Önüne getirebilirler. Bir uyuşmazlık Güvenlik Konseyine taraflarca

sunulabilir. Uyuşmazlığa Güvenlik Konseyi kendiliğinden resen el koyabilir

(Mad. 33/2, 36, 34). BM Andlaşmasının 35 nci maddesi uyarınca teşkilat

üyelerinden her hangi biri uyuşmazlığa taraf olsun ya da olmasın her hangi

bir uyuşmazlığı uluslararası barış ve güvenliği tehdit edecek bir nitelikte

çabalarını tehlikeye atamaz. Barışma (Türkiye ile), tarihi hakikat kabul edilmeden gerçekleşemez.

Türk-Ermeni diyalogu, taviz verilemeyecek bir gereksinme olan, Türkiye’nin Ermeni soykırımını

tanımasından sonra geçerli olabilir. Türkiye Karabağ sorunu karşısında önyargılı tutumunu koruduğu

ve Ermenistan’ın ablukasına devam ettiği sürece, Ermeni-Türk veya Ermenistan-Türkiye arasında

diyalog kurma girişimleri başarısız olmaya mahkumdur.” “Bu girişim barışma kisvesi altında,

gerçekte, Ermeni talepleri ve Ermenistan’ın milli güvenliği karşısında Türkiye ve yandaşlarının

tutumunu güçlendirmeyi hedeflemektedir.” denilmiştir. Komisyon’un dört Ermeni üyesi bu bildiride

Ermeni soykırımının gerçekliğinin tartışılamayacağını, bu olayın uluslararasında tanındığını,

Komisyonun faaliyetlerinin diğer ülkelerin soykırımını tanıma sürecini engelleyemeyeceğini ifade

etmişler ve soykırımı Türkler tarafından tanınıncaya kadar gerçek bir barışma olmayacağına dair

görüşleri paylaştıklarını belirtmişlerdir.

299 Çelik, a.g.e., s.334

218

gördüğü takdirde yine bu konuyu Güvenlik Konseyi önüne getirebilir. Yine

uyuşmazlık Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından (Mad.10, 11/1) ve

Genel Sekreter tarafından (Mad.99) Güvenlik Konseyi önüne getirilebilir300.

Uyuşmazlığın Birleşmiş Milletler önüne getirilebilmesi için

konunun uluslararası barış ve güvenliğin korunmasının tehdit edici

niteliğinin bulunması gerekmektedir. Halbuki Ermeni Soykırımı iddiaları

hususundaki uyuşmazlık ne uluslararası barışı tehdit etmekte, ne de

uluslararası güvenliğin korunmasını tehdit etmektedir. Bu uyuşmazlık bugün

için 1915-1916 yıllarında Osmanlı Devletinin savaş koşulları içerisinde meşru

müdafaa olarak gördüğü tehcirin, soykırım olarak kabul edilip edilemeyeceği

hususundadır. Bu uyuşmazlık hukuki niteliktedir. Taraflardan biri Ermeni

Soykırımı iddialarını Birleşmiş Milletlere taşısa dahi, Birleşmiş Milletler

Güvenlik Konseyinin bu konuyu incelemeyi kabul etmesi bugün için söz

konusu olamaz. Çünkü ortada barış ve güvenliği tehdit eden somut ve ciddi

bir olay söz konusu değildir.

Ancak; Ermenilerin açıklamaktan çekinmedikleri toprak talepleri ciddi

boyutlara ulaştığı takdirde, işte o zaman konu Türkiye ve Ermenistan

arasında barışı tehdit eder niteliğe dönüşür ve bu takdirde Birleşmiş Milletler

Müdahalesi söz konusu olabilir.

Ermeniler, Osmanlı tapularına dayanarak, Birleşmiş Milletler İnsan

Hakları Evrensel Bildirisinin 17 nci maddesi nedeniyle mülkiyet haklarının

ihlal edildikleri gerekçesiyle konuyu Birleşmiş Milletler İnsan Hakları

Komisyonuna başvurmayı deneyebilirler. Ancak; Birleşmiş Milletler

Sözleşmesi 10 Aralık 1948 tarihli olup, 1915-1916 yıllarındaki olaylara

uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır.

300 Çelik, a.g.e., s.335

219

  1. Uluslararası Hukuk Alanında Öngörülebilecek Çözümler

Ermeni sorununun özünü, 1915 tehcirinin bir soykırım teşkil edip

etmediği oluşturmaktadır. Ermeni yazarlar, tehcirin soykırım olduğunu tarihi

olayları bu yönde yorumlayarak veya bazen, Talat Paşa’ya atfedilen

telgraflarda olduğu gibi, olmamış olaylar uydurarak kanıtlamaya çalışırlar.

Ermenilerin bu çabaları bilimsel bir incelemeden ziyade bir kamuoyu

oluşturma kampanyası niteliği taşımaktadır. Türkiye ise yazarlarıyla, bilim

adamlarıyla ve hatta resmi makamlarıyla bu kampanyaya gerektiği şekilde

karşı koyamadığı için, sonuçta, özellikle batı dünyasında 1915 olaylarının

soykırımı olduğu şeklinde bir kanı yerleşmiştir. Bazı ülke parlamentolarında

soykırım hakkında alınan kararların temelinde bu kanı yatmaktadır.

Emekli Büyükelçi ve yazar Gündüz Aktan, son zamanlarda bazı

yazıları ile televizyonlardaki söyleşilerinde, Batı dünyası soykırım olduğuna

ikna edildiğinden tarihi araştırmalar yaparak yürütmeye çalıştığımız

mücadelenin yeterli olmadığını, zira yenileceğimiz bir cephede savaşmanın

anlamı bulunmadığını, aksine mücadelenin güçlü olduğumuz bir cephede,

yani hukuk alanında, verilmesi gerektiğini belirtmektedir301.

Konu ister Uluslararası Adalet Divanına, ister Hakemlik Mahkemesine

götürülsün, uluslararası bir yargı merciinin incelemesi devam ettiği sürece,

milli parlamentolar dahil, hiçbir makamın sözde soykırım hakkında karar

alması mümkün değildir; alınsa da bunların bir geçerliliği, dolayısıyla bir etkisi

olmayacaktır302.

1915 tehcirinin soykırım olmadığının kanıtlanması yönünde Türkiye’de

şimdiye kadar yeterli ve etkili sayılabilecek çalışmaların, çeşitli nedenlerle

yapılmamış olduğu, bu çalışmalara devam etmek gerekli olmakla beraber,

sonuçlanmalarının yıllar alacağı ve bu arada sözde Ermeni soykırımını

tanıyan ülkelerin sayısının artacağı dikkate alındığında, bu konuda

301 Gündüz Aktan , “Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri Sempozyumu” ,Ankara 13-14 Nisan

2001 , www.belgenet.com/arsiv/ermeni/ sempozyum8.html

302 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm

220

uluslararası yargı yoluna baş vurulması önerisinin, içerebileceği tehlikeleri de

dikkate alarak, ayrıntılı şekilde incelenmesinde yarar olduğu kuşkusuzdur.

  1. Hakemlik

Hakemlik (ya da tahkim), uluslararası uyuşmazlıkların barışçı yollarla

çözümüne ilişkin 1907 La Haye Sözleşmesinin 37. maddesinde Devletler

arasındaki uyuşmazlıkların, kendilerinin seçecekleri yargıçlar tarafından,

hukuka saygı esasına uygun olarak çözümlenmesi biçiminde

tanımlanmıştır303.

Uluslararası hukuk düzeninde, mahkemelerin yargı yetkisinin hukuksal

dayanağı tarafların istemidir. Hiçbir Devleti, taraf olduğu bir uyuşmazlığı

yargısal bir çözüm yoluna sunmaya zorlayan genel bir uluslararası hukuk

kuralı yoktur. Bir uyuşmazlık bir yargı organı önüne gelmişse, taraf olan

Devletler bunu istedikleri, buna rıza gösterdikleri için gelebilmiştir304.

Uluslararası yargının hukuksal dayanağının tarafların istemleri

(iradeleri) olduğu bizzat bu organların kararlarında da belirtilmiş

bulunmaktadır. Örneğin, Uluslararası Adalet Divanı’nın 1924 tarihli

Mavrommatis olayına ilişkin kararında, Devletlerin, diğer Devletlerle olan

uyuşmazlıklarını, arabuluculuya, hakemliğe yada herhangi bir barışçı çözüm

yoluna, kendi muvafakatları olmaksızın, sunmaya zorlanamayacakları esası

benimsenmiş ve bu husus uluslararası hukukta yerleşmiştir. Aynı şekilde

Uluslararası Adalet Divanı, Bulgaristan, Macaristan ve Romanya ile yapılan

Barış Andlaşmalarının yorumu ile ilgili, 30 Mart 1950 günlü danışma

görüşünde, yargı yetkisi ile danışma görüşü verme yetkisinin hukuksal

dayanaklarının değişik olduğunu belirttikten sonra, bir uyuşmazlığa taraf olan

Devletin rızasının Divanın yargı yetkisinin temeli olduğunu açık ve kesin

olarak söylemiştir. Nihayet Divan, Yunanistan ile Birleşik Krallık arasındaki 19

303 Çelik, a.g.e., s.345

304 Çelik, a.g.e., s.345

221

Mayıs 1953 tarihli Ambatielos kararında bir Devletin rızası bulunmadan

uyuşmazlıklarını tahkime sunmak zorunda olmadığını bir kez daha

tekrarlamıştır305.

1907 La Haye Sözleşmesinin 55 inci maddesine göre, hakemlik

görevi, taraflarca, diledikleri gibi tayin edecekleri tek hakeme, birkaç hakeme

ya da Sözleşme ile kurulmuş olan Daimi Hakem Mahkemesi üyeleri

arasından seçecekleri hakemlere verilebilir. Daimi Hakem Mahkemesi’nin

merkezi La Haye‘dedir ve bu şehirde, mahkemenin kalemi görevlerini yapan

bir Uluslararası Bürosu bulunmaktadır.

Uluslararası Uyuşmazlıkların Barışçı yollarla Çözümüne ilişkin 1907

La Haye Sözleşmesinin, Uluslararası Hakemlik’ i düzenleyen Bölümünün ilk

maddesinde (madde 37/2); Hakemliğe başvurulması, hakem kararına iyi

niyetle uyulmasını gerektirir hükmü yer almaktadır.

Ermeni Soykırımı iddiaları konusundaki uyuşmazlık, taraflarca hakem

mahkemesi önüne getirilebilir. Soykırım konusundaki iddialar hakkında

verilecek karar tarafları bağlayıcı niteliktedir. Aktan’a göre, Ermenistan

yerine, soykırım hakkında bir kanun çıkarmış olan Fransa’ya Hakemlik

Mahkemesine gidilmesinin teklif edilmesi daha doğru olacaktır306.

  1. Uluslararası Adalet Divanı

Uluslararası Adalet Divanı (International Court of Justice). “Lahey

Adalet Divanı” olarak da anılır. BM’in başlıca yargı organıdır. Mahkemenin

Statüsü BM Andlaşmasının tamamlayıcı parçasıdır. Genel Kurul ile Güvenlik

Konseyi’nin birlikte seçtikleri 15 yargıçtan oluşur. Yargıçlar 9 yıl için seçilir.

305 Çelik, a.g.e., s.348

306 Gündüz Aktan , “Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri Sempozyumu” ,Ankara 13-14 Nisan

2001 , www.belgenet.com/arsiv/ermeni/ sempozyum8.html

222

Uyrukları nedeniyle değil kişisel nitelikleriyle seçilirler, kendi adlarına görev

yaparlar. Aynı ülkeden iki vatandaş yargıç seçilemez307.

Divan önünde yalnızca Devletler dava açabilir. Bireyler, NGO’lar veya

uluslar arası örgütler davacı olamaz. Bütün BM üyesi Devletler Divan

Statüsüne taraftır. Ancak Divanın kararları yalnızca önündeki işte taraf olan

Devletleri bağlar. Devletler uluslararası andlaşmalarda Divanın yetkisi

hakkında hüküm varsa Divan önünde taraf olabilecekleri gibi Divana gitme

konusunda ayrıca bildirim yapabilirler. Bu bildirim belli bir işe özgü, belli bir

konuyla sınırlı veya süreli olabilir. Bu takdirde Divanın kararlarıyla

bağlıdırlar308.

Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi Divana her hukuki sorunda görüş

sorabilirler. Statü tarafı Devletler dava açmadan, Divandan belli bir konuda “

geçici önlem” almasını isteyebilirler. Bosna Hersek Cumhuriyeti, Yugoslavya-

Karadağ Federasyonu’nun Soykırım Sözleşmesi’ni ihlal ettikleri savıyla

başvuruda bulunmuş ve Divandan geçici önlem kararı çıkmıştır309

UAD bir ceza mahkemesi değildir. Sadece bir uluslararası

andlaşmanın ihlal edilmiş olup olmadığına karar verir. Divan “bir andlaşmanın

yorumlanması, uluslararası hukuka ilişkin her konu, uluslararası bir

yükümlülüğe aykırı bir fiilden doğan zararın nitelik kapsamı” konusunda karar

verebilir(m.36)310.

Soykırım andlaşmasının 9.uncu maddesine göre soykırım hakkında bir

devletin sorumluluğuna dair anlaşmazlıklar, tarafların talep etmeleri halinde,

uluslararası Adalet Divanına götürülebilir. Ancak Divan, kendi kuruluşundan

çok önce vuku bulmuş pek iyi de bilinmeyen, kanıtları genellikle ortada

307 Çelik, a.g.e., s.355 ; Tekin Akıllıoğlu, İnsan Hakları, AÜSBF İnsan Hakları Merkezi Yayınları

No:17, Ankara 1995, s.388

308 Çelik, a.g.e., s.358 ; Akıllıoğlu, a.g.e., s.388

309 Çelik, a.g.e., s.358 ; Akıllıoğlu, a.g.e., s.389

310Çelik, a.g.e., s.358 ; Akıllıoğlu, a.g.e., s.389

223

kalmamış olaylar üzerine karar vermeyi uygun bulmayıp bu talebi reddetme

ihtimali yüksektir311

  1. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

Günümüzde egemen olan hukuk devleti anlayışına göre, herhangi bir

konuda talepte bulunulabilmesi veya dava açılabilmesi, talebin veya davanın

mutlaka doğru ve/veya haklı olması koşuluna bağlı değildir. Dolayısıyla,

kişilerin ve kuruluşların, her türlü talep ve dava yollarını denemelerini

engelleyebilmek mümkün değildir.

Bir kısım Ermeniler, insan Hakları Avrupa Sözleşmesi uyarınca,

Türkiye’ye karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurabilirler. Bunun

da önlenmesi mümkün değildir. Ancak hukuksal açıdan önemli olan,

alınabilecek sonuç ve bu sonucun ifade edeceği hükümdür. Türkiye’nin sınırlı

halefiyeti bir yana, gerek sözü geçen sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih ve

gerekse tazminat bakımından aradan geçen uzun süre dikkate alındığında,

bu gibi başvurulardan Türkiye aleyhinde bir sonuç alınamayacağı

söylenebilir312.

Bununla beraber, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında

hukuksal ölçütler kadar, siyasal ve toplumsal etkilerin de önemli yer tuttuğu;

soykırım iddialarının, pek çok ülke parlamentosunda benimsenmesinin,

sürekli gündemde tutulmasının bu mahkemenin kararlarını olumsuz

etkileyebileceği de göz ardı edilemez. Bu bakımdan, dış kamuoyunda

“Ermeni soykırımı” adı altında takdim edilen olaylarla ilgili olabilecek somut

bir davada, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ne derecede bağımsız ve

311 Gündüz Aktan , “Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri Sempozyumu” ,Ankara 13-14 Nisan

2001 , www.belgenet.com/arsiv/ermeni/ sempozyum8.html

312 Sadi Çaycı , “Hukuksal Açıdan Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni Ayaklanmaları ve Alınan

Önlemler” Silahlı Kuvvetler Dergisi, sy.369, Temmuz 2001, s.35

224

tarafsız olabileceğinin sorgulanmasında, gerektiğinde hakimin reddi

seçeneklerin de değerlendirilmesinde zorunluluk vardır313.

Mevcut kararlar ve Sözleşme hükümleri çerçevesinde Avrupa İnsan

Hakları Mahkemesinin, soykırım iddialarına dayanan bir başvuruyu kabul

etmesi mümkün görünmektedir. Kaldı ki önce iç hukuk yollarının tüketilmesi

gerekir. Sözleşmenin I. Nolu Ek Protokolü mülkiyet hakkını güvence altına

almaktadır. Ermeniler ancak mülkiyet hakkının ihlaline dayanarak konuyu

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşıyabilirler. Bunun için önce Türk

hukukundaki başvuru yollarını tüketmeleri gerekmektedir. Avrupa İnsan

Hakları Mahkemesinin böyle bir başvuruyu kabul etmesi ve taraf olarak

Türkiye’yi görmesi ancak, uyuşmazlık konusu gayrimenkul üzerindeki “etkin

kontrol” un Türkiye olması nedeniyle olabilir. Ermenilerden bu güne kadar

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış bir başvuru

bulunmamaktadır314.

313 Çaycı , a.g.m., s.35

314 Çaycı , a.g.m., s.35 ; Kazım, Berzeg, “Milletlerarası Hukuka göre Ermenistan’ın Toprak ve

Tazminat Talep Hakkı Yoktur” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.169

S O N U Ç

Soykırım kavramı Uluslararası Hukuk’a Amerikan Hukuk Profesörü

Raphael Lemkin’in çabaları sonucu girmiştir. Soykırımı terimi hukuki olmakla

birlikte, günümüzde politikacılar, gazeteciler ve kimi entellektüeller bu terimi,

katliam, toplu öldürme, etnik temizleme, isyanı bastırmada toplu

cezalandırma veya insanlık suçu anlamında da kullanmaktadırlar. Soykırım,

bir hukuk bir terimidir, hukuk alanında, bu terime insanlar istedikleri anlamı

yükleyemezler. Bu terim belli tanımı olan bir suça ilişkindir ve o tanım İkinci

Dünya Savaşı’ndan sonra hazırlanarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 9

Aralık 1948 günlü kararıyla onaylanıp 11 Ocak 1951’de yürürlüğe giren

“Soykırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına ilişkin Sözleşme” adlı

uluslararası bir sözleşmeyle yapılmıştır. Anılan sözleşmede soykırım

suçunun tanımlanması üç unsur içermektedir. Her şeyden önce ulusal, etnik,

ırki veya dini bir grup bulunmalıdır. Sonra bu grup, sözleşmede sayılan “grup

mensuplarının öldürülmesi” eyleminden “bir grubun çocuklarının başka bir

gruba zorla nakledilmesi” ne kadar uzanan ve “grubun fizik varlığını sona

erdirecek yaşama koşullarına tabi tutulması” eylemini de içeren bazı

muamelelere tabi tutulmalıdır. Fakat bu suçun üçüncü unsuru daha önemlidir.

Söz konusu grubu “kısmen veya tamamen yok etme kastı”nın mevcut olması

gerekir. Bu kilit ibare savaşlara, isyanlara vs. ilişkin başka amaçların

sonuçları olan diğer “adam öldürme”lerden, soykırımı ayırdeder. Adam

öldürme fiili ulusal, etnik ırki veya dini bir grubun üyelerini sırf bu grubun

üyeleri oldukları için açık veya örtülü bir şekilde yoketmeyi hedef aldığı

zaman soykırımına dönüşür.

Soykırım suçu, Soykırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına ilişkin

Sözleşme’nin 2.maddesinde tanımlanmaktadır . Uluslararası kurumların ve

yargı organlarının uyuşmazlıkları çözmede esas alacakları soykırım tanımı

elbetteki sözleşmedeki tanım olacaktır.

226

Anadolu’da Türklerle Ermeniler yüzyıllardan beri bir arada, yanyana

yaşamışlardır. Yüzyıllar boyunca aralarında ciddi bir sürtüşme olmamıştır.

Osmanlı tarihi, altı yüzyılı aşar ve Osmanlı devleti, kurulduğu günden beri

topraklarında bir Ermeni azınlığı barındırmıştır. Ama Ermeni sorunu ancak

  1. yüzyılda ortaya çıkmıştır.

Soykırım terimi hukuki olmakla birlikte, günümüzde politikacılar,

gazeteciler, ve bazı tarihçiler bu terimi, katliam, toplu öldürme, etnik

temizleme, isyanı bastırmada toplu cezalandırma ve ya insanlık suçu

anlamında da kullanmaktadırlar. Soykırım, uluslararası bir suç olduğuna

göre, tehcirin, soykırım suçunu oluşturup oluşturmadığının tespiti için ,

Soykırım Sözleşmesindeki tanımı esas alınmalıdır.

Bir konu hakkında özellikle hukuksal açıdan doğru bir değerlendirme

yapılabilmesinin ilk koşulu , olayların bütünüyle , siyasi , askeri ve tarihi bütün

boyutlarıyla ve doğru olarak saptanmasıdır. Bu nedenle, örneğin taraflardan

sadece birinin iddialarının temel alınması , resmi kayıtların ve arşiv

belgelerinin göz ardı edilmesi savunulamaz. Buna karşılık , amaç Osmanlı

Hükümetinin tavrını belirlemekse , ilk olarak ve her şeyden önce Osmanlı

kaynakları kullanılmalıdır. Anı veya otobiyografi şeklindeki kişisel saptamalar

elbette kişilerin acılarını ve deneyimlerini açıklamak bakımından yararlıdır.

Ne var ki , burada da sadece Ermenilerin beyanlarına bağlı kalmak, Türklerin

saptamalarına itibar etmemek yanlıştır.

Tehcirde ; Ermeniler milli , dini , ırki veya etnik bir grup olarak hedef

alınmamış, tehcirde ırkçı nefret ve yok etme kastı ile hareket edilmemiş,

devlet tarafından uygulanmakla birlikte önceden planlanmamış, savaş

şartlarının zorunluluklarından kaynaklanmış, tehcire tabi tutulanların hayat

şartları kasıtlı olarak kötüleştirilmemiş , aksine tüm imkansızlıklar içerisinde

ödenek ayrılarak yiyecek ikmali sağlanmış, hatta ordu yemeğini paylaşmış,

doğumların engellenmesi yada çocukların nakledilmesi gibi bir olayın konusu

dahi yapılmamış ( böyle bir iddia dahi mevcut değildir) , sadece muharebe

alanının güvenliği maksadıyla geçici bir tedbir olarak , yine ülke sınırları

227

içerisinde zorunlu göç uygulanmıştır. Bu uygulamada , soykırım suçunun ne

maddi unsurları, ne de soykırım kastı bulunmaktadır.

Ermeni sorununun özünü, 1915 tehcirinin bir soykırım teşkil edip

etmediği oluşturmaktadır. Ermeni yazarlar, tehcirin soykırımı olduğunu tarihi

olayları bu yönde yorumlayarak veya bazen, Talat Paşa’ya atfedilen

telgraflarda olduğu gibi, olmamış olaylar uydurarak kanıtlamaya çalışırlar.

Ermenilerin bu çabaları bilimsel bir incelemeden ziyade bir kamuoyu

oluşturma kampanyası niteliği taşımaktadır. Türkiye ise yazarlarıyla, bilim

adamlarıyla ve hatta resmi makamlarıyla bu kampanyaya gerektiği şekilde

karşı koyamadığı için, sonuçta, özellikle batı dünyasında 1915 olaylarının

soykırımı olduğu şeklinde bir kanı yerleşmiştir. Bazı ülke parlamentolarında

soykırım hakkında alınan kararların temelinde bu kanı yatmaktadır.

Soykırım antlaşmasının 9.uncu maddesine göre soykırım hakkında

bir devletin sorumluluğuna dair anlaşmazlıklar, tarafların talep etmeleri

halinde, uluslararası Adalet Divanına götürülebilir. Ancak Divan, kendi

kuruluşundan çok önce vuku bulmuş pek iyi de bilinmeyen, kanıtları

genellikle ortada kalmamış olaylar üzerine karar vermeyi uygun bulmayıp

talebi reddedebileceğinden, konunun Divan yerine Daimi Hakemlik

Mahkemesi ile çözümlenmesinin daha uygun olacağı görüşü de dile

getirilmektedir. Konu ister Uluslararası Adalet Divanına, ister Hakemlik

Mahkemesine götürülsün, uluslararası bir yargı merciinin incelemesi devam

ettiği sürece, milli parlamentolar dahil, hiçbir makamın sözde soykırım

hakkında karar alması mümkün değildir; alınsa da bunların bir geçerliliği,

dolayısıyla bir etkisi olmayacaktır.

1915 tehcirinin soykırım olmadığının kanıtlanması yönünde Türkiye’de

şimdiye kadar yeterli ve etkili sayılabilecek çalışmaların, çeşitli nedenlerle

yapılmamış olduğu, bu çalışmalara devam etmek gerekli olmakla beraber,

sonuçlanmalarının yıllar alacağı ve bu arada sözde Ermeni soykırımını

tanıyan ülkelerin sayısının artacağı dikkate alındığında, bu konuda

228

uluslararası yargı yoluna baş vurulması önerisinin, içerebileceği tehlikeleri de

dikkate alarak, çok yönlü bir çalışma yapılmalıdır.Ermeni sorunu , tarihi ,

siyasi , psikolojik, hukuki ve propaganda boyutları ile ele alınmalı Türkiye’nin

haklılığı bütün dünyaya anlatılmalıdır. Sorun sadece tarihçilere

bırakılamayacak kadar kapsamlıdır. Tarihin ana prensibinin; “Güçlü olan her

zaman haklıdır.” olduğu unutulmamalıdır.

Ermeni sorunun çözümü için ;

– Bir demografi komisyonu kurup, Ermeni nüfusu, tehcire tabi nüfus,

tehcirle yerleştirilen ve ölenler, tehcir dışı ölümler ve Türk/Müslüman ölümleri

hesaplanmalıdır.

– Bir arşiv komisyonu kurup, Türk ve Ermenistan arşivleri başta,

Taşnak, Patrikhane, Alman askeri arşivleriyle tüm ilgili ülke arşivlerindeki

konuya ilişkin belgeler saptanıp doğrulukları onaylanmalıdır.

– Bir tarih komisyonu olayı nüfus ve arşiv belgelerine göre

incelemelidir.

– Bir hukuki uzlaşma veya hakemlik mercii kurulmalı ve yukarıdaki

bilgilerin ışığında olayların soykırım olup olmadığı kararlaştırılmalıdır. İki taraf

kabul ettiği takdirde sözleşmedeki tanımın geriye dönük uygulaması hukuken

mümkündür. Hukuk yolunu seçmeden önce, konu ili ilgili tüm çalışmalar

tamamlanmalı , siyasi , bilimsel ve propaganda faaliyetleri aleyhimize olan

kamuoyu lehe çevrilmelidir.

– Türk tezlerini savunan eserler genelde devlet organları tarafından

çıkartılan eserlerdir. Bu nedenle dış kamuoyunda taraflı olduğu izlenimi

yaratmaktadır. Bu konuda Üniversiteler ve sivil toplum örgütlerine büyük

görevler düşmektedir. Üniversiteler ve sivil toplum örgütleri bu konuda

yabancı kuruluşlar ile işbirliği yapmalı ve bilimsel çalışmalar ortaya

çıkarmalıdır.

229

– Bu çalışma için yaptığım araştırmalarda, soykırımın hukuki boyutu

ile ilgili hukukçular tarafından yazılmış çok az eser bulunduğunu öğrenmek

beni çok üzmüştür. Soykırım sadece tarihçilerin değil hukukçuların da

sorunudur. Konunun hukuki boyutu ile ilgili ileride karşılaşabileceğimiz

muhtemel talep ve davalara yönelik şimdiden çalışma yapılmalıdır.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

AKBIYIK Yaşar, “Arşiv Belgeleri Işığında Zeytun Ermeni Meselesinin

Halli”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001

AKÇAM Taner, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, Ankara , İmge Yayınevi,

2.b, Ocak 2002

AKÇORA Ergönüz, “Ermeni Sorunu ve Türklere Yaptıkları Katliamlarda

Ermeni Komitalarının Yeri” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001

AKTAN Gündüz, “Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri Sempozyumu”

AKTAN Gündüz, “Devletlerarası Hukuka Göre Ermeni Meselesi”, Türkiye

Günlüğü, 2001, Sy.: 64,

AKTAN Gündüz, Turkish Daily News, 8.2.2001

AKTAR A.Yücel, “Ermeni Mezalimine ve Soykırım İddialarına İlişkin

Kavram Karmaşası”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001

AKYILMAZ Gül, “Tanzimattan Önce ve Sonra Osmanlı Devletinde

Zımnilerin Hukuki Statüsü”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001

ALİBABA Arzu, “Ulslararası Ceza mahkemesinin Kuruluşu” A.Ü.H.F.D.,

c.:49 , sy. 1-4, 2000

ALVAREZ Jose E., “Crimes of States/ Crimes of Hate : Lessos from

Rwanda” The Yale Journal of International Law, Summer 1999, Volume 24,

number 2,

231

ARSLAN Esat, “ Fransa Ulusal Meclisinde Ermeni Soykırım Yasasının

Kabul Edilmesinden Sonraki Gelişmeler”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, OcakŞubat

2001

ARSLAN Esat, “Ermeni Sorununda Akılcı ,Tarafsız ve Planlı Görüş

Açıları” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001

ATANUR İbrahim Etem, “Tehcir Edilen Ermenilerin İskanı Mal ve

Mülklerinin İadesi” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001

ATOÖV Türkkaya, Osmanlı Arşivleri ve Ermeni sorunu, AÜSBFD, c.16,

Ocak-Aralık 1986

AVCIOĞLU Doğan, Milli Kurtuluş Tarihi, Ekin Yayınevi, İstanbul ,1979

AYIŞIĞI Metin, “Ermeni Tehciri Konusunda Yeni Perspektifler”

www.ermenisorunu.gen.tr/ turkce/ index. html;

BAŞARAN Cevat, “Doğu Anadolu Toplu Mezer Kazıları (Bulgu ve

Belgelerle Tarihi Gerçekler)”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001

BAYRAKTAR Köksal, Siyasal Suç, İstanbul, Fakülteler Matbaası, 1982

Belgelerle Ermeni Sorunu, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt

Başkanlığı, Ankara ,1992

BİLGİ Nejdet, Ermeni tehciri ve Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemel

Beyin Yargılanması , KÖKSAV yayınları No: 16, 1.b, Ankara , 1999

BOZKURT Enver, Türkiye’nin Uluslararası Hukuk Mevzuatı, Ankara,

Nobel yayınları , 2.b, 1999

232

ÇAĞLAR Günay, “Tehcir Edilen Ermenilerin Eski Yerlerine İadeleri ve

Karşılaşılan Problemler” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001

ÇAY Abdulhaluk Mehmet, “Ermeni Meselesi Üzerine Bazı Notlar”, Yeni

Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001

ÇAYCI Sadi, “Hukuksal Açıdan Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni

Ayaklanmaları ve Alınan Önlemler” Silahlı Kuvvetler Dergisi, sy.369,

Temmuz 2001

ÇELİK Edip F, “Milletlerarası Mesuliyet” , İÜHFM, c.:XXI, sy.:1-4, 1957

ÇELİK Edip F, Milletlerarası Hukuk, c.:1, İstanbul , 2.b, 1987

ÇELİK Edip F, Milletlerarası Hukuk, c.:2 , İstanbul , 2.b, 1987

ÇETİNKAYA M. Necati, “Tarihten Günümüze Ermeniler ve Ermeni

Sorunu” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001

ÇÖLAŞAN Emin, Bir Arşiv Yağmasının Hikayesi, Hürriyet, 10.12.2000

DAVİD Thompson, Europe Since Napoleon, Pelican Books, Great Britain

1976

DEMİR Neşide Kerem, Türkiye’nin Ermeni Meselesi, Hülbe Yayınları ,

No:2, 3.b, Ankara , 1982 ;

Devletler Hukuku, Harp Akademileri Yayınları,

DOĞAN Ali, “Millet-i Sadıkanın İhaneti” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, OcakŞubat

2001

DOĞAN Mehmet, “Siyasi Suçlar”, Yargıtay Dergisi, c.8, Ocak 1977

233

DOĞRU Osman, İnsan Hakları Uluslararası Mevzuatı, İstanbul, Beta

Yayınları .1.b, Ağustos 1998

Dokuz soru cevapta Ermeni sorunu Dış Politika Enstitüsü, Ankara 1989

DROST Pieter N., Genocide , A.W. Sythoff- Leyden, 1959

ELEKDAĞ Şükrü, “Jenosid” Milliyet, 29.01.2001

ERCAN Yavuz, “Ermeniler ve Ermeni sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37,

Ocak-Şubat 2001,

Ermeni Belgeleri Çalınıyor, Hürriyet , 11.06.1998

Ermeni Sorunu , Ankara Barosu Yayını, 2.b, Haziran 2001

Ermeni Tasarısı Ertelendi, Hürriyet 29.09.2000

ERYILMAZ Bilal, “Osmanlı Devletinde Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye ,

y.7,sy. 38, Mart-Nisan 2001

EVREN Gürbüz, “Fransız Ulusal Meclisinde Ermeni Soykırım İddiaları ve

Çözüm Önerileri”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001

GÖÇER Mahmut, “Uluslararası İnsan Hakları Andlaşmalarının

Bağdaşmazlığı Sorunu ve Uluslararası Hukuk” AÜSBFD Cilt: 56 Temmuz

– Eylül 2001 No.3

GÖÇER Mahmut, Uluslararası Hukuk ve İnsan Haklarının Uluslararası

Korunması , Seçkin Yayınevi, 1.b, Ankara 2002

GÖYNÜÇ Nejat, “Ermeni Tehciri ve Soykırım İddialar” , Yeni Türkiye , y.7

, sy.37, Ocak-Şubat 2001

234

GÖYNÜÇ Nejat, “Osmanlı Devletinde Ermeniler Hakkında” Yeni Türkiye ,

y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001

GÖZÜBÜYÜK Abdullah Pulat, “Milletlerarsı ve Milli Hukuk Bakımından

Siyasi Suçlar” , Adalet Dergisi , sy.4

GÜVENÇ Bozkurt, “Soykırımlar ve Ulusal Çıkarlar”, Cumhuriyet

19.11.2000

HALAÇOĞLU Yusuf, “Ermeni Meselesi ile İlgili birkaç Rus Kaynağı”, Yeni

Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001

HALAÇOĞLU Yusuf, Ermeni Tehcirine Dair Gerçekler (1915), TTK Yayını,

Ankara 2001. ,

HOCAOĞLU Mehmet, Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, İstanbul

1976

İÇEL Kayıhan, “Suçluların Geri Verilmesi Üzerinde Bir İnceleme” ,

İÜHFM, c.30, sy.3-4, 1965

İki Bin Ermeniyi Yetmiş Bin Yaptılar ,(Kamuran Gürün’le röportaj),

(Sabah 19.11.2000)

KANTARCI Şenol, “Ermeni sorunu: Ezilmiş Millet Kimliğiyle Meselenin

Psikolojik Boyutu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001

KANYILMAZ Hüseyin, “İslam Ahalinin Duçar Oldukları Mezalim Hakkında

Vesaike Müstenit Malumat”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001

KARATAY Osman, “Soykırım,Toplumsal Hafıza ve Tarihsel

Görecelileştirme”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001

235

KESKİN O.Kadri, “Jenosid Suçu ve Jenosid Sözleşmesi”, Adalet Dergisi,

Eylül – Ekim 1986, Sayı:5

KODAMAN Bayram, “Ermeni Meselesi (Tarihi ve Siyasi Bir

Değerlendirme)”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001

KÖPRÜLÜ Timuçin, “Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsünde

Uluslararası İşbirliği ve Adli Yardımlaşma”, www.adalet. org/

bekran.php?idno=228&id=1409

KURAN Ercüment, “Osmanlılar ve Ermeniler” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38,

Mart-Nisan 2001

KURAN Ercüment, “Osmanlılır ve Millet-i Sadıkadan Ermeniler” Yeni

Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001

MAZICI Nurşen, Belgelerle Uluslararası Rekabette Ermeni Sorunu’nun

Kökeni 1878-1918, Der Yayınevi, İstanbul 1987

McCARTHY Justin, “The Anatolian Arrmenians 1912-1922”. Armenians

in the Ottoman Empire and Modern Turkey (1912-1926), Boğaziçi

Üniversitesi, İstanbul, 1984

McCARTHY Justin, “Türk Ermeni İlişkilerinin Dünü Bugünü ve Yarını”

İstanbul, 15 Mart 2001 tarihli konferans metni (Çeviri: Doğan Coşkun, Ermeni

Araştırmaları Enstitüsü) , Ankara , Ermeni Araştırmaları Dergisi , sy.2

Haziran – Temmuz – Ağustos 2001

MERAY Seha L., Devletler Hukukuna Giriş, Ankara , AÜSBF Yayınları, c.1,

3.b, 1968

METİN Halil, Türkiye’nin siyasi tarihinde Ermeniler ve Ermeni olayları,

M.E.B.Yayınları , 1997

236

Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni, Yıl.12 , sy. 1-2,

İstanbul Üniversitesi Basımevi, 1995

Miloseviç Dosyası, 18.04.1999, www.turksforum.nl

NAMAZ Abdullah, “Geçmişten Bugüne Ermeni Meselesi ve Terörü” ,

www.stradigma.com /turkce/ozel/makale_02.html

ODMAN Tevfik, “İltica, Suçluların Geri Verilmesi ve Terör Suçluları”,

Askeri Yargıtay’ın 85. Kuruluş Yıldönümü Sempozyumu(06 Nisan 1999-07

Nisan 1999), Ankara , Genelkurmay Basımevi, 1999

OKTAY Hasan, “Taşnak Partisi Van 5. Kongresi”, Yeni Türkiye , y.7 ,

sy.38, Mart-Nisan 2001

ORTAYLI İlber, “Osmanlı Ermenileri” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan

2001

Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (1915-1920), Başbakanlık Devlet Arşivleri

Genel Müdürlüğü, Ankara, 1994

ÖKE Mim Kemal, Ermeni Meselisi (1914-1924), Aydınlar Ocağı Yayını,

İstanbul, 1986

ÖKE Mim Kemal, Yüzyılın Kan Davası Ermeni Sorunu 1914-1923, Aksoy

Yayıncılık, İstanbul 2000

ÖNOK Rifat Murat, “Uluslararası Ceza Divanı”, www.izmirbarosu. org. Tr

/dergi/2001_sayi01_08.htm (2001, ocak)

ÖZDAĞ Ümit, “Sözde Ermeni Soykırımı Tasarısı Üzerine (Röpartaj)”,

Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001

237

ÖZGEN Eralp, Suçluların Geri Verilmesi , AÜHF Yayınları No: 167, 1962

ÖZGÜL M. Cemil, “Osmanlı Devletinde Ermeniler”, Yeni Türkiye , y.7 ,

sy.37, Ocak-Şubat 2001

PAZARCI Hüseyin, “ Bosna –Hersek Sorununda Ulslararası Yargının

Rolü” AÜSBFD, Cilt .51 Ocak – Aralık 1996 No. 1-4, Prof Dr Oral Sander’e

Armağan, Ankara 1997

PAZARCI Hüseyin, Uluslararası Hukuk Dersleri, II. Kitap, Ankara , Turhan

Kitabevi, 6.b, 1999

PAZARCI Hüseyin, Uluslararası Hukuk Dersleri, III. Kitap, Ankara , Turhan

Kitabevi, 1.b, 2000

PAZARCI Hüseyin, Uluslararası Hukuk Dersleri, IV kitap , Ankara , Turhan

Kitabevi, 1.b, 2000

SAKARYA İhsan, Belgelerle Ermeni Sorunu , ATSEB Yayınları , 2.b,

Ankara , 1984

SALHA Samir , Armenia, Armenians, Armenian Diaspora and Turkey,

Curren capacities, aims, options and future prospcts (199-2001) November

2001 ( Yayınlanmamış Profesörlük Taktim çalışması, Kocaeli Üniversitesi )

SCHABAS William A., Genocide in International Law, Cambridge

University Press, First published , 2000

SELVİ Haluk, “Türkiye-Ermenistan İlişkilerinin Geleceği”, www.

stradigma.com/turkce/ozel/ makale_03. html

Senatörün İntikamı, Milliyet 1.12.2000

238

SOLMAZ Gürsoy, “Yaşayanların Dilinden Ermeni Zulmü” , Yeni Türkiye ,

y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001

SOSYAL Mümtaz, Orly Saldırısı Davası 19 Şubat-2 Mart 1985, Şahit ve

Avukat Beyanları, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi yayını, 1985

SÜSLÜ Azmi, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı. 100ncü Yıl Üni. Yayını

Ankara. 1990 ,

SÜSLÜ Azmi, Türk Tarihinde Ermeniler, Ankanra ,1995, s.227

ŞAFAK Ali, “Mukayeseli Hukuk Açısından Azınlık Haklarına Bir Bakışve

Ermeni Katolik Patrikliği ile İlgili Bir Ferman Değerlendirmesi”. Yeni

Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001

ŞAŞMAZ Musa, “Ermeniler Hakkındaki Reformların Uygulanması”, Yeni

Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001

ŞENSOY Naci, “Siyasi Suçlar” , İÜHFM, ,c.17, sy .1-2, 1951

ŞİMŞİR Bilâl N., “Ermeni Gailesinin Tarihsel Kökeni Üzerine” Ermeni

Araştırmaları Dergisi , Haziran-Temmuz – Ağustos , 2001, sy.1

http://www.eraren.org/tur/dergi-makale-bilal%20% FEim %FEir.htm

ŞİMŞİR Bilal, İngiliz Belgelerinde Atatürk(1919-1920), c.1 , Ankara 1973

ŞİNASİ Orel, ”The Facts Behind The Telegrams Attributed To Talat Pasha

By Armenians”, Turkish Review Quarterly Digest, Winter, Vol. 1, No: 2,

1985-1986

TACAR Pulat, “Soykırımı İddiaları Konusunda Konuşma Notları” , www.

Foreignpolicy. org.tr / tr/makale/ptacar_01.html

239

TAMKOÇ Metin, “Uluslararası Terörizmin Rusya ile Bağlantısı”,

Uluslararası Terörizm ve Uyuşturucu Madde Kaçakçılığı Semineri, 17-18

Nisan 1984, Ankara 1984

TANERİ Aydın, ”Turks-Byzantines-Armenians”, Intemational Terrorism

and The Drug Connection, Ankara University Press, Ankara 1984

TANİLLİ Server, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, c. 2, Cem Yayınevi,

İstanbul, 1995

TANÖR Bülent, Osmanlı- Türk Anayasal Gelişmeleri, Der Yayınları,

İstanbul, 1992

TAŞKIRAN Cemalettin, “Türk Ermeni İlişkileri, Tehcir Olayı ve Sözde

Soykırım” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001

Tehlikeli Uyum, (Özel Röportaj), Sabah 4.11.2000

TEZCAN Durmuş, “Uluslararası Suçlar ve Uluslararası Ceza Divanı” ,

Hukuk Kurultayı 2000, Ankara Barosu Yayınları

TEZCAN Durmuş, “Uluslararası Suçları Kovuşturmada Katedilen Yol:

Uluslararası Nüremberg Askeri Mahkemesinden Eski Yugoslavya Ceza

Mahkemesine”, Kenan Tuçomağ’a Armağan, İstanbul 1997

THOMPSON David , Europe Since Napoleon, Pelican Books, Great Britain

1976

TUNA Necdet, “Ermeni Sorunu” , Silahlı Kuvvetler Dergisi , sy.368, Nisan

2001

TURAL Sadık, “Bir Kavganın Anotomisi yahut Haklı bir Milletin

Çaresizliği” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001

240

ULUGÖL Haluk, Suçluların geri verilmesi ve Siyasi Suç, Ankara , Adil

Yayınevi , 2002

URAL Gültekin, Ermeni Dosyası , Kamer Yayınları 2.b, İstanbul , 1998

UZUN Turgay, “Ermeni Sorununa İlişkin Politik Bir Değerlendirme” Yeni

Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001

ÜNEL Nehir, “Uluslararası Suçlar ve Uluslararası Ceza Divanı” Hukuk

Kurultayı 2000, Ankara Barosu Yayınları

VAHAKN N. Dadrian, Ulusal ve Uluslararası Hukuk Sorunu Olarak

Jenosid, Belge Yayınları , 1.b, İstanbul, Şubat 1995

YALÇINTAŞ Nevzat, “Ermeni Meselesinde Son Gelişmeler”, Yeni Türkiye

, y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001

Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un Fransız Cumhurbaşkanı Jacques

Chırac’a yazdığı mektup ve Fransa Cumhurbaşkanının cevabı , Yeni

Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001

Yeni Türk Ceza Kanunu Tasarısı (2003)

YENİSEY Feridun, Milletlerarası Ceza Hukuku, Ceza Yargılarının

Milletlerarası Değeri ve Mevzuatı

YETKİN Murat, “Ermeni Sorunu ilk kez masaya yatırılıyor”, Sabah

26.10.2002

YILDIRIM Hüsamettin, Ermeni İddiaları ve Gerçekler, Sİstem Ofset

Yayınları, Ankara 2000

241

YİNANÇ Rafet, “1965’ten Günümüze Ermeni Sorunu” Yeni Türkiye , y.7 ,

sy.37, Ocak-Şubat 2001

ZAFER Hamide, Uluslararası Metinler ve 3713 Sayılı Terörle Mücadele

Kanununun Işığında Ceza Hukukunda Terörizm, İstanbul , Beta Yayınevi,

1.b , Mayıs 1999

Zaman, 21.02.2001

YARARLANILAN İNTERNET SİTELERİ

www.adalet.gov.tr

www.adalet.org

www.agos.com.tr

www.amnesty-turkiye.org

www.amnesty-turkiye.org

www.basbakanlik.gov.tr/

www.belgenet.com

www.bybs.gov.tr

www.eraren.org.

www.ermenisorunu.gen.tr

www. Groong.usc.edu

www.iccnow.org

www.icj-cij.org

www.isg-ags.org

www.izmirbarosu.org.tr

www.kultur.gov.tr

www.prevertgenocide.org

www.tbmm.gov.tr

www.turksforum.nl

www.un.org__

error: Content is protected !!