KOCAELİ ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
ERMENİ SOYKIRIMI İDDİALARI
VE
ULUSLARARASI HUKUK
YÜKSEK LİSANS TEZİ
İLTER AKSOYLU
ANA BİLİM DALI : KAMU HUKUKU
KOCAELİ 2003
ÖZET
Anadolu’da Türklerle Ermeniler yüzyıllardan beri bir arada, yanyana
yaşamışlardır. Yüzyıllar boyunca aralarında ciddi bir sürtüşme olmamıştır.
Osmanlı tarihi, altı yüzyılı aşar ve Osmanlı devleti, kurulduğu günden beri
topraklarında bir Ermeni azınlığı barındırmıştır. Ama Ermeni sorunu ancak
- yüzyılda ortaya çıkmıştır.
Ermeni sorununun özünü, 1915 Tehcirinin bir soykırım teşkil edip
etmediği oluşturmaktadır. Ermeni yazarlar, tehcirin soykırım olduğunu tarihi
olayları bu yönde yorumlayarak veya bazen, Talat Paşa’ya atfedilen
telgraflarda olduğu gibi, olmamış olaylar uydurarak kanıtlamaya çalışırlar.
Ermenilerin bu çabaları bilimsel bir incelemeden ziyade bir kamuoyu
oluşturma kampanyası niteliği taşımaktadır. Türkiye ise yazarlarıyla, bilim
adamlarıyla ve hatta resmi makamlarıyla bu kampanyaya gerektiği şekilde
karşı koyamadığı için, sonuçta, özellikle batı dünyasında 1915 olaylarının
soykırım olduğu şeklinde bir kanı yerleşmiştir. Bazı ülke parlamentolarında
soykırım hakkında alınan kararların temelinde bu kanı yatmaktadır.
Uluslararası hukuka göre, tehcir soykırım değil , savaş koşullarında
askeri gereklerden doğan bir tedbirdir. Tehcir; önceden planlanmış, ırkçı
nefretle uygulanan , dini veya etnik bir grubu hedef almış , yok etme kastıyla
uygulanmış bir hareket değildir. Tam aksine tehcir sırasında kayıpları
önlemek için , günün imkansızlıkları içerisinde tüm önlemler alınmaya
çalışılmıştır.
Tehcirin soykırım suçu olup olmadığına siyasi faaliyet içerisinde olan ,
oy kaygısıyla hareket eden parlamentolar karar veremezler. Ancak
Uluslararası Adalet Divanı ve ya tarafların belirlediği bir Hakem Mahkeme
karar verebilir.
Bizim tarihimizde , soykırım, katliam, mezalim yoktur; soykırıma ,
katliama , zulme uğrayanlara sahip çıkma vardır. Unutulmamalıdır ki,
olmayanı olmuş gibi göstermek gerçeği anlatmaktan daha zordur.
ABSTRACK
The Turks had settled together with Armenians for hundreds of years.
There was no serious conflict between them for centurles. The history of the
Otoman Emprie lived six centuries and it had ruled an Armenian minority at
main land. But the Armenian question had outbroken at the nineteenth
century.
The essential of Armenian problem constitude whether the
immigration of 1915 was a genocide or not. Armenian writers who thought
that immigration was genocide, comments on the historical events in this way
or sometimes, as the telegraphs which were attibuted to Talat Paşa, they
make up unripe events and try to proof them. Unlike a scientific study, these
Armenian efforts carry quality of forming compain of public opinion. But
Turkey didn’t resist enough to this compain with its writers, scientist and
event its officials, as a result, especially the opinion of 1915 events which are
claimed as a genocide, locate in the west world. This wiew constitude the
main decisions about genocide which are made by some states parliament.
According to international law, immigration is not a genocide, it is
precaution which is military necessity in war conditions. İmmigration is not a
movement which planned before or applied racialist hatred or targeted to
religious or ethnic group or applied to destroy with intention. On the contrary,
ın order to prevent casualties during the immigration, all precautions had
been taken in impossibilities of those days.
Parliament which move with vote anxiety and be in a political activity
don’t decided to whether immigration is a crime of genocide or not. However,
International Court of Juctice or Adjudicator Court which determined by all
sides are able to make decisions.
In Turkey’s history, there were no genocide or massacre, opposite of
this we claim all people who suffer from genocide, massacre or cruelty. Don ‘t
forget that to show unripe as a ripe much harder than to explain the reality.
I
İÇİNDEKİLER
İÇİNDEKİLER –I
KISALTMALAR –IV
ÖZET —
ABSTRACK —
GİRİŞ –1
ERMENİ SOYKIRIMI İDDİALARI VE ULUSLARARASI HUKUK
BİRİNCİ BÖLÜM
SOYKIRIM SUÇU
- SOYKIRIM SUÇUNUN TANIM SORUNU –3
- SOYKIRIM SUÇUNUN TARİHİ GELİŞİMİ –8
- Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesine
Kadar Olan Gelişmeler –9
- Nuremberg Mahkemesi –14
- Tokyo Mahkemesi –16
- Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 96 (1) Sayılı Kararı –16
- Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ve
Sonraki Gelişmeler –18
III. SOYKIRIM SUÇUNUN UNSURLARI –20
- Soykırım Suçunun Sanığı –21
- Soykırım Suçunun Mağduru –23
- Soykırım Suçunun Maddi Unsuru (Cezalandırılan fiiller) –25
- Soykırım Eylemleri –26
- Soykırımda Bulunmak İçin İşbirliği Yapmak, Soykırıma
Doğrudan ve Aleni Surette Kışkırtmak, Soykırıma
Teşebbüs Etmek veya İştirak Etmek –28
- Soykırım Suçunda Manevi Unsur ( Kast ) –30
- SOYKIRIM SUÇUNUN NİTELİĞİ –33
II
- Soykırımın Uluslararası Suç Sayılması –33
- Soykırım Suçunun Diğer Uluslararası Suçlarla İlişkisi –34
- Soykırım ve Siyasi Suç –34
- Soykırım ve Savaş Suçları –39
- Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suç –45
- Soykırım Suçunda Zamanaşımı –48
- SOYKIRIM SUÇUNDA YARGILAMA –49
- İç Hukukta –50
- Mevcut Durum –51
- Yeni Türk Ceza Kanunu Tasarısı –51
- İlgili Madde Metinleri –51
- İlgili Madde Gerekçeleri –53
- Uluslararası Hukukta –57
- Tarihi Gelişim –57
- Nuremberg ve Tokyo Uluslararası Askeri Mahkemeleri –59
- Eski Yugoslavya ve Raunda Uluslararası Ceza Mahkemeleri-61
- Uluslararası Ceza Mahkemesi –65
- Birleşmiş Milletler Müdahalesi –72
İKİNCİ BÖLÜM
DEVLETLERİN ULUSLARARASI SORUMLULUĞU
- GENEL OLARAK –76
- ULUSLARARASI SORUMLULUĞUN DOĞMASI VE DEVLETE
BAĞLANABİLMESİ –78
- Sorumluluğun Doğması Koşulları –79
- Uluslararası Hukuka Aykırı Fiilin Varlığı –79
- Uluslararası Hukuka Aykırı Fiil Sonucunda Zararın Doğması–83
- Hak ve Menfaat Ayrımı –83
- Doğrudan – Dolaylı ve Maddi – Manevi Zarar Ayrımları –83
- Sorumluluğun Devlete Bağlanabilmesi –85
- Devlet Organlarının Eylemleri –86
III
- Yasama Organı Faaliyetleri –87
- Yürütme Organı faaliyetleri –88
- Yargı Organı Faaliyetleri –90
- Özel kişilerin Eylemleri –92
- İsyan ve İç Savaş Durumları –93
III. ULUSLARARASI SORUMLULUĞU ORTADAN KALDIRAN
NEDENLER –95
- İzin ( Kabul Etme ) –95
- Zarar Gören Devletin Kendi Kusuru –96
- Zararla Karşılık –96
- Meşru Müdafaa –97
- Zorlayıcı Neden (Mücbir Sebep) –98
- Zaruret Hali –100
- SORUMLULUĞUN HUKUKSAL SONUÇLARI –101
- Zararın Onarılması Yükümü –101
- Zararın Onarılması Yöntemleri –102
- Eski Duruma Getirme –102
- Zarar-Giderim Ödeme –103
- Manevi onarım –107
- SİLAHLI ÇATIŞMALARDA SORUMLULUK –107
- Sorumluluğun Kabulü –110
- Devlete Bağlanabilmesi –112
- Sorumluluğun Kapsamı –113
- İleri Sürülmesi ve Zararın Onarım Yolları –114
- Uluslararası Olmayan Silahlı Çatışmalarda Sorumluluk –116
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
ULUSLARARASI HUKUK AÇISINDAN ERMENİ SOYKIRIMI
İDDİALARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
- ERMENİ SORUNUN ORTAYA ÇIKIŞI –117
- Ermenilerin Kısa Tarihi –117
IV
- Tarihten Bugüne Türk – Ermeni İlişkileri –118
- Selçuklu Dönemi –118
- Osmanlı Dönemi –119
- Cumhuriyet Dönemi –132
- TEHCİR SOYKIRIM MIDIR? –137
- Tehcir Kavramı ve Niteliği –137
- Tehcirin Sebepleri –138
- Tehcirle İlgili Düzenlemeler –145
- Tehcir Uygulamasında Suçlu Görülenler Hakkında yapılan
Yargılamalar –153
- Ulusal Düzeyde –155
- Uluslararası Düzeyde –156
- Tehcir Soykırım Suçunun Unsurlarını İçerir mi? –158
III. TEHCİR NEDENİYLE TÜRKİYE’NİN SORUMLULUĞU SORUNU-173
- Tehcirde Uluslararası Sorumluluk Doğmasını Gerektiren
Koşulların Varlığı Sorunu –173
- Osmanlı Dönemindeki Uygulamadan Türkiye Cumhuriyeti
Sorumlu Tutulabilir mi? –178
- Tazminat ve Toprak Talepleri –184
- ULUSAL VE ULUSLARARASI PARLEMANTOLARIN ERMENİ
SOYKIRIMI İDDİALARI İLE İLGİLİ ALDIĞI KARARLAR VE BU
KARARLARIN SİYASİ VE HUKUKİ SONUÇLARI –188
- Genel Olarak –188
- Ermeni Soykırımı İddiaları ile İlgili Karar Alan Ülke ve
Kuruluşlar –189
- Amerika Birleşik Devletleri –189
- İngiltere –191
- Rusya –192
- Fransa –193
- Ermenistan –194
- Avrupa Parlamentosu –195
- Birleşmiş Milletler –198
- Diğer Ülkeler –198
V
- Kararların Siyasi ve Hukuki Sonuçları –204
- Hukuki Sonuçları –204
- Siyasi Sonuçları –208
- ERMENİ SOYKIRIMI İDDİALARININ ÇÖZÜM MERCİİ –212
- Genel Olarak –212
- Siyasi Çözüm –214
- Uzlaşma –214
- Birleşmiş Milletler Müdahalesi –217
- Uluslararası Hukuk Alanında Öngörülebilecek Çözümler –219
- Hakemlik –220
- Uluslararası Adalet Divanı –221
- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi –223
SONUÇ –225
YARARLANILAN KAYNAKLAR –230
VI
KISALTMALAR
a.g.e. : Adı geçen eser
a.g.m. : Adı geçen makale
a.g.r. : Adı geçen röportaj
ABD : Amerika Birleşik Devletleri
AET : Avrupa Ekonomik Topluluğu
AİHM : Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
AİHS : Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
AT : Avrupa Topluluğu
ATASE : Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı
AÜHF : Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi
AÜHFD : Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi
AÜSBF : Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
AÜSBFD : Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesi Dergisi
b : Bası
BM : Birleşmiş Milletler
c : Cilt
dn : Dipnot
dos : Dosya
fih : Fihrist
ICTJ : International Center for Transitional Justice
İÜHF : İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
İÜHFM : İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası
kls : Klasör
KÖKSAV : Kök Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı
mad. : Madde
MEB : Milli Eğitim Bakanlığı
MÖ : Milattan önce
NGO : Sivil Toplum Örgütü
Prot : Protokol
VII
s : Sayfa
SÇH : Silahlı çatışma hukuku
SSCB : Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği
sy : Sayı
TARC : Turkish-Armenian Reconciliation Commission
TBMM : Türkiye Büyük Millet Meclisi
TCK : Türk Ceza Kanunu
TTK : Türk Tarih Kurumu
UAD : Uluslararası Adalet Divanı
UCM : Uluslararası Ceza Mahkemesi
UHK : Uluslararası Hukuk Komisyonu
vb : Ve bazı
y : Yıl
yy : Yüzyıl
1
GİRİŞ
Türkiye’nin Ermeni sorunu olarak adlandırabileceğimiz bir sorunu var
mıdır ? Bu sorunun cevabı bakış açısına, tarihteki dönemlere veya Ermeni
sorunu kavramına yüklenen anlama göre değişebilir. Ancak, diaspora olarak
adlandırılan, ve Ermenistan dışında yaşayan Ermeni kökenli başka ülke
vatandaşları için Türkiye sorunu olarak tanımlayabileceğimiz bir problemler
dizisinin olduğu şüphesizdir.
Anadolu’da Türklerle Ermeniler yüzyıllardan beri bir arada, yanyana
yaşamışlardır. Yüzyıllar boyunca aralarında ciddi bir sürtüşme olmamıştır.
Osmanlı tarihi, altı yüzyılı aşar ve Osmanlı devleti, kurulduğu günden beri
topraklarında bir Ermeni azınlığı barındırmıştır. Ama Ermeni sorunu ancak
- yüzyılda ortaya çıkmıştır.
85 yıl önce cereyan etmiş olayların anlaşılabilmesi için tarihi
çalışmalar olmazsa olmaz niteliktedir . Çünkü bu sorunun çözümündeki
deliller tarihte saklıdır ve bunları tarihçiler ortaya çıkaracaktır. Ancak
uluslararası hukuk alanında eğitim ve tecrübesi yoksa tarihçi bu olayların
soykırım olup olmadığı konusunda yargıda bulunamaz. Görülen o ki tarihçiler
başta olmak üzere bu konular üzerinde çalışan sosyolog ve siyaset bilimci
gibi akademisyenlerle düşünürler, önemli sayıda ölümle sonuçlanan olayları
soykırım olarak nitelemek eğilimindeler. Oysa soykırım uluslararası bir suç
olarak, ancak hukukçular tarafından değerlendirilmesi mümkün olan bir
kavramdır.
Ermeni soykırım iddiaları tehcirin gerçekleştiği 1915 yılından bu yana
gerek Ermeniler, gerekse Batılı kamuoyu tarafından sürekli dile getirilmekte
ve Türkiye’den soykırımın tanınması istenmektedir. Soykırımın tanınmasının
ardından ise kuşkusuz şimdi dahi saklamayan tazminat ve toprak talepleri
gelecektir. Ermeni Sorununun araştırılması bakımından ortaya çıkan asıl
zorluk ise Ermenilerin ve destekleyicilerinin hukuk alanından uzak durmaları
2
sorunu sürekli siyasi planda tutmaya çalışmalarıdır. Bu çalışmada ise, konu
siyaset değil hukuk açısından incelenmeye çalışılacaktır.
Birinci bölümde; uluslararası bir suç olan soykırım suçunun tanımı,
tarihi gelişimi, unsurları, niteliği, diğer uluslararası suçlarla ilişkisi, soykırım
suçunun yargılanmasında görevli mahkeme konuları ele alınacaktır.
İkinci bölümde; devletlerin uluslararası sorumluluğunun doğması,
sorumluluğun devlete bağlanabilmesi, uluslararası sorumluluğu ortadan
kaldıran nedenler, sorumluluğun hukuksal sonuçları ve silahlı çatışmalarda
uluslararası sorumluluk konuları irdelenecektir.
Üçüncü bölümde; uluslararası hukuk açısından Ermeni Soykırımı
iddialarının değerlendirilmesi yapılacaktır. Ermeni Sorununun ortaya çıkması,
soykırım iddialarında bulunan Ermenilerin amaçları, 1915 – 1916 yıllarında
uygulanan tehcirin soykırım suçunun unsurlarını taşıyıp taşımadığı, tehcir
nedeniyle Türkiye’nin sorumluluğunun bulunup bulunmadığı, ulusal ve
uluslararası parlamentoların Ermeni Soykırımı iddiaları ile ilgili aldığı kararlar
ve bu kararların siyasi ve hukuki sonuçları, Ermeni Soykırımı iddialarının
çözüm mercii konuları incelenecektir.
BİRİNCİ BÖLÜM
SOYKIRIM SUÇU
- SOYKIRIM SUÇUNUN TANIM SORUNU
Soykırım kavramı Uluslararası Hukuk’a Amerikan Hukuk Profesörü
Raphael Lemkin’in çabaları sonucu girmiştir. Lempkin Almanlar’ın
Yahudilere karşı uyguladığı yok etme politikasını gözönüne alarak bir millet
ya da etnik grubun katliama uğratılmasını “soykırım” (genocide) sözcüğü
ile ilk defa tanımlamıştır. Genocide sözcüğü Lempkin tarafından Yunanca
”genos” ve Latince ”cide” öldürmek sözcüklerinin bir araya getirilmesi ile
yaratılmıştır. Lempkin’in uğraşısı neticesi soykırım Birleşmiş Milletler Genel
Kurulu tarafından alınan bir kararla uluslararası suç olarak tanımlanmıştır1.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 11.12.1946′ da aldığı karara
göre; katil, nasıl bir ferdin hayat hakkını ref’etmekte (kaldırmakta ) ise
soykırım (genocide , jenosid) da, insan topluluklarının hayat haklarının ref’i
demektir2 .
Sosyal bilimcilerin, birbirlerinden ve uluslararası hukuktakinden farklı
soykırım tanımları vardır. Bu farklı tanımlamalar; ulus, toplum , grup kavramı
ile yasal tanımlar arasındaki farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Yasal tanımlar
daha ayrıntılıdır, tanımlayanın niyeti farklıdır, çünkü siyasi amaç ve yöntem
uluslararası sözleşmelerin hazırlanmasına yansımaktadır3.
Sosyal bilimci ve tarihçilerin tanımlamalarında soykırım4;
1 Şükrü Elekdağ, “Jenosid” Milliyet, 29.01.2001
2 O.Kadri Keskin, “Jenosid Suçu ve Jenosid Sözleşmesi”, Adalet Dergisi, Eylül – Ekim 1986,
Sayı:5, s.120
3 Institute for the Study of Genocide , Internationel Association of Genocide Schholars, Social
Scientists Definitions of Genocide , www.isg-ags.org/definitions/def_genocide.html
4 www.isg-ags.org/definitions/def_genocide.html
4
Frank Chalk ve Kurt Johassohn: Soykırım, bir devletin yada bir
otoritenin, kendisinin belirlediği bir grubu yok etmeye niyetlendiği tek taraflı
bir kıyım şeklidir. (The History and sociology of Genocide, 1990)
Israel W. Charny: Soykırım, genel olarak açıkça düşman olarak
kabul edilen silahlı gücü bulunmayan çok sayıda insanın, savunmasız ve
yardım alamadığı şartlar altında toplu kıyımıdır. (In Genocide: Conceptual
and Historical Dimensions ed. George Andreopoulos, 1994)
Helen Fein: Soykırım, bir amaca yönelik olarak bir toplumu maksatlı
olarak fiziksel olarak doğrudan yada dolaylı bir biçimde yok etmek, grubun
sosyal ve fiziksel olarak gelişmesini(çoğalmasını) yasaklamak, ehemmiyetli
derecede baskı veya tehdit altında tutmaktır. (Genocide: A Sociological
Perspective, 1993/1990)
Barbara Harf ve Ted R.Gurr : Soykırım Devlet ve temsilcileri
(yöneticileri) tarafından bir grubun önemli bir oranının ölümü ile sonuçlanan
politikaların desteklenerek uygulanmasıdır. (“Toward emppirical theory of
genocides and politicides”, International Studies Quarterly, 37, 3 1988)
Steven T. Katz. : Soykırım konsepti, sadece gerçekleştirilmiş bir
niyet söz konusu olduğu zaman uygulanır, böylece başarılı bir şekilde icra
edilerek, grubun tamamı fiziksel olarak yok edilir. (The Holocaust in Historical
Perspective, Vol. 1, 1994)
Prof. Dr. Yavuz Ercan, Doç.Dr. Cemalettin Taşkıran, Dr A.Yücel
Aktar’a göre soykırım; “Silahsız ve savunmasız bir grup insanın , silahlı
kişilerce bir ayrım gözetilmeksizin planlı bir şekilde toptan öldürülmesidir”5.
5 Yavuz Ercan , “Ermeniler ve Ermeni sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.36 ;
Cemalettin Taşkıran, “Türk-Ermeni İlişkileri, Tehcir Olayı ve Sözde Soykırım”, Yeni Türkiye ,
y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.370 ; A.Yücel Aktar, “Ermeni Mezalimine ve Soykırım
İddialarına İlişkin Kavram Karmaşası”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.335
5
Tarihçi Osman Karatay’a göre soykırım:”Savaş ortamında sivil
halkı hedef alan , nihai amacın bir topluluğu yok etmek olduğu kitlesel
öldürmelerdir.”6
Prof. Dr. Sadık Tural, soykırımı ; “ bir halkın , bir yönetim tarafından
kendilerine tabi kılınamadığı gerekçesi ile , askeri güçler tarafından yok
edilmesi “ şeklinde tanımlamıştır7.
Soykırım terimi hukuki olmakla birlikte, günümüzde politikacılar,
gazeteciler ve kimi entellektüeller bu terimi, katliam, toplu öldürme, etnik
temizleme, isyanı bastırmada toplu cezalandırma veya insanlık suçu
anlamında da kullanmaktadırlar8. Soykırım, bir hukuk terimidir, hukuk
alanında, bu terime insanlar istedikleri anlamı yükleyemezler. Bu terim belli
tanımı olan bir suça ilişkindir ve o tanım İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra
hazırlanarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 9 Aralık 1948 günlü
kararıyla onaylanıp 11 Ocak 1951’de yürürlüğe giren “Soykırımın
Önlenmesine ve Cezalandırılmasına ilişkin Sözleşme” adlı uluslararası bir
sözleşmeyle yapılmıştır. Anılan sözleşmede soykırım suçunun tanımlanması
üç unsur içermektedir. Her şeyden önce ulusal, etnik, ırki veya dini bir grup
bulunmalıdır. Sonra bu grup, sözleşmede sayılan “grup mensuplarının
öldürülmesi” eyleminden “bir grubun çocuklarının başka bir gruba zorla
nakledilmesi” ne kadar uzanan ve “grubun fizik varlığını sona erdirecek
yaşama koşullarına tabi tutulması” eylemini de içeren bazı muamelelere tabi
tutulmalıdır. Fakat bu suçun üçüncü unsuru daha önemlidir. Söz konusu
grubu “kısmen veya tamamen yok etme kastı”nın mevcut olması gerekir. Bu
kilit ibare savaşlara, isyanlara vs. ilişkin başka amaçların sonuçları olan diğer
“adam öldürme”lerden, soykırımı ayırdeder. Adam öldürme fiili ulusal, etnik
ırki veya dini bir grubun üyelerini sırf bu grubun üyeleri oldukları için açık
veya örtülü bir şekilde yoketmeyi hedef aldığı zaman soykırımına dönüşür.
6 Osman Karatay, “Soykırım,Toplumsal Hafıza ve Tarihsel Görecelileştirme”, Yeni Türkiye , y.7 ,
sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.308
7 Sadık Tural, “Bir Kavganın Anotomisi yahut Haklı bir Milletin Çaresizliği” , Yeni Türkiye , y.7
, sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.85
8 Pulat Tacar, “Soykırımı İddiaları Konusunda Konuşma Notları” , www. Foreignpolicy. org.tr /
tr/makale/ptacar_01.html
6
Sayılarının büyüklüğü, ancak gruba yönelik böyle bir kastın belirtisi olarak ele
alınabilirse anlam kazanır9.
Soykırımın tanımında en çok kullanılan açıklama Birleşmiş
Milletler’deki ifadedir. “Bir milleti, etnik grubu, ırki ya da dinsel toplumu
kısmen ya da topluca imha etmek amacıyla yapılan girişimdir”. Soykırım
kelimesini icad eden Raphael Lemkin‘in tanımı, grupların kültürel, sosyal,
ekonomik ve politik olarak imhasını da içermektedir. Leo Kuper ise etnik
olmayan alt gruplara, örneğin ekonomik sınıflar, kollektif gruplar ve çeşitli
sosyal kategorilere yapılan saldırıları da soykırım olarak nitelendirmiştir10.
Bilindiği gibi soykırım, ll. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sının
“nihai çözüm” adı altında Yahudileri yok etmesiyle gerçek boyutlarına ulaştı.
Soykırım sözcüğü bir Polonya Yahudisi olan Raphael Lemkin tarafından icat
edildi. Lemkin daha öğrenciyken, bir soykırım saydığı Ermeni olaylarına
ilişkin sanıkların yargılanmasını yakından izlemişti. Lemkin’in soykırım
anlayışı çok genişti. Azınlıkların siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel, moral,
fizik, biyolojik olarak yok edilmesini kapsıyordu11.
Soykırım teriminin mucidi Prof. Lemkin’e göre soykırım şu sahalarda
olabilmekteydi12:
Politik : İşgal edilen yerde işgal idaresini kurmak; eski ile bağları
koparmak için sokak adlarına varıncaya kadar değişiklikler yapmak; yerli
halkı göçe zorlayarak, başka milletlerden kimseleri işgal edilen yerlere
yerleştirmektir.
9 Mümtaz Sosyal, Orly Saldırısı Davası 19 Şubat-2 Mart 1985, Şahit ve Avukat Beyanları, Ankara
Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi yayını, 1985, s.8.
10 Justin McCarthy, “Türk Ermeni İlişkilerinin Dünü Bugünü ve Yarını” İstanbul, 15 Mart 2001
tarihli konferans metni (Çeviri: Doğan Coşkun, Ermeni Araştırmaları Enstitüsü) , Ankara , Ermeni
Araştırmaları Dergisi , sy.2 Haziran – Temmuz – Ağustos 2001, s.127
11 Gündüz Aktan, “Devletlerarası Hukuka Göre Ermeni Meselesi”, Türkiye Günlüğü, 2001, Sayı:
64, s.7
12 Keskin, a.g.m., s.124
7
Sosyal : Kanunların kaldırılması ile mahkemelerin kapatılması ve
yerlerine işgal kanun ve mahkemelerinin ikamet edilmesidir.
Kültürel : Dilin okullarda ve basında kullanılmasının yasaklanarak,
yerine kendi dilinin Kullanılmasının ve eğitim sisteminin kendi rejimlerini
empoze edecek şekilde değiştirilmesidir.
Ekonomik : İktisadi seviye düşürülerek, kültürel ve zihni ihtiyaçların
unutturulmasıdır.
Biyolojik : Evlenmelerin ve doğumun kısıtlanarak kısırlaştırmalara
gidilmesi ve erkeklerle kadınların birbirlerinden uzak bölgelerde ağır şartlar
altında çalıştırılmalarıdır.
Fiziki : Gıda maddelerinin tercihli dağıtılması, giyecek, yakacak, ilaç
verilmemesi suretiyle sıhhat bakımından tehlike yaratılması, kitle halinde
adam öldürülmesidir.
Dini : Din ile olan bağların kopartılarak, ibadet yerlerinin tahrip ve
yağma edilmesidir.
Ahlaki : Müstehcen yayınların ve fikirlerin serbest bırakılması; alkol
tüketimi ve kumarın teşvik edilmesidir.
Sonradan gelişen hukuk, her grubun değil, sadece bazı grupların ve
sadece fizik ve biyolojik olarak yok edilmesi amacıyla işlenen fiilleri
soykırım saydı. Yani Lemkin’in tanımını çok daralttı. Doktrinde kültürel ve
politik soykırımdan bahsedilmekte ise de, bu husus soykırım sözleşmesinde
suç olarak belirtilmiş değildir13.
Soykırım suçu, Soykırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına ilişkin
Sözleşme’nin 2.maddesinde tanımlanmaktadır . Uluslararası kurumların ve
13 Aktan, a.g.m., s.7
8
yargı organlarının uyuşmazlıkları çözmede esas alacakları soykırım tanımı
elbetteki sözleşmedeki tanım olacaktır. Sözleşmenin 2. maddesindeki
soykırım tanımı aşağıdaki gibidir14.
“Madde 2 : Bu sözleşme bakımından ulusal, etnik, ırksal ve dinsel
bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen
aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur,
- a) Gruba mensup olanların öldürülmesi;
- b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel
zarar verilmesi;
- c) Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan
kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek;
- d) Grubun içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler
almak;
- e) Gruba mensup çocukları zorla başka bir gruba nakletmek;
Soykırım suçunun tanımının yapıldığı bir başka uluslararası belge de,
Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsüdür. Statünün 6 ncı
maddesinde soykırım sözleşmesindeki tanım aynen benimsenmiştir15.
- SOYKIRIM SUÇUNUN TARİHİ GELİŞİMİ
Kelime anlamı olarak “ırk öldürme ” diye tanımlanan soykırım suçu,
insanlıkla birlikte ortaya çıkmıştır ve insanlığın kendisi kadar eskidir.
Antik çağlarda savaş imhadır. Hatta Yunan kavimleri arasındaki
savaşlar nedeniyle, bu konuda ilk sınırlamayı getiren Platon bile “Devlet”
adlı eserinde, “barbarlar” dediği diğer kavimlerle, Yunanlı’lar arasındaki
savaşı gerekli görmekte, sadece Yunan kavimleri arasındaki savaşlar
14 Sözleşmenin İngilizce ve Türkçe metni için Bknz. ; Osman Doğru, İnsan Hakları Uluslararası
Mevzuatı, İstanbul, Beta Yayınları .1.b, Ağustos 1998., s.250
15 Roma Statüsü’nün Türkçe metni için Bknz.; Enver Bozkurt, Türkiye’nin Uluslararası Hukuk
Mevzuatı, Ankara, Nobel yayınları , 2.b., 1999
9
bakımından soykırım hareketine sınırlama getirmekte, diğer kavimlere karşı
ise, galiplere tanınan sonsuz kudretin tabii sonucu olduğu görüşünü
benimsemektedir16.
Orta Çağda, antik çağdaki savaş – toplu imha görüşünde bazı
gelişmeler olmuş ise de, dini, politik ve ırki soykırım hareketleri, katliamlar ve
imhalar sürüp gitmiştir17. (1572 St. Barthelemy katliamı, Haçlı Seferleri gibi.)
Savaşın denetlenmesi konusunda 1351’de Fransa’da; 1385, 1468 ve
1471’de İngiltere’de çeşitli ferman ve emirnameler yayınlanmış, İsviçre’de
Kantonlar arasında sözleşmeler imzalanmış olmakla birlikte, bunlar yeterli
olmamıştır18.
- Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesine
Kadar Olan Gelişmeler
1648 Westaphalia devletler sistemine göre devlet egemenliği mutlak
ilkeydi. İçişlerine karışılmazdı. Azınlıklar devletlerin iç işiydi. Devletler ülke
içinde vuku bulan olaylarda iç mevzuatı uyguluyorlardı. Henüz uluslararası
suç kavramı yoktu19.
Uluslararası yükümlülüklere riayetsizliğin uluslararası mahkeme önünde
kovuşturulması fikri oldukça eskidir. Bu konuda bilinen benzeri ilk uluslararası
mahkeme I674’de Almanya’nın Breisach şehrinde oluşturulan özel görevli
(ad hoc) Roma Germen İmparatorluğu mahkemesi olup, Alman İmparatoru
Peter Von Hagenbach’ı yargılamış, Tanrının ve insanların kanunlarını ihlal
ederek, askerlerine masum sivil halkın ırzına geçirtip öldürtmekten ve yağma
ettirmekten mahkum etmiştir20.
16 Keskin, a.g.m. , s.121
17 Keskin, a.g.m. , s.121
18 Keskin, a.g.m., s.122
19 Aktan, a.g.m., s.6
20 Durmuş Tezcan, “Uluslararası Suçlar ve Uluslararası Ceza Divanı” , Hukuk Kurultayı 2000,
Ankara Barosu Yayınları, s.270
10
1907 Lahey kuralları bir ülkenin savaşta işlediği suçlarla ilgiliydi. Kendi
ülkesinde işlediği iddia edilen suçlara uygulanması öngörülmüyordu. Barış
Konferansı’nda Yunan Dış İşleri Bakanı’nın yeni bir insanlığa karşı suç ihdas
edilerek Ermeni katliamının yargılanması önerisine, Başkan W. Wilson’un ex
post facto21 hukuk olacağı gerekçesiyle önceleri itiraz ettiği biliniyor. Amerika
böyle bir suç oluşturulmasına karşıydı22. Almanya ile ilgili Versaille
Andlaşması’nda bir uluslararası mahkeme kurulacağı belirtildi23. 18 Ocak
1 9 1 9 ” da Versailles Andlaşmasının 227. Maddesiyle Almanya Eski
İmparatoru II. Wilhelm’in 1914’de I. Dünya Savaşı’nı başlatması nedeniyle
“Sözleşmelerin kutsal gücüne ve uluslararası ahlaka acımasız saldırı”
suçundan kurulacak beş büyük devletin (ABD, Fransa, İngiltere, İtalya ve
Japonya) birer hakiminden oluşacak özel görevli (ad hoc) bir mahkemede
yargılanması açıkça öngörülmüştü. Ne var ki bu andlaşma maddesi
Hollanda’nın II.Wilhelm’i iade etmemesi nedeniyle uygulamaya
konulamamıştır. Buna karşılık, Fransız ve İngiliz Askeri Mahkemelerinde
tutsak Alman subaylar yargılanmış, Alman Hükümeti 1919 da tutsak
Alman subaylar dışında sadece savaş suçlusu 6 subayı teslim etmiş, ardından
17.12.1919 tarihli kanunla bu tür suç faillerini yargılamak için kendi
mahkemelerine yetki vererek daha sonraki iade istemlerini reddetmiştir. Bu
çerçevede görülen 16 davadan altısı mahkûmiyetle sonuçlanmıştır24.
Ermeni tehciri başladığında, İngiliz, Fransız ve Rus Hükümetleri 24
Mayıs 1915 de yayınladıkları ortak bildiride; Türkiye’nin insanlığa ve
uygarlığa karşı bu yeni suçları karşısında, müttefik hükümetler, Osmanlı
Hükümeti mensuplarını ve katliama katılan memurlarını şahsen sorumlu
tutacaklarını Bab-ı Ali’ye alenen bildirirler denmekte idi. 10 Ağustos 1920’de
imzalanan Sevr Andlaşmasında Osmanlı İmparatorluğu, söz konusu suçlarla
ilgili olarak, Türkiye’de yapılacak bir mahkemeye razı oldu (m. 226).
Mahkemeyi oluşturmak galiplere bırakılıyor; istenen kişilerin yakalanıp
mahkemeye teslimi taahhüt ediliyordu. Savaş sonunda işgal altındaki
21 Yeni kanunun geçmişe uygulanamaması kuralı
22 Bknz. Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, Ankara , İmge Yayınevi, 2.b, Ocak
2002, s.372
23 Aktan, a.g.m., s.6
24 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.272
11
İstanbul’da kurulan Nemrut Mustafa Divan-ı Harbi, Malta’ya götürülen
sanıkların, İngiliz Kraliyet savcısının kanıtları yetersiz bulması sonucunda
salıverilmeleri, tüm tarihçiler tarafından bilinen hususlardır. Sevr yerine 24
Temmuz 1923’te Lozan Andlaşması geçti. Lozan Andlaşmasında ,1 Ağustos
1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenen tüm suçların affı için bir bildiri yer
almıştır25.
İki dünya savaşı arasındaki yirmi yıllık dönemde (1919-1939),
Milletler Cemiyeti tarafından cezai konularda yetkili olacak uluslararası bir
ceza mahkemesi kurulması yönünde, özellikle hemen savaş sonrası yıllardan
başlayarak yapılan çalışmalar başarısızlıkla sonuçlanmakla birlikte, konu daha
sonra bir başka olay sebebiyle tekrar gündeme gelmiştir. Bu olay, 1934
yılında yapılan suikast sonucu Fransa’ya resmi ziyarette bulunan Yugoslavya
Kralı I. İskender (I. Alexandre) ile Fransız Dışişleri Bakanının ölümüdür. Bu
olay nedeniyle Fransa’nın gayretleriyle 16 Kasım 1937 tarihinde Milletler
Cemiyeti tarafından Tedhişçiliğin Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair
Sözleşme ile bu anlaşmanın eki durumundaki Uluslararası Tedhiş
Suçlarını Cezalandırmakla Görevli Uluslararası Ceza Divanı Kurulmasına
Dair Andlaşma kabul edilmiştir. Bu iki sözleşmenin yapılmasını izleyen
aylarda, cesaretle sağlanan bir yenilik olarak nitelendirilen ve Uluslararası
Ceza Hukukuna yeni ufuklar açacağı ifade edilen bu mahkemenin, bir daimi
uluslararası ceza divanı kurulması yönünde o güne kadar gösterilen sürekli
gayretlerin bir sonucu olduğu vurgulanmış ise de, araya giren savaş nedeniyle
gerekli ilgiyi toplayamamış, sadece Hindistan’ın onayladığı bu sözleşmeler
adeta ölü birer metin olarak uzunca bir süre unutulmaya terk edilmiştir26.
Bununla birlikte bu dönemde, hayata geçirilemeyen bu sözleşmeler
yanında, insancıl hukukun ihlalini yasaklama yönünde birçok olumlu adımlar
atılmıştır. Bunlar arasında özellikle27 :
25 Aktan, a.g.m., s. 6
26 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.272
27 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.272 ; Keskin, a.g.m., s.122
12
– Korsanlığın kaldırıldığı ve deniz savaşları ile ilgili düzenlemelerin
yapıldığı 1856 Paris Beyannamesi,
– Savaş alanında yaralanan askerlerin durumu ile ilgili 1864 Cenevre
Sözleşmesi,
– Savaşta parlayıcı maddelerin kullanılmasını yasaklayan 1868 St.
Petersbourg Sözleşmesi;
– Sözleşmenin hükümlerinin ihlal edilmesinin hiçbir müeyyidesi
olmamakla birlikte savaş hukukunu düzenleyen 1899 ve daha sonra 1907
Lahey Konferanslarında kabul edilen Lahey Sözleşmesi
– Saldırı savaşının uluslararası dayanışmayı ihlal ettiğini
vurgulayan uluslararası uyuşmazlıkların barışçı yollardan çözümüne ilişkin
1924 tarihli Cenevre Protokolü,
– Saldırı savaşının uluslararası bir suç olması sonucu uluslararası
uyuşmazlıkları çözmede hiçbir zaman kullanılmayacağına ilişkin Milletler
Cemiyeti Genel Kurulunun 24.9.1927 tarihli kararı,
– Uluslararası uyuşmazlıkların çözümü için savaş açmayı yasaklayan
ve sözleşen tarafların karşılıklı ilişkilerinde ulusal politika aracı olarak
savaştan vazgeçmeyi içeren 27.8.1928 tarihli Briand-Kellogg Paktı (veya
diğer ismiyle Paris Paktı), sayılabilir.
İnsan hakları ve soykırım ll. Dünya Savaşı sonrasında büyük önem
kazanmıştır. Özellikle Nazi Almanya’sında Yahudilere karşı toplama
kamplarında uygulanan ve milyonlarca kişinin insanlık dışı işkencelerle
öldürülmesine yol açan toplu katliamlar, savaş sonrasında bütün insanlığın
dikkatini bu meseleye çekmiştir28.
1940’ların başında Nazilerin Yahudilere yaptıkları henüz tam
açıklığıyla bilinmediğinden, özellikle İngiltere ve Amerika, Almanya sınırları
içinde işlenen suçların bir uluslararası mahkemede ele alınmasından yana
değildiler. Buna karşılık Almanya’nın ülke dışında, işgal ettiği ülkelerde
işlediği fiillerden dolayı sorumluların yargılanmasını savunuyorlardı. Böylece
28 Keskin, a.g.m., s.123
13
ulus-devlet egemenliğine saygı devam edecekti. Zira savaş sırasında ülke
dışındaki sivillere karşı işlenen suçlardan dolayı bir ülke sorumlularının
uluslararası yargıya tabi olmasını öngörüyordu. İnsanlığa karşı suç kavramı
doktrinde tartışılmakla birlikte, ülke içinde işlenen suçları kapsayacak şekilde
henüz devletler hukukuna girmemişti29.
Almanların Yahudilere yaptıkları yavaş yavaş ortaya çıktıkça, ülke
içinde işlenen suçlar için de sorumluların yargılanması görüşü ağırlık
kazanmaya başladı. 1941’de başlayan çalışmalar 1945’te Amerika’nın
Londra Konferansı’na sunduğu bir öneriyle yeni bir aşamaya ulaştı. Bunda
Lahey Sözleşmelerinde yer alan Martens Hükmü‘nden yararlanıldı. Böylece,
bir suç önceden açıkça tanımlanmamışsa, uygar halkların teamülü,
insanlık hukuku ve kamu vicdanının emirlerinden çıkan milletlerin
hukuk ilkelerinin uygulaması öngörüldü. Ancak Martens Hükmü bir savaş
hukuku kavramı olduğundan, ülke içinde işlenen suçların yargılanması,
saldırı kavramıyla yani savaşı başlatmasıyla ilişkilendirildi. Böylece savaşa
atıf, iç işlerine karışmanın mazereti oluyordu. Londra Konferansı’nın
tutanakları incelendiğinde, Almanya’nın iç işlerine karışmanın, ilerde kendi iç
işlerine de karışmaya emsal oluşturmasına karşı, özellikle Amerika’nın ne
denli hassas olduğu görülmektedir30.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Müttefik Devletlerce (Fransa, ABD,
İngiltere ve S.S.C.B.) yapılan 30 Ekim 1943 tarihli Moskova Deklarasyonu ile
8.8.1945 tarihli Londra Andlaşması çerçevesinde, Nüremberg ve Tokyo
Uluslararası Askeri Mahkemelerinin kurulup, ikinci Dünya Savaşı sırasında suç
işleyen üst düzey savaş suçlularının yakalanıp yargılanması ise, kimilerine göre
insancıl hukuku İhlal edenlerin cezasız kalmaması yönünde atılmış olumlu bir
adımı oluştururken, kimilerine göre de galiplerin mağlupları yargıladığı siyasal
boyutlu bir yargılamayı oluşturmaktadır. Nazi rejiminin üst düzey savaş
suçlularının yargılandığı Nüremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi
yanında, Almanya’yı işgal eden ittifak devletlerinin askeri mahkemeleri de
29 Aktan, a.g.m., s.7
30 Aktan, a.g.m., s.7
14
kendi bölgelerinde yakaladıkları savaş suçlularını yargılamıştır. Sovyet
Rusya’nın kaç kişiyi yargıladığı kesin olarak bilinmemekle birlikte bu
mahkemelerin toplam yirmi bin kadar kişiyi yargıladığı düşünülmektedir31.
- Nuremberg Mahkemesi :
8.8.1945’de Londra’da, Avrupa Müttefik Devletleri Büyük Savaş
Suçlularının Takibine ve Cezalandırılmasına dair bir andlaşma
imzalanmış; buna ekli bir statü ile de insanlık aleyhine işlenen suçları da
yargılayacak Askeri Mahkeme’nin görev ve yetkileri tespit edilmiştir.
Böylece, NUREMBERG MAHKEMESİ adı verilen Askeri Mahkeme
Kurulmuştur32.
Alman savaş suçlularını, bu arada Yahudi soykırımdan sorumlu
olanları yargılayacak Nuremberg Mahkemesi’nin aynı adla anılan ilkeleri
Londra Konferansı anlayışı çerçevesinde oluşturuldu. Bu ilkelere göre33;
Barışa Karşı Suçlar:
- Uluslararası anlaşmaları ve teminatları ihlal ederek, bir saldırı
savaşı yapmak veya planlamak, hazırlamak ve başlatmak;
- (i)’de sözü edilen fiilleri gerçekleştirmek için ortak bir plana veya
katılmak.
Savaş Suçları :
Savaş hukuku veya örfünü ihlal ederek…. askeri gerek olmadan
işlenen fiiller.
31 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.274
32 Keskin, a.g.m., s.123
33 Aktan, a.g.m., s.7 ; Nüremberg Kuralları (Londra Andlaşması ) için Bknz.: Doğru, a.g.e., s.254
15
İnsanlığa Karşı Suçlar:
Barışa karşı suçlar veya savaş suçları ile ilişkili olarak işlenmesi
kaydıyla, katl, yok etme, köleleştirme, göçe zorlama ve sivil bir topluma karşı
işlenen diğer insanlık dışı fiillerle, siyasi, ırki veya dini nedenlerden yapılan
mezalim, olarak kabul edilmiştir.
İnsanlığa karşı suç tanımından da görüleceği üzere, Yahudilere karşı
işlenen suçlar Almanya’nın içinde işlenmiş olsa dahi, yargı konusu
olabilecekti. Tek şart bu suçların savaşla ilişkili olarak savaş sırasında
işlenmiş olmasıydı. Böylece galipler bir ülkenin iç işlerine karışmak için, o
ülkeyle bir savaş olması gerekçesini aramaktan vazgeçemediler. Yahudilerin
ve diğerlerinin, tarihin görmediği bir vahşetle yok edilmesi dahi, bir ülkenin
içinde işlenen suçların, kendi başına uluslararası yargıya konu olmasına
yetmemişti. O sırada sözcük bilinmesine rağmen soykırım kavramı
Nuremberg ilkeleri arasında sayılmadı; insanlığa karşı suçlar kavramı
soykırımı da içerdi. Soykırım henüz bağımsız bir suç kategorisi olacak kadar
açıklık ve kesinlik kazanmamıştı34.
Nuremberg Mahkemesi Ekim 1945’te 24 Nazi sanık hakkında
iddianamenin okunmasıyla başladı. Mahkeme 24 üst düzey Nazi Hükümet
görevlisini yargılamış, üçyüzbin tanık dinleyip, 6300 kanıtı değerlendirerek,
bir yılda 402 oturum yapmıştır. Sekiz hakim ve sekiz savcıdan oluşan bu
özel görevli (ad hoc) mahkeme, 1- Barışı ortadan kaldırmaya veya tehlikeye
atmaya ilişkin suçları, 2- insanlığa karşı işlenen suçlan, 3- Savaş suçlarını
yargılayarak, 24 failden 11’i hakkında ölüm, 3’ü hakkında müebbet, 7 tanesi
hakkında ağır hapis ve 3’ü hakkında beraat karan vermiştir35. Savcı yargılama
sırasında zaman zaman soykırım sözcüğünü kullanmış; ama Mahkeme
kararında bu suça atıf yapmamıştır36.
34 Aktan, a.g.m., s.7
35 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.274
36 Aktan, a.g.m., s.8
16
- Tokyo Mahkemesi
29 Nisan 1946’da Tokyo’da, General D. Macharthur’un, neşrettiği
beyanname ile ll. Dünya Savaşındaki Japon savaş suçlularının yargılanması
için milletlerarası bir askeri mahkeme kurulmuştur.
İnsanlık aleyhine işlenen suçlar da bu mahkemenin görev
alanındadır37. Tokyo Askeri Mahkemesi , Mayıs 1946’dan Ekim I948’e kadar
üst düzey görevli Japonları yargılayıp (25 kişi yargılanıyor), 7 kişiyi ölüm, 7
kişiyi müebbet, diğerlerini de ağır hapis cezasına mahkum etmiştir38.
Savaş suçlularının daha sonra da yakalandıkça çeşitli ülkelerde
yargılanmalarına devam edilmiştir. Bu davalar arasında Arjantin’den gizlice
İsrail’e kaçırılıp yargılanan Eichmann yargılaması, Fransa’daki Barbie davası
gibi ünlü davalar sayılabilir39.
- Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 96 (1) Sayılı Kararı40
Soykırımın yer aldığı ilk hukuki nitelik taşıyan belge, BM genel
Kurulunun 1946 Aralık ayında Nuremberg Mahkemesi sonuçlandıktan kısa
bir süre sonra yaptığı ilk toplantısında aldığı 96 sayılı karardır.
Bu kararın amacı, bir yıl içinde bir sözleşme taslağı hazırlamasının
istenmesiydi. Ancak bu arada, Genel Kurul soykırımından ne anladığını da
açıkladı. Soykırım, insan gruplarının, grup olarak tümüne yaşama hakkı
tanımamaktı. Bu kişiye yaşama hakkı tanımamaya benzetildi. Yaşama
hakkına yapılan bu atıf bilahare insan haklarıyla soykırım arasında bir bağ
oluşturdu, zira soykırımda esas olan kişilerin katledilmesiydi.
37 Keskin, a.g.m., s.123
38 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.274
39 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.274
40 Daha geniş bilgi için Bknz : William A. Schabas, Genocide in International Law, Cambridge
University Press, First published , 2000 , s.42-47 ; Aktan , a.g.m., s.8
17
Soykırımın bu insan gruplarının insanlığa yaptığı kültürel ve diğer
katkılarının kaybına yol açtığı belirtildi. Böylece Lemkin’in önem verdiği
kültürel soykırım kavramı kısmen metne girmiş oldu.
Soykırıma tabi tutulan gruplar, ırki, dini, siyasi ve diğer gruplar olarak
sayıldı. Böylece tüm insan gruplarının soykırıma uğrayabilecekleri kabul
edilmiş oldu. Soykırım, bir grubun tümünün olduğu gibi, bir kısmının yok
edilmesini de kapsadı.
Kararın belki de en önemli yanı, soykırımın devletler hukukuna göre bir
suç sayılmasıydı. Bu bir ülke içinde işlenmiş olmasının , devlet egemenliği
ilkesi çerçevesinde iç işleri olarak sayılmasına ve uluslararası kovuşturmadan
kurtulmasına imkan vermemeyi amaçlıyordu. Soykırım suçunu işleyenlerin,
özel veya kamu memuru yada devlet adamı olmasına bakılmadan
cezalandırılması kabul edildi.
Soykırım hukuku henüz gelişmemiş olduğundan, kaynak olarak ahlaki
hukuka (moral laws) aykırılığı vurgulandı ve uygar devletlerin soykırımı
kınadığı bildirildi.
Soykırım gerekçesi ya da soykırım yapanın amacı olarak, soykırıma
maruz gruplarla örtüşmek üzere, “dini, ırki, siyasi ve diğer nedenler” sayıldı.
Bu açıdan Nuremberg ilkeleri arasındaki insanlığa karşı suç çerçevesinde yer
alan 6 (c) ‘deki tanım “diğer nedenler”in ilavesiyle daha da genişletilmiş oldu.
Bu kararda, siyasi grupların soykırıma uğrayabileceği hükmü, siyasi
mücadele yapan, örneğin sol-sağ ideolojik amaçla silaha başvuran veya
bağımsızlık için mücadele eden grupların içindeki sivillerin, kısmen dahi olsa,
önemli sayıda katledilmesi halinde soykırım işlenmiş olacağını gösteriyordu.
Bu haliyle Nuremberg ilkeleri içindeki insanlığa karşı suç kavramı hemen
tümüyle soykırım sayılmış olmaktaydı. Ancak, bu karar soykırımla savaş
arasındaki bağı ortadan kaldırıyordu. Yani soykırımın savaş sırasında olduğu
gibi barış döneminde de işlenebileceği kabul ediliyordu. Öte yandan,
18
soykırım, savaşan ülkenin işgal ettiği yerlerde işlenebileceği gibi, o ülkenin
kendi sınırları içinde de işlenebiliyordu.
Böylece hangi nedenle, zamanda ve yerde olursa olsun, ciddi sayıda
insan ölümü soykırım suçu sayıldı41.
- Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ve
Sonraki Gelişmeler
BM Genel Kurulunun 9.12.1948 tarih ve 260 A (III) sayılı kararıyla
kabul ettiği ve 12.1.1951 tarihinde yürürlüğe giren Soykırım Suçunun
Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi açıkça bu eylemin bir
uluslararası hukuk suçu olduğunu bildirmektedir (mad.l)42. Ancak,
Uluslararası Adalet Divanı (UAD) 28.5.1951 tarihli Soykırım Sözleşmesine
Çekinceler konusundaki danışma görüşünde, anılan Sözleşmenin temelindeki
ilkelerin devletleri her türlü sözleşme bağının dışında da bağlayan, uygar
uluslarca tanınan ilkeler olduğunu bildirmek suretiyle, soykırımın
yasaklanmasının bir hukuk genel ilkesi olduğunu teyid etmiş olmaktadır. UAD
aynı görüşünü 5.2.1970 tarihli Barcelona Traction (İkinci Aşama)
Davası’na ilişkin kararında da tekrarlamıştır43.
Söz konusu savaş suçlularının yargılanıp cezalandırılması, öğretide,
kimi açılardan kuramsal birtakım eleştirilere yer vermiştir. Eleştiriler özellikle
iki hukuk genel ilkesi üzerinde yoğunlaşmıştır: 1) Latince nullum erimen
sine lege özdeyişiyle belirtilen, yasanın öngörmediği suç ve ceza
olamayacağı yolundaki hukuk genel ilkesi; 2) Bir kişinin kendi davasında
yargıç olamayacağı konusundaki hukuk genel ilkesi. Böylece, ilk eleştiri ile
sonradan yapılan bir andlaşma ile önceki eylemlerin yargılanıp
cezalandırılamayacağı görüşü savunulurken, ikinci eleştiri ile de yargılayanların
41 Aktan, a.g.m., s.8
42 Sözleşmenin hazırlık çalışmaları ve komisyonların hazırlamış oldukları taslak metinler için Bknz :
Pieter N. Drost, Genocide , A.W. Sythoff- Leyden, 1959 ; Schabas, a.g.e., s.51-102
43 Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk Dersleri, II.Kitap, Ankara , Turhan Kitabevi, 6.b, 1999,
s.177-178 ; Mahmut Göçer , Uluslararası Hukuk ve İnsan Haklarının Uluslararası Korunması ,
Seçkin Yayınevi, 1.b, Ankara 2002
19
da davacının da aynı devletler olmasının hukuksal sakıncaları belirtilmektedir.
Bu eleştirilere rağmen BM Genel Kurulu 11.12.1946 tarih ve 96 (I) sayılı
kararı ile Nüremberg Mahkemesi ilkelerini uluslararası hukuk ilkeleri olarak
teyid ettiğini oybirliğiyle açıklamıştır. Yine, Genel Kurul, 21.11.1947 tarih ve
177 (II) sayılı bir karar ile, anılan ilkelerin bir BM belgesi olarak
değerlendirilmesi için Uluslararası Hukuk Komisyonunu görevlendirmiştir.
Komisyon bu görevini 1950 yılında tamamlayarak “Nüremberg İlkelerinin
İfade Edilmesi” başlıklı bir raporu kabul etmiştir. Öte yandan, BM Genel
Kurulunun 26.11.1968 tarih ve 2391 (XXIII) sayılı kararı ile kabul edildikten
sonra, gerekli imza ve onayları toplayarak 11.11.1970 ‘de yürürlüğe giren
Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçların Zamanaşımına Uğramaması
Konusundaki Sözleşme de, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar
tanımlarını Nüremberg Askeri Mahkemesi Statüsüne gönderme yaparak
vermektedir44.
Nüremberg ve Tokyo Uluslararası Mahkemelerinden sonra son
yıllarda savaş suçlularının cezalandırılması amacına yönelik olarak önemli
gelişmeler kaydedilmiştir. Bu çerçevede, uluslararası uygulamada ilk kez
örneği görülen, BM Güvenlik Konseyinin 3.5.1993 tarih ve 808 sayılı ye
25.5.1993 tarih ve 827 sayılı kararlarıyla “Eski Yugoslavya Ülkesinde
1991’den İtibaren İşlenen Uluslararası İnsancıl Hukukun Ağır
İhlallerinden Sorumlu Suç Faillerinin Yargılanması İçin Uluslararası
Mahkeme” kurulmuştur. Bunu, Güvenlik Konseyinin 8.11.1994 tarih ve 955
sayılı karan ile kurulan Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi izlemiştir45.
Anılan Mahkemelerin Statülerinde 1949 Cenevre İnsancıl Hukuk
Sözleşmelerine, genel olarak uluslararası silahlı çatışmalar hukukunun
yapılageliş kurallarına, 1948 Soykırım Sözleşmesine ve Nüremberg
Mahkemesi kararlarıyla insanlığa karşı suç oluşturduğu kabul ve ilgili Güvenlik
Konseyi kararları ile teyid edilen silahlı çatışmalar sırasında sivillere karşı
girişilen öldürme, işkence köleleştirme, ırza geçme v.b. suçları kapsayan
44 Pazarcı, a.g.e. , II.Kitap, s.176
45 Pazarcı, a.g.e. , II.Kitap, s.176
20
uluslararası kurallara aykırı olarak işlenen suçların faillerinin yargılanarak
cezalandırılması öngörülmektedir. Anılan mahkemelerin statülerinde aynı
suçla ilgili olarak hem bir ulusal mahkemenin hem de uluslararası
mahkemenin kendini yetkili görmesi durumunda, ilgili uluslararası mahkemenin
yetkisinin üstünlüğü kabul edilmekte ve ulusal mahkemenin davaya bakmaya
son vererek bütün bilgi ve belgeleri uluslararası mahkemeye aktarması
gerekmektedir. Yine anılan mahkemelerin statülerinde, gerek ulusal
mahkemelerce gerekse uluslararası mahkemece bir davaya bakılmış ve
karar kesinleşmişse, Non bis in idem ilkesi gereğince, bu davaya yeniden
bakılamayacağı öngörülmektedir46.
Bu konudaki son ve en önemli gelişme, BM çerçevesinde 15.6.1998
ve 17.7.1998 tarihleri arasında Roma’da gerçekleştirilen bir diplomatik
konferans sonunda Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsünün kabul
edilmesi olmuştur. Statüye göre47, Uluslararası Ceza Mahkemesi dört tür
uluslararası ağır suç faillerini yargılamak ve cezalandırmakla yetkili
kılınmaktadır (Mad. 5). Bu suçlar şunlardır: Soykırım suçu, insanlığa karşı
suçlar, dar anlamda savaş suçları ve saldırı suçudur48.
III. SOYKIRIM SUÇUNUN UNSURLARI
Soykırım suçunun unsurları Sözleşmenin 2. maddesinde belirtilmiştir.
Sözleşmeye göre soykırım suçunun oluşabilmesi için üç unsur gereklidir.49
– Ulusal, etnik , ırki veya dini bir gurubun varlığı.
– Böyle bir guruba mensup kişilerin salt gurup mensubu olmaları
nedeniyle öldürülmesi, ciddi şekilde bedensel veya ruhsal zarara
uğratılması ; yahut böyle bir gurubun fizik varlığını kısmen veya
46 Pazarcı, a.g.e. , II.Kitap, s.177
47 Bu mahkemeyi kuran Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’ne 60 ncı onay şartı 11 Nisan
2002 de gerçekleşti. Böylece Roma Statüsü 1 Temmuz 2002 tarihinde yürürlüğe girdi.
48 Bknz, Roma statüsü 5/1 inci maddesi ; Pazarcı, a.g.e. , II.Kitap, s.177
49 Sadi Çaycı , “Hukuksal Açıdan Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni Ayaklanmaları ve Alınan
Önlemler” Silahlı Kuvvetler Dergisi, sy.369, Temmuz 2001, s.21-22 ; Elekdağ, a.g.m. ; Sosyal,
a.g.e., s. 8
21
tamamen sona erdireceği açıkça belli olan yaşama koşullarına tabi
tutulması; gurup içinde doğumları önleyecek tedbirlerin zorla
uygulanması yahut bir gurubun çocuklarının bir başka guruba zorla
nakledilmesi,
– Böyle bir gurubu kısmen veya tamamen yok etme kastı.
- Soykırım Suçunun Sanığı
Sözleşmenin 4. maddesine göre sanık gerçek kişidir. İster idare
eden, ister özel şahıs olsun, buradaki sorumluluk ferdi sorumluluktur. Bu
sebeple de üst merciin emrini yerine getirmiş olmak; o şahsı, yani faili işlediği
soykırım suçundan kurtaramaz50.
Hangi mevkide olursa olsun herkes soykırım suçuyla yargılanabilir. Bu
demektir ki, sadece soykırımı planlayan ve yapılmasını emreden bir devlet
başkanı ya da hükümet başkanı değil, suçu işleyen sıradan bir asker veya
kapı komşusu da soykırım suçunun sanığı olabilir. UCM Roma Statüsü
madde 33 (2) açıkça, bir üstün emirlerine uymayı soykırım suçlamasına karşı
yasal bir savunma nedeni olarak kabul etmemiştir51.
Uluslararası ceza yargılamasında prensip olarak devlet başkanları
görevleri dahilinde yaptıkları şeylerden dolayı başka devletlerce yargılanması
mümkün değildir. Başta Soykırım sözleşmesi ve UCM Roma Statüsü olmak
üzere bir çok uluslararası belge devlet başkanlarının ve devlet yetkililerinin
evrensellik prensibine konu olan suçlardan biri söz konusu olduğunda bu
sıfatları dolayısıyla yargı muafiyetine sahip olmadıklarını kabul etmektedir52
50 Keskin, a.g.m., s.128 ; Sözleşme Madde 4 : Kişilerin cezalandırılması: “Soykırım suçunu veya
üçüncü maddede gösterilen fiillerden birini işleyenler, anayasaya göre yetkili yöneticiler veya kamu
görevlileri veya özel kişilerde olsa cezalandırılır.”
51 UCM Roma Statüsü Madde 33 : Üst emirleri ve hukukun emri: 1- Mahkemenin yargı yetkisi
içindeki bir suçun bir kimse tarafından hükümet veya asker veya sivil bir üstün emirlerine uyularak
işlenilmiş olması gerçeği bu kimseyi cezai sorumluluktan kurtaramaz. Ancak;
- a) Kişi hükümetin veya söz konusu üstlerinin emirlerine uymak için kanuni bir yükümlülük
altında olduğunda ;
- b) Kişinin verilen emrin kanunsuz olduğunu bilmediğinde ve;
- c) Emrin açıkça kanunsuz olmadığında,
2- Bu maddeye mahsus olarak , soykırım yapma emri veya insanlığa karşı suçlar açıkça kanunsuzdur.
52 Arzu Alibaba , “Ulslararası Ceza mahkemesinin Kuruluşu” AÜHFD., sy. 1-4, 2000, s.183 ;
22
Soykırım kendiliğinden oluşan , işlenen bir suç değildir. Soykırım planlı
ve teşkilatlı bir suçtur. Ayrıca , plan veya soykırıma ilişkin koşullar , suçlanan
kişilerce bilinmelidir53. Kişiler ancak bu durumda soykırımdan sorumlu
tutulabilirler.
Sözleşmede devlet veya tüzel kişiliği olan diğer gruplar
cezalandırılacak kişiler arasında sayılmamıştır. Eğer soykırım , bir devletin
veya bir grubun planlı bir faaliyeti olarak uygulanmış ise, o devletin veya
grubun yöneticileri ve suça iştirak edenler soykırım suçunun sanığı
olacaklardır.
Soykırım suçunda devlet, bu suçun sanığı olamayacaksa , hiçbir
sorumluluğu yok mudur? Elbette ki hayır. Devletlerin bu suça ilişkin
sorumluluğu, kişi veya grubun eylemi devlete bağlanabildiği taktirde,
Devletlerin haksız fiillerden doğan uluslararası sorumluluğu çerçevesinde
maddi ve manevi zararı tazmin şeklinde ortaya çıkmaktadır. UCM Roma
Statüsünün 25(4) maddesinde bu husus “Bu statüdeki bireysel cezai
sorumlulukla ilgili hiçbir hüküm devletlerin uluslararası hukuka göre
sorumluluğunu etkilemeyecektir.” denilmek suretiyle açıklanmıştır. Devletlerin
sorumluluğu ikinci bölümde ayrıntılı olarak ele alınacaktır.
UCM Roma Statüsü Madde 25 : Resmi Mevkinin Geçersizliği : “1- Bu statü resmi mevkilerine
dayanarak herhangi bir farklılık tanımaksızın tüm insanlara eşit olarak uygulanacaktır. Özellikle bir
devlet veya hükümet başkanı , hükümetin veya parlamentonun bir üyesi , seçilmiş bir temsilci veya bir
hükümet yetkilisi olarak resmi bir mevki , hiçbir şekilde bir kimseyi bu Statü hükümlerindeki cezai
sorumluluktan muaf tutmayacaktır, ne de bu kendi başına cezanın hükmünde bir indirimde bulunmak
için neden oluşturacaktır
2- Ulusal veya uluslararası hukuka göre bile olsa , bir kimsenin resmi mevkisine bağlı olabilen
dokunulmazlıklar veya özel usul kuralları , mahkemeyi böyle bir kimse üzerinde yargı yetkisini
uygulamaktan engellemeyecektir.”
53 Çaycı, a.g.m., s.22
23
- Soykırım Suçunun Mağduru
Sözleşmenin 2. maddesine göre soykırım suçu milli, etnik, ırki, veya
bir gruba karşı işlenebilmektedir. Soykırım teriminin mucidi olan Lemkin’in
soykırım anlayışı çok genişti. Azınlıkların siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel,
moral, fizik, biyolojik olarak yok edilmesini soykırım olarak tanımlıyordu..
Sonradan gelişen hukuk, her grubun değil, sadece bazı grupların ve sadece
fizik ve biyolojik olarak yok edilmesi amacıyla işlenen fiilleri soykırım saydı.
Yani Lemkin’in tanımı çok daralttı54.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğinin, Soykırım Sözleşmesine
yönelik ilk taslağında (mad. 1) korunan gruplar ırki, milli, dilsel, dini, ve siyasi
gruplar olarak belirlenmiştir. Aynı maddenin 3. fıkrasında da kültürel, tarihi,
dilsel ve dini haklara yönelik eylemler de soykırım olarak kabul edilmiştir.
Daha sonra soykırım sözleşmesinin hazırlanması için oluşturulan BM Özel
Hukuk Komisyonunun hazırladığı taslak sözleşmenin 2. maddesinde korunan
gruplar, milli, ırki, dini ve siyasi gruplar olarak benimsendi. Taslağın 3.
maddesinde kültürel soykırım ayrı bir madde halinde düzenlendi. Nihai olarak
BM Genel Kurulunun 1946 yılı Aralık ayı içerisinde yaptığı toplantıda 96 sayılı
karar ile soykırım sözleşmesi kabul edildi . Sözleşmede korunan gruplar milli,
etnik, ırki ve dini gruplarla sınırlandı55.
Sözleşme ile siyasi gruplar hem de diğer gruplar Sözleşme dışı
tutuldu. Tarihte en sık görülen ve en çok sivil ölümüne neden olan
mücadeleler siyasi amaçlar güden gruplar arasında cereyan etmektedir.
Örneğin, Kamboçya’da Pol Pot rejiminin yaptığı ve 2 milyona yakın sivilin
hayatına mal olan katliamlar Sözleşme’deki soykırım tanımının dışında
kalmaktadır. Aynı şekilde Sovyetler Birliği’nde Ekim Devrimi çerçevesindeki
ölümler de soykırım sayılmamaktadır. Çünkü bu eylemler siyasi gruplara
karşı işlenmiştir. Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin birçok
kararına göre, bazı istisnai fiiller hariç, Bosna-Hersek’te Sırpların etnik
54 Aktan, a.g.m., s.7
55 BM Genel Sekreterliğinin ve Komisyonun taslak metinleri için Bknz. : Schabas, a.g.e., s.553-564 ;
Drost, a.g.e., s.8-119
24
temizliği bile soykırım suçu dışında tutulmuştur. Siyasi mücadelede sivil
öldürme yine suçtur, ancak bu suç soykırım değildir56.
Sözleşmede, taslakların aksine kültürel soykırımdan sözedilmemesi
kültürel soykırım kavramının da Sözleşme dışında kaldığını göstermektedir.
Sözleşme’de siyasi gruplara karşı yapılan eylemlerin ve azınlıkların
kültürünün zorla yapılan asimilasyon sonucu yok edilmesinin soykırım suçu
sayılmaması, Sözleşme’nin uygulama alanını iyice daraltmıştır. Bu nedenle
Sözleşme’nin kabul edildiği 1951’den 1992’ye kadar geçen süre içinde, birkaç
fazla önemli olmayan istisna dışında uygulanamaması sert tepkilere yol
açmış, Sözleşme’nin hiçbir işe yaramadığı yönünde eleştiriler olmuştur. Buna
karşılık, çoğunluğu tarihçi, sosyolog veya düşünürler, Sözleşme metnindeki
soykırım tanımı geniş yorumlama yoluna gitmişler, araştırdıkları olaylarda
önemli sayıda sivil nüfusun ölmüş olması halinde soykırım işlendiğini iddia
etmişlerdir. İkinci bir grup bilim adamıysa, Sözleşme’nin 2. maddesini
genişletmek için yeni tanımlar önermiştir. Her iki taraf da Sözleşme ile
soykırıma karşı korunan dört grubun dışında kalan gruplara dönük
katliamların zaten insanlığa karşı suç kavramı çerçevesinde korunmakta
olduğunu görmezden gelmişlerdir. Zira uluslararası toplum, soykırımdan farklı
olarak insanlığa karşı işlenen suçlara karşı aynı duyarlılığı göstermiyordu.
Onların korunması çini Nürenberg türü uluslararası mahkemeler kurmaya
hazır değildi. Özetle, bu grupların barışta insan hakları hukuku, savaşta da
insani hukuk ya da savaş hukuku çerçevesinde etkin korunması
sağlanamamaktaydı57.
Bu durum Bosna – Hersek ve Ruanda’da cereyan eden olaylardan
sonra kurulan uluslararası ceza mahkemesinin çalışmalarıyla büyük ölçüde
değişti. İnsanlığa karşı suçlarla, savaş suçları işleyenler cezalandırılmaya
başladı. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne ilişkin Roma Statüsü ise, hukuktaki
tüm boşlukları kapattı. İnsanlığa karşı suçların barış zamanında
56 Aktan, a.g.m., s.9
57 Aktan, a.g.m., s.9
25
işlenebileceğine ilave olarak, bu suçların ve savaş suçlarının sadece
devletlerarası savaşlarda değil, iç çatışmalarda da işlenebileceği kabul edildi.
Roma Statüsü soykırıma ilişkin Sözleşme’nin 2. Maddesini aynen alıp
kendisinin 6. Maddesi yaptı. Buna karşılık yeniden yazımdan geçen insanlığa
karşı suçlara ilişkin Roma Statüsü’nün 7. maddesiyle, Eski Yugoslavya ve
Ruanda için kurulan uluslararası mahkemelerin statülerindeki ilgili maddeler,
Sözleşme’nin kapsamadığı diğer gruplara karşı işlenen katliam, mezalim ve
tehcir vb. suçlarını da içerdi58.
Sözleşmenin 2. maddesinde bir grubun, kısmen veya tamamen, yok
edilmesi amacıyla işlenen fiillere soykırım denmektedir. Yani bu fiillerin
soykırımı oluşturması için, bir grubun tümünü yok etmek gerekmemekte ,
grubun bir kısmını yok etmek yeterli görülmektedir. Sözleşmenin yapıcıları,
bu hükümle, muhtemelen, bir grubun tümünün yok edilmesini beklemeden,
uluslararası toplumun soykırım yapıldığı sonucuna varmasını ve birinci
maddede öngörülen soykırımın engellenmesi, ve cezalandırılmasını
zamanında sağlamayı amaçlamışlardır59.
Uluslararası Ceza Mahkemesi Hazırlık Komisyonunun 12-30 Haziran
2000 tarihinde, New York’taki beşinci oturumunda Roma Statüsünün 6 .
maddesinde tanımlanan soykırım suçunun unsurlarını tartışılmış ve bunlar
üzerinde bir fikir birliğine varılmıştır. Roma Statüsünün 6. maddesi , Soykırım
Sözleşmesinin 2. maddesini aynen benimsemiştir. Komisyonun kabulüne
göre soykırım suçunun mağduru olan kişi veya kişiler ancak , belirli bir
ulusal, etnik, ırki veya dini gruba ait olmalıdır60. Diğer gruplar burada da
soykırım koruması içerisinde değerlendirilmemiştir.
- Soykırım Suçunun Maddi Unsuru (Cezalandırılan fiiller)
Soykırım suçunda cezalandırılan fiiller Sözleşmenin 3. maddesinde
sayılmıştır. Buna göre ;
58 Aktan, a.g.m., s.10
59 Aktan, a.g.m., s.13
60 Hazırlık Komisyonu çalışmaları için Bknz. : www.un.org/law/icc/statute/elements/elemfra.htm.
veya www.preventgenocide.org/genocide/elements.htm
26
– Soykırımda bulunmak,
– Soykırımda bulunulması için işbirliği yapmak,
– Soykırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak,
– Soykırımda bulunmaya teşebbüs etmek ,
-Soykırıma iştirak etmek, sözleşmeye göre cezalandırılması gereken
eylemlerdir.
- Soykırım Eylemleri
Soykırımda bulunmak eyleminin hangi yöntemlerle gerçekleştirilebile –
ceğini sözleşmenin 2. maddesinde aramak gerekir. Uluslararası Ceza
Mahkemesi Hazırlık Komisyonunun 12-30 Haziran 2000 tarihinde, New
York’taki beşinci oturumunda hangi eylemlerin soykırım suçunu oluşturduğu
beş ayrı başlık altında tartışılmıştır61.
Öldürmek Suretiyle Soykırım: Bir veya daha fazla kişinin , ulusal,
etnik, ırki veya dini grubun bir parçasını veya tamamını kısmen veya
tamamen yok etme niyetiyle , bu gruplardan birine ait bir veya daha fazla
kişiyi öldürmesidir. Öldürmek terimi ölüme neden olmayı da kapsamaktadır.
Ciddi Surette Bedensel ve Zihinsel Zarar Vermek Suretiyle
Soykırım: Bir veya daha fazla kişinin , ulusal, etnik, ırki veya dini grubun bir
parçasını veya tamamını kısmen veya tamamen yok etme niyetiyle , bu
gruplardan birine ait bir veya daha fazla kişiye, işkence, tecavüz, cinsel taciz
veya insani olmayan alçaltıcı davranışlarla bedensel ve zihinsel zararlar
vermesidir. Ancak bu zarar verme şekilleri işkence, tecavüz, cinsel taciz,
alçaltıcı davranışlarla sınırlandırılamaz.
Hayat Şartlarını Kasten Değiştirmek Suretiyle Soykırım: Bir veya
daha fazla kişinin , ulusal, etnik, ırki veya dini grubun bir parçasını veya
tamamını kısmen veya tamamen yok etme niyetiyle , bu gruplardan birinin
61 Bknz. : www.un.org/law/icc/statute/elements/elemfra.htm. ; www.preventgenocide.org/ genocide/
elements.htm
27
tamamının veya bir kısmının fiziksel varlığını ortadan kaldıracağını
hesaplayarak, hayat için gerekli, yiyecek veya vazgeçilmez kaynaklarından
zorunlu yoksun bırakma, sağlık hizmetinden yoksun bırakma ,sistematik
evlerinden kovma veya başka yöntemlerle yaşama şartlarını ciddi şekilde
zorlaştıran , imkansız hale getiren eylemleridir.
Ruanda için kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin verdiği 1998
tarihli Akayesu kararı, tecavüzün korunan bir grubun üyelerine ciddi bedensel
ve ruhsal hasar verecek bir metot olarak uygulanmasının soykırım suçunu
oluşturduğuna hükmederek bir dönüm noktası olmuştur. Buna ek olarak
kararda, tecavüzün bir gruptaki doğumları engelleme aracı olarak
kullanılabileceği belirtilmiştir. Örneğin, etnik kökenin babanın kimliğine göre
belirlendiği toplumlarda bir kurbana onu hamile bırakmak üzere tecavüz
etmek kurbanın kendi grubuna dahil bir çocuk doğurmasını
engelleyebilmektedir62.
Doğumları Engellemek Yoluyla Soykırım: Bir veya daha fazla
kişinin , ulusal, etnik, ırki veya dini grubun bir parçasını veya tamamını
kısmen veya tamamen yok etme niyetiyle, grubun bir veya daha fazla üyeleri
üzerinde doğumları engelleyici tedbirler almaktır. Bunlar çeşitli tıbbi
müdahaleler , genetik yöntemler ve başka surette yapılan kısırlaştırma
eylemleridir. Bu sayede grubun yeni üyeleri meydana gelemeyeceğinden
belirli bir zaman sürecinde grup yok olacaktır.
Çocukları Zorla Bir Başka Gruba Nakletmek Yoluyla Soykırım: Bir
veya daha fazla kişinin , ulusal, etnik, ırki veya dini grubun bir parçasını veya
tamamını kısmen veya tamamen yok etme niyetiyle, gruba ait bir veya daha
fazla çocuğu , zorla başka bir gruba nakletmektir. Zorlama terimi fiziksel
baskı ile sınırlandırılmaz. Fakat psikolojik eziyet, alıkoyma, baskı, şiddet
korkusuna neden olma , zorlayıcı baskıcı çevrenin avantajını kullanma gibi
62 Bknz “Uluslararası Af Örgütü – Uluslararası Ceza Mahkemesi Bilgi Notu 3 – Soykırım
Suçunun Yargılanması” , www.amnesty-turkiye.org/arsiv/vifois1005200203.shtml
28
baskı veya kuvvet tehdidini kapsayabilir. Suçu işleyen kimsenin , naklettiği
kişi veya kişilerin çocuk olduğunu biliyor olması yada bilmesi gerekmektedir.
Burada çözülmesi gereken bir konu, çocuk teriminden ne anlamak
gerektiğidir. Bir başka ifadeyle kimler çocuktur? Soykırım sözleşmesinde
çocuğun tanımı yapılmamıştır. Bu sorunun yanıtını diğer uluslararası
belgelerde aramak gerekir. BM Genel Kurulunun 1989 tarihli 44/25 sayılı
kararıyla kabul edilen ve 02.09.1990 tarihinde yürürlüğe giren Çocuk Hakları
Sözleşmesinin 1. maddesinde çocuğun tanımı; “ Çocuğa uygulanabilecek
olan kanun rüştün daha erken yaşta kazanılmasını öngörmemiş ise on
sekiz yaşın altındaki her insan çocuk sayılır” şeklinde yapılmıştır63. ABD
ve İsrail soykırım mevzuatında da çocuk on sekiz yaş altı olarak kabul
edilmiştir64. Uluslararası Ceza Mahkemesi Hazırlık Komisyonunun 12-30
Haziran 2000 tarihinde, New York’taki beşinci oturumunda çocuk ; on sekiz
yaş altındaki insanlar olarak kabul edilmiştir65.
Buna rağmen on sekiz yaşın soykırım suçuna yönelik olarak fazla
olduğunu savunan görüşler varıdır. Bu görüşü savunan kişiler , on sekiz
yaşındaki bir kişinin kişiliğinin oluştuğunu , bunu ailesinden veya mensup
olduğu gruptan başka gruba nakletmenin, kazanmış olduğu milli , etnik ,
ırksal, ve dini duyguları silemeyeceğini ileri sürmektedir. Bu görüşün tam
aksine sadece çocuklar değil , yetişkinlerin başka gruba nakledilmesinin de
soykırım olarak kabul edilmesi gerektiğini savunan görüşler de vardır66.
- Soykırımda Bulunmak İçin İşbirliği Yapmak, Soykırıma
Doğrudan ve Aleni Surette Kışkırtmak, Soykırıma Teşebbüs
Etmek veya İştirak Etmek
UCM Roma Statüsünün 25 (3) (b) maddesine göre soykırım suçu
işleyen ya da işlemeye yeltenen birine bu suçun işlenmesini emreden, suça
63 Çocuk Hakları Sözleşmesinin Türkçe ve İngilizce metni için Bknz. ; Doğru, a.g.e., s.218
64 Schabas, a.g.e. , s.176
65 Bknz. : www.un.org/law/icc/statute/elements/elemfra.htm. ; www.preventgenocide.org/ genocide/
elements.htm
66 Schabas, a.g.e. , s.176
29
teşvik veya tahrik eden herkes soykırım suçlusudur. Ayrıca 25 (3) (e)
maddesi uyarınca da bir kimsenin doğrudan ve alenen diğerlerini soykırım
suçu işlemeye kışkırtması da soykırım suçunu oluşturur67.
UCM Roma Statüsünün 25 (3) (c ) maddesine göre bir başkasının
soykırım suçu işlemesine veya işlemeye teşebbüs etmesine yardım eden,
cesaret veren herkes soykırım suçlusudur. 25 (3) (f) maddesi soykırım suçu
işlemeye yeltenen herkesin soykırım suçlusu olduğunu belirtir. Soykırım
Sözleşmesinin 3. maddesinin tersine, soykırım yapmak için gizlice anlaşmak
açıkça bir suç olarak tanımlanmamasına rağmen Statünün 25. maddesi bunu
suç olarak kabul etmiştir.
Sözleşmenin 3. maddesine göre soykırım suçunda tahrik, teşebbüs
ve iştirakle ilgili hükümler uygulama alanı bulmaktadır ve cezai müeyyide
altına alınmıştır. Mesela, demeçler vererek yahut yayın vasıtaları ile halkı
soykırım suçunu işlemeye teşvik; henüz hiçbir hazırlayıcı hareket vukua
gelmemiş bile olsa suçunu işlemek gayesiyle anlaşma da
cezalandırılmaktadır68.
67 UCM Roma Statüsü Madde 25 : Bireysel Cezai Sorumluluk : “1-Mahkeme gerçek kişiler
üzerinde bu statüye uygun olarak yargı yetkisine sahip olacaktır.
2- Mahkemenin yargı yetkisi içindeki bir suçu işleyen kimse, bireysel olarak sorumlu olacaktır ve bu
Statüye uygun bir şekilde cezalandırılmaya müstahak olacaktır.
3-Bu Statüye uygun olarak, bir kimse mahkemenin yargı yetkisi içinde yer alan bir suçtan dolayı
cezalandırılmaya müstahak veya sorumlu olacaktır, eğer bu kimse :
- a) İster bireysel isterse başkasıyla birlikte veya – diğer kimse cezai olarak sorumlu olsun olmasındiğer
bir kimse vasıtasıyla , böyle bir suç işlerse ;
- b) Gerçekte olan veya teşebbüs edilen böyle bir suçun işlenmesini emreder , yardımcı olur veya
teşvik ederse ;
- c) Böyle bir suçun işlenmesini kolaylaştırmak amacıyla yardımcı olur , cesaretlendirir veya
işlenmesi için vasıtalar sağlamakta dahil işlenmesine veya işlenmesi girişimine yardımcı olursa ;
- d) Böyle bir suçun işlenmesine veya işlenmesi girişimine genel bir amaçla hareket eden bir grup
kimse ile diğer bir yolla katkıda bulunursa ; böyle bir katkı kasten olacaktır veya da ;
- i) Böyle bir eylemin veya amacın , mahkemenin yargı yetkisi içinde bulunan bir suç
işlenmesini içerdiği durumda grubun suç faaliyetini veya suç amacını daha da ilerletme amacıyla
yapılacaktır.
- ii) Grubun suçu işleme niyetinin bilindiği halde yapılması ;
- e) Soykırımla ilgili olarak , doğrudan veya açıktan diğerlerini soykırım işlemeye kışkırtmak;
- f) Önemli bir adım aracılığıyla suçun icrasını başlatacak eylemi yaparak böyle bir suçu işlemeye
teşebbüs etme , fakat suçun kişinin niyetinden bağımsız koşulandan dolayı gerçekleşmemesi .
Bununla birlikte söz konusu suçu işleme gayretini terk eder veya suçun tamamlanmasını önlerse , bu
kimse eğer tamamen ve kendi isteği ile suç amacını terk ederse , bu suçu işlemeye teşebbüsten dolayı
bu Statü hükümlerince cezalandırılmak için sorumlu tutulmayacaktır.
4- Bu statüdeki bireysel cezai sorumlulukla ilgili hiçbir hüküm devletlerin uluslararası hukuka göre
sorumluluğunu etkilemeyecektir.”
68 Keskin, a.g.m., s.128
30
Soykırım Sözleşmesine ve UCM Roma Statüsüne göre , gerek
soykırım fiilleri , gerekse bu fiillerin işlenmesi için gizil ittifak yahut doğrudan
ve açıkça soykırıma teşvik eylemleri , soykırıma teşebbüs ve soykırıma
iştirak suç sayılacak ve cezalandırılacaktır69.
- Soykırım Suçunda Manevi Unsur ( Kast )
Soykırım suçunda genel kast, yani genel nitelikte yasaklanmış fiillerin
bilerek işlenilmesi yeterli değildir. Ayrıca özel kast, yani sözleşmede belirtilen
“milli, etnik, ırki veya dini bir grubu kısmen veya tamamen imha etmek
niyeti ” şarttır. Bu kast olmadan gruplara karşı bu tip fiiller işlense bile
soykırım suçu değil, adi suç ve ya insanlığa karşı suç oluşacaktır70.
Bu suçun manevi unsuru, en önemli ve belirleyici unsurdur.
Sözkonusu grubu “kısmen veya tamamen yok etme kastı”nın mevcut
olması gerekir. Bu kilit ibare savaşlara, isyanlara vs. ilişkin başka amaçların
sonuçları olan diğer “adam öldürme”lerden, soykırımı ayırdeder. Adam
öldürme fiili ulusal, etnik ırki veya dini bir grubun üyelerini sırf bu grubun
üyeleri oldukları için açık veya örtülü bir şekilde yok etmeyi hedef aldığı
zaman soykırımına dönüşür. Sayılarının büyüklüğü, ancak gruba yönelik
böyle bir kastın belirtisi olarak ele alınabilirse anlam kazanır71.
Sözleşme’nin en önemli özelliklerden biri, soykırım suçunun oluşması
için soykırım fiillerinin ancak dört gruptan birini yok etme iradesiyle işlenmesi
gereğidir. Grup olarak yok etme iradesi “özel kast” şeklinde olmak
zorundadır. O halde soykırım suçunda kast nasıl tespit edilecektir? Eğer
suçun failleri , eylemlerini soykırım işlemek amacıyla yaptıklarını kabul
ettikleri taktirde sorun yoktur. Ancak açık ikrar olmadığı taktirde sorun
başlamaktadır. Bazı hukukçular bu noktada fiillerin sonucuna bakmak
69 Çaycı , a.g.m., s. 22
70 Keskin, a.g.m., s.127
71 Soysal, a.g.e., s.8
31
gerektiğini vurgularken, bu filler sonucunda söz konusu gruba ilişkin ciddi
sayıda ölümün vuku bulmuş olmasını yeterli saymaktadırlar72.
Soykırım yapanlar yok etme iradesini genellikle açıklamamaktadırlar.
Soykırımı kanıtlamak için iradeye ilişkin yazılı ve sözlü açık kanıtlar
bulunmaması halinde, ciddi sayıdaki ölümün dışındaki bazı unsurları da göze
almak gerekir. Soykırım suçu çoğunlukla devletlerin ya da devlet gibi yaygın
örgütlerin iradesiyle işlendiğinden, “özel kast” şartının yerine gelmesi için
suçun örgütlü bir güç tarafından işlenmiş olup olmadığına bakılmaktadır.
Soykırım bir grup gibi çok sayıda kişinin yok edilmesi olduğundan bu örgütlü
gücün çok önceden bir plan hazırlayıp hazırlamadığı önemlidir. Ayrıca bu
örgütlü gücün planını örgütleyerek, eşgüdüm içinde, sistematik ve kitlesel
biçimde uygulanması gereklidir73.
Soykırım için gerekli yok etme iradesinin varlığını ispat için, soykırım
fiillerinin uygulanmasından önceki döneme bakıp, bu iradenin oluşmaya
başlayıp başlamadığını araştırmak gerekir. Örgüt, plan ve örgütlü
uygulamanın mevcudiyeti, yok etme kastının mevcudiyetine karine
sayılmaktadır74.
Suçun amacı yanında bu amacın nedeni de soykırım suçunda hayati
önemi haizdir. Buna saik denir. Nurenberg İlkeleri 6(c) ‘de tanımlanan
insanlığa karşı suçların “sivil halklara karşı siyasi, ırki ve dini nedenlerle”
işlenmesi öngörülüyordu. 96(1) sayılı kararda ise soykırımın “dini, ırki, siyasi
ve diğer herhangi bir nedenle” işlenebileceği kaydediliyordu. Bu haliyle
soykırımın saiki insanlığa karşı suçun saikinden bile geniş tutulmuştu. Bir
başka ifadesiyle, bir grupla mevcut dini veya siyasi ya da akla gelebilecek
herhangi bir ihtilaf nedeniyle (saik) çıkabilecek bir silahlı mücadelede önemli
sayıda sivilin öldürülmesi hem soykırım hem insanlığa karşı suç
olabiliyordu75.
72 Aktan, a.g.m., s.10
73 Aktan, a.g.m., s.10
74 Schabas, a.g.e. , s.217-226 ; Aktan, a.g.m., s.11
75 Aktan, a.g.m., s.11
32
Sözleşmedeki durum ise çok farklıdır. 2. madde, soykırımdaki yok
etme kastını, belirten dört gruba inhisar ettirmekle kalmamış, yok etmenin
nedenini de yukarıda işaret edilen iki belgedeki nedenlere oranla, son derece
daraltmıştır.
Sözleşme müzakerelerinde yok etmenin nedeni konusu uzun
tartışmalara yol açmıştır. Bir çok ülke temsilcisi saikin kanıtlanmasının çok
zor olduğunu; böyle bir şart aranması halinde mahkemelerin soykırım suçuna
karar vermelerinin imkansızlaşacağını; önemli olanın yok etme iradesiyle
fiillerin işlenmesi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak Özel (Ad hoc ) komitede
Lübnan temsilcisi saikin önemini vurgulamış ve soykırım “ırkçı nefretle ” bir
grubu yok etme olduğunu söylemiştir. Ardından VI. Komite’de yapılan
müzakerelerde İngiliz ve Amerikan delegelerinin itirazlarına karşılık,
Sovyetler Birliği’nin ısrarı, çoğunluğun desteği ve Venezuela’nın aracılığıyla,
dört gruptan birin, başkaca bir neden olmadan , sadece o grup olması
nedeniyle yok etme amacına dönük fiillerin soykırım olması anlamına gelen
“as such” ibaresi Sözleşme’nin 2. Maddesine eklenmiştir76. Ancak bu ibare
genelde tarihçiler tarafından hep ihmale uğramakta soykırım geniş
yorumlanmaktadır.
Soykırım suçunu işlerken saikin kolektif veya bireysel olma niteliğini
göz önüne almak gerekir. Bir birey suç işlerken hedef grubun bir mensubunu
sadece o gruba ait olduğu için öldürmeyebilir. Parasını ve malını almak,
haset duymak, siyasi ihtirası olmak gibi saiklerle de hareket edebilir. Ancak
soykırım kolektif bir suçtur. Soykırımın örgütleyicileri ve plancılarının ırkçı
saikle hareket etmeleri, yani soykırım saikine sahip olmaları gereklidir. Eğer
bunlar gruba karşı ırkçı nefretle değil de başka saiklerle hareket emişlerse ,
işledikleri suça soykırım denemez. Sonuç olarak, soykırım suçunun başarıyla
kovuşturulabilmesi için sanıkların bir grubu grup olarak yok etmek
nedeniyle nefret duyduklarının kanıtlanması gerekir. Soykırımın
76 Schabas, a.g.e. , s.247 ; Aktan, a.g.m., s.11 ; Article II In the present Convention, genocide means
any of the following acts committed with intent to destroy, in whole or in part, a national, ethnical,
racial or religious groups, as such:..” Buradaki “as such” grubun grup olması nedeniyle yok edilmesi
anlamına gelmektedir.
33
cezalandırılması bu tür suçları kapsamaktadır. Başka saiklerle işlenen
kolektif suçlar Soykırım Sözleşmesi dışında kalır. Bu bağlamda klasik
soykırımlara Nazilerin Yahudi soykırımı ile Ruanda soykırımı örnek
gösterilebilir77.
- SOYKIRIM SUÇUNUN NİTELİĞİ
- Soykırımın Uluslararası Suç Sayılması
Uluslararası hukuk basit tanımıyla ; devletler arasındaki ilişkileri
düzenleyen kurallar bütünüdür. Bu tanıma göre uluslararası hukukun süjeleri
ancak devletler olabilir. Ancak zamanla doktrin bu tanımdan ayrılmış gerçek
kişilerin de uluslararası hukukun süjeleri olabileceğinde birleşmiştir.
Uluslararası Adalet Divanı, Birleşmiş Milletler Hizmetinde Uğranılan
Zararların Tazmini , sorununa ilişkin 11 Nisan 1949 tarihli danışma
görüşünde; salt devletleri uluslararası hukuk kişisi sayan klasik öğretiden
ayrılmıştır. Divan bu görüşünde , “ belli bir hukuk sisteminde hukuk kişileri ,
nitelikleri ve hakların kapsamı bakımından zorunlu olarak aynı değildir”
demek suretiyle Uluslararası hukuk düzeninde devletlerden başka varlıkların
da süje olabileceklerini kabul etmiştir78.
Suçların uluslararası niteliği, bu suçların belirlenmesine temel teşkil
eden hukukun uluslararası hukuk olmasından kaynaklanmaktadır. Gerçekten
de Nuremberg Mahkemesi Statüsü’ nün 6. maddesi, barışa karşı suçlar
(saldırı suçu) savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçların uluslararası suç
olduğunu açıkça belirtmektedir. Nuremberg Mahkemesi Statüsü ve kararında
tanınan Uluslararası Hukuk ilkeleri, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından
oybirliği ile kabul edilmiştir79.
Bilindiği gibi , uluslararası hukuk , uluslararası ceza yargılaması söz
konusu olduğunda milli mahkemelerin yargı yetkisini sınırlamaktadır. Bunun
77 Aktan, a.g.m., s.12
78 Edip F Çelik, Milletlerarası Hukuk, I.Kitap, İstanbul , 2.b, 1987 , s.11
79 Nehir Ünel, “Uluslararası Suçlar ve Uluslararası Ceza Divanı” Hukuk Kurultayı 2000, Ankara
Barosu Yayınları,, s.292
34
nedeni ise milli mahkemelerin iç hukuka göre düzenlenmiş olması ve
uluslararası caza hukuku kurallarını uygulamamasıdır. Ancak evrensellik
prensibine göre uluslararası bir suç, ki bu gruba giren suçların uluslararası
toplum bireylerini yakından ilgilendirdiği varsayılmaktadır, her kim tarafından
işlenirse işlensin ve her nerede işlenirse işlensin milli mahkemelerce
yargılanabilmektedir. Bu suçlar öyle suçlardır ki bunların yargılanıp
cezalandırılmasında tüm uluslararası toplum üyelerinin çıkarı vardır ve
cezasız kalmaları düşünülemez80.
Soykırım suçu insanlığa karşı suçların mezalim kategorisinin içinden
çıkmış ve suçlar hiyerarşisi içerisinde en yüksek yerini almıştır. Roma
Statüsünde insanlığa karşı işlenen suçların düzenlendiği 7. maddede değil ,
önemi nedeniyle 6. maddede tek başına ayrı bir suç olarak düzenlenmiştir.
Soykırım suçunun belirlenmesine temel teşkil eden hukukun iç hukuk değil
uluslararası hukuk olmasından dolayı soykırım suçu bir devletler hukuku
suçudur.
- Soykırımın Suçunun Diğer Uluslararası Suçlarla İlişkisi
- Soykırım ve Siyasi suç
Siyasi suçun tam, doğru ve açık bir tanımını bulmak imkansızdır. Bu
gün için böyle bir tanımın bulunabileceği varsayılsa bile, bu tanım ancak
belirli bir yerde ve zamanda bir değer ifade edecektir. Zira, siyasi suç yere ve
özellikle zamana göre son derece değişme gösteren bir kavramdır81. Bu
olanaksızlık karşısında devletin çoğunluğu yasalarında bir tanım vermekten
kaçınmışlardır. Siyasi suç sadece totaliter devletlerin mevzuatında
tanımlanmıştır82.
80 Alibaba , a.g.m., s.182
81 Eralp Özgen, Suçluların Geri Verilmesi , AÜHF Yayınları No: 167, 1962, s. 68 ; Abdullah
Pulat Gözübüyük, “Milletlerarsı ve Milli Hukuk Bakımından Siyasi Suçlar” , Adalet Dergisi ,
sy.4, s.394 ; Naci Şensoy, “Siyasi Suçlar” , İÜHFM, ,c.17, sy .1-2, 1951, s.57
82 Özgen, a.g.e., s.68
35
Mevzuatımızda da siyasi suçun tarifi verilmemiştir. Suçların ne gibi
hallerde siyasi mahiyette olabilecekleri hakkında da kanuni bir hüküm mevcut
değildir. Bu nedenle, mesele yetkili mercilerin ve mahkemelerin taktirine
bırakılmıştır.
Suçluların geri verilmesi ile ilgili 13 Arallık 1957 tarihli Avrupa
Sözleşmesinin83 3. maddesinin 1. bendi uyarınca geri verilmesi istenilen
şahsa yüklenilen siyasi suç olup olmadığının taktiri özellikle kendisinden
istemde bulunulan devlete aittir. Sözleşmenin 3. maddesinin 2. bendinde
siyasi suçun muhtevası çok geniş olarak belirtilmiştir. Devletler Hukuku
Enstitüsü de, Oxford Toplantısında şu karara varmıştır: “Kendisinde geri
verilme isteminde bulunulan bir devlet hal ve şartları göz önüne almak
suretiyle, geri verilmesi istenilen suçlunun işlediği fiilin siyasi suç olup
olmadığını tayin hususunda tam bir taktir yetkisine sahiptir.” Bazı devletler
bu hususu kanun maddesi haline getirmişlerdir. Örneğin Fransız İade
Kanununun 5. maddesi gibi. Milletlerarası Adli Polis Komisyonu Tasarısının
- maddesi de aynı hükmü kapsamaktadır84.
Kopenhag’da Ağustos 1935 tarihinde toplanan Ceza Hukukunun
Birleştirilmesi 6 ncı Konferansında kabul edilen metnin 1 numaralı bendinde
siyasi suç kavramı şu şekilde ifade edilmiştir: “ Devletin örgütüne veya
faaliyetinin ifasına, bunlardan vatandaşlar için doğan haklara karşı işlenen
suçlar siyasidir85.
Suçluların geri verilmesi hakkındaki 25 Aralık 1929 tarihli Alman
Kanununun 2 inci maddesinde “ devletin varlığına ve emniyetine, devlet
Başkanına, bu sıfatı dolayısıyla hükümet üyesine, yasama heyetine, seçime
veya oy vermeyi ilişkin siyasi haklara, yabancı devletlere olan iyi ilişkilere
karşı işlenen suçlar siyasidir “ denilmiştir86.
83 Sözleşme 13 Aralık 1957 tarihinde imzalanmış ve Türkiye tarafından 18 Kasım 1959 tarih ve 7376
sayılı kanun ile kabul edilmiştir.
84 Mehmet Doğan, “Siyasi Suçlar”, Yargıtay Dergisi, c.8, Ocak 1977, s.82
85 Gözübüyük, a.g.m., s.394 ; Şensoy , a.g.m., s.57
86 Kayıhan İçel , “Suçluların Geri Verilmesi Üzerinde Bir İnceleme” , İÜHFM, c.30, sy.3-4, 1965,
s.712 ; Gözübüyük, a.g.m., s.394 ; Şensoy, a.g.m., s.57
36
1930 tarihli İtalyan Ceza Kanununun 8 inci maddesinde, “ devletin
siyasi bir menfaatini veya vatandaşın siyasi bir hakkını ihlal eden suç
siyasidir” denildikten sonra “ tamamen veya kısman siyasi saiklerle işlenmiş
olan umumi suç da siyasi sayılır” denilmiştir87.
Siyasal suç, bir devletin ana yapısını, kuruluşunu varlığını siyasal
menfaatlerini ihlal eden ve bireylerin siyasi hak ve özgürlüklerinin
kullanışında ortaya çıkan yada bunlara aykırılık teşkil eden fiillerdir88.
- yüzyılda meydana gelmiş iki büyük dünya savaşının özelliklerini
dikkate alan bir görüşe göre , uluslararası suçlardan önce bizzat savaş
siyasal bir suçtur. Çünkü yüzyılımızın savaşları, bir devletin mutlak dünya
iktidarının kurulması için ilan edilmekte ve objektif ve sübjektif kıstaslarla
siyasal bir suç özelliğini taşımaktadır. Dolayısıyla bu görüş açısından savaşa
bağlı hareketler de , siyasal suç olacaktır89.
Ayrıca, sübjektif yönden siyasal suçu belirleyen görüşe göre de
soykırımın siyasal suç sayılacağı ileri sürülmüştür. Gerçekten soykırımda fail
siyasal bir program çerçevesinde veya siyasal bir ideoloji için hareket
etmektedir. Bu siyasal amaç veya program fiilin siyasal olmasını
sağlayacaktır90.
Bu düşüncelere karşı ceza hukuku doktrinin de , uluslararası suçların
siyasal suç sayılmaması yönünde baskın bir eğilim bulunmaktadır. Bana göre
örneğin insanlığa karşı suçlar, kasten adam öldürme , müessir fiil , yağma
gibi fiillerle adi suç görünümü taşımaktadır. Bu fiillerde amacın siyasal olduğu
ileri sürülse dahi kullanılan vasıtaların tehlikeliliği, vahşiliği, hunharlığı,
korkunçluğu fiilin adi olma niteliğini devam ettirmektedir. Aynı yorum ,
87 Gözübüyük, a.g.m., s.394 ; Şensoy , a.g.m., s.57
88 Köksal Bayraktar, Siyasal Suç, İstanbul, Fakülteler Matbaası, 1982, s.176 ; Ayrıca Doktrindeki
diğer siyasi suç tanımlamaları için bknz: Haluk Ulugöl, Suçluların geri verilmesi ve Siyasi Suç,
Ankara , Adil Yayınevi , 2002 , s.86
89 Bayraktar, a.g.e, s.154
90 Bayraktar, a.g.e, s.155
37
soykırım içinde yapılmış ve bu fiilde yapılan hareketlerin tamamen şahıs ve
mallara zarar verdiği , fiilin basit, adi bir iç güdüye dayandığı ileri sürülmüştür.
Aynı görüş, savaş suçları içinde belirtilmiş ve bu suçlarda , adi suçu siyasal
suç haline getiren dış şartların bulunmadığını ortaya koymuştur. Gene savaş
suçlarının, savaş dolayısıyla işlenen suçlardan farklı oldukları ve siyasal
amacın tamamen dışında kaldıkları da ifade edilmiştir91.
Uluslararası suçların siyasi suç sayılmayacağı eğilimine uluslararası
belgelerde de rastlanmaktadır. 1942 tarihli St.James bildirisinde, sivil halka
karşı girişilmiş şiddet hareketlerinin savaşla ve siyasal suçla hiçbir alakası
olmadığı açıklanmıştır.1959 tarihli Amerikan Hukukçular Konseyince kabul
edilen uluslararası sözleşme tasarısında, barışta ve savaşta işlenen
soykırım yada insanlığa aykırı fiillerin siyasal suç olmayacağı belirtilmiştir.
Avrupa Konseyinin suçluların iadesine dair sözleşmeye ek 15.10.1975 tarihli
protokolde savaş suçları ile insanlığa karşı suçların siyasal niteliğini açık
olarak reddetmiştir92.
Bu durum devletler arasında yapılan ikili andlaşmalarda
görülebilmektedir. Örneğin, Fransa ile Federal Almanya arasında akdedilmiş
29.111951 tarihli iade andlaşmasında tarafların uluslararası yargı makamları
vasıtası ile kovuşturmak yükümlülüğünde oldukları fiillerin siyasal suç olarak
kabul edilemeyeceği belirtilmiştir. Böylece uluslararası suçların siyasal suç
sayılamayacağı ortaya konulmuştur93.
Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşmenin 1/A.2 maddesinde
siyasi düşüncelerinden dolayı takip edilenlerin sözleşmeden faydalanacakları
yani bu kişilere mülteci sıfatı tanınacağı belirtilmiş ve aynı maddenin (F)
bölümünde sözleşme hükümlerinin tatbik edilmeyeceği kimseler belirtilmiştir.
Sözleşme hükümlerinden yararlanamayacak kişiler arasında siyasi suçlular
91 Bayraktar, a.g.e, s.155
92 Bayraktar, a.g.e, s.156
93 Bayraktar, a.g.e, s.156
38
yer almamaktadır94. Hatta bu madde ile kimin siyasal suçlu sayılacağı dolaylı
olarak ortaya konulmaktadır. Barışa karşı, insanlığa karşı suç işlemeyenler ile
savaş suçu ve vahim bir adi suç işlemeyenler sığınma hakkını düzenleyen
sözleşme hükümlerinden faydalanacaklardır95.
Ceza Yargılarının Milletlerarası Değeri Konusundaki Avrupa
Sözleşmesinin96 3. maddesinde de, bir ülkede verilmiş ceza yargılarının diğer
bir akit devlette infaz edilmesi ilkesi prensip olarak kabul edilmiş,
sözleşmenin 5. maddesinde bunun şartları belirtilmiştir. Ancak Sözleşmenin
6/b maddesinde kendisinden diğer bir akit devlette verilen hükmü yerine
getirmesi istenen akit devlete, cezalandırılan suçun siyasi veya sırf askeri suç
olduğu görüşünde ise, talebi kısmen veya tamamen reddetme imkanı
tanınmıştır. Bu durumda, siyasi suçtan dolayı bir ülkede verilen mahkumiyet,
failin bulunduğu başka bir ülkede infaz edilemeyecektir.
Uluslararası düzeni bozan, masum kişi ve üçüncü şahıslara zarar
veren bir hareket “siyasi suç” olarak düşünülemez. Savaş kuralları içinde
insanlığa karşı işlenen bir suç uluslararası bir konudur ve siyasi bir gayeye
hizmet ediyor diye yorumlanamaz.97 Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek
Komiserliği tarafından hazırlanan El Kitabında da, Sözleşmenin 1.
maddesinin (F) bendinde ilgili açıklama bölümünde, ırza geçme, çocuklara
tecavüz, yaralama, kundakçılık, uyuşturucu kaçakçılığı, silahlı soygun gibi
kişilere karşı işlenen önemli şiddet eylemleri ağır adi suç olarak
değerlendirilmiş, bu suçları işleyen kişilerin siyasi suçlu olarak
görülemeyeceği ve iltica hakkından yararlandırılamayacağı belirtilmiştir98.
94 Sözleşme 28 Temmuz 1951 tarihinde imzalanmış ve Türkiye tarafından 29 Ağustos 1961 tarihinde
onaylanmıştır. Köksal Bayraktar, a.g.e., s.174, ; Hamide Zafer, Uluslararası Metinler ve 3713 Sayılı
Terörle Mücadele Kanununun Işığında Ceza Hukukunda Terörizm, İstanbul , Beta Yayınevi, 1.b
, Mayıs 1999, s.113
95 Bayraktar, a.g.e., s.197
96 Sözleşme Türkiye tarafından 01 Mart 1977 tarih ve 2081 sayılı kanun ile onaylanmıştır. Kanun
metni için bknz. : Feridun Yenisey, “Milletlerarası Ceza Hukuku, Ceza Yargılarının
Milletlerarası Değeri ve Mevzuatı”, s.768-789
97 Metin Tamkoç, “Uluslararası Terörizmin Rusya ile Bağlantısı”, Uluslararası Terörizm ve
Uyuşturucu Madde Kaçakçılığı Semineri, 17-18 Nisan 1984, Ankara 1984, s.67
98 Tevfik Odman, “İltica, Suçluların Geri Verilmesi ve Terör Suçluları”, Askeri Yargıtay’ın 85.
Kuruluş Yıldönümü Sempozyumu(06 Nisan 1999-07 Nisan 1999), Ankara , Genelkurmay Basımevi,
1999, s.472
39
Sonuç itibariyle Soykırım suçu bir siyasi suç değildir. Bu durum
sözleşmesinin 7. maddesinde; suçluların iadesi ile ilgili konularda soykırım
suçunun bir siyasal suç sayılamayacağı açıkça belirtilerek ifade edilmiştir99.
- Soykırım ve Savaş Suçları
Savaş suçları, Orta Çağdan beri ulusal mahkemeler tarafından
cezalandırılabilmiştir. Savaş suçlarının ilk kez kapsamlı bir kanun halinde
toplanması, Amerikan İç Savaşı sırasında Başkan Lincoln tarafından 1863’te
çıkarılan Lieber Kuralları’nda gerçekleştirildi. O tarihten bu yana 1907 tarihli
IV nolu Lahey Sözleşmesi ve onun yönetmelikleri, 1949 tarihli Cenevre
Sözleşmeleri ve onların 1977 tarihli protokolleri de dahil olmak üzere pek çok
uluslararası insancıl hukuk sözleşmesi hazırlanmıştır100.
Savaş suçlularının uluslararası düzeyde yargılanmasını düzenleyen
özel görevli ( Ad Hoc ) mahkemelerin kurucu statüleri dışında, uygulanan
uluslararası hukuk savaş suçu kabul etmekle birlikte ulusal mahkemelerin
yetkisine bıraktığı ya da yetkili mahkemeleri belirtmediği birtakım önemli
antlaşmalara sahiptir. Bunların başlıcaları 1949 Cenevre Sözleşmeleri (I.
Söz., mad. 50; II. Söz., mad. 51; III. Söz., mad. 130; IV. Söz., mad. 147),
1954 La Haye Kültür Varlıkları Sözleşmesi (mad. 28), 1976 Çevrenin Askeri
ya da Başka Düşmanca Amaçlı Değiştirilmesi Tekniklerinin Yasaklanması
Sözleşmesi (mad. 4) ve 1977 I. Protokolü (mad. 11/4 ve 85) olmaktadır101.
Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsünün 8. Maddesi bu
anlaşmalarda ve uluslararası örf ve adet hukukunda tanımlanmış uluslararası
silahlı çatışma esnasında işlenen savaş suçlarının büyük bir bölümü üzerinde
Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne yetki verir. Bu iç savaşlar gibi günümüzün
en yaygın çatışmaları olan uluslararası olmayan silahlı çatışmalarda işlenmiş
savaş suçlarını yargılama yetkisinin de Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne
99 Soykırım Sözleşmesi Madde 7:Suçluların iadesi : “Soykırım fiili ve üçüncü maddede belirtilen
diğer fiiller suçluların iadesi bakımından siyasal suçlular olarak kabul edilmez. Sözleşmeci devletler
bu tür olaylarda kendi yasalarına ve yürürlükteki sözleşmelere göre suçluları iade etmeyi üstlenir.”
100 Uluslararası Af Örgütü – Uluslararası Ceza Mahkemesi Bilgi Notu 5 – Savaş Suçlarının
Kovuşturulması Bknz : www.amnesty-turkiye.org/arsiv/vifois0905200203.shtml
101 Hüseyin Pazarcı , Uluslararası Hukuk Dersleri, IV.Kitap , Ankara , Turhan Kitabevi, 1.b, 2000,
- 326
40
verilmesi yoluyla uluslararası hukuktaki en son gelişmeleri de teyit
etmektedir. İnsanlığa karşı suçlardan farklı olarak bir savaş suçu tek, ayrı,
dağınık ya da rastgele bir eylem olabilir. Bu eylemlerin yaygın ve sistematik
olmasına yönelik herhangi bir koşul yoktur102. Soykırım suçu ise planlı
sistematik organize bir eylemdir.
Savaş suçu faillerinin, uygulanan uluslararası hukuk hükümlerinde
kabul edildiği gibi, Nuremberg ve Tokyo Mahkemeleri Statülerinin sırasıyla
6/b ve 5/b maddeleri uyarınca savaş sırasında bu suçları işlemesi koşulu
üstü kapalı bir biçimde aranmaktadır. Aynı biçimde silahlı çatışmalar sırasında
bu suçun işlenmesi koşulu Eski Yugoslavya Mahkemesi Statüsünün 2-3,
Ruanda Mahkemesi Statüsünün 4. maddelerinde üstü kapalı olarak teyid
edilmiş bulunmaktadır. Bu koşul 1998 Uluslararası Ceza Mahkemesi
Statüsünün 8. maddesinde de öngörülmektedir103. Soykırım suçunun
işlenmesinde zaman bakımından bir sınırlama yoktur. Bu durum sözleşmenin
- maddesinde ister barış zamanında isterse savaş zamanında işlensin,
denmek suretiyle ortaya konmuştur104.
Savaş suçlarının mağdurlarına gelince, uygulanan uluslararası
hukukun kurallarının bu konuda zaman içinde birtakım değişiklikler gösterdiği
gözlenmektedir. Nuremberg ve Tokyo Uluslararası Askeri Mahkemeleri
Statülerinde mağdurların kimliklerine ilişkin doğrudan herhangi bir hüküm
içermemekle birlikte, savaş suçlularının yalnızca İtilaf devletleri uyruğundaki
ya da hizmetindeki kişiler olduğunun öngörülmesi nedeniyle, mağdurların
üstü kapalı olarak itilaf devletlerinin uyruğu olmayacağı ortaya çıkmış
bulunmaktadır. Nitekim, öğreti de geleneksel olarak bu görüşü teyid
etmektedir. 1949 Cenevre Sözleşmeleri de dar anlamında savaş suçlarını
öngören ilgili maddelerinde bu suçların korunan kişilere karşı
işlenemeyeceğini belirtmek suretiyle mağdurların suç faillerinin uyruğundan
olmayan kişiler olduğunu üstü kapalı bir biçimde yinelemektedir. Böylece,
102 Uluslararası Af Örgütü – Uluslararası Ceza Mahkemesi Bilgi Notu 5 – Savaş Suçlarının
Kovuşturulması, Bknz : www.amnesty-turkiye.org/arsiv/vifois0905200203.shtml
103 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap , s. 343
104 Sözleşme Madde 1 : Önleme ve cezalandırma görevi : “Sözleşmeci devletler, ister barış
zamanında isterse savaş zamanında işlensin, önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt ettikleri
soykırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğunu teyit eder.”
41
geleneksel olarak dar anlamda savaş suçları mağdurları düşman devlet
kuvvetleri mensubu yaralılar, hastalar, deniz kazazedeleri ile çatışan
devletlerden birinin yetkisi altında bulunan ancak onun uyruğundan olmayan
savaş tutsakları ve siviller olmaktadır105.
1977 I. Protokolü 85/2. maddesinde dar anlamdaki savaş suçları
mağdurlarının kapsamını genişletmiştir. Anılan Protokol ile geleneksel
mağdurlara düşmanın düzenli kuvvetler mensubu olan ya da olmayan
savaşçıları (mad. 44-45), sığınmacılar ve vatansızlar (mad. 73) ve düşman
kuvvetlerine bağlı sağlık ya da din hizmetleri personeli de eklenmiştir106.
1993 Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü 3.
maddesinde, uluslararası ya da uluslararası olmayan niteliği üzerinde
durmadan, savaş yasalarının ve yapılageliş kurallarının ihlallerini anılan
Mahkemenin yetkisine giren dar anlamda savaş suçları olarak belirtmektedir.
Mahkeme, 7.5.1997 tarihli Tadic Davası’na ilişkin kararında, Statüsünün 3.
maddesinde sözü edilen savaş yapılageliş kurallarının 1949 Cenevre
Sözleşmeleri ortak 3. maddesinde belirtilen temel insanlık gereklerini de
kapsadığını belirtmek suretiyle anılan kuralların uluslararası olmayan silahlı
çatışmalara da uygulanacağını kabul etmiştir. Böylece, Mahkeme
uluslararası olmayan silahlı çatışmalar çerçevesinde de karşı kuvvetler
mensuplarının savaş yapılageliş hukuku kurallarının korunan kişilere ilişkin
hükümlerinden yararlanacağını açıkça öngörmek suretiyle, dar anlamındaki
savaş suçları mağdurları arasına hükümete karşı çatışan kuvvetler
mensuplarını da, uygulanan uluslararası hukukta ilk kez, eklemiş
bulunmaktadır. 1994 Ruanda Uluslararası Mahkemesi Statüsünün 4.
maddesinde, Ruanda’da ya da komşu ülkelerdeki silahlı çatışmalarda 1949
Cenevre Sözleşmelerinin ortak 3. maddesi ve 1977 II. Protokolüne aykırı
hareket eden kişilerin yargılanmasının öngörülmesi nedeniyle, uluslararası
olmayan silahlı çatışmalarda zarar gören kişilerin dar anlamdaki savaş
105 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.344
106 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.344
42
suçlarının mağduru olmasını kabul ettiğini söylemek de doğru
görünmektedir107.
1998 Roma Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü 8/2, c maddesinde
uluslararası olmayan silahlı çatışmalarda savaş suçu mağdurları olarak
açıkça çatışmalara doğrudan katılmayan kişileri ve bir kuvvete mensup olup
da silah bırakan ya da hastalık, yaralanma, gözaltında bulunma v.b.
nedenlerle çatışma dışı kalmış kişileri saymaktadır108. Yine, Statünün 8/2, e
107 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.345
108 UCM Roma Statüsü Madde 8. Savaş Suçları:
“ 1- Mahkeme, savaş suçları ile ilgili olarak, özellikle bir planın veya bir politikanın bir parçası olarak
veya bu tip suçların büyük çapta işlenmesinin bir parça olarak işlendiğinde, yargılama yetkisine sahip
olacaktır.
2- Bu statüye mahsus olarak, “savaş suçları” şu anlamlara gelir;
- a) 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesinin çok ciddi ihlalleri, yani. Cenevre Sözleşmesi
hükümlerine göre korunan aşağıdaki kimselerin veya malları her hangi birine karşı;Bilerek öldürme;
Biyolojik deneylere tabi tutma dahil, işkence veya gayri insani muamele; Bedende veya sağlıkta çok
ciddi ezaya veya ciddi yaralanmaya bilerek neden olma;Askeri gereklerle haklı gösterilemeyecek bir
biçimde geniş çaplı malların tahribi ve istimlaki ve bunun kanunsuz olarak ve sebepsiz yere (büyük
bir arzu ile) yapılması;Kasdi olarak bir savaş tutsağını ve diğer koruna kimselere adil ve düzenli
yargılanma hakkından mahrum bırakma;Kanundışı bir şekilde sürgün etme veya nakletme veya
kanundışı hapsetme;Rehine almak.
- b) Uluslar arası hukukun kurulu çerçevesi içinde, yani aşağıdaki eylemlerden her hangi biri, uluslar
arası silahlı çatışmalarda uygulanan diğer kuralların ve teamüllerin ciddi bir şekilde ihlali;
- i) Çatışmalarda doğrudan yer almayan sivil bireylere veya sivil topluluğa karşı saldırılara kasten
yöneltmek;
- ii) Sivil hedeflere yani askeri nesne olmayan hedeflere, karşı saldırıları kasten yöneltmek;
iii) Silahlı çatışmalarda uluslar arası hukuka göre sivil ve sivil nesnelere verilen korumaya hak
kazandıkları takdirde, Birleşmiş Milletler Sözleşmesine uygun bir şekilde insani yardımda veya barışı
koruma görevinde bulunan personele, tesislere, maddelere, birimlere veya araçlara karşı saldırılara
kasten yöneltmek,
- iv) Kasti olarak bir saldırıya geçip böyle bir saldırını tesadüfi olarak sivillerin hayat kaybına veya
yaralanmalarına veya sivil nesnelerin tahribine yol açacağı veya maddi ve doğrudan askeri fayda
sağlayacağı umularak açıkça aşırt bir biçimde doğal çevrede yaygın, uzun dönem ve şiddetli tahribat
yapacağı bilincinde olmak;
- v) Savunulmayan ve askeri hedef almayan şehirlere, köylere, meskenlere veya binalara eldeki bütün
araçlarla saldırmak veya bombalamak;
- vi) Silahını bırakmış veya herhangi bir savunma aracı olmayan, isteği ile teslim olmuş bir savaşçıyı
öldürmek veya yaralama;
vii) İşgal eden gücün kendi sivil nüfusunun bir kısmını işgal ettiği topraklara doğrudan veya dolaylı
yollardan yerleştirmesi, veya bu topraklar içindeki veya dışındaki işgal edilen yerlerin nüfusunun bir
parçasını veya tümünü sürgün veya nakil etmek;
- ix) Askeri hedef olmamaları şartıyla, dini, eğitime, sanata, bilime veya insani yardım amaçlarına,
hastanelere ve hasta ve yaralıların toplanma yerlerine tahsis edilmiş binalara karşı doğrudan veya
dolaylı olarak kasti olarak saldırıları yöneltmek;
- x) Karşı taraf kuvvetinden olan kimseleri fiziki kötürümleştirmeye veya ilgili kimselere tıbbi, diş veya
hastane tedavisiyle haklı gösterilemeyecek, ne de kişinin kendi menfaatine olacak her çeşit tıbbi veya
bilimsel deneylere tabi tutmak ve bu tip şeylerin ilgili kimse veya kimselerin ölümüne veya ciddi bir
şekilde sağlıklarının tehlikeye düşmesine neden olmak;
- xi) Düşman ulusa veya orduya ait kimselere haince öldürmek veya yaralamak;
xii) Hiçbir kimsenin ölümden affedilmeyeceğinin ilan edilmesi;
43
xiii) Savaşın gerekleri bu müsadereye veya tahribi zorunlu hale getirmedikçe, düşmanın mallarının
tahrip edilmesi veya müsadere edilmesi;
xiv) Düşman tarafın vatandaşlarının hareketlerini ve eylemlerini, bir hukuk mahkemesinde iptal
edilmiş, geçici olarak durdurulmuş veya kabul edilemez olduğunu ilan etmek;
- xv) Düşman tarafın vatandaşlarını, bunlar savaşın başlamasından önce savaş yapanların hizmetinde
bile olsa, kendi ülkelerine karşı yönelmiş savaş operasyonlarında yer almaya zorlamak;
xvi) Bir saldırı ile ele geçirilmiş olsa bile, şehri veya yeri talan etmek;
xvii) Zehir veya Zehirli silahlar kullanmak;
xviii) Boğucu, zehirli veya diğer gazları ve benzer tüm sıvıları maddeleri araçları kullanmak;
xix) İnsan vücudundan kolaylıkla genişleyen veya ezilen, çekirdeği tamamen kaplamayan sert kaplı
veya yarma ile (enziyon) darmadağın olan mermiler benzeri, mermiler kullanmak;
- xx) Çok fazla yaralanmalara veya gereksiz ezaya neden olabilecek tabiatta olan veya doğal olarak
ayırım yapmayan silahları, füzeleri ve materyalleri veya savaş yöntemlerini, bu silahların, füzelerin ve
maddelerin ve savaş yöntemlerinin tamamen yasak konusu almaları ve bu statü’nün ekine 121. ve 123.
Maddelerde ortaya konan ilgili hükümlere uygun bir şekildeki değişiklikle dahil edilmeleri koşulu ile,
uluslar arası silahlı çatışma hukukunu ihlal ederek kullanmak;
xxi) İnsan şahsiyeti üzerinde, özellikle aşağılayıcı ve küçük düşürücü davranışlarla, hakaretlerde
bulunmak;
xxii) Cenevre Sözleşmelerinin keza büyük bir ihlalini oluşturacak, tecavüz, cinsel kölelik, zorla
fahişelik, zorla hamile bırakma, madde 7,2(1) Paragrafta tanımlandığı üzere, zorla kısırlaştırma veya
her hangi bir diğer cinsel şiddet biçimleri işlemek;
xxiii) Belli noktalara, alanlara veya askeri güçleri askeri operasyonlardan muaf tutmak için, bir sivilin
veya diğer korunmuş bir kimsenin varlığını kullanmak;
xxiv) Uluslar arası hukuka uygun bir şekilde Cenevre Sözleşmesine göre özel amblemleri kullanan
binalara, maddelere, tıbbi birimlere ve taşımaya ve personele karşı saldırılara kasti olarak yöneltmek;
xxv) Cenevre Sözleşmelerine göre sağlanan yardım tedariklerini isteyerek engellemekte dahil,
hayatiyetlerini devam ettirmeleri için gerekli maddelerden mahrum etmek suretiyle, sivillerin açlığını
bir savaş yöntemi olarak kullanmak;
xxvi) 15 yaşından ufak çocukları ulusal silahlı kuvvetlere almak veya asker etmek veya anları aktif
olarak çalışmalar katarak kullanmak;
- c) Uluslar arası mahiyette olmayan silahlı çatışma durumunda, 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre
Sözleşmesini ortak 3. Maddesini ciddi ihlalleri, yani, silahları bırakmış silahlı kuvvetler üyeleri de
dahil çatışmalarda aktif olarak yer almayan ve hastalık, yaralanma, tutsaklı veya diğer nedenlerle
savaş dışı kalmış kimselere karşı işlenen aşağıdaki eylemlerden her hangi biri;
- i) Yaşama veya kişilere şiddet, özellikle de her çeşit cinayet, kötürüm bırakma, zalimane muamele ve
işkence;
- ii) Kişinin şahsiyeti üzerinde, özellikle küçük düşürücü ve aşağılayıcı hakaret-vari muamelelerde
bulunmak;
iii) Rehine almak;
- iv) Genel olarak zaruri kabul edilen tüm yargısal garantileri veren düzenli kurulmuş bir mahkemede
ilan edilmiş ön bir karar olmaksızın cezalar vermek ve infaz etmek;
- d) Paragraf 2(c) uluslar arası karakterde olmayan silahlı çatışmalara uygulanır ve böylece, toplumsal
olay, kısıtlı bir yerdeki, ve ara sıra olan şiddet eylemleri veya benzer karakterdeki diğer eylemler gibi
iç karışıklıklara ve gerginliklere uygulanmaz;
- e) Kabul edilen uluslar arası çerçevesi içinde uluslar arası karakterde olmayan silahlı çatışmalarda
uygulanabilir hukukun ve teamüllerin diğer ciddi ihlalleri; yani aşağıdaki eylemlerden her hangi biri;
- i) Saldırıları kasti olarak çatışmalardan doğrudan yer alamayan bireysel sivillere karışı veya sivil
nüfusa karşı yöneltmek;
- ii) Uluslar arası hukuka uygun bir şekilde Cenevre Sözleşmelerinin özel amblemlerini kullanan
binalara, maddelere, tıbbi birimlere ve nakliye taşıtlarına ve personele karşı kasti olarak saldırıları
yöneltmek;
iii) Silahlı çatışma hukukuna göre sivillere ve sivil nesnelere verilen korumaya hak kazanmaları
şartıyla, saldırıları Birleşmiş Milletler Sözleşmesine uygun bir şekilde insani yardımda veya barışı
koruma görevinde bulunan personele, tesislere, maddelere, birimlere veya araçlara karşı kasten
yöneltmek;
- iv) Askeri hedef olmamaları şartıyla, dine, eğitime, sanata, bilime veya insani yardım amaçlarına,
tarihi anıtlara, hastanelere ve hasta ve yaralıların toplanma yerlerine tahsis edilmiş binalara karşı kasti
olarak saldırılara yöneltmek;
44
maddesinde, sivil halkın ve sivillerin, sağlık personelinin, insancıl yardım ve
barış gücü misyonları mensuplarının cinsel tacize uğrayan kişilerin, 15
yaşından küçük olup da silahlı kuvvetlere katılan çocukların, bilimsel ve tıbbî
denek olarak kullanılanların, malları savaş gerekliliği dışında yok edilen ya
da elkonulanların uluslararası olmayan silahlı çatışmaların mağdurları
olacağını belirtmektedir109.
Bu açıklamalardan da görüleceği üzere savaş suçları mağdurları ile
soykırım suçunun mağdurlarının farklı özellikler taşıdığı görülmektedir.
Soykırım suçu ancak milli, etnik, ırki, veya bir gruba karşı işlenebilmektedir.
Savaş suçları bu gruplara karşı işlenebileceği gibi bunların dışındaki
gruplara ve bireylerine karşı de işlenebilir.
UCM Roma statüsünün 33. maddesindeki düzenlemeye göre şartları
gerçekleştiği taktirde üstün emirlerini yerine getirmek sanığı ceza ve
sorumluluktan kurtarabilecektir. Ancak 33/(2) de soykırım emrinin yerine
getirilmesinin açıkça kanunsuz olduğu , sanığı ceza ve sorumluluktan
- v) Saldırı sonrası ele geçirilmiş olsa bile bir şehrin veya yerin yağmalanması;
- vi) Dört Cenevre Sözleşmelerinin keza ortak 3. Maddesinin ciddi bir ihlalini oluşturacak her hangi bir
cinsel şiddet madde 7,2(1) paragrafta tanımlandığı gibi, tecavüz, cinsel kölelik, zorla fahişelik, zorla
hamile bırakma, zorla kısırlaştırma, eylemlerini işlemek;
vii) 15 yaşın altındaki çocukların ulusal silahlı kuvvetlere almak veya asker etmek veya onlara aktif
olarak çalışmalara katmak için kullanmak;
viii) İlgili sivillerin güvenliği ve zorunlu askeri nedenler gerektirmedikçe, çatışmalarla ilgili
nedenlerden dolayı sivil nüfusun yer değiştirmesini emretmek;
- ix) Hain bir şekilde bir karşı savaşçıyı öldürmek veya yaralamak;
- x) Hiçbir kimsenin ölümünden affedilmeyeceğinin ilan edilmesi;
- xi) Karşı taraf kuvvetinden olan kimselere fiziki kötürümleştirmeye veya ilgili kimselere tıbbi, diş
veya hastane tedavisiyle haklı gösterilemeyecek, ne de kişinin kendi menfaatine olarak her çeşit tıbbi
veya bilimsel deneylere tabii tutmak ve bu tip şeylerin ilgili kimse veya kimselerin ölümüne veya
ciddi bir şekilde sağlıklarının tehlikeye düşmesine neden olmak;
xii) Savaşın gerekleri bu müsadereyi veya tahribi zorunlu hale getirmedikçe, hasımların mallarının
tahrip edilmesi veya müsadere edilmesi;
- f) Paragraf 2(e) uluslar arası karakterde olmayan silahlı çatışmalara uygulanır ve böylece, toplumsal
olay, kısıtlı bir yerdeki ve ara sıra olan şiddet eylemleri veya benzer karakterdeki diğer eylemler gibi
iç karışıklıklara ve gerginliklere uygulanmaz. Bu, bir devletin toprakları dahilinde gerçekleşen silahlı
çatışlarda, hükümet görevlileri ve organize silahlı gruplar arasında veya bu tip gruplar arasında
süreklilik kazanan silahlı çatışma bulunduğunda uygulanır.
3- Paragraf 2(c) ve (d)’ deki hiçbir şey, bir yönetimin devlet içinde hukuku ve düzeni yeniden tesis
etmesi sorumluğunu veya birliği savunmasını ve devletin toprak bütünlüğünün tüm meşru araçlarla
savunmasını etkilemez.
109 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.345
45
kurtaramayacağı ayrıca belirtilmiştir. Soykırım suçu bu yönüyle de savaş
suçlarından ayrılmaktadır.
- Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suç
İnsanlığa Karşı Suçlar kavramı 19. yüzyılın ortasında ortaya çıkmıştır.
Bu tür suçların ilk dizini Birinci Dünya Savaşının sonunda yapılmasına
rağmen, 1945’deki Nürenberg Mahkemesi Şartı’na kadar uluslararası bir
belgede toplanmadılar. Nüremberg Şartı’nda tanımlandığı haliyle İnsanlığa
Karşı Suçlar, takip eden yıllarda BM Genel Kurulu tarafından uluslararası
hukukun bir parçası olarak tanındı ve eski Yugoslavya ve Ruanda için
kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesinin statüsü de dahil olmak üzere, daha
sonraki uluslararası belgelerin kapsamına alındı. Uluslararası Ceza
Mahkemesi Roma statüsü 17 Temmuz 1998’de kabul edildiğinde İnsanlığa
Karşı Suçlar ilk kez uluslararası bir andlaşmada tanımlanmış oldular110.
Uluslararası suçları, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve barışa
karşı suçlar teşkil etmektedir. İnsanlığa karşı suç, herhangi bir devletin
egemenlik kudretini kötüye kullanarak bir kişiyi kişiler topluluğunu yada
toplumu, ırk, milliyet, din, yada düşünce dolayısıyla, insan olmakla sahip
olunan, temel haklardan mahkum bırakmaktır. Adam öldürme , insanları yok
etme köleleştirme, sürgün, gayri insani hareketler siyasi ırk ve dini sebeplerle
yapılan zulümler, temel haklardan mahrum bırakma, şekillerini teşkil
etmektedir. Kişinin yaşama hakkı vücut bütünlüğü ve sağlık hakkı kişi
özgürlüğü, aile kurabilme hakkı, çalışma özgürlüğü, mesleğini ilerletebilme ve
dini yada felsefi düşünceleri icra edebilme, insanlığa karşı suçun konusu olan
temel hakları oluşturmaktır111.
İnsanlığa karşı suçların ilk unsurunu, ”insan haklarına” insanın temel
hak ve özgürlüklerine, tecavüz teşkil etmektedir. Bu tecavüz, insanların
”milliyetleri, ırkları, dinleri, düşünceleri” öngörülerek yerine getirilmektedir.
Suçun icrasında, ”devletin egemenliğinin kullanılması” İkinci unsuru
110 Uluslararası Af Örgütü – Uluslararası Ceza Mahkemesi Bilgi Notu 4 – İnsanlığa Karşı Suçların
Kovuşturulması bknz: www.amnesty-turkiye.org/arsiv/vifois1405200201.shtml
111 Bayraktar , a.g.e., s.150
46
oluşturmaktadır. Gerçekten insan yığınlarının yaşama haklarına kadar varan
temel haklarına tecavüz edilmesi, devletin üstün gücüne bağlı kuruluşlar
tarafından, bu koşullardaki görevliler, yetkililer tarafından, yerine getirilmiştir.
Bu suçun meydana gelebilmesi için savaş halinin varlığı zorunlu değildir. Suç
savaş esnasında ,yada savaş dışında meydana gelebilir112.
İnsanlığa karşı suç ile soykırım eş anlamda olup olmadıkları üzerinde
değişik görüşler ileri sürülmüştür. Erem’in düşüncesine göre, insanlığa karşı
suç, soykırıma göre daha geniş bir kapsama sahip bulunmaktadır. BM
soykırımın önlemesi ve cezalandırılmasına ilişkin sözleşmenin tanımı bu
düşünceye hak verdirecek bir nitelik taşımaktadır. Buna karşılık, Planzer,
Gürelli ve Tosun ; dini, ahlaki, fiziki, biyolojik, kültürel, iktisadi ve siyasi
alanlarda soykırımın olabileceği, her adi suçun bu suçu işlemek için vasıta
olarak kullanabileceğini belirtirken, soykırım kavramının kapsamını
genişletmekle adeta insanlığa aykırı suçla eş anlamda kabul etmektedirler.
Bayraktar’a göre de her iki kavramda kişinin yada topluluğun , ırk, din,
milliyet, düşünce nedeniyle varlığını sürdürmeye hakkı olmasını –hoş
görülmesini- ve buna bağlı fiillere tabi tutulmasını ifade etmektedir ve bu
yönden iki kavram aynı anlama sahip bulunmaktadır113. Çaycı’ya göre
soykırım suçu , insanlığa karşı suçun daha hafif ve özel bir şekli olarak kabul
edilmektedir114. Aktan ise soykırım suçunu , insanlığa karşı suçların mezalim
kategorisi içinden çıkmakla birlikte onlardan ayrıldığını ve suçlar hiyerarşisi
içerisinde en yüksek veya en aşağı yeri aldığını söylemektedir115.
İnsanlığa karşı suç kavramı, ilk olarak Nuremberg Mahkemesinin
statüsünde tanımlanmıştır. Sivil halkın öldürülmesi, imhası, köle yapılması
veya bunlara karşı insanlık dışı diğer eylemlerin işlenmesi, insanlığa karşı
işlenmiş suç sayılmıştır. Bunlar da devletler hukuku kapsamındaki suçlardır.
Günümüzde , sınır dışı etme, öldürme veya siyasi, ırkla ilgili yahut dinsel
nedenlerle zulüm, fiilleri insanlığa karşı suç sayılmaktadır. İnsanlığa karşı suç
112 Bayraktar , a.g.e., s.150
113 Bayraktar , a.g.e., s.152
114 Çaycı, a.g.m., s.22
115 Aktan, a.g.e , s.13 ; Not: Aktan’ın bu ifadesindeki “aşağı” sözcüğünü “aşağılık” anlamında
kullandığını değerlendiriyoruz.
47
kavramı , 17 Temmuz 1998 tarihli Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma
Statüsünün 7/ 1- h maddesi hükmü ile de suç sayılmaktadır116.
UCM Roma statüsünün 7. maddesinde İnsanlığa karşı suçlar ayrıntılı
olarak düzenlenmiştir117. Bu suçlar, sıradan suçlardan Roma Statüsünün
sahip olduğu yargılama yetkisinden dolayı üç biçimde ayrılır118:
Birincisi, cinayet gibi suç oluşturan eylemler “geniş ölçekli ve
sistematik bir saldırının parçası olarak işlenmiş” olmak zorundadır. Bununla
116 Çaycı , a.g.m. , s.22
117 UCM Rama Statüsü Madde 7 : İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar
“ 1- Bu statüye mahsus olarak. “ insanlığa karşı işlenen suçlar” her hangi bir sivil halka karşı saldırı
niyetiyle yöneltilmiş yaygın sistematik saldırıların bir parçası olarak işlenmiş aşağıdaki eylemler
anlamına gelir; Cinayet , İmha, Köleleştirme,Nüfusun sürgün veya zorla nakli, Uluslar arası hukukun
temel kurallarını ihlal ederek; hapis veya diğer ağır fiziksel hürriyet mahrumiyeti, İşkence, Irza
geçme, cinsel kölelik, zorla fuhuş, zorla hamile bırakma, zorla kısırlaştırma veya benzer ağırlıkta
diğer cinsel şiddet şekilleri; Paragraf 3’te tanımlandığı şekliyle, her hangi bir tanımlanabilir grup veya
topluluğa karşı bu paragrafta atıf yapılan her hangi bir eylemle veya Mahkemenin yetki alanındaki her
hangi bir suçla bağlantılı olarak siyasi, ırki, ulusal, etnik, kültürel, dinsel, cinsel veya evrensel olarak
uluslararası hukukta müsaade edilmeyen diğer nedenlere dayalı zülüm; Zorla insanların kaybolması;
Apartheid (ırk ayrımcılığı) suçu; Kasıtlı olarak büyük mahrumiyetlere veya bedensel veya zihinsel
veya fiziki sağlıkta ciddi hasara neden olan benzer karakterde diğer insanlık dışı eylemler.
2- Paragraf 1’e mahsus olarak;“Her hangi bir sivil topluluğa yönelik saldırı”, her hangi bir sivil nüfusa
karşı Paragraf 1’de atıf yapılan bir devlet veya teşkilat politikasını daha da ileri götürme amacıyla
çoklu eylemlerin düzenlenmesini içeren bu tip saldırıları yapma işlemleri süreci anlamına gelir;
“İmha”, nüfusun bir kısmını yok olmasına neden olmak hesabıyla diğer zor hayat koşullarının yanında
(İnter alia) kasten yiyecek ve ilaca erişimden mahrum bırakmayı kapsar; “Köleleştirme”, bir kimse
üzerinde sahiplik hakkı ile ilişkilendirilebilecek tek veya bütün güçlerin icrası ve böyle bir gücün
şahısların özellikle de kadınların ve çocukların ticaretinde kullanılmasını da kapsar anlamınadır;
“Sürgün ve zorla nüfus nakli”, ilgili kimselerin uluslar arası hukukta izin gerekçeler almaksızın
hukuka uygun olarak bulundukları bölgeden kovmak veya zorla yerlerinden edilmeleri anlamınadır.
“İşkence”, suçlanın bir kimseye gözetim veya hapiste iken kasten fiziksel veya zihinsel şiddetli acı
veya ızdıraba mazur bırakma anlamınadır; yalnız işkence yasal yaptırımların içinde bulunan veya
tesadüfen olan yönlerinden kaynaklanan acı veya ızdırabı kapsamayacaktır; “Zorla hamile bırakma”,
her hangi bir nüfusun etnik bileşimini etkilemek amacıyla bir kadını hukuka aykırı olarak hapsedilerek
bırakılması veya diğer büyük uluslar arası hukuk ihlallerinin yapılmasın anlamınadır. Bu tanım hiçbir
şekilde hamilelikle ilgili ulusal yasalara etkileyecek şekilde yorumlanamaz; “Zulüm”, bir grubun veya
topluluğun kimliğinden dolayı uluslar arası hukuka aykırı olarak temel haklardan kasdi olarak şiddetli
bir şekilde mahrum bırakılma anlamınadır; “Apartheid (ırk ayrımı) suçu”. Paragraf 1’de atıf
yapılanlara benzer, kurumsallaşmış bir rejim bağlamında işlenen sistematik baskı ve bir ırksal grubun
diğer ırksal grup veya gruplar üzerinde hakimiyeti ve böyle bir rejimi devam ettirme maksadına
yönelik işlenen insanlık dışı eylemler anlamına gelir; “Zorla insanların kaybolması”, kişilerin bir
devlet veya siyasi teşkilat tarafından veya bunların yetkisi, desteği veya bilgisi dahilinde tutuklanma,
göz altına alınma veya kaçırılması, bunları takiben de uzun bir zaman döneminde hukukun
korumasından onları mahrum bırakma kasdıyla bu tip kimselerin özgürlükten yoksun bırakmanın
kabul edilmesinin veya akıbetleri veya nerede oldukları konusunda bilgi verilmesinin reddedilmesi
anlamına gelir;
3- Bu Statüye mahsus alarak, “cinsiyet” terimi toplumsal bağlamda kadın ve erkek iki cinsiyete atıf
yapar şekilde anlaşılır, “ Cinsiyet” terimi yukarıda gösterilenden farklı her hangi bir anlamı
gözetmez.”
118 Uluslararası Af Örgütü – Uluslararası Ceza Mahkemesi Bilgi Notu 4 – İnsanlığa Karşı Suçların
Kovuşturulması bknz: www.amnesty-turkiye.org/arsiv/vifois1405200201.shtml
48
birlikte, buradaki saldırı kelimesi askeri bir saldırı anlamına gelmez ve sınır
dışı etmek ve zorla yerinden etmek gibi kanunları ve idari önlemleri
kapsayabilir.
İkincisi, eylemler “sivil bir nüfusa karşı yöneltilmek” zorundadır.
İnsanlığa karşı suç düzeyine yükselmeyen tek başına, izole, ayrı ya da
rasgele eylemler bu sıfatla kovuşturulamaz. Sivil nüfusun arasında çok az
sayıdaki bir askerin varlığı, onları sivil karakterlerinden mahrum etmek için
yeterli değildir.
Üçüncüsü, eylemler “bir Devlet ya da organizasyonla ilgili politikaya”
uygun bir şekilde gerçekleştirilmiş olmak zorundadır. Bu yüzden, suçlar
devlet görevlileri ya da kişilerin teşvik ettiği eylemler yoluyla ya da onların
ittifakı veya rızasıyla işlenebilir, örneğin ölüm mangaları gibi. İnsanlığa karşı
suçlar, aynı zamanda hükümetle hiçbir bağlantısı bulunmayan, asi gruplar
gibi organizasyonların politikalarına uygun olarak işlenebilir.
Nuremberg Mahkemesi statüsü , insanlığa karşı suç eylemlerinin
ancak savaş halinde işlenebileceği noktasında hareket etmiştir. Öte yandan
mahkeme, Yahudilere karşı eylemlerden dolayı Alman sanıklar hakkında
soykırım değil , insanlığa karşı suçlardan dolayı hüküm tesis etmiştir.
Günümüzde ise insanlığa karşı suç eylemlerinin barışta da, savaşta da,
işlenebileceği kabul edilmektedir119.
Soykırım suçunda özel kast önemli bir unsurdur. Buradaki özel kast ,
ulusal etnik, ırksal veya dinsel bir gurubu salt bu nedenle tamamen veya
kısmen yok etme niyetini ifade eder. Soykırım suçunun aksine , insanlığa
karşı suçta genel suç kastından başka bir de özel kast gerekmektedir120.
- Soykırım Suçunda Zamanaşımı
Soykırım sözleşmesinde zamanaşımı ile ilgili bir hüküm
bulunmamaktadır. BM Genel Kurulunun 26 Kasım 1968 tarihli ve 2391 (XXIII)
119 Çaycı, a.g.m., s.22
120 Çaycı, a.g.m., s.23
49
sayılı kararıyla kabul edilen ve 11 kasım 1970 tarihinde yürürlüğe giren
Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni
Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Sözleşme ve 25 ocak 1974 tarihli,
İnsanlığa Karşı Suçlar ve Savaş Suçlarında Zamanaşımı
Uygulanmamasına Dair Avrupa Sözleşmesinin , özellikle Avrupa
sözleşmesinin V, VI, ve VII. Maddelerinin birlikte yorumlanmasından,
soykırım suçunun kovuşturulmasında zamanaşımı sınırlaması bulunmadığı
sonucuna varılmaktadır121.
UCM Roma Statüsünün 29. maddesinde de mahkemenin yetki
alanında bulunan suçlara ilişkin herhangi bir sınırlama getirilemeyeceği
düzenlenmiştir. Soykırım suçu da bu mahkemenin yetki alanı içerisindedir.
Bu konuya ilişkin en yakın örnek Yahudi soykırımı ile suçlanan ve yıllar
sonra Arjantin’den İsrail’e kaçırılan Eichmann davasıdır. İsrail’de İsrail yerel
mahkemesinde yapılan yargılama sırasında , Arjantin yasalarına göre
Eichmann işlediği soykırım suçunun zamanaşımı süresinin 15 yıl olduğu ve
davanın görülemeyeceği ileri sürülmüş , İsrail mahkemesi kendi ulusal
yasalarına ve uluslararası normlara dayanarak bu talebi reddetmiştir122.
- SOYKIRIM SUÇUNDA YARGILAMA
Soykırım birinci ve başta gelen bir suçtur. Tarihsel ve sosyolojik
boyutu ikinci planda gelmektedir. Bu yüzden, eylemin soykırım eylemi olup
olmadığının değerlendirmesi, yargı yetkisine sahip bir mahkeme tarafından
yapılmalıdır123.
Soykırım suçluları nerede, nasıl yargılanacaktır? Bu durum
sözleşmenin 5. maddesinde belirtilmiş; ulusal ve uluslararası mahkemeler
öngörülmüştür. 5. maddeye göre akit devletler kendi anayasalarına uygun
121 Schabas, a.g.e., s.414 ; Çaycı, a.g.m., s.22
122 Schabas, a.g.e., s.417
123 Elements of the crime of genocide , www.prevertgenocide.org/genocide/elements.htlm
50
olarak sözleşme hükümlerinin tatbikini sağlamak için kanuni tedbirleri almayı
taahhüt etmişlerdir124. 6. maddeye göre de soykırım suçu sanığın, fiilin ika
edildiği devletin ülkesindeki yetkili mahkemeler tarafından yargılanabilir125.
Ancak soykırım suçu genellikle şahıslardan öte bizzat devletler
tarafından genel politika olarak işlenildiğinden, o ülkede yargılama
yapılabilmesinin mümkün olmadığı bu düzenlemenin uygulama alanı
olmadığı yönünde eleştiriler bulunmaktadır126.
Sözleşmenin 6. maddesinde ulusal mahkeme yanında, uluslararası bir
ceza mahkemesinin de yetkisi tanınmıştır. Hatta BM Genel Kurulu’nca 9
Aralık 1948 tarihinde bu yönde bir de karar alınmıştır. Uzun süreden beri
kurulması için çaba sarfedilen uluslararası bir ceza mahkemesi ; ancak bu
mahkemeyi kuran Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’ne 60.
ülkenin onay vermesi ile 11 Nisan 2002’de gerçekleşti. Böylece Roma
Statüsü 1 Temmuz 2002 tarihinde yürürlüğe girdi ve mahkeme kurulmuş
oldu.
- İç Hukukta
Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması
Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 9 Aralık 1948 tarihli ve 260
A (III) sayılı Kararıyla onaylanarak imzaya açılmış ve Ülkemiz söz konusu
Sözleşmeye 23/3/1950 tarihli ve 5630 sayılı Kanun uyarınca çekince
koymaksızın katılmıştır. Onamaya ilişkin Kanun 29/3/1950 tarihli ve 7469
sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir127.
124 Sözleşme Madde 5 :Uygulama mevzuatı: “Sözleşmeci devletler, bu sözleşmenin hükümlerine
etkinlik kazandırmak ve özellikle soykırımdan veya üçüncü maddede belirtilen fiillerden suçlu
bulunan kimselere etkili cezalar verilmesini sağlamak için kendi anayasalarında öngörülen usule
uygun olarak gerekli mevzuatı çıkarmayı taahhüt eder.”
125 Sözleşme Madde 6 :Soykırım suçu ile suçlanan kişilerin yargılanması : “Soykırım fiilini veya
üçüncü maddede belirtilen fiillerden birini işlediğine dair hakkında suç isnadı bulunan kimseler suçun
işlendiği ülkedeki devletin yetkili bir mahkemesi, veya yargılama yetkisini kabul etmiş olan
sözleşmeci devletler bakımından yargılama yetkisine sahip bulunan uluslararası bir ceza mahkemesi
tarafından yargılanır.”
126 Keskin. a.g.m., s.129
127 Keskin, a.g.m., s.130 ; TCK Tasarısı (2003) Madde gerekçeleri
51
- Mevcut Durum
Belirtildiği gibi Türkiye Sözleşmeyi imzalamış ve onaylamıştır. Ancak
bu güne kadar Türk Ceza Kanununda ve diğer ceza hükmü içeren
kanunlarda soykırımı cezalandıracak bir düzenleme ve değişiklik
yapmamıştır. Bu sebeple belirtilen suç işlenmiş olsa bile Türkiye bakımından
bu suçu işleyenler soykırım suçlusu olarak değil, TCK.’nu ve diğer ceza
kanunlarındaki genel hükümlerle ve normal cürüm işleyen bir kişi olarak
yargılanacaklardır.
- Yeni Türk Ceza Kanunu Tasarısı
Bu konuda en önemli gelişme 22/1. Dönem Meclis çalışmaları
sırasında 12.05.2003 tarihinde TBMM ‘ne gönderilen yeni TCK tasarısında
yaşanmıştır128. Bu tasarı ile TCK yeni baştan ele alınmış, birinci kitapta ilk
127 maddede genel hükümler açıklanmış ve özel hükümlerin yer aldığı ikinci
kitabın Kişilere Karşı Suçlar bölümünü oluşturan birinci kısmının, Jenosit
ve İnsanlığa Karşı Suçlar bölümünü oluşturan birinci bölümünün Jenosit
başlığı altındaki 128. maddede soykırım suçu düzenlenmiştir.
- a) İlgili Madde Metinleri
“Jenosit
Madde 128- Bir plânın icrası suretiyle, millî, etnik, ırkî veya dinsel
veya bunlar dışında herhangi bir grubun, bütünü ile veya kısmen yokedilmesi
maksadıyla bu grupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden birisinin işlenmesi
jenosit suçunu oluşturur:
a- Kasten adam öldürme,
b- Kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine nitelikli etkili eylem
düzeyinde saldırı,
c- Grubun, tümü ile veya kısmen yokedilmesini sonuçlayacak nitelikte
varlık koşullarına zorlanması,
128 Yeni TCK Tasarısı için bknz : www.tbmm.gov.tr , www.adalet.gov.tr , www.adalet.org
52
d- Doğumları engelleme amacını güden tedbirler,
e- Çocukların zorla başka yerlere gönderilmeleri.
Jenosit suçu failine ağırlaştırılmış müebbet hapis ve kamu
hizmetlerinden yasaklanma cezaları verilir.
Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler de sorumludur.
Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.”
Tasarının 129. maddesinde insanlığa karşı suç ise :
“İnsanlığa karşı suçlar
Madde 129- Bir plân doğrultusunda ve siyasal, felsefî, ırkî veya dinsel
saiklerle nüfusun sivil bir grubuna karşı sürgün etme, tutsaklaştırma, kitlesel
biçimde ve sistemli olarak kişilerin öldürülmesi, insanların kaçırıldıktan sonra
yokedilmeleri, insanları işkence veya insanlık dışı işlemlere veya bireysel
biyolojik deneylere tâbi kılma, ırza geçme, zorla hamile bırakma, zorla fuhşa
sevketme eylemlerini işleyenlere ağırlaştırılmış müebbet hapis ve kamu
hizmetlerinden yasaklanma cezası verilir.
Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler de sorumludur.
Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.”
Tasarının 130. maddesinde örgüt :
“Örgüt
Madde 130- 128 ve 129 uncu maddelerde yazılı suçları işlemek veya
bunların hazırlık hareketlerini gerçekleştirmek maksadıyla oluşturulmuş bir
örgütü kuranlara veya bu tür örgütlere katılanlara on yıldan yirmi yıla kadar
hapis ve kamu hizmetlerinden yasaklanma cezası verilir.
Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler de sorumludur.
Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.” Şeklinde düzenlenmiştir
53
- b) İlgili Madde Gerekçeleri
Tasarının genel gerekçesinde bu suçların düzenlenmesiyle ilgili
olarak; “…Buna karşılık 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda yer alması
gerekli olan ve çağdaş teknolojinin insan hayatına getirdiği modern araçların
küreselleşmenin (globalleşmenin) bir ölçüde işlenmesine neden olduğu
suçlara, uygulamaların ortaya çıkardığı yeni suç şekillerine, işkenceye,
jenosite, insanlık aleyhine fillere yeni ekonomik suçlara, özel hayata
müdahâleye ilişkin fiillere, kişileri kanunsuz fişlemeye, fikir ve düşünce
hürriyetini koruyan hükümlere, ırkçılığı yasaklayan yaptırımlara Kanunda yer
verilmemiştir. …
…Yukarıya aktarılan tasniften de anlaşılacağı üzere Tasarı, kişilere
karşı suçlara özel hükümlerin başında yer vermiş bulunmakta ve böylece,
insanı ve insan haklarını koruma ilkesine verdiği üstün değeri ifade etmek ve
esasını oluşturan suç ve ceza politikasının temel hedefini bir kere daha
vurgulamak istemektedir. Tasarının bu Kısmına “Jenosit ve İnsanlığa Karşı
Suçlar”, “Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti” bölümleri ile başlamış
olması, Tasarının, insancıl değerleri vurguladığını gösteren anlamlı bir işaret
sayılmalıdır….” denilmektedir.
İlgili maddelerin gerekçeleri de şöyledir :
Madde 128- Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve
Cezalandırılması Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 9 Aralık
1948 tarihli ve 260 A (III) sayılı Kararıyla onaylanarak imzaya açılmış ve
Ülkemiz söz konusu Sözleşmeye 23/3/1950 tarihli ve 5630 sayılı Kanun
uyarınca çekince koymaksızın katılmıştır. Onamaya ilişkin Kanun 29/3/1950
tarihli ve 7469 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Sözleşmenin 1 inci maddesinde “Sözleşen taraflar, soykırımın, ister
barış ister savaş zamanında işlenmiş olsun, bir devletler hukuku suçu
olduğunu tasdik ederler ve bu suçu önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt
ederler ” ifadesine yer verilmiş olup, 3 üncü maddesinde, cezalandırılması
gereken eylemler belirtilmekte, 5 inci maddesinde ise taraf devletlerin,
54
Sözleşmenin hükümlerinin yürürlüğe konmasını ve özellikle 3 üncü maddede
belirlenen suçları işlemekten sanık kişiler için etkin cezaların verilmesini
sağlamak üzere gerekli kanunları, anayasaları çerçevesinde, yürürlüğe
koymaları gereğine işaret edilmektedir.
Tasarının bu maddesi, Sözleşmenin tanımladığı jenosit fiillerinin
cezalandırılmasını öngörmektedir. Jenosit, Nazi Almanyası’nın sekiz milyon
kişinin ölümüne neden olan II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik
Devletleri, Rusya, İngiltere ve Fransa tarafından oluşturulan Nürnberg Askerî
Mahkemesi Statüsü ve görev alanına giren “insanlığa karşı işlenen suçlar”
temel alınarak oluşturulan ve “insan öldürme” den farklı bir suçtur. Millî,
etnik, ırkî ve dinsel bir grubu veya herhangi bir grubu yok etmek özel kastı
suçun manevî unsurunu oluşturmaktadır. Maddî unsur ise, grup azalarının
öldürülmesi, grup azalarının bedensel ve aklî melekelerinin ciddî surette
haleldar edilmesi, grubun tümü ile veya kısmen yok edilmesini sonuçlayacak
nitelikte varlık koşullarına zorlanması, çocukların zorla başka yerlere
gönderilmeleridir.
Suçun oluşması için gerekli özel kast yanında maddî unsurların da bir
özellik taşıması gerekmektedir: Maddî unsurların, oluşması yönünden,
hareketlerin “bir plânın icrası” sonucu gerçekleştirilmeleri gerekmektedir.
Tasarının bu maddesi, Fransız Ceza Kanununun da yaptığı gibi Birleşmiş
Milletlerin 9/12/1948 tarihli Sözleşme metninden ayrılmaktadır: Sözleşme 2
nci maddesinde jenositi “bir insan grubunun imha niyeti” ile belirlemekte ve
böylece sübjektif bir ölçüt kullanmaktadır. Tasarının metninde ise meydana
getirilmiş “bir plânın icrası suretiyle” denilerek objektif bir ölçüt kullanılmış
olmaktadır. Böylece suç girişiminin plânlı ve sistematik karakteri vurgulanmış
olmaktadır. Kaldı ki, bu koşul Nürnberg Mahkemesi Statüsünün 6 ncı
maddesinde de yer almaktadır.
55
Ayrıca şu hususa da işaret edilmelidir ki, 1948 Sözleşmesinde
sadece belirli gruplar yer aldığı hâlde, Tasarı bunlara bütün diğer
grupları da eklemek suretiyle, suça daha da genişlik vermiştir.
Soykırım suçunun millî, etnik, ırkî veya dinsel veya herhangi bir grubun
tamamen veya kısmen ortadan kaldırılması amacıyla işlenen özel kasıt
içeren bir suç olduğu açıktır. Bu suçun mevzuatımıza dahil edilmesi, 1948
tarihli Jenosit Sözleşmesinden kaynaklanan bir yükümlülüğümüz gereğidir.
Sözleşme ile maddî ve manevî unsurları açıkça belli olan farklı bir suçu ihdas
etme yükümlülüğü getirilmiştir.
Roma’da düzenlenen diplomatik bir konferans sonucu kabul edilen ve
jenosit dahil insanlığa karşı işlenen suçların cezalandırılması amacıyla
kurulması öngörülen Birleşmiş Milletler Uluslararası Ceza Mahkemesi
Statüsü düzenlemelerinde de konu irdelenmiş bulunmaktadır.
Bu suçlarla ilgili olarak Sözleşmeye taraf ülkelerin bazıları konuyu iç
mevzuatlarına sokmuşlardır: Söz gelimi Fransa 1992 yılında kabul etmiş
olduğu yeni Ceza Kanununda insanlığa karşı suçlar başlığı altında, soykırım
suçunu düzenlemiş, konu Avusturya Ceza Kanununun 321 inci
maddesinde, Alman Ceza Kanununun 220a maddesinde yer almıştır.
Maddeyle, bu tür suçları işleyecek özel hukuk tüzel kişileri de
cezalandırılmakta ve bu tür suçlardan dolayı zamanaşımının işlemeyeceği
kabul edilmektedir.
Madde 129- Maddede, bir plânın uygulanması suretiyle ve siyasal,
felsefî, ırkî veya dinsel saiklerle nüfusun sivil bir grubuna karşı, sürgün etme,
esir hâline getirme, kitle hâlinde ve sistematik olarak kişileri öldürme,
insanların kaçırıldıktan sonra yok edilmeleri, işkence veya insanlık dışı
işlemlere veya biyolojik deneylere tâbi kılma, zorla hamile bırakma, zorla
fuhşa sevk etme eylemlerinin işlenmesi insanlığa karşı suç sayılmıştır.
56
Bu madde Milletlerarası Nürnberg Askerî Mahkemesi Statüsünün 6 (c)
maddesinden esinlenerek kaleme alınmıştır. Nitekim yeni Fransız Ceza
Kanunu da 212-1 inci maddesi yönünden aynı surette hüküm getirmiştir.
Dikkat edilmelidir ki, bu maddedeki hareketler bir grubun, grup olarak imha
edilmesi özel kastı ile işlenecek olursa jenosit suçuna dönüşür. Aynı eylemler
başka özel kastlarla işlendiğinde Tasarının diğer bazı hükümlerini ihlâl eden
suçları oluşturabilirler.
Suçun diğer unsurları hakkında 128 inci maddenin gerekçesine
bakılmalıdır.
Madde 130- Gerek jenosit suçunun gerek insanlığa karşı suçların
örgüt şeklindeki bir yapılanmayla da işlenmesi hâlinde madde, bu tür suçları
işlemek amacıyla örgüt kurulmasını ve bu örgütlere katılmayı ayrıca
cezalandırmaktadır. Örgüt tanımı için Tasarının 4 üncü maddesinin
gerekçesine bakılmalıdır. (Madde 4- .…Örgüt kavramı Tasarının değişik
maddelerinde bazen müstakil suç, bazen suçun kurucu unsuru veya
ağırlaştırıcı nedeni olarak yer almaktadır. Örgüt, aslında birden fazla kişiler
arasında bir anlaşmadır. Ceza hukukunda eylemsiz anlaşma bazı hâllerde bir
tehlike suçu olarak yer almaktadır; aslında sadece anlaşma suç oluşturmaz.
Bu nedenle örgüte müstakil suç veya ağırlaştırıcı neden olarak kanunda yer
verildiğinde, anlaşmanın saptanması gereklidir. Ayrıca iştirak hâli ile örgütün
de birbirine karıştırılmaması gereklidir. Bu nedenle tanımda “yapılanma” ve
“birleşmenin dıştan gözlemi yapılabilecek biçimde oluşturulması” gereklerine
yer verilmiştir…..)
Tasarıdaki madde metin ve gerekçelerinden de anlaşılacağı üzere ,
soykırım Yeni TCK tasarısında özel hükümler arasında birinci suç olarak
düzenlenmiştir. Kapsamı Soykırım sözleşmesinden daha geniş tutulmuş ,
sözleşmedeki dört grup sayıldıktan sonra diğer gruplara karşı da suçun
işlenebileceği belirtilmiştir.
57
- Uluslararası Hukukta
- Tarihi Gelişim
Uluslararası Ceza Mahkemeleri tarihi incelendiğinde bu mahkemelerin
kuruluş fikrinin sanıldığının aksine 20. yüzyılın çok öncelerine gittiği
görülmektedir. Bu anlamda uluslararası karakterdeki ilk yargılama 1474
yılında Breisach, Almanya’da gerçekleşmiştir. İmparatorluğa mensup olan
her devletten bir yargıcın katılmasıyla Kutsal Roma İmparatorluğu’nun
kurduğu bu yirmi yedi yargıçlı mahkemede sanık Peter von Hagenbach,
Tanrı’nın kanunlarına ve günümüzde savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen
suçlarla eşdeğer olan insanlığın kanunlarına karşı gelmekten suçlu bulunmuş
ve ölüm cezasına çarptırılmıştır 129.
Daha sonraki bir başka adım ise, Birinci Dünya Savaşının bitimine
rastlar. 18 Ocak 1 9 1 9 ” da Versailles Andlaşmasının 227. Maddesiyle
Almanya Eski imparatoru II. Wilhelm’in 1914’de dünya savaşını başlatması
nedeniyle “Sözleşmelerin kutsal gücüne ve uluslararası ahlaka acımasız
saldırı” suçundan kurulacak beş büyük devletin (bunlar ABD, Fransa,
İngiltere, İtalya ve Japonya idi) birer hakiminden oluşacak özel görevli bir
mahkemede yargılanması açıkça öngörülmüştü. Ne var ki bu andlaşma
maddesi Hollanda’nın II.Wilhelm’i iade etmemesi nedeniyle uygulamaya
konulamamıştır. Buna karşılık, Fransız ve İngiliz Askeri Mahkemelerinde
tutsak Alman subaylar yargılanmış, Alman Hükümeti 1919 da tutsak
Alman subaylar dışında sadece savaş suçlusu 6 subay teslim etmiş, ardından
17.12.1919 tarihli kanunla bu tür suç faillerini yargılamak için kendi
mahkemelerine yetki vererek daha sonraki iade istemlerini reddetmiştir. Bu
çerçevede görülen 16 davadan altısı mahkûmiyetle sonuçlanmıştır130.
129 Timuçin Köprülü , “Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsünde Uluslararası İşbirliği ve Adli
Yardımlaşma”, www.adalet.org/bekran.php?idno=228&id=1409 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”,
- 272
130 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.273
58
İki dünya savaşı arasındaki yirmi yıllık dönemde (1919-1939),
Milletler Cemiyeti tarafından cezai konularda yetkili olacak uluslararası bir
ceza mahkemesi kurulması yönünde, özellikle hemen savaş sonrası yıllardan
başlayarak yapılan çalışmalar başarısızlıkla sonuçlanmakla birlikte, konu daha
sonra bir başka olay sebebiyle tekrar gündeme gelmiştir. Bu olay, 1934
yılında yapılan suikast sonucu Fransa’ya resmi ziyarette bulunan Yugoslavya
Kralı I. İskender (I. Alexandre) ile Fransız Dışişleri Bakanının ölümüdür. Bu
olay nedeniyle Fransa’nın gayretleriyle 16 Kasım 1937 tarihinde Milletler
Cemiyeti tarafından Tedhişçiliğin Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair
Sözleşme ile bu anlaşmanın eki durumundaki Uluslararası Tedhiş Suçlarını
Cezalandırmakla Görevli Uluslararası Ceza Divanı Kurulmasına Dair
Andlaşma kabul edilmiştir. Bu iki sözleşmenin yapılmasını izleyen aylarda,
cesaretle sağlanan bir yenilik olarak nitelendirilen ve Uluslararası Ceza
Hukukuna yeni ufuklar açacağı ifade edilen bu mahkemenin, bir daimi
uluslararası ceza divanı kurulması yönünde o güne kadar gösterilen sürekli
gayretlerin bir sonucu olduğu vurgulanmış ise de, araya giren savaş
nedeniyle gerekli ilgiyi toplayamamış, sadece Hindistan’ın onayladığı bu
sözleşmeler adeta ölü birer metin olarak uzunca bir süre unutulmaya terk
edilmiştir131.
Bununla birlikte, bu dönemde, hayata geçirilemeyen bu sözleşmeler
yanında, insancıl hukukun ihlalini yasaklama yönünde birçok olumlu adımlar
atılmıştır. Bunlar arasında özellikle : Saldırı savaşının uluslararası
dayanışmayı ihlal ettiğini vurgulayan uluslararası uyuşmazlıkların barışçı
yollardan çözümüne ilişkin 1924’tarihli Cenevre Protokolü, Saldırı savaşının
uluslararası bir suç olması sonucu uluslararası uyuşmazlıkları çözmede
hiçbir zaman kullanılmayacağına ilişkin Milletler Cemiyeti Genel Kurulunun
24.9.1927 tarihli kararı, uluslararası uyuşmazlıkların çözümü için savaş
açmayı yasaklayan ve sözleşen tarafların karşılıklı ilişkilerinde ulusal politika
aracı olarak savaştan vazgeçmeyi içeren 27.8.1928 tarihli Briand-Kellogg
Paktı (veya diğer ismiyle Paris Paktı), sayılabilir132.
131 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.273
132 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.273
59
Savaş suçlarının uluslararası yargı organlarınca yargılanması ve
cezalandırılması konusunda uygulanan uluslararası hukukta üç değişik
uygulama ile karşılaşılmaktadır. Bu konudaki öncü uygulama Nuremberg ve
Tokyo Uluslararası Askeri Mahkemelerinin uygulaması olmaktadır.
Günümüzde yürürlükte olan uluslararası belgeler uyarınca halen çalışan Eski
Yugoslavya ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemeleri uygulamaları
günümüz uygulamasını oluşturmaktadır. 1998’de bir devletlerarası
konferansta kabul edilerek 17.7.1998’de imzaya açılan ve 1.7 2002 tarihinde
yürürlüğe giren Roma Statüsü ile kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi
gelecekteki uygulamayı oluşturacaktır133.
- Nuremberg ve Tokyo Uluslararası Askeri Mahkemeleri
Nuremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi, 8.8.1945 tarihli Londra
Andlaşmasına taraf ABD, Fransa, İngiltere ve S.S.C.B. tarafından kurulmuş
olup, Almanya’nın da koşulsuz teslimi ile bunu kabul etmiş bulunduğu görüşü
öğretide büyük ölçüde paylaşılan bir uluslararası mahkemedir. Londra
Andlaşmasının eki Statüsünün 2. maddesine göre anılan Mahkeme sayıları
yenen devletlerce atanan 4 yargıçtan oluşmuştur. Herbir yargıcın bir de
yedeği bulunmaktadır. Mahkemede savcılık görevi her biri 4 yenen devletçe
atanan 4 başsavcı tarafından tek ya da birlikte yerine getirilmiştir. Londra
Andlaşmasının 1. maddesi İkinci Dünya Savaşı sırasında fiilleri coğrafi açıdan
bir tek yere bağlanamayan gerek tek gerekse gurup yada örgüt üyesi olarak
işlenen suçların faillerini yargılamakla görevlendirmektedir. Statünün 1. ve 6.
maddeleri yargılanacak kişilerin yalnızca itilaf devletlerinin hizmetindeki
önemli savaş suçluları olacağını eklemektedir. Mahkeme kararlarını oy
çokluğu ile almakta olup, oyların eşitliği durumunda Başkanın oyu kararı
belirleyici olmaktadır 134.
133 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.350
134 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.350 ; Nürenberg Askeri Mahkemesi hakkında ayrıntılı bilgi ve Eski
Yugoslavya Mahkemesi ile karşılaştırması için bknz: Durmuş Tazcan, “Uluslararası Suçları
60
Nüremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi 24 üst düzey Nazi
Hükümet görevlisini yargılamış, üç yüz bin tanık dinleyip, 6300 kanıtı
değerlendirerek, bir yılda 402 oturum yapmıştır. Bu özel görevli (ad hoc)
mahkeme, l- Barışı ortadan kaldırmaya veya tehlikeye atmaya ilişkin suçlan, 2-
insanlığa karşı işlenen suçlan, 3-Savaş suçları nı yargılayarak, 24 failden 11’i
hakkında ölüm, 3’ü hakkında müebbet, 7 tanesi hakkında ağır hapis ve 3’ü
hakkında beraat kararı vermiştir135.
Tokyo Uluslararası Askeri Mahkemesine gelince, Uzakdoğu’daki
savaş sonunda yenilen Japonya’nın 2.9.1945 tarihli Teslim Bildirisini
imzalamasından sonra 19.4.1946 tarihinde Müttefik Devletler Uzakdoğu
Başkomutanı ABD’li General Mac Arthur tarafından ilan edilmiş ve
Uzakdoğu’da öteki Müttefik Devletlerce de birtakım değişikliklerle
26.4.1946’da kabul edilmiştir. Mahkeme sonuçta Uzakdoğu’daki Müttefikleri
oluşturan şu 11 devletin yargıçlarından ve savcılarından oluşmuştur:
Avustralya, Kanada, Çin, Fransa, İngiltere, Hindistan, Hollanda, Yeni
Zellanda, Filipinler, S.S.C.B. ve ABD. Tüm yargıçlar ve savcılar anılan herbir
devletten birer olmak üzere ABD’li Başkomutan tarafından atanmıştır. Tokyo
Mahkemesi Statüsünün 5. maddesi yargılanacak kişileri Uzakdoğu’daki tek
ya da örgüt üyesi olarak suç işleyen savaş suçluları diye belirtmektedir.
Mahkeme 6 yargıçtan fazla yargıç hazır olduğunda görev yapabilmekte olup,
kararlar oy çokluğu ile alınmaktadır. Oyların eşitliği durumunda Başkanın oyu
belirleyici olmaktadır136.
Tokyo Askeri Mahkemesi ise, Mayıs 1946’dan Ekim I948’e kadar üst
düzey görevli Japonları yargılayıp (25 kişi yargılanıyor), 7 kişiyi ölüm, 7 kişiyi
müebbet, diğerlerini de ağır hapis cezasına mahkum etmiştir137.
Kovuşturmada Katedilen Yol: Uluslararası Nüremberg Askeri Mahkemesinden Eski
Yugoslavya Ceza Mahkemesine”, Kenan Tuçomağ’a Armağan, İstanbul 1997, s.481
135 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.274
136 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.351
137 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s.274
61
- Eski Yugoslavya ve Raunda Uluslararası Ceza Mahkemeleri
Eski Yugoslavya topraklarında 1991 yılından itibaren yaşanan etnik
temizlik hareketine dönüşen soykırım ve savaş esirlerine kötü ve insanlık
dışı muameleler gibi Uluslararası İnsancıl Hukukun ağır ihlallerinin sanığı
olan kişilerin kovuşturulması amacıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyi’nin 22 Şubat 1995 tarih ve 808 sayılı kararının 1. paragrafıyla Eski
Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurulmasına karar
verilmiştir. Anılan kararın 2. paragrafıyla da, BM Genel Sekreteri, bu
kararın kabulünden itibaren mümkün olan en kısa zamanda ve en geç altmış
gün sonra, üye devletlerin önerilerini de dikkate alarak, konunun bütün yönlerini
ele alan Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurulması kararını
etkin ve hızlı bir biçimde yaşama geçirecek ayrıntılı bir rapor hazırlamakla
görevlendirilmiştir. Genel Sekreter bu görev doğrultusunda 25 Mayıs 1993 tarih
ve S/25704 sayılı raporunu hazırlamış, bu raporda sözkonusu mahkemenin
hukuken kuruluşuna, yetkilerine, oluşum tarzına, ön soruşturma, son soruşturma,
kanun yolları, adli yardım ve işbirliği ile mahkemenin ayrıcalık ve
bağışıklıklarına, merkezinin bulunacağı yere, mali desteğe, mahkemenin çalışma
dili ile BM Genel Kuruluna yıllık rapor sunma yükümlülüğüne ve son olarak da
mahkemeyi düzenleyen taslağa yer vermiştir. Genel Sekreter’in hazırladığı rapor
ve eki taslağın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 25 Mayıs 1995 tarih ve
827 sayılı kararı ile kabul edilmesi üzerine hakimler 17 Eylül 1993’te seçilmiş ve
Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi aynı yılın 17 Kasım tarihinden
itibaren Lahey’de toplantılarını yapmaya başlamıştır ve halen görevini
sürdürmektedir138.
Güvenlik Konseyi’nin 827 sayılı ve 25.5.1993 tarihli kararı ile kurulan
Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi başta 11 yargıçtan
oluşurken bu sayı Güvenlik Konseyinin 1166 sayılı ve 11.05.1998 tarihli
kararı ile 14 yargıca çıkarılmıştır. Anılan Mahkeme önceleri üçer yargıçtan
oluşan iki Birinci Derece Dairesi ile 5 yargıçlı bir İstinaf Dairesinden
oluşurken günümüzde üç Birinci Derece Dairesine sahiptir. Mahkemenin bir
138 Tezcan , “… Suçları Kovuşturmada Katedilen…”, s.481
62
Savcılığı bulunmakta olup, suç failleri ile ilgili bilgi ve belge toplamak,
kovuşturma başlatmak ve gerekli ise dava açmak Savcılığın yetkisindedir139.
Eski Yugoslavya Mahkemesi kişiler bakımından gerçek kişileri
yargılamakla yetkili kılınmıştır (mad. 6). Mahkeme Statüsü savaş suçlarını
ve insanlığa karşı suçları planlayan, özendiren, emreden, işleyen ya da
bunlara yardımcı olan kişilerin kişisel olarak cezai sorumluluğu olduğunu
kabul etmektedir (mad. 7/1). Suç failinin resmi görevi, Devlet ya da Hükümet
Başkanı dahil, onun cezai sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı gibi (mad.
7/2), üstlerin bilgisi dahilinde işlenen ve üstlerin gerekli önlemleri almadığı
astların işlediği suçlar için de üstlerin cezai sorumluluğunu ortadan
kaldırmamaktadır (mad. 7/3). Yine, bir suç failinin Hükümetten ya da bir
üstten emir alması onun kişisel cezai sorumluluğunu ortadan kaldırmayıp
koşullara göre değerlendirilmesini gerektirmektedir (mad. 7/4)140.
Mahkemenin suçlar bakımından yetkisi,1949 Cenevre Sözleşmelerini
(mad. 2), genel olarak savaş hukukunun yapılageliş kurallarını (mad. 3),
1948 Soykırım Sözleşmesini (mad. 4) çiğneyen ve insanlığa karşı suç
oluşturan fiillerin faillerini (mad. 5) kapsamaktadır. Mahkemenin yer
bakımından yetkisi eski Yugoslavya ülkesi ile sınırlı olup (mad. 8), zaman
bakımından yetkisi ise 1.1.1991’den itibaren bu ülkede işlenen ve olaylar
sürdüğü sürece işlenecek olan suçlan (mad. 8) kapsamaktadır141.
Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yukarıda belirtilen
suçlarla ilgili olarak yetkili olması aynı suçlarla ilgili olarak devletlerin ulusal
yargı organlarının yetkisini ortadan kaldırmamaktadır. Nitekim, Mahkeme
Statüsünün 9/1. maddesi anılan Mahkeme ile ulusal mahkemelerin yarışan
(rakip) yetkilere sahip olduğunu belirtmektedir. Ancak, belli bir davayla ilgili
olarak hem anılan uluslararası mahkemenin hem de bir ulusal mahkemenin
yetkili olması durumunda, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesinin
139Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.351
140 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.352
141 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.352
63
yetkisinin üstün geleceği ve ulusal mahkemenin davayı anılan Uluslararası
Mahkemeye devredeceği öngörülmektedir (mad. 9/2). Mahkeme Statüsü
10/1. maddesinde Non bis in idem ilkesi gereğince anılan Uluslararası
Mahkemece bir davaya bakılmışsa herhangi bir ulusal mahkemenin bu
davaya yeniden bakma yetkisi bulunmadığı gibi, Statünün 10/2.
maddesinde belirli bir ulusal mahkemenin baktığı dava Statüde belirtilen
suçların kapsamı dışında kalıyorsa, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza
Mahkemesi’nin bu davaya bakma yetkisine sahip bulunmadığını
bildirmektedir142.
Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesinde birçok Sırp savaş
suçlusu yargılanmış143, Eski Yugoslavya devlet başkanı Slobodan
Miloseviç’in yargılamasına da devam edilmektedir144. Eski Yugoslavya
Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin birçok kararına göre, bazı istisnai fiiller
hariç, Bosna-Hersek’teki Sırpların etnik temizliği bile soykırım suçu olarak
değil insanlığa karşı suç veya savaş suçu olarak değerlendirilmiştir145.
Bilindiği gibi, Ruanda’da çoğunlukta, fakat Brundi’de azınlıkta olan
Hutular ile Brundi’de azınlıkta olup, Ruanda’da çoğunlukta olan Tutsiler
arasında, Nisan 1994 – Temmuz 1994 tarihleri içinde Ruanda’da meydana
gelen iç savaş sonucunda, Ruanda Hükümetinin istemi üzerine, Güvenlik
Konseyinin 08 Kasım. 1994 tarih ve 955 sayılı Karan ile Ruanda Uluslararası
Ceza Mahkemesi kurulmuştur. Mahkeme Tanzanya’nın başkenti olan
Arusha’da faaliyet göstermektedir. Bu mahkemenin tabi olduğu kurallar, Eski
Yugoslavya Ceza Mahkemesinin Statüsü ve tabi olduğu kurallar esas
alınarak hazırlanmış olup, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi ile
birlikte istinaf kanun yolu bakımından aynı istinaf mahkemesinin denetimine
142 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.352
143 Gündüz Aktan , “Boşnak Soykırımı” Radikal, 06.08.2001 ; Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza
Mahkemesi 2 Ağustos 2001günü ilk soykırım davasını tamamladı ve 13-19 Temmuz 1995’te
Srebrenica’da 7 bin 500 civarında Boşnak’ın katledilmesinden dolayı Drina ordusu komutanı Sırp
general Kristic’i 46 yıl hapse mahkûm etti. Bu karar 1948 Soykırım Sözleşmesi çerçevesinde
Avrupa’da verilen ilk soykırım kararıdır.
144 Slobodan Miloseviç’in yargılanmasını sağlamak için hazırlanan rapor metni için bknz: Miloseviç
Dosyası, 18.04.1999, www.turksforum.nl
145 Aktan , a.g.m., s.9
64
tabidir. Ayrıca bu mahkemenin ayrı bir savcılık makamı bulunmamakta, Eski
Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesinin savcısı aynı zamanda Ruanda
Uluslararası Ceza Mahkemesinin de savcılığını yapmaktadır146.
Ruanda Uluslararası Mahkemesi başta 11 yargıçtan oluşurken (mad.
11) bu sayı Güvenlik Konseyinin 1165 sayılı ve 30.04.1998 tarihli kararı ile 14
yargıca çıkarılmıştır. Anılan Mahkeme de günümüzde üç yargıçtan oluşan
Birinci Derece Dairesi ve 5 yargıçlı bir İstinaf Dairesinden oluşmaktadır (mad.
10-11). Mahkemenin bir Savcılığı bulunmakta ve araştırma, kovuşturma
başlatmak ve dava açmak Savcının yetkisindedir (mad. 15)147.
Ruanda Uluslararası Mahkemesinin kişiler bakımından yetkisi gerçek
kişilerle sınırlıdır (mad. 5). Mahkeme Statüsü suç faillerinin resmi görevinin
cezai sorumluluğu ortadan kaldırmadığını; yine, üstlerin bilgisi ya da ihmali
dahilinde astların işlediği suçlar için üstlerin kişisel sorumlu olacağını bildirmektedir
(mad. 6). Ruanda Mahkemesinin suçlar bakımından yetkisi
soykırım suçunu (mad. 2), insanlığa karşı suçu (mad. 3) ve uluslararası
olmayan silahlı çatışmalara uygulanan uluslararası hukuk kurallarının ağır
ihlallerini (mad. 4) kapsamaktadır. Mahkemenin yer bakımından yetkisi
Ruanda ülkesi ile “Ruanda yurttaşlarının uluslararası insancıl hukukun ağır
ihlallerini işlediği komşu ülkeler” olarak belirtilmektedir (mad. l ve 7).
Mahkeme zaman bakımından yalnızca 1.1.1994 – 31.12.1994 tarihindeki
suçları yargılamakla yetkilidir (mad. 7)148.
Ruanda Uluslararası Mahkemesinin belirtilen konularda yetkili olması
ulusal mahkemelerin yargı yetkisini ortadan kaldırmamaktadır (mad. 8/1).
Herhangi bir devletin ulusal mahkemesi ile Ruanda Uluslararası
Mahkemesinin aynı davaya bakma durumu doğarsa, Uluslararası
Mahkemenin yetkisinin üstün geleceği kabul edilmektedir (mad. 8/2). Burada
da Eski Yugoslavya Mahkemesi için öngörülen koşullarda Non bis in idem
146 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 275
147 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, , s.353
148 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, , s.353
65
jlkesi geçerlidir (mad. 9)149. Ruanda Uluslararası Mahkemesi 1995 yılından
bu yana görevini sürdürmektedir150.
- Uluslararası Ceza Mahkemesi
BM Genel Sekreteri Kofi Annan,, 18 Temmuz 1998 tarihinde
Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Tüzüğünün İmza Törenindeki
konuşmasında mahkemenin kuruluşunu; “gelecek nesiller için bir umut
hediyesi ve evrensel insan hakları ve hukukun üstünlüğü yolunda ileriye
yönelik atılan dev bir adım” alarak kabul etmiştir151 Uluslararası Ceza
Mahkemesi (UCM), devletlerin uluslararası hukuk kapsamında
işleyebilecekleri en ağır suçlar olan soykırım, diğer insanlığa karşı suçlar ile
savaş suçlarını soruşturmak amacıyla devletlerin uluslararası toplumu
tarafından yaratılan daimi, bağımsız bir yargı organı olacaktır.
Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesinin kurulmasına neden
olayların yaşanmasından önce, 1989 yılında BM Genel Kurulu, 4.12.1989
tarih ve A/Res. 44/39 sayılı kararıyla Uluslararası Hukuk Komisyonundan,
insanlığın güvenliğine ve barışa karşı işlenen suçlar kapsamında böyle bir
mahkeme konusunun incelenmesini ve bu Divanın görevleri arasına
uyuşturucu madde kaçakçılarının da dahil edilmesinin öngörülmesini istemiştir.
Eski Yugoslavya topraklarında 1991 yılından itibaren yaşanan etnik temizlik
hareketine dönüşen soykırım ve savaş esirlerine kötü ve insanlık dışı
muamelelerin de etkisi altında 1992 yılında, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu,
25.11.1992 tarih ve A/Res. 47/33 sayılı kararıyla Uluslararası Hukuk
Komisyonundan Uluslararası Ceza Divanı tasarısını öncelikle hazırlamasını
talep etmiştir152.
149 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.353
150 Raunda Uluslararası Ceza Mahkemesi hakkında ayrıntılı bilgi için bknz: Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap,
; Jose E. Alvarez, “Crimes of States/ Crimes of Hate : Lessos from Rwanda” The Yale Journal of
International Law, Summer 1999, Volume 24, number 2, s.365-483 ;
151 Bknz “Uluslararası Af Örgütü – Uluslararası Ceza Mahkemesi Bilgi Notu 3 – Uluslararası Ceza
Mahkemesi’ne Giriş , www.amnesty-turkiye.org/arsiv/vifois1005200201.shtml
152 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 275
66
Böyle bir mahkemenin kurulması yönünde sürekli ve özellikle bu
konferans sırasında gösterilen olağanüstü gayretler ve insanlığın bugüne
kadar yaşadığı acı olaylar dikkate alındığında, sürekli görev yapacak
Uluslararası Ceza Divanının kurulmasından beklenen amaç, uluslararası
suçlulukla mücadelede uluslararası düzeyde örnek bir adalet sağlamak; bu tür
suç mağdurlarının zararını gidermek; uluslararası düzeyde sosyal değerleri ve
bireysel dürüstlüğü güçlendirmek; bu suçlar konusunda günümüz nesillerini
eğitmek ve en önemlisi de, gelecekte muhtemel bu tür insani çöküşleri
önlemek ve bunların cezasız kalmayacağı inancını yerleştirerek insanları
vazgeçirmektir153. Zira, nasıl ki ulusal toplumlarda, kamu düzeninin,
kanunlara saygının, dürüstlüğün, suç işlemeyi önleyici kolluk hizmetlerinin,
suç işlenmesi halinde de bozulan kamu düzenini tamirin, adaletin ve bansın
sağlanması için diğer sosyal, ekonomik ve siyasal kurumlarla birlikte adli
kurumların varlığı bir zorunluluk ise, aynı gereksinim uluslararası toplum için
de söz konusu olmakta, devletlerin mutlak egemenlik anlayışına bir sınır
ve denetim getirmedikçe bu sorunlara bir çözüm bulunamamaktadır, işte
bu nedenle Uluslararası Ceza Divanının kurulması yönünde ilk nihai tasan
yaşanan son insanlık dışı olaylarında etkisiyle, Eski Yugoslavya Uluslararası
Ceza Mahkemesi Statüsünün Güvenlik Konseyince kabulünden sonraki bir
yıldan az bir süre içinde bitirilmiş ve Uluslararası Hukuk Komisyonunun
Uluslararası Ceza Divanı tasarısı üye devletlerin bilgisine sunulmuştur.
Nihayet, Roma’da 15 Haziran ile 17 Temmuz 1998 tarihleri arasında
toplanan Tam Yetkili Temsilcilerden Oluşan BM Diplomatik
Konferansında tasarı ve değişiklik önerileri tartışılmış, Uluslararası Ceza
Divanı Statüsü 120 devletin olumlu, 7 devletin olumsuz ve 20 devletin de
çekimser oyu ile kabul edilerek 18 Temmuz 1998 tarihinde tüm devletlerin
imzasına açılmıştır154. Gerekli imza ve onay şartlarının tamamlanmasıyla
Roma statüsü 1.7.2002 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir155.
153 UCM’nin kuruluş amacı ve gerekçeleri için bknz: Rifat Murat Önok, “Uluslararası Ceza Divanı”,
www.izmirbarosu.org.tr/dergi/2001_sayi01_08.htm (2001, ocak)
154 Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 276
155 15.05.2003 tarihi itibariyle Roma Statüsünü imzalayan devlet sayısı 143, onaylayan devlet sayısı
90 dır. Bknz: www.iccnow.org veya http://untreaty.un.org/ENGLISH/bible/englishinternetbible/
partI/chapterXVIII/treaty10.asp
67
Roma’da toplanan diplomatik konferans sonunda 17.7.1998 tarihinde
kabul edilen Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü ile kurulması öngörülen
Mahkeme 18 yargıçtan oluşacaktır (mad. 36/1). Ancak, Mahkemenin yargıç
sayısının arttırılması olanağı vardır (mad. 36/2). Uluslararası Ceza
Mahkemesi, Başkan ve 4 yargıçtan oluşan İstinaf Bölümüne en az 6
yargıçtan oluşan Birinci Derece Bölümüne ve yine en az 6 yargıçtan oluşan
Hazırlık Bölümüne sahip olup, Birinci Derece Dairesi her davaya 3 yargıçla ve
Hazırlık Dairesi her davaya 3 ya da bir yargıçla bakmak zorundadır (mad.
39). Mahkemenin anılan Bölümlerinden başka Savcılığı ve yazmanlığı
bulunmaktadır (mad.34). Mahkeme Hollanda’nın Lahey kentinde faaliyetlerini
yürütecektir156.
Uluslararası Ceza Mahkemesinin kişiler bakımından yetkisi gerçek
kişileri kapsamaktadır (mad.25/1). Mahkeme yetkisine giren suçlarla ilgili
olarak suçu bizzat işleyen, işlenmesini emreden, isteyen ya da özendiren,
suçun işlenmesine yardımcı ya da ortak olan ya da herhangi bir biçimde
suçun işlenmesine ya da teşebbüsüne katılan, soykırım suçu ile ilgili olarak
da bu suça doğrudan ve kamu önünde özendiren kişileri yargılama yetkisine
sahiptir (mad. 25/3). Ancak, suçun işlendiği sırada 18 yaşını doldurmayan
kişiler bakımından Mahkeme yargı yetkisine sahip değildir (mad. 26). Buna
karşılık, Devlet Başkanı, Hükümet Başkanı ve Hükümet üyesi olmak dahil
resmî görevde olmak Mahkemenin yetkisini kaldırmadığı gibi (mad. 27),
askeri lider yâ da üst düzey yöneticilerin emir ya da otoritesi altındaki kişilerin
anılan üstlerinin bilgisi dahilinde ya da bilgisi dahilinde olması gereken
durumlarda, eğer anılan üst gerekli ve makul engelleyici önlemler almadıysa,
bu üstler de kişisel olarak cezai sorumlu tutulmaktadır (mad. 28)157.
Uluslararası Ceza Mahkemesinin suçlar bakımından yetkisinin
kapsamında, soykırım suçu, insanlığa karşı suç, dar anlamda savaş
156 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.355 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 279-281 ; Uluslararası
Ceza Mahkemesi Roma statüsünün Türkçe metni için bknz: Roma Statüsü’nün Türkçe metni için
Bknz.; Bozkurt, a.g.e.
157 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.355 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 279-281
68
suçu ve saldırı suçu yer almaktadır (mad. 5/1). Ancak, saldırı suçunun,
statünün yürürlüğe girmesinden 7 yıl sonra koşullarının ve uygulamaya
konulmasının saptanmasına kadar, Mahkemece bir işleme bağlı tutulması
askıya alınmış bulunmaktadır (mad. 2 ve 121-123). Anılan suçlarla ilgili
olarak soykırım suçu ve insanlığa karşı suçun barış zamanı ya da savaş
zamanı işlenmesinin olanaklı bulunduğunun ve dar anlamdaki savaş
suçlarının da uluslararası silahlı çatışmaları ve Uluslararası olmayan silahlı
çatışmaları kapsadığının altını çizmek uygun olacaktır158.
Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü yer bakımından hiçbir hüküm
içermemekle tüm evrende işlenecek suçları kapsar görünmektedir. Mahkemenin
zaman bakımından yetkisine gelince, Mahkeme Statüsü yürürlüğe
girdikten sonra işlenen suçlar bakımından yetkili olacaktır (mad. 11)159.
Uluslararası Ceza Mahkemesinin, Güvenlik Konseyi kararları ile
kurulan Eski Yugoslavya ve Ruanda Uluslararası Mahkemelerinin
durumundan farklı olarak, devletler bakımından yetkili olabilmesi ilke olarak
statüsü ile bağlanan devletler için olanaklıdır. Mahkeme Statüsünün 12.
maddesi devletlerce iki yolla Mahkemenin yargı yetkisinin kabul
edilebileceğini öngörmektedir: i)Statüye taraf olarak (mad. 12/1); ii) Statüye
taraf olmadan Mahkemeye bir bildirim yaparak belirli bir suç için
Mahkemenin yetkisinin kabul edildiğini açıklayarak (mad. 12/2-3). Bir taraf
devletin Mahkemeye anılan bir ya da birkaç suçu kapsayan bir durumu
getirmesi ya da Savcının kendiliğinden bir suçla ilgili kovuşturma açması
durumlarında, suçun işlendiği ülke devleti ya da suçlunun uyruğunda
bulunduğu devlet belirtilen iki yoldan biri aracılığıyla Mahkemenin yetkisini
kabul etmişse Mahkeme ilgili suç konusunda yargı yetkisini kullanabilecektir
(mad. 12/2-3 ve mad. 13/a ve c). Başka bir deyişle, Mahkeme Statüsüne
taraf olmayan bir devletin yurttaşı Statüye taraf olan bir devletin ülkesinde
anılan savaş suçlarını işlerse Mahkeme yetkili olmaktadır. Bu da Statüye
taraf olmayan bir devletin görevlilerinin ve yurttaşlarının ülke dışında
158 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.355 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 284-288
159 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.355 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 281
69
soykırım, insanlığa karşı suç ya da silahlı çatışmalara katılarak savaş suçu
işlemesi durumunda suçların işlendiği ülke devleti Statüye tarafsa suç faili
kişileri Uluslararası Ceza Mahkemesinin yargılamasının olanaklı olduğunu
göstermektedir. Öte yandan, Statüye taraf olmayan bir devletin ülkesinde
Statüde sayılan suçların işlenmesi durumunda, eğer suç failleri Statüye taraf
bir devletin uyruğunda ise Uluslararası Ceza Mahkemesi yine yetkili
olabilecektir160.
Buna karşılık, anılan suçların işlendiği bir durumun Güvenlik
Konseyi’nce BM Andlaşmasının VII. Bölümü çerçevesinde Mahkemeye
sevkedilmesi durumunda suçun işlendiği ülke devletinin ya da suç faillerinin
uyruğu devletlerin Statüye taraf olup olmadığının aranmayacağı ve
Mahkemenin yargı yetkisini kullanacağı anlaşılmaktadır. Bu sonuç, Statünün
12/2. maddesinin yorumundan çıktığı gibi, Güvenlik Konseyi’nin BM
Andlaşmasının VII. Bölümüyle ilgili bağlayıcı karar alma yetkisine sahip
olması ve aldığı kararların BM Andlaşmasının 25. maddesi gereğince
bütün üye devletlerce uygulanması yükümü ışığında açıklanabilecektir.
Böylece, yukarıda Eski Yugoslavya ve Ruanda Mahkemeleri için
açıkladığımız gibi, BM Andlaşmasının VII. Bölümündeki görevi çerçevesinde
bir özel uluslararası ceza mahkemesi kurma ve çalışmasını sağlama
yetkisine sahip olduğu kabul edilen Güvenlik Konseyi’nin uluslararası barış
ve güvenliğin sağlanması amacıyla ele aldığı bir durum birtakım geniş
anlamda savaş suçlarının işlenmesine meydan vermişse bu savaş
suçlularının da Uluslararası Ceza Mahkemesince yargılanması ve
cezalandırılması uygulanan uluslararası hukuk açısından olanaklı
bulunmaktadır. Burada, suçun işlendiği ülke devletinin ya da suçlunun uyruk
devletinin Mahkeme Statüsüne taraf olmasının ya da yetkisinin özel bir
bildirim ile kabul edilmesinin aranmasının nedeni, anılan devletlerin BM
Andlaşmasına taraf olması ve o çerçevede Mahkemeye dava şevkinde
bulunulması olmaktadır. Başka bir deyişle, buradaki Mahkeme yetkisinin
dayanağı bir andlaşmayı oluşturan ve andlaşmalar hukukuna bağlı olan
160 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.356 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 280
70
Mahkemenin Statüsü değil, başka andlaşmalarla çatışması durumunda bile,
- maddesi uyarınca üstün tutulacağı kabul edilen, BM Andlaşmasıdır161.
Sonuçta Uluslararası Ceza Mahkemesinin yargı yetkisinin kapsamını
devletlerin Mahkeme Statüsü ile bağlı olup olmama durumlarına göre
değerlendirdiğimizde, bir devlet Statüye taraf olmadan da aşağıdaki
durumlarda siyasal ve yönetsel yetkililerinin, askerlerinin ve öteki
yurttaşlarının Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanması olanağı vardır:
- i) Güvenlik Konseyi’nin BM Andlaşmasının Vn. Bölümü çerçevesinde
hareket ederek bir durumla ilgili suç faillerini Mahkemeye sevketmesi;
- ii) Statüye taraf olmayan bir devletin yetkililerinin ve yurttaşlarının
Statüye taraf bir devlet ülkesinde anılan suçları işlemesi ve bu sonuncu
devletin bu durumla ilgili suç faillerini Mahkemeye sevketmesi.
Öte yandan, Statüye taraf olmayan bir devletin ülkesinde anılan
suçların işlenmesi durumunda da Uluslararası Ceza Mahkemesi olaylara
elkoyarak yargı yetkisini aşağıdaki durumlarda kullanabilecektir:
- i) Güvenlik Konseyi’nin BM Andlaşmasının VII. Bölümü çerçevesinde
hareket ederek bu durumla ilgili suç faillerini Mahkemeye sevketmesi;
- ii) Statüye taraf bir devletin yurttaşlarının başka ülkelerde işlediği
anılan nitelikteki suçları nedeniyle durumu Mahkemeye sevketmesi.
Böylece, örneğin, bir devletin ülkesinde geçen ve uluslararası olmayan silahlı
çatışma niteliği de tanımadığı bir durumun Güvenlik Konseyince uluslararası
barışı ve güvenliği bozan ya da tehlikeye düşüren bir durum olarak
değerlendirilerek suç faillerini Uluslararası Ceza Mahkemesine sevketmesi
olanaklı görünmektedir. Yine, Statüye taraf bir devletin yurttaşlarının Statüye
taraf olmayan bir devlet ülkesinde katıldığı bir soykırıma ya da silahlı
161 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.356 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 280 ; Andlaşmaların
bağdaşmazlığı konusunda ayrıntılı bilgi için bknz: Mahmut Göçer , Uluslararası Hukuk ve İnsan
Haklarının Uluslararası Korunması , Seçkin Yayınevi, 1.b, Ankara 2002 ; , Mahmut Göçer ,
“Uluslararası İnsan Hakları Andlaşmalarının Bağdaşmazlığı Sorunu ve Uluslararası Hukuk”
AÜSBFD Cilt: 56 Temmuz – Eylül 2001 No.3 , s.49-70
71
çatışmalara bağlı olarak yurttaşlarının Uluslararası Ceza Mahkemesine
şevkini sağlamak suretiyle Statüye taraf olmayan bir devletteki kimi olayları
uluslararası düzeye taşıması olanağı doğmuş görünmektedir. Uygulamanın
ve Mahkeme içtihadının tam olarak ne yönde oluşacağını zaman
gösterecektir162.
Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsünün l. maddesine göre sürekli
ve ulusal ceza mahkemelerinin tamamlayıcısı bir mahkeme olarak
kurulmuştur. Statünün 17/1. maddesi uyarınca, eğer Statüde öngörülen bir
suç yetkili devlette soruşturma ya da kovuşturma konusu olmuşsa, ilgili
devletin bunu sürdürme istek ve yeteneği olmaması durumları hariç,
Uluslararası Ceza Mahkemesi yetkisizlik kararı vermek zorundadır. Başka
bir deyişle, bu durumlarda ulusal mahkemelerin önceliği vardır. Öte yandan,
aynı 17/1. madde uyarınca eğer Uluslararası Ceza Mahkemesi önüne
getirilen suçun faili aynı fiili nedeniyle daha önceden yargılanmışsa ya da fiili
yeterince ağır bir suç oluşturmuyorsa Uluslararası Ceza Mahkemesi yine
yetkisizlik kararı verebilecektir. Her haliyle Statünün 20. maddesi Non bis
in idem ilkesini teyid etmek suretiyle bir kişinin aynı suç nedeniyle iki kez
yargılanamayacağını öngörmektedir. Kuraldışılık olarak, Uluslararası
Mahkeme bir ulusal mahkemece yargılanan suç faillerini, eğer bu kişiyi
anılan Uluslararası Mahkemenin yetkisinden kaçırmak amacı güdülüyorsa
ya da suç faili bağımsız ya da tarafsız bir mahkemede yargılanmamışsa,
Uluslararası Ceza Mahkemesi yetkili olabilmektedir (mad. 20/3). Anılan
Mahkemenin yetkisine ya da bir davanın kabul edilebilirliğine sanık, ulusal
yargı yetkisine sahip devlet ya da Mahkemenin yetkisini kabul etmiş Statüye
taraf olmayan bir devlet itiraz edebilecektir (mad. 19)163.
Bir konu Güvenlik Konseyi önünde bulunduğu zaman eğer Güvenlik
Konseyi BM Andlaşmasının VII. Bölümü çerçevesinde Mahkemeye
soruşturma ve kovuşturma yapmamasını bir kararı ile isterse Mahkeme 12
162 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.357 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 280
163 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.357 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 281
72
ay süresince işlemlerini askıya almak zorundadır (mad. 16). Güvenlik
Konseyi aynı koşullarda kararını yineleyebilmektedir164.
- Birleşmiş Milletler Müdahalesi :
Sözleşmenin 8. maddesine göre, soykırım suçlarını işlemeden önce
veya işlenirken önlemek; milli ve milletlerarası mahkemelere intikal
edemeyen soykırım suçların BM getirmek mümkündür. Aslında BM
Andlaşmasına göre barış ve milletlerarası güvenliği bozucu her davranışı
teşkilatın yetkili organları önüne getirmek mümkündür. Fakat alınacak
tedbirlerin daha özel, etkili ve vasıflı olması; Dünya kamu oyunu psikolojik
durumu nazara alınarak daha sert tepkiler göstermesi için 8. madde de bu
husus ayrıca tekrarlanmıştır165.
Birleşmiş Milletlerin başlıca amacı, uluslararası barış ve güvenliği
korumaktır. Uluslararası uyuşmazlıkların çözümü bu amaç için öngörülen
araçlardan biridir. Teşkilatın amaçlarını sıralayan birinci maddenin birinci
paragrafında; “Uluslararası barış ve güvenliği korumak ve bu amaçla :
barışın uğrayacağı tehditleri önlemek ve bunları boşa çıkarmak, saldırı ya
da barışın başka yollarla bozulması eylemlerini bastırmak üzere etkin ortak
önlemler almak; ve barışın bozulmasına yol açabilecek nitelikteki uluslararası
uyuşmazlık veya durumların düzeltilmesini ya da çözümlenmesini barışçı
yollarla, adalet ve uluslararası hukuk ilkelerine uygun olarak
gerçekleştirmek;” ten söz edilmektedir166.
Birleşmiş Milletlerde Uluslararası barış ve güvenliğin korunmasının
başlıca sorumlusu Güvenlik Konseyidir. Bunun gereği olarak uyuşmazlıkların
164 Pazarcı, a.g.e. , IV.Kitap, s.358 ; Tezcan, “Uluslararası Suçlar…”, s. 280
165 Sözleşme Madde 8 :Birleşmiş milletlerle işbirliği: “Sözleşmeci devletlerden herhangi biri
soykırım fillerinin veya üçüncü maddede belirtilen herhangi bir fiilin önlenmesi ve sona erdirilmesi
için gerekli gördükleri takdirde, birleşmiş milletlerin yetkili organlarından, Birleşmiş Milletler Şartına
göre harekete geçmesini isteyebilir.”
166 Edip F Çelik, Milletlerarası Hukuk, II.Kitap , İstanbul , 2.b, 1987, s.334
73
barışçı yollarla çözümlenmesinde de öncelikle görevli ve yetkili organ
Güvenlik konseyidir167.
Uluslararası bir uyuşmazlık Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi
önüne, uyuşmazlığın tarafları tarafından getirilebilir (mad. 37) . Güvenlik
Konseyi uyuşmazlığa kendiliğinden el koyabilir (mad. 33/2 , 34 , 36) . Teşkilat
üyelerinden herhangi biri bu uyuşmazlığa taraf olsun olmasın , uluslararası
barış ve güvenliği tehdit edici mahiyette gördügü bir uyuşmazlığı Güvenlik
Konseyi önüne getirebilir ( mad. 35). Üye olmayan bir devlet de kendisinin
taraf olduğu bir uyuşmazlığı Güvenlik Konseyi önüne getirebilir. Bir
uyuşmazlık Genel Kurul tarafından ve Genel Sekreter tarafından da Güvenlik
Konseyi önüne getirilebilir ( mad. 10,11/1, 99).
Güvenlik Konseyi öncelikle uyuşmazlığın uluslararası barış ve
güvenliği tehdit edici mahiyette olup olmadığını inceler. Bu mahiyette
gördüğü taktirde , öncelikle uyuşmazlığın barışçı yollarla çözümü için
taraflara tavsiyelerde bulunur. Çözüm için uygun düzeltme ve usul tarzlarını
tavsiye edebilir (mad. 33, 36). Hukuki nitelikteki uyuşmazlıklar için Adalet
Divanına sunulması gerektiğini tavsiye edebilir. Güvenlik Konseyi son çare
olarak uluslararası barış ve güvenliği korumak veya yeniden tesis etmek için
zorlama tedbirlerine başvurulması yönünde karar alabilir168.
Soykırım sözleşmesinin başlığı; Soykırım Suçunun Önlenmesi ve
Cezalandırılması Sözleşmesi’ dir. Bu başlıktan da anlaşılacağı gibi ,
sözleşmeci devletlere soykırım suçlularını cezalandırma yükümlülüğü
yanında , bu suçu önleme sorumluluğunu da vermiştir. Soykırım suçu ,
genellikle devlet politikası olarak işlenen bir suç olduğuna göre , bu suçun
önlenmesinde en önemli görev Birleşmiş Milletler’e düşmektedir.
167 BM Sözleşmesi Madde 24: Görev ve Yetkileri : “1. Birleşmiş Milletlerin üyeleri, örgütün hızlı
ve etkili hareket etmesini sağlamak için, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasında başlıca
sorumluluğu Güvenlik Konseyine bırakırlar ve bu sorumluluk gereğince görevlerini yerine getirirken
Güvenlik Konseyi’nin kendi adlarına hareket ettiğini kabul ederler.
- Güvenlik Konseyi, bu görevleri yerine getirirken Birleşmiş Milletlerin Amaç ve İlkeleri.ne uygun
hareket eder. Bu görevleri yerine getirebilmesi için Güvenlik Konseyine verilmiş belirli yetkiler
VI, VII, VIII ve XII. Bölümlerde gösterilmiştir.”
168 Bu konuda ayrıntılı bilgi için bknz: Çelik, a.g.e., II.Kitap, s.335- 411
74
Bu konuda Yugoslavya ve Ruanda da yaşanan soykırım olaylarına ,
Birleşmiş Milletlerin müdahaleleri yakın geçmişteki somut iki örneği teşkil
etmektedir.
Eski Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra ortaya çıkan Bosna –
Hersek sorununda Uluslararası Adalet Divanının Müdahalesi,
anlaşmazlıkların çözümünde uluslararası kurumların rolü açısından önemli
bir ağırlık taşımaktadır. Bosna –Hersek Cumhuriyeti 20.03.1993 tarihindeki
başvurusu ile Yugoslavya’nın ; Soykırım Sözleşmesinin çeşitli maddeleri,
Birleşmiş Milletler Andlaşmasını hem de 1907 Lahey Kara Savaşı
Sözleşmesi ile 1949 Cenevre İnsancıl Hukuk sözleşmelerini ve ekli 1.Sayılı
protokolünü ve insan Hakları Evrensel Bildirisini çiğnediğini bildirmekte ve
Divanın bunları saptamasını istemektedir169. Ayrıca Bosna – Hersek
Cumhuriyeti bu başvurusunda meşru savunma hakkının bulunduğunu,
Güvenlik Konseyinin 713 Sayılı kararı ile eski Yugoslavya ülkeleri için
koyduğu ambargonun meşru müdafaa hakkını sınırladığını , bu konudaki
hakkının teslim edilmesini , Yugoslavya yada onun ajanlarının Bosna –
Hersek vatandaşlarını sistemli etnik temizliğe tabi tutma uygulamasına,
öldürme , işkence , ırza geçme vb eylemlerine, kentleri ve halkı bombalama
eylemlerine, ve Bosna – Hersek’e karşı hareket eden her türlü askeri yada
yarı askeri örgüt grup yada kişiye silah , mühimmat , lojistik destek ve her
türlü yardıma hemen son verilmesini istemektedir. Ayrıca Divanın
Yugoslavya’nın verdiği tüm zararlar için tazminata karar vermesini ve geçici
koruma önlemlerinin de alınmasını istemiştir170.
Uluslararası Adalet Divanı öncelikle geçici koruma tedbirlerine yönelik
hususları ele almış ve kararını 08.04.1993 tarihinde açıklamıştır. Divan
kararında Yugoslavya’nın bazı yetki itirazlarını göz önünde tutarak, davada
169 Hüseyin Pazarcı, “ Bosna –Hersek Sorununda Ulslararası Yargının Rolü” AÜSBFD, Cilt .51
Ocak – Aralık 1996 No. 1-4, Prof Dr Oral Sander’e Armağan, Ankara 1997 , s. 383
170 Bosna – Hersek Cumhuriyetinin 20.03.1993 tarihli Başvurusu ve bu başvuru üzerine Birleşmiş
Milletler Uluslararası Adalet Divanının 08.04.1993 tarihli kararı için bknz : www.icj-cij.org/icjwww/
idocket/ibhy/ibhy_summaries/ibhysummary19930416.html ; “Milletlerarası Adalet Divanı’nın
Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Konvansiyonunun Uygulanmasına Dair
Dava ile ilgili 8 Nisan 1993 Tarihli Kararı” , ( Çeviri Engin Şimşek) , Milletlerarası Hukuk ve
Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni, Yıl.12 , sy. 1-2, İstanbul Üniversitesi Basımevi, 1995
75
yetkisini değerlendirmiş ve kendisini sadece Soykırım Sözleşmesinin ihlaline
yönelik hususlarda yetkili görmüştür. Divan Yugoslavya’dan soykırım suçu
işlenmesinin önlenmesi için elinde olan bütün imkanları alması gerektiğini ,
ve Yugoslavya’nın yetkisi altında bulunan yada desteğinden yararlanan
herhangi bir askeri yada yarı askeri birimin yada düzensiz ordu birimlerinin ,
Yugoslavya’nın yetkisi yada etkisi altında bulunan örgütün yada kişinin
soykırım eyleminde bulunmasını , bunu teşvik etmesini yada yardımcı
olmasını engellemesi gerektiğini karara bağlamıştır171. Divan 11.07.1996
tarihinde yetkisi ve kabul edilebilirlik konusundaki kararını vermiş ve davanın
özüne ilişkin karar henüz daha verilmemiştir172.
Birleşmiş Milletler , soykırımın önlenmesi için müdahalede
bulunabildiği gibi , soykırım suçlularının cezalandırılması için de sonradan Ad
Hoc (özel görevli) mahkemeler kurarak müdahalelerde bulunabilmektedir. Bu
gün için Uluslararası Ceza Mahkemesinin faaliyete başlamasıyla özel görevli
mahkemelere ihtiyaç kalmamıştır.
171 Pazarcı, “ Bosna –Hersek Sorununda…”, a.g.e., s.384
172 Divanın Bosna – Hersek Cumhuriyetinin başvurusu hakkındaki 11.07.1996 tarihli kararı için bknz :
www.icj-cij.org/cijwww/cij/cdocket/cbhy/cbhyjudgments/cbhy_judgement_opinions_19990711/
cbhy_cjudgment_19960711_declarationoda.htm
İKİNCİ BÖLÜM
DEVLETLERİN ULUSLARARASI SORUMLULUĞU
- GENEL OLARAK
Bir hukuk düzeninin var olması, kendilerine sorumluluklar yüklenmiş
olan hukuk kişilerinin, bu sorumlulukları yerine getirmemeleri halinde sorumlu
tutulmalarını gerektirir. Devletler hukuku düzeninde de, bu hukukun kişiler
kendilerine yüklenmiş olan sorumluluklara, bağlı bulundukları hukuk
kaidelerine riayet etmedikleri zaman, bu şahısların uluslararası sorumluluğu
doğar. Devletler, birbirleriyle münasebetlerinde olduğu kadar, ülke ve şahıslar
üzerindeki yetkilerini de Devletler Hukuku kaidelerine uygun olarak kullanmak
zorundadırlar. Devletin, Devletler Hukukunu her ihlali, uluslararası sahada bir
haksız fiil teşkil etmektedir. Devletler Hukukuna göre bir haksız fiil işleyen
Devlet, bu fiilden doğan zararları tamir etmek mecburiyetindedir. Uluslararası
Adalet Divanı bu prensibi Almanya ile Polonya arasındaki Chorzow
Fabrikası davası ile ilgili 26 Temmuz 1927 tarihli kararında açık bir şekilde
teyit etmiştir: “Bir taahhüt ihlal edildiği zaman, bunu uygun bir şekilde
tamir etmek bir Devletler Hukuku prensibidir; dolayısıyla tamir, bir
sözleşmenin uygulanmasında, bu sözleşmede yazılı olmasına lüzum
bulunmaksızın bir tamamlayıcı şarttır1.”
Devletin uluslararası sorumluluğu konusundaki kaideler esas itibariyle
teamülü mahiyettedir. Bu bakımdan, Uluslararası mahkemelerin kararları
sorumluluk konusunda mevcut kaidelerin büyük ölçüde ispat vasıtalarını
teşkil etmektedir2.
Sorumluluk konusunda kodifikasyon çalışmaları henüz sonuca
ulaşmamıştır. Lahey’de (1930) kodifikasyon için ele alınan üç konudan birisi
olan Devletin uluslararası sorumluluğu bahsinde, çalışmalar devam
1 Seha L. Meray , Devletler Hukukuna Giriş, Ankara , AÜSBF Yayınları, c.1, 3.b, 1968, s.625
2 Meray, a.g.e., s. 626
77
etmektedir. Birleşmiş Milletler Uluslararası Hukuk Komisyonu (UHK) bu
konuyu gündemine almış olmakla beraber, bu sahadaki çalışmalar henüz
uluslararası düzeyde kabul görmüş bir sözleşme haline dönüşmemiştir . UHK
‘nu bu konudaki son çalışmasını 2001 yılı Kasım ayında 53 . toplantısında
yapmış ve bir sözleşme taslağı hazırlamıştır3.
Günümüzde uygulanan uluslararası hukukuna göre uluslararası
sorumluluk, bir uluslararası hukuk kişisinin neden olduğu uluslararası hukuka
aykırı fiillerin ya da uluslararası hukuka uygun faaliyetlerinden kaynaklanan
belirli birtakım zararların etkilerini, zarar gören uluslararası hukuk kişisine karşı
ortadan kaldırma amacına yönelik bir uluslararası hukuk kurumudur. Böylece,
uluslararası sorumluluk kurumu aracılığıyla verilen bir zararın uluslararası
düzende giderilmesi sağlanmaktadır4.
Uluslararası sorumluluk kurumunu insan haklarının uluslararası
düzeyde korunması mekanizmalarından ayırmak gerekmektedir. Her ne
kadar insan haklarının çiğnenmesi durumunda da kişilerin ya da kişi
gruplarının zarar görmesinin önlenmesi ve zarar meydana geldiyse bu
durumun düzeltilmesi amaçlanıyorsa da, iki kurum arasında birçok fark
bulunmaktadır. En başta, uluslararası sorumluluk kurumundan farklı olarak,
insan haklarının korunmasında amaç bir zararın giderilmesinden çok insan
kişiliğinin ve değerlerinin korunmasıdır. İkinci olarak, insan haklarının
uluslararası düzeyde korunması ile hem bir devletin yurttaşlarının hem de
yabancıların haklarının korunması olanaklı iken, uluslararası sorumluluk
kurumu kişiler bakımından yalnızca yabancılar için işlemektedir. Nihayet,
insan haklarının korunma mekanizmasının kişilerce harekete geçirilmesinin
olanaklı olmasından farklı olarak uluslararası sorumluluk kurumu yalnızca
devletler ve öteki uluslararası hukuk kişileri arasında işletilebilmektedir.
Bununla birlikte, yabancıların insan haklarının çiğnenmesi nedeniyle
3 “Uluslararası Hukuka Aykırı Eylemlerde Devletlerin Sorumluluğu” ile ilgili Birleşmiş Milletler
Uluslararası Hukuk Komisyonunun (UHK) 2001 yılı Kasım ayında 53. toplantısında , hazırlamış
olduğu taslak sözleşmenin İngilizce metni için Bknz: www.un.org/law/ilc/texts/State_
responsibility /responsibility_articles(e).pdf ,
4 Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk Dersleri III. Kitap , Ankara , Turhan Kitabevi, 1.b, 2000,
s.151
78
gördükleri kimi zararların insan hakları mekanizması çerçevesinde
önlenememesi ve giderilmemesi durumlarında, koşullar yerine gelirse,
uluslararası sorumluluk kurumunun çalıştırılması olanağı da bulunmaktadır5.
Uluslararası sorumluluk kurumu çerçevesinde sorumlu tutulabilecek
hukuk kişileri yalnızca devletler ve uluslararası örgütler gibi uluslararası
hukuk kişileridir.
- ULUSLARARASI SORUMLULUĞUN DOĞMASI VE DEVLETE
BAGLANABİLMESİ
Devletin uluslararası sorumluluğuna yol açacak bir fiilin , her şeyden
önce Devletler Hukuku bakımından bir haksız fiil olması gerekir. Başka bir
deyimle uluslararası ahlaka, uluslararası nezaket kurallarına aykırı fiiller,
Devletin, hukuk alanında sorumluluğunu gerektirmez. Aynı şekilde Devletler
Hukukuna uygun fakat iç hukuka aykırı fiiller de, devletlerin uluslararası
alanda sorumlu tutulmasına yol açmaz6.
Bir uluslararası sorumluluk doğması için dört temel koşulun oluşması
gerekmektedir. Bu dört temel koşul şunlardır:7
– Uluslararası hukuka aykırı bir fiilin ya da sonuçlarına uluslararası
sorumluluk atfedilen özde uluslararası hukuka uygun bir faaliyetin varlığı
– Bu fiil ya da faaliyetin bir zarara meydan vermesi
– Bu fiil ya da faaliyetin bir uluslararası hukuk kişisine bağlanması, onun
fiili ya da faaliyeti olarak değerlendirilmesi
– Bu fiil ya da faaliyete ilişkin olarak uluslararası sorumluluğu ortadan
kaldırıcı ya da etkilerini silici herhangi bir nedenin bulunmaması.
5 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.151
6 Meray, a.g.e., s. 627
7 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 152
79
- Sorumluluğun Doğması Koşulları
- Uluslararası Hukuka Aykırı Fiilin Varlığı
Doktrin ve uluslararası uygulama, uluslararası sorumluluğun
doğabilmesinin ilk koşulu olarak bir uluslararası yükümlülüğün çiğnenmesi
olgusunu aramaktadır. Uluslararası Hukuk Komisyonunun 1949’da
gündemine aldığı ve 1955 yılından başlayarak fiilen incelemeye başladığı
uluslararası sorumluluk konusunda 2001 yılında kabul ettiği Maddeler
Taslağının 1. maddesinde bir devletin uluslararası sorumlu tutulabilmesi için
uluslararası hukuka aykırı bir fiilin varlığından söz edilmektedir.8 Uluslararası
hukuka aykırı bir fiil arayan bu görüş kusurlu sorumluluk kavramını
benimsemektedir. Buna karşılık, özellikle 1950’li yıllardan bu yana meydana
gelen birtakım teknolojik ve çevresel zararlar karşısında, öğreti giderek
uluslararası hukukun herhangi bir yasaklamasına konu olmayan birtakım
faaliyetlerden doğan kimi zararlara ilişkin olarak herhangi bir kusur aramadan
objektif sorumluluk kuramını geliştirmiştir. Böylece, herhangi bir faaliyetten
yarar sağlayan devletlerin bu faaliyetin doğurduğu tehlikelerden sorumlu
olmasını öngören “Risk kuramı” ortaya çıkmıştır. Kusurlu sorumluluk ve “Risk
kuramı” na dayanan objektif sorumluluğa dayanmış bir çok mahkeme
kararlarına rastlanabilir9.
Devletin uluslararası sorumluluğunun doğabilmesi için , Devletler
hukukuna göre yapmama vecibesine aykırı hareket etmesi , veya bir yapma
vecibesini ihmal etmiş olması yeterlidir10.
UHK taslak metninin 2. maddesinde bir devletin uluslararası hukuka
aykırı eylemlerini belirleyen unsurlar sayılmıştır. Buna göre de haksız fiil
icrai veya ihmali bir hareket sonucunda işlenebilmektedir11.
8 UHK’ nun hazırladığı taslak sözleşme mad.1: “ Bir devletin uluslararası hukuka aykırı eylemi , o
devletin uluslararası sorumluluk yüklenmesine yol açar”
9 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.153 ; Meray, a.g.e., s. 627
10 Meray, a.g.e., s. 629
11 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad. 2
80
Geleneksel görüş ve uygulamaya göre uluslararası sorumluluğun
doğabilmesi uluslararası hukuka aykırı düşen bir kusur işlenmesini gerektirmektedir.
Böylece bir fiilin uluslararası sorumluluğa yer verebilmesi şu iki
ana öğenin bulunmasına bağlıdır12:
– Uluslararası hukuka aykırı olma,
– Bir kusur sonucu doğmuş olma.
Bu çerçevede önemli olan, en başta, uluslararası hukukun kuralları
arasında herhangi bir ayrıma gidilip gidilmediği olmaktadır. Başka bir deyişle,
uluslararası sorumluluğun değerlendirilmesi bakımından çiğnenmesi söz
konusu olan uluslararası hukuk kaynakları arasında herhangi bir ayrıma
gidilip gidilmediği sorusu ortaya çıkmaktadır. Gerek uluslararası mahkeme
kararları gerekse öğreti böyle bir ayrımın yapılmadığını, çiğnenen uluslararası
hukuk kuralının bir andlaşma, teamül ya da hukuk genel ilkesine
dayanmasının uluslararası sorumluluğu etkilemediğini kabul etmektedir13.
Uluslararası sorumluluğa yer veren fiilin olgusunun kusur niteliğinin
aranması ise, Roma hukukuyla biçimlenen iç hukuklara paralel bir
değerlendirmenin ürünü olmuştur. Bu görüşe göre, bir devletin uluslararası
sorumlu tutulabilmesi için, ortaya çıkan herhangi bir zararın, o devletin bir
kusuru sonucu doğmuş olması gereği savunulmaktadır. Böylece herhangi bir
kusurlu davranışa bağlanamayan bir zararın varlığı kendi başına bir
uluslararası sorumluluk nedeni oluşturmamaktadır. Bu görüş, uluslararası
hukuk açısından, Gentilis ile benimsenip Grotius tarafından
kuramsallaştırılarak 20. yüzyıl başlarına kadar uluslararası sorumluluğun en
temel öğesi olarak kabul görmüştür14.
12 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 153
13 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 153
14 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.154 ; Meray, a.g.e., s.627
81
Kusur oluşturan fiilin biçimine gelince, bu aktif bir davranış olabileceği
gibi pasif bir davranış da olabilmektedir.15 Başka bir deyişle, bilinçli ya da
bilinçsiz bir biçimde uluslararası hukukun bir kuralına karşı herhangi bir işlem
ya da eylem yanında, bir uluslararası hukuk kuralının ya da yükümünün
gereğini yerine getirmeme, savsaklama da uluslararası sorumluluk
doğuracak nitelikte bir fiil oluşturmaktadır. Örneklersek, bir yabancının
mallarına uluslararası hukuka aykırı bir biçimde elkoymak gibi aktif bir
davranış yanında, bir andlaşma gereği çıkarılması gereken yasaları çıkarmamak
ya da ulusal yargı organlarının bir yabancının davasını olağan ötesi
bir biçimde savsaklaması gibi pasif bir davranış uluslararası sorumluluğu
doğurur nitelikte olguları oluşturmaktadır. Uluslararası mahkeme kararları bu
her iki türü de içeren örneklerle doludur. Örneğin, 9.4.1949 tarihli Korfu
Boğazı Davası ile ilgili olarak, UAD, karasularına mayın yerleştirilen
Arnavutluk’un, bunu öteki devletlere bildirmemesini, uluslararası sorumluluk
doğuran pasif nitelikli bir fiil olarak değerlendirirken, İngiltere’nin Arnavutluk
karasularından bu mayınların izinsiz olarak toplamasını Arnavutluk’un
egemenliğine aykırı bir aktif fiil olarak değerlendirmiştir.16
Uluslararası sorumluluk konusunda bir kusurun varlığı özellikle bunu
işleyen kişinin niyetinden, davranış biçiminden, görevinin gereklerine ve
sınırlarına kadar birçok verinin değerlendirilmesini gerektirdiğinden, 20.
yüzyılın başlarında öğretide uluslararası sorumluluğu daha objektif verilere
dayandıracak bir değerlendirme arayışı başlamıştır. Fransız hukukçu
Duguit’in gerçekçi okulunun görüşlerini uluslararası hukukta uygulamaya
yönelik bu çaba, uluslararası sorumluluğu zarar ile buna neden olan kişiler
arasında doğrudan bir nedensellik (illiyet) bağına dayandırma ile
sonuçlanmıştır. Böylece, en geniş biçiminde anlaşıldığı zaman, bir faaliyet
sonucu bir zararın doğmuş olması uluslararası sorumluluğu gerektirmektedir.
Uluslararası hukukun çiğnenip çiğnenmediği ve bir kusur bulunup
bulunmaması herhangi bir öneme sahip değildir17.
15 Edip F. Çelik, “Milletlerarası Mesuliyet” , İÜHFM, c.:XXI, sy.:1-4, 1957, s. 67
16 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.154 ; Celik, a.g.e., s.68
17 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.155
82
Uluslararası sorumluluk kurumu bu anlayış çerçevesinde bir faaliyetten
yarar sağlayan hukuk kişisinin bunun olumsuz etkilerini de gidermekle yükümlü
olacağını kabul etmektedir. Başka bir deyişle, bir faaliyetten yarar sağlayan
kişinin bunun riskini de göze alması gerekmektedir. Böylece, burada söz
konusu olan sorumluluk bir risk nedeniyle yüklenilen uluslararası sorumluluğu
oluşturmaktadır. Uluslararası Hukuk Komisyonu 1978 yılında gündemine
almayı kararlaştırdığı Uluslararası Hukukun Yasaklamadığı Faaliyetlerden
Kaynaklanan Zarar Verici Etkiler Nedeniyle Uluslararası Sorumluluk
konusu çerçevesinde objektif sorumluluğu, ilke olarak, kabul etmektedir.
Komisyonun bu konudaki Raportörü R.Q. Quentin-Baxter’a göre burada kabul
edilen objektif sorumluluğun sınırı iç hukuklarda ve özellikle common law
(geleneksel, teamülü hukuk) düzeninde rastlanan kesin sorumluluk
ölçüsünde olmak zorunda değildir18.
Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun sorumluluk konusundaki görüşü;
taslak metnin 12. maddesinden anlaşılmaktadır. Burada eylemin kaynak ve
türüne ( kusurlu olup olmadığına ) bakılmaksızın uluslararası yükümlülükleri
ihlali halinde , uluslararası sorumluluk doğacağı belirtilmiştir. Bu yaklaşım
objektif sorumluluğa dayanmaktadır19.
Günümüzde uygulanan uluslararası hukukta riske dayanan objektif
sorumluluk tartışmasız bir biçimde birkaç tehlikeli faaliyete ilişkin olarak
andlaşmalarla kabul edilmektedir. Uluslararası hukukta objektif sorumluluk
durumunun bugün için açıkça kabul edildiği alanlar şunlardır20:
– Nükleer enerjinin barışçı kullanımı21,
– Denizlerin hidrokarbürlerle kirlenmesi22,
18 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.155
19 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.12
20 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.156
21 Örneğin: 29.7.1960 tarihli Nükleer Alanda Hukuksal Sorumluluğa ilişkin Paris Sözleşmesi;
19.5.1963 tarihli Nükleer Alanda Hukuksal Sorumluluğa ilişkin Viyana Sözleşmesi; 25.5.1962
tarihli Nükleer Madde Taşıyan Gemilerle ilgili Hukuksal Sorumluluğa ilişkin Brüksel Sözleşmesi.
22 Örneğin: 29.11.1969 tarihli Denizlerin Hidrokarbürlerden Kirlenmesi Konusunda Hukuksal
Sorumluluk Sözleşmesi; 17.12.1976 tarihli aynı konudaki Avrupa Sözleşmesi.
83
– Uzay araçlarının neden olacağı zararlar23.
- Uluslararası Hukuka Aykırı Fiil Sonucunda Zararın
Doğması
Uluslararası sorumluluğun ileri sürülebilmesi için ikinci koşul, bir
uluslararası hukuk kişisinin zarara uğramasıdır. Bununla birlikte, herhangi bir
zarara neden olmayan uluslararası hukuka aykırı fiillerin de uluslararası
sorumluluk doğuracağı görüşünü savunan yazarlara rastlanmaktadır. Bu
yazarlar bu yönde verilmiş bir karar olarak İngiliz-Venezuela Ortak
Komisyonu’nun 1903’te verdiği bir kararı örnek göstermektedirler. Ancak,
uygulamada uluslararası sorumluluk durumlarının aşağı yukarı hepsinde bir
zarara rastlanmaktadır. O zaman bu zararın da birçok bakımlardan
nitelendirilmesi gerekmektedir. Başka bir deyişle her zarar uluslararası
sorumluluğun doğması için yeterli değildir24.
- Hak ve Menfaat Ayrımı
En başta, uluslararası sorumluluk doğuracak zararın uluslararası
hukukta korunan bir hakka ilişkin olması gerekmektedir. Bu kabul görmüş
prensip nedeniyle uluslararası hukuk kişilerinin doğrudan ya da dolaylı
çıkarlarına (menfaatlerine) zarar verilmesi uluslararası sorumluluk gerektiren
bir zarar niteliğinde değildir25.
- Doğrudan – Dolaylı ve Maddi – Manevi Zarar Ayrımı
Uluslararası sorumluluk doğuran zararın uluslararası hukuka aykırı
fiilin ya da belirli bir faaliyetin doğrudan neden olduğu zarar olması
gerekmektedir. Bu açıdan temel sorun, neyin doğrudan zarar, neyin dolaylı
zarar olduğunun belirlenmesi olmaktadır. Genellikle kabul edilen, doğrudan
zararın uluslararası hukuka aykırı fiilin ya da sorumluluk doğuracağı kabul
edilen faaliyetin gerekli ve kaçınılmaz sonucu olduğu, buna karşılık dolaylı
23 29.3.1972 tarihli Uzay Cisimlerinin Neden Olduğu Zararlar Konusunda Uluslararası Sorumluluğa
ilişkin Sözleşme.
24 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.156
25 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.157
84
zararın bu ilk zarara bağlı olarak ortaya çıkan ikinci aşamadaki zararlar olduğu
yönündedir26.
Örnek olarak, ABD ile İngiltere arasındaki 1872 tarihli Alabama
Davası çerçevesinde hakemlik mahkemesi İngiltere tarafından silahlandırılan
ve Güneylilere satılan Alabama gemisinin ABD’ye verdiği gemilerin
kaybedilmesi gibi doğrudan zararları uluslararası sorumluluk bakımından göz
önünde tutarken, bu fiillerin dolaylı olarak neden olduğu gemi sigorta
fiyatlarının artması, yük taşıma ücretlerinin artması gibi zararları bu
değerlendirme dışında bırakmıştır. Uluslararası mahkeme kararlarında
yalnızca doğrudan zararların uluslararası sorumluluk için değerlendirilmesine
birçok davada rastlanmaktadır27.
Ancak uygulamada doğrudan ve dolaylı zarar ayrımında tam bir görüş
birliği yoktur. Dolaylı zararların sorumluluk kapsamına alınıp alınmayacağı
konusunda kesin prensipler koymak yerine her olayın kendi özelliğine
bakmak ve bu şartlara sebep sonuç ilişkisini değerlendirmek gerekir28.
Uluslararası mahkeme kararları 20. yüzyılın başlarına kadar yalnızca
verilen maddi zararları uluslararası sorumluluk nedeni olarak kabul etmiştir.
Ancak 1.11.1923 tarihli kararıyla Lusitania Davası’nda yetkili hakemlik
mahkemesi, bu Amerikan gemisinin 1916 yılında bir Alman denizaltısınca
batırılmasında ölen kişilerin yakınlarının acılarından ve üzüntülerinden kaynaklanan
manevi zararları da göz önünde tutmuştur. O tarihten bu yana manevi zararları
uluslararası sorumluluk nedeni olarak kabul eden birçok uluslararası mahkeme
kararına rastlanmaktadır29.
26 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.157 ; Meray, a.g.e., s.653
27 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.157 ; Meray, a.g.e., s.653
28 Meray, a.g.e., s.654
29 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.158 ; Meray, a.g.e., s.651
85
Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırlamış olduğu taslak metnin
- maddesinde, sorumlu devletin zararı tazmin dışında karşı tarafı memnun
etme yükümlülüğünün de bulunduğunu belirtmiş, ancak manevi zararların da
tazmin edileceği veya edilmeyeceği konusunda açık bir düzenleme
getirmemiştir30.
Uluslararası sorumluluğa neden olan zararlar, başta, uluslararası
hukuk kişisinin doğrudan gördüğü zararları içermektedir. Bunlar, maddi zarar
niteliğinde olabileceği gibi, manevi zarar niteliğinde de olabilmektedir. Ancak,
uluslararası hukuk, uluslararası hukuk kişilerinin yurttaşlarının (devletler için)
ve görevlilerinin (uluslararası örgütler için) gördüğü zararlar nedeniyle de
uluslararası sorumluluğu kabul etmektedir. Devletlerin yurttaşlarının gördüğü
zararlar dolayısıyla bir tür manevi zarar gördüğü düşüncesi uluslararası
mahkeme kararlarında en çok rastlanan gerekçeyi oluşturmaktadır.
Devletlerin yurttaşlarını diplomatik korumaya alması tamamen bu kurala
dayanmaktadır. Uluslararası örgütlerin görevlilerinin göreceği zararlar
nedeniyle başkalarının uluslararası sorumluluğunu ileri sürme hakkı
bulunması da Birleşmiş Milletler Hizmetinde Uğranılan Zararların Giderilmesi
sorununa ilişkin UAD’nın 11.4.1949 tarihli danışma görüşünde kabul
edilmektedir31.
- SORUMLULUĞUN DEVLETE BAĞLANABİLMESİ
Uluslararası hukuka aykırı bir fiilin ya da sorumluluk öngörülen belirli
bir faaliyetin uluslararası sorumluluk doğurabilmesi için bu fiilin ya da
faaliyetin bir uluslararası hukuk kişisine ait olması gerekmektedir. Dolayısıyla,
bu tür bir fiilin ya da belirli bir faaliyetin varlığı bunun devletlere ya da
uluslararası örgütlere bağlanmasını zorunlu kılmaktadır32.
30 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad. 27
31 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.158 ; Meray, a.g.e., s.639
32 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.159
86
Devletlerin uluslararası sorumluluğunun doğabilmesi için uluslararası
hukuku ihlal eden haksız fiilin veya ihmalin devlete isnad edilebilmesi gerekir.
Dolayısıyla uluslararası sorumluluğa yol açacak haksız fiilleri Devletlerin ,
kamu hizmetlerini , devletler arası ilişkilerini sürdürmek için kullandığı organ
ve ajanların fiillerinde veya ihmallerinde aramak gerekir. Devlet faaliyetleri ,
hukuk tarafından Devlete isnad olunan ferdi faaliyetlerden başka bir şey
olmadığına göre , incelenmesi gereken mesele , Devletin diğer Devletlere
karşı yükümlülüklerine aykırı hareket tarzını ifade eden ferdi faaliyetleri ,
Devletler hukukunun ne gibi şartlar altında Devlete isnad edebildiğidir33.
Bir devletin uluslararası sorumlu tutulabilmesi için bu devlet organlarının
uluslararası hukuka aykırı bir fiili doğrudan işlemiş olmaları ya da
uluslararası sorumluluk doğuracağı kabul edilen faaliyeti kendi adlarına yürütmeleri
gerekmektedir. Bununla birlikte, özel kişilerin bir devlette işledikleri
fiillerin kimi koşullarda bu devletin sorumluluğunu dolaylı olarak ortaya
koyması söz konusu olabilmektedir. Yine, bir devlet ülkesinde ayaklanmalar
ya da iç savaşlar sonucu meydana gelen zararlardan kimi koşullarda bu
devletin sorumlu tutulması durumlarıyla karşılaşılmaktadır34.
- Devlet Organlarının Eylemleri
Bir devlet adına işlenecek fiiller bunun üç temel yetkisine bağlı olarak
ortaya çıkmaktadır: Bunlar, yasama, yürütme ve yargı organlarının
eylemleridir. Ancak, kimi durumlarda devlete bağlı olarak kamu yetkisi
kullanan başka kuruluşların fiillerine ilişkin olarak uluslararası sorumluluk söz
konusu olmaktadır35.
Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırlamış olduğu taslak metnin 4.
maddesinde ; Devletin yasama , yürütme ve yargı faaliyetlerini icra eden
organlarının eylemleri ile devlet organizasyonundaki yeri ve önemi ne olursa
33 Meray, a.g.e., s.629
34 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.159
35 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.159 ;
87
olsun diğer organlarının eylemlerinin, uluslararası hukukta devletin eylemi
olarak kabul edileceği düzenlenmiştir. Bir kurum veya kişinin devlet organı
olup olmadığı ise devletin iç hukukuna göre belirlenecektir36.
- Yasama Organı Faaliyetleri
Bir devletin yasama yetkisi çerçevesinde kabul ettiği her türlü
hukuksal işlemleri nedeniyle uluslararası sorumlu tutulma olanağı genel
olarak kabul edilmektedir. Başka bir deyişle, bir devlet uluslararası hukuka
aykırı düşen anayasa hükümlerinden, biçimsel anlamdaki yasalarına ya da
kararname, yönetmelik ve tüzüklerine kadar her türlü yasama nitelikli
hukuksal işlemleri dolayısıyla sorumlu olabilmektedir. Uluslararası hukuk
bakımından ulusal yasalar da, yargısal kararlar ya da yönetsel önlemler gibi,
devletlerin faaliyetlerini ve iradelerini belirten fiillerdir37.
Yukarıdaki temel kurala ilişkin en önemli tartışma konusu, anayasal
hükümlerin de uluslararası sorumluluğa yer verebilmesi sorunu olmaktadır.
Uluslararası hukukta tekçi görüşü benimseyip de ulusal hukuku uluslararası
hukukun üstünde kabul eden görüş taraftarları için, genel olarak yasama
yetkisi çerçevesindeki işlemler ve özel olarak da anayasal hükümler
nedeniyle uluslararası sorumluluk doğması olanağı mantıksal olarak yoktur.
Öte yandan, 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nde de kabul
edildiği gibi, bir devletin bir andlaşma ile bağlanması için bu devletin
iradesinin bu devletin “iç hukukunun bir temel kuralını” açık bir biçimde
çiğneyerek verilmemesi gerekmektedir, (mad. 46). Başka bir deyişle, özellikle
bu konudaki anayasal hükümlere aykırı bir biçimde belirtilen devlet iradesi
sonucu ortaya çıkan andlaşmaların o devleti bağlamayacağı ve dolayısıyla
uluslararası sorumluluğun söz konusu olmayacağı kabul edilmektedir.
Bununla birlikte, genel bir biçimde uygulanan uluslararası hukukta anayasal
hükümler nedeniyle uluslararası sorumluluk da kabul edilir görünmektedir.
36 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.4
37 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.160 ; Meray, a.g.e., s.629
88
UAD Dantzig’deki Polonya Uyruklular konusunda bildirdiği 4.2.1932 tarihli
danışma görüşünde, “Bir devlet, uluslararası hukukun ya da yürürlükteki
andlaşmaların kendisine yüklediği yükümlülüklerden kurtulmak için başka bir
devlete karşı kendi Anayasasını ileri süremeyecektir” demektedir38.
Bir devletin yasama yetkisi çerçevesindeki fiilleri nedeniyle uluslararası
sorumluluğu, uygulamada, iki biçimde ortaya çıkmaktadır. En başta, bir
devlet uluslararası yükümlülüklerine aykırı bir yasa çıkartması nedeniyle
sorumlu tutulabilmektedir. İkinci olarak, bir devletin uluslararası hukukun
getirdiği bir yasayı çıkartmaması ya da iptal etmesi gereken bir yasayı iptal
etmemesi durumunda yasama yetkisi çerçevesinde uluslararası sorumlu
tutulması olasılığı vardır. Burada devlete yasama görevinde bir savsaklama
kusuru atfedilmektedir. Böyle bir sorumluluğun özellikle bir andlaşma ile
alınması kabul edilen yasal önlemlerin alınmaması durumlarında söz konusu
olacağı açıktır39.
Bir devlet milli mevzuatının yetersizliğini ileri sürerek uluslararası
sorumluluktan kurtulamaz. Yine bir devletin uluslararası hukuk bakımından
yabancılara tanımaya mecbur olduğu bir hakkı tanımaması uluslararası
sorumluluk doğurur. Devletin aynı mevzuatı kendi vatandaşlarına da
uygulaması sorumluluğu ortadan kaldırmaz40.
- Yürütme Organı Faaliyetleri
Bir devletin uluslararası sorumluluğu özellikle yürütme yetkisinin
kullanılması sırasında ya da yönetimin fiilleri nedeniyle söz konusu
olmaktadır. Uygulanan uluslararası hukuk bu konuda yönetim görevlilerinin
nitelikleri arasında herhangi bir ayrım yapmamaktadır. Böylece, sivil görevlilerin
38 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.161 ; Meray, a.g.e., s.630
39 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.161 ; Meray, a.g.e., s.630
40 Meray, a.g.e., s.631
89
fiilleri yanında, güvenlik görevlilerinin fiilleri ya da askerlerin fiilleri uluslararası
sorumluluk nedeni oluşturabilmektedir41.
Bu konuda tartışmaya yer veren başka bir sorun da, devlet görevlisinin
hiyerarşik yerine ilişkindir. Uzun bir süre özellikle Latin Amerika devletlerinin
küçük memurların fiilleri nedeniyle devletlerin uluslararası sorumluluğunun
doğmayacağı görüşünü ileri sürdükleri gözlenmektedir. Ancak, bu görüş
bugün uygulanan uluslararası hukukta büyük ölçüde reddedilmektedir.
Nitekim, birçok davada uluslararası hakemlik mahkemelerince alt düzeydeki
görevlilerin fiilleri nedeniyle devletlerin uluslararası sorumluluklarının kabul
edildiği görülmektedir42. Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak
metnin 4. maddesinde de ; devlet içinde hangi pozisyonda ve önemi ne
olursa olsun denmek suretiyle bu genel kabul görmüşlük vurgulanmıştır43.
Öte yandan, bir devlet görevlisinin yetkileri çerçevesinde işlediği fiilleri
ile yetkilerini aşan fiilleri arasında, uluslararası sorumluluk bakımından bir
ayrım gerekip gerekmediği de tartışma konusu oluşturmaktadır. Ancak, bu
konuda ağırlıklı eğilim, yetkisini aşan görevlinin fiilinin de, eğer durum iç
hukuk çerçevesinde düzeltilememişse, ilgili devletin bu kez ihmali nedeniyle
uluslararası sorumluluğunu gerektireceği yönündedir. Uluslararası
uygulamada bu doğrultuda birçok örneğe rastlanmaktadır. Bu yönde
uluslararası hakemlik kararları da vardır44. Bu konu Uluslararası Hukuk
Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 7. maddesinde yer almış ; Devlet
organının veya devlet yetkisi icra eden kişi veya kurumun yetkisini aşması ya
da talimatlara aykırı tutumu sonucunda oluşan haksız fiillerin , devletin
eylemi olarak kabul edileceği düzenlenmiştir45.
41 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.161
42 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.162 : Meray, a.g.e., s.632
43Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.4
44 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.162 ; Meray, a.g.e., s.633
45 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.7 ,
90
Devletin doğrudan organları dışında kalan yerel yönetimler ile kamu
ekonomik kuruluşlarının fiilleri nedeniyle bir devletin uluslararası sorumlu
olup olmayacağı konusu, bu kuruluş ya da yönetimlerin işledikleri fiillerin bir
kamu yetkisi kullanılmasına ilişkin olup olmamasına göre değişmektedir.
Fransız-İtalyan Uzlaştırma Komisyonu Mosse davası’ndaki 17.1.1953 tarihli
kararında, bir devlet içinde fiilen kamu yetkileri kullanan her kişi ya da
kuruluşun fiillerinin o devlete bağlanacağını açıkça kabul etmektedir46.
Belirtilen bu temel kurala paralel olarak Uluslararası Hukuk
Komisyonunun uluslararası sorumluluk konusundaki 2001 taslak metninin 4
ve 8. maddelerinde; Devlet fonksiyonlarını icra eden, devletin kontrolü
talimatı ve yönetimi dahilinde hareket eden denmek suretiyle devletin
sorumluluğu ilkesini kabul etmektedir47.
Öte yandan, kamu ekonomik kuruluşlarının fiillerine ilişkin olarak,
Harvard Üniversitesi profesörleri L.B. Sohn ile R.R. Baxter tarafından
hazırlanan özel nitelikli kodifikasyon çalışmasında da, bu tür kuruluşların
devletten ayrı bir tüzel kişilikleri olmaması ya da yargı bağışıklığından
yararlanmaları durumunda devlet adına davrandıklarının kabul edileceği
gözlenmektedir48.
Sonuç olarak , söz konusu kuruluş ya da yönetimlerin kamu yetkisi
kullanmadıkları durumlarda devletlerinin uluslararası sorumluluğuna
doğrudan neden olmaları kabul edilmemektedir. Bu durumda, bu kuruluş ve
yönetimlerin iç hukuk çerçevesinde sorumlulukları ortaya çıkmaktadır.
- Yargı Organı Faaliyetleri
Gerçek demokrasilerde yargı organının faaliyetleri konusunda kabul
edilmiş ve uluslararası minimum standartların temelini teşkil eden kaide ;
46 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.164
47 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.4-8
48 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.164
91
mahkemelerin Devlet müdahalesinden uzak olmalarıdır. Eğer uluslararası
standartları sağlayan bir mahkeme kararı söz konusu ise , mahkemeye
devletin bir müdahalesi söz konusu olamayacağından , devletin sorumluluğu
söz konusu olmayacaktır49.
Bir devletin yargı organlarının faaliyetleri nedeniyle uluslararası
sorumlu tutulması, bir davada davalı, davacı ya da sanık sıfatı ile bulunan
yabancılara karşı adaletten kaçınma durumunda ortaya çıkmaktadır.
Adaletten kaçınmanın yasaklanması ilkesi, geniş anlamında anlaşıldığı
zaman yargı yetkisinin dışında da bir devletin yabancıları koruma
yükümlülüğünü içermektedir. Bu ilkenin dar anlamında anlaşılması
durumunda ise, yalnızca bir davanın yargı organları önüne götürülmesine
engel olunmasının ya da yargılamanın reddedilmesinin kastedildiği
gözlenmektedir. Oysa bu ilke teknik anlamıyla yabancıların yargısal
çerçevede korunmasına ilişkin bütün durumları içermektedir50.
Adaletten kaçınmanın yasaklanması ilkesi, özellikle aşağıdaki
durumlarda uluslararası sorumluluğu gerektirmektedir51:
– Yargı organının kuruluş kusuru,
– Yargı organı önünde dava açma hakkının bulunmaması,
– Yargı usulünde çeşitli aykırılıklar,
– Adalet dağıtımında olağanüstü gecikme,
– Bir yabancıya karşı suç işleyen kişinin yeterli özen gösterilerek
kovuşturulmaması ya da cezalandırılmaması,
– Açıkça adil olmayan karar verilmesi,
– Bir yabancı lehine verilen kararın uygulanmaması.
49 Meray, a.g.e., s.633
50 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.163
51 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.163 ; Meray, a.g.e., s.634
92
Bütün yukarıda sayılan durumlara karşılık, bir yargı organının
yargılamada iyi niyetli olarak davranırken gerçekleştirdiği noksanlıklarının ya
da kusurlarının devletin uluslararası sorumluluğunu gerektirmediği kabul
edilmektedir52.
- Özel Kişilerin Eylemleri
Salt özel kişilerin fiilleri dolayısıyla bir devletin uluslararası sorumluluğunun
doğması olanağı yoktur. Özel kişilerin tek ya da topluca işleyecekleri
fiilleri nedeniyle bir devletin uluslararası sorumlu tutulabilmesi için bu
fiillerin devlet ile doğrudan bir bağının kurulması gerekmektedir53.
Özel kişilerin fiillerinin bir devlete bağlanabilmesi olanağı, en başta, bu
kişilerin ya fiilen devlet adına işlem ya da eylemde bulunmaları, ya da
devletin yabancıları koruma görevindeki kusurları nedeniyle vardır. Bu ikinci
durumda devletin kusuru yabancılara ya da bir devlete karşı özel kişilerce
işlenen fiillerde yeterli ölçüde önleyici önlemleri almama ya da bu tür fiilleri
işleyenleri cezalandırma konusundaki yetersiz davranışları olmaktadır.
Uluslararası mahkeme kararları arasında gerek önleyici önlemlere ilişkin
gerekse cezalandırmaya ilişkin devlet kusurları nedeniyle özel kişilerin
fiillerinden kaynaklanan uluslararası sorumluluk durumlarına
rastlanmaktadır54.
Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 5.
maddesinde ; “Devlet organı statüsünde olmayıp, ancak o devletin
yasalarınca belirlenmiş bir görevi yerine getiren birey ve kurumların
eylemleri, uluslararası hukukça , o devletin eylemi olarak kabul edilecektir”
denmektedir. Ancak burada özel kişilerin yasaların belirlediği yetkiler
52 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.163
53 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.166 ; Meray, a.g.e., s.638
54 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.166 ; Meray, a.g.e., s.639
93
çerçevesinde hareket etme koşulu getirilmiştir. Eğer özel kişiler bu yetkileri
aşarsa sorumluluk doğmayacaktır55.
- İsyan ve İç Savaş Durumları
Bir devlet ülkesinde ayaklanma ya da iç savaş durumlarında
uluslararası mahkeme kararları ve öğreti devletin uluslararası sorumluluğu
konusunda ileri sürülebilecek fiiller konusunda bir ayrıma gitmektedir. Bu
çerçevede, hükümet kuvvetlerinin askeri operasyonlarından doğan zararlar
nedeniyle devletin uluslararası sorumluluğunun bulunmadığı kabul
edilmektedir. Devletin bu konudaki sorumsuzluğunun gerekçesi olarak genellikle
zorlayıcı neden (mücbir sebep) ya da zaruret hali gösterilmektedir.
Ancak, genellikle bu fillerin uluslararası hukukun silahlı çatışmalar
konusunda öngördüğü kurallara uygun olması koşulu aranmaktadır56.
Buna karşılık, devlet organlarının askeri operasyon gereklerinin
dışında kalan fiilleri nedeniyle devletin uluslararası sorumluluğu kabul
edilmektedir. Bu fiillerin, özellikle, askeri gerekler olmadan kimi yakma ve
yok etme eylemlerini, yağmalamayı, silahlı çatışma dışında ve yargılamadan
öldürmeyi, işkence yapmayı, zarar-giderim ödemeden mallara el koymayı
içerdikleri gözlenmektedir57.
Ayaklananların fiilleri nedeniyle bir devletin uluslararası sorumlu
tutulması konusuna gelince; uluslararası mahkeme kararları ve öğreti
ayaklanmanın sonucuna göre durumu değerlendirmektedir.
Eğer ayaklanma başarısızlıkla sonuçlanmışsa, devletin ayaklananların
fiilleri nedeniyle uluslararası sorumluluğunun ilke olarak, bulunmadığı kabul
edilmektedir. Öğreti bunu devlet otoritesinin fiilen ve sürekli biçimde
55 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.5
56 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 167 ; Meray, a.g.e., s.637
57 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.168
94
yerleşmediği yerde sorumluluğunun da bulunmayacağı görüşü ile
açıklamaktadır. Bununla birlikte, yukarıda belirtilen temel kurala iki durumda
kuraldışılıkların kabul edildiği görülmektedir. Birinci kuraldışılık, yabancıyı
kurtarmak için devletin yeterli özeni göstermediği ayaklanma fiillerine
ilişkindir. Böylece, devletin olanakları yabancıyı ya da mallarını kurtarmaya
elverdiği halde devlet bunun gereğini yapmamışsa sorumlu tutulmaktadır.
İkinci kuraldışılık ise, devletin daha sonra ayaklananları affetmesi durumunda
ortaya çıkmaktadır. Burada egemen olan düşünce, devletin bu yolla ilgili
kişilerin sorumluluğunu yüklenmeyi kabul ettiğidir. Uluslararası hakemlik
kararları arasında bu tür nedenlerle devletlerin uluslararası sorumluluğunun
kabul edildiği örnekler vardır58.
Buna karşılık, ayaklanma ayaklananların başarısı ile sonuçlanmış ve
ayaklananlar devleti ele geçirmişse, uluslararası mahkeme kararları devletin
uluslararası sorumluluğunu kabul etmektedir. Buradaki temel düşünce,
ayaklananların başından beri ulusal iradeyi temsil ettikleri ve dolayısıyla
devleti oluşturdukları düşüncesi olmaktadır59.
Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 9 ve 10.
maddelerinde ; isyan niteliğinde bir hareket sonucu , isyanı başaranların yeni
bir hükümet kurmaları durumunda isyancıların eylemleri uluslararası hukuka
göre devletin eylemi kabul edilecektir. Yine devlet otoritesinin bulunmadığı
veya yetersiz kaldığı yerlerde , eğer kişi veya kurumlar merkezi otoritenin
elemanları gibi hareket ediyorlarsa , kişi veya kurumların eylemleri ,
uluslararası hukuka göre devletin eylemi olarak kabul edilecektir60.
58 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.168 ; Meray, a.g.e., s.637
59 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.168 ; Meray, a.g.e., s.637
60 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.9-10
95
III. ULUSLARARASI SORUMLULUĞU ORTADAN KALDIRAN
NEDENLER
Kimi durumlarda ortada bir zarar bulunmasına rağmen bunun
uluslararası hukuka aykırı bir fiile bağlanmadığı ve dolayısıyla bir uluslararası
sorumluluğu gerektirmediği gözlenmektedir. Ancak, bu durumlarda uluslararası
hukuka aykırı olmayan faaliyetler nedeniyle özel bir uluslararası sorumluluğun
da kabul edilmemiş olması gerekmektedir61.
Sorumluluğu ortadan kaldıran nedenler arasında , izin, zarar gören
devletin kendi kusuru, zararla karşılık ve misilleme , meşru savunma ,
mücbir sebep, zaruret hali sayılabilir.
- İzin ( Kabul Etme )
Bu durumların başında, bir fiilden zarar görenin bu zararı kabul etmesi
gelmektedir. Böyle bir fiilin işlenmesinden önce ya da sonra zarar görenin bunu
kabullenmesinin uluslararası sorumluluğu ortadan kaldıracağı açıktır. Bunun
tek kuraldışılığı, eğer varlığı kesin olarak saptanırsa, tarafların anlaşarak bile
aksini kabul etmeleri olanağı bulunmayan jus cogens62 niteliğinde bir kurala
aykırılıklar olmaktadır. Zira, 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi jus
cogens niteliğindeki bir kurala aykırı düşen her andlaşmayı batıl saymakladır
(mad. 53)63.
Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 20.
maddesinde bu konu düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre zarar gören
devlet, uluslararası hukuka aykırı eylemin geçerliliğini kabul ettiği taktirde ,
zarar veren devletin eylemi meşruiyet kazanacaktır. Bu durum önceden izin
verme ya da , sonradan eylemi kabul etme şeklinde ortaya çıkabilmektedir.
61 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 171
62 jus cogens : Emredici hukuk kuralları
63 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.171
96
Yine 26. maddede uluslararası kesin normlara aykırılığın sorumluluğu
ortadan kaldırmayacağı belirtilmiştir64.
- Zarar Gören Devletin Kendi Kusuru
Zarar görenin bu durumun yaratılmasında her hangi bir kusuru varsa,
uluslararası sorumluluğun hukuksal sonucu olan durumu düzeltme yükümü
çerçevesinde herhangi bir zarar-giderim ödenmesinin gerekmediğine karar
verildiği de görülmektedir. Ancak, bu tür durumları “temiz el” kuramı adı
verilen ve bir zarar görenin bu zararın oluşmasında hiç bir kusuru olmaması
gerektiği biçiminde değerlendiren bir görüş ile açıklayan öğretinin bir bölümü,
haksız fiilin bu yolla ortadan kalkmadığını, fakat sonuçları itibariyle bir
hafifletici neden oluşturduğunu ileri sürmektedir65.
Bu konu Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin
39.maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre Tazminat oranının belirlenmesinde
zarara , zarar gören devlet veya kişinin zararın oluşumuna katkısı göz
önünde bulundurulacaktır66. Taslak sözleşmede “temiz el” kuramı kabul
görmemiştir.
- Zararla Karşılık
Uluslararası hukukun olağan koşullarda yasakladığı bir fiil bundan
zarar gören tarafın aynı nitelikte ya da benzeri bir fiil işlemesine yanıt
oluşturuyorsa kimi konularda yasallık kazandığı kabul edilmektedir.
Dolayısıyla, bir zararla karşılık fiili nedeniyle uluslararası sorumluluk ortadan
kalkmaktadır67.
Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslakta bu konu
ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. 22. maddesinde belli kurallar çerçevesinde
64 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.20
65 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.171
66 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.39
67 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 172
97
zarar gören devletin zararla karşılık vermesini sorumluluğu ortadan kaldıran
bir neden olarak kabul etmiş, 49-54. maddelerinde bunun kurallarını
belirtmiştir. Bu sınırlamalara göre zararla karşılık; sorumlu devletin
yükümlülüklerini yerine getirmeye teşvik amacıyla ve sorumlu devletin haksız
fiilinin devamı süresince uygulanabilir (mad.49). Zararla karşılık ; BM’ce
tanımlanan kuvvet kullanımı, saldırı boyutuna ulaşmamalı, temel insan
haklarını ihlal edici olmamalı , misillemeyi engelleyici insani yükümlülükleri
göz önünde bulundurmalı ve uluslararası genel hukuk ilkelerine ters
düşmemelidir (mad.50). Zarar gören devletin alacağı önlemler, haksız fiilin
ve zararın boyutu ile orantılı olmalıdır(mad.51). Zarara uğrayan devlet karşı
önlemlere başvurmadan önce , sorumlu devlete haksız fiilini sonlandırması
için çağrıda bulunacaktır. Sonuç alamadığı taktirde karşı önlemler alacağı
konusunda uyaracak ve görüşmeye davet edecektir. Yine de sonuç
alamadığı taktirde karşı önlemlere başvurabilir. Bu önlemler, sorumlu
devletin haksız eylemini sonlandırması veya konunun yargıya intikal etmiş
ve her iki devletin yargı kararını bekliyor olması durumunda son bulacaktır
(mad.52-53) . Haksız fiilde bulunan devlete karşı yalnız zarar gören devlet
değil , diğer devletler de ihlalin sonlandırılması ve zarar gören devletin
zararının karşılanması için yasal tedbirler alabileceklerdir68.
- Meşru Müdafaa
Öte yandan, olağan olarak uluslararası hukuka aykırı nitelikteki kimi
fiillerin birtakım koşullarda yasallık kazandığı ve dolayısıyla uluslararası
sorumluluğa yer vermediği görülmektedir. Bu tür durumların başında meşru
müdafaa (yasal savunma) gelmektedir69.
Çiçero şöyle demektedir: “Akıl bilgili kişilere, sorumsuzluk barbarlara ,
yapılageliş (teamül) uluslara, doğa da hayvanlara buyurmuştur; Gövdelerine ,
başlarına ve canlarına karşı girişilecek zorlamaları , ellerindeki bütün
savunma araçlarını kullanarak savuşturmaları gerekir.” Meşru müdafa bir
68 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.49-54
69 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 171
98
haktır ve müspet hukuktan önde gelir, müspet hukuka üstündür. Devri
imkansızdır ve zamanaşımına tabi değildir. Hukuk tabii bir hakkın tecavüze
uğramasına izin vermez. Meşru müdafaanın en temel dayanağı budur70.
Meşru müdafaa hakkı BM Andlaşmasının 51. maddesi ile de
tanınmıştır. 51.maddede: “ Bu andlaşmanın hiçbir hükmü , BM üyelerinden
birisinin silahlı bir saldırıya maruz kalması halinde ; Güvenlik konseyinin
barış ve güvenliğin muhafazası için lüzumlu tedbirleri alıncaya kadar; tabii
olan münferit ve müşterek müdafaa hakkına halel getirmez.” denmektedir.
Burada da meşru müdafaa hakkının tabii bir hak olduğu kabul edilmiştir.
Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin Meşru
müdafaa başlıklı 21. maddesinde ; eylemin hukuk dahilinde ve BM
kararlarına uygun olarak gerçekleştiği taktirde o eylemin hukuka aykırılığı ve
devletin sorumluluğunun ortadan kalkacağı belirtilmektedir71.
Örneğin, İngiltere 1873 yılında Kübalı ayaklananlar ile İngiliz
danışmanlarını taşıyan Virginius adlı Amerikan gemisinin İspanyollar
tarafından durdurulmasını yasal savunma hakkı çerçevesinde kabul
etmiştir72.
- Zorlayıcı neden (mücbir sebep)
Zorlayıcı neden, öngörülemeyen ya da karşı konulamayan ve zarara
neden olan kişinin iradesi dışındaki bir olayı belirtmektedir. Bu durumda,
gerek iç hukuklarda gerekse uluslararası hukukta yükümlülüğünü yerine
getirmeyen hukuk kişisi sorumlu tutulmamaktadır73.
70 Devletler Hukuku, Harp Akademileri Yayınları, s.138
71 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.21
72 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.172
73 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.172
99
Uluslararası mahkemeler önünde bu gerekçenin üç davada ileri
sürüldüğü görülmektedir. Birinci dava, Osmanlı Savaş Borçları Davası
olup 1877 Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğunun Rusya’ya 1879
İstanbul Barış Andlaşması ile ödemeyi kabul ettiği (rnad. 5) 5 milyon frangı
ödememe gerekçesi olarak 1881-1912 yılları arasındaki ayaklanmaları ve
savaşları zorlayıcı neden olarak göstermesine ilişkindir. Sürekli Hakemlik
Mahkemesi, 11.11.1912 tarihli kararında, bu gerekçeyi somut olay için
reddetmekle birlikte zorlayıcı neden gerekçesinin genel bir biçimde uluslararası
hukukta uygulanabileceğini kabul etmektedir. İkinci dava, Sırp Borçları
Davası olup, Yugoslavya’nın Fransız alacaklılarının borçlarını
ödeyememesini savaşın ekonomisi üzerindeki etkisi ile açıklamasına ilişkindir.
Burada da UAD 12.7.1929 tarihli kararıyla bu gerekçeyi somut olay için
reddetmiştir. Üçüncü dava ise Belçika Ticaret Ortaklığı Davası olup
Yunanistan’ın 1929 Dünya ekonomik krizi nedeniyle dış borçlarını ödemeyi
askıya almasını bir zorlayıcı neden olarak ileri sürmesine ilişkindir. UAD
15.6.1939 tarihli kararında bunu somut olayda reddetmiştir74.
Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 23.
maddesinde mücbir sebep (Force Majeure) düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye
göre bir devletin uluslararası yükümlülüğünü yerine getiremeyecek şekilde ,
devletin kontrolü dışında , karşı konulamayan, önceden öngörülemeyen bir
olay nedeniyle uluslararası sorumluluk doğmayacaktır Ancak ileri sürülen
mazeret , devletin kendi ihmallerinden kaynaklanmışsa ya da devlet riski
göze alarak eylemini gerçekleştirmişse mazereti kabul görmeyecektir75.
Sonuç olarak özetlersek, uluslararası mahkemeler böyle bir nedeni ilke
olarak uluslararası sorumluluğu ortadan kaldırıcı nitelikte kabul etmekle
birlikte değerlendirilmesinde çok dikkatli davranmaktadır.
74 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.172
75 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.23
100
- Zaruret hali
Zaruret halinin, genel olarak, koşulların, bir hukuk kişisinin yükümlülüklerini
yerine getirmesini çok ağır ya da olanaksız kıldığı durumlar olarak
tanımlandığı görülmektedir. Öğretide hukuksal geçerliliği bir hayli tartışmalı
olan bu kuram, bunu kabul edenler için, yaşamsal çıkarları tehdit eden
gerçek bir tehlikenin varlığını gerektirmektedir. Bu yazarlar için, söz konusu
tehlikeler doğaya yönelik olabilecekleri gibi bir devletin siyasal varlığına ya da
bütünlüğe yönelik tehditler de olabilecektir76.
Uluslararası mahkemeler önünde zaruret halinin uluslararası sorumluluğu
ortadan kaldırıcı neden olarak ileri sürüldüğü iki önemli örnekle
karşılaşılmaktadır. Birinci örnek, Neptün Davası olup, Amerikan Bağımsızlık
Savaşı sırasında İngilizlerin bir Amerikan ticaret gemisine ve içindeki
yiyeceklere el koymalarını gıda sıkıntısını gidermek amacıyla bir zaruret hali
olarak ileri sürmesine ilişkindir. A.B.D.- İngiliz Karma Komisyonu, 24.2.1804
tarihli kararında bu gerekçeyi somut olayda reddetmiştir. İkinci örnek ise
Oscar Chinn Davası ile ilgili olup, Belçika’nın İngiltere’ye karşı Kongo’da,
ekonomik krize bağlı olarak, kimi yükümlülüklerini yerine getirmemesine
gerekçe olarak ileri sürülmüş ve UAD ‘nca 12.12.1934 kararında
değerlendirilme yoluna gidilmemiştir77.
Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 24.
maddesinde çaresizlik , (tehlike )(Distress), ve 25. maddesinde zorunluluk
(Necessity) başlıkları altında düzenlenmiştir. Devletin bir tehlike karşısında
başka bir alternatifi kalmadığı taktirde çaresizlik içerisinde insan hayatını
kurtarmak amacıyla yaptığı eylemlerde sorumluluğu ortadan kalkar. Ancak
devlet bu tehlikenin ortaya çıkmasına kendi sebep olmuş veya katkıda
bulunmuş ise , yine devletin eylemi mevcut tehlikeden daha büyük bir
tehlikeye yol açmışsa sorumluluğu devam edecektir. 25. maddede ise zaruret
halinin genel olarak sorumluluğu ortadan kaldırıcı bir neden olarak ileri
76 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.173
77 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.173
101
sürülemeyeceği belirtildikten sonra , ciddi ve yakın bir tehlike halinde devletin
temel çıkarlarını koruyabilmesi için tek çare olması , ve devletin eylemini
uluslararası topluluğun temel çıkarlarına ciddi boyutta zarar vermeyecek
şekilde hareketini gerçekleştirmesi durumunda , zaruret halinin sorumluluğu
ortadan kaldıracağını düzenlemektedir. Ancak devlet zaruret halinin
doğmasına kendisi sebep olmuş ya da katkıda bulunmuşsa sorumluluktan
kurtulamayacaktır78.
- SORUMLULUĞUN HUKUKSAL SONUÇLARI
Bir uluslararası hukuk kişisinin herhangi bir fiili ya da faaliyeti
nedeniyle uluslararası sorumluluğu kabul edildiği takdirde bu kişinin zararı
onarması yükümü doğmaktadır.Zarar gören uluslararası hukuk kişisinin de
uğradığı maddi ve manevi zararın tazminini isteme hakkı bulunmaktadır. Bu
zararı onarma yükümü uluslararası hukukta çeşitli yöntemlerle yerine
getirilmektedir79.
- Zararın Onarılması Yükümü
Uluslararası sorumluluğu kabul edilen uluslararası hukuk kişilerinin
verdikleri zarar uygun bir biçimde onarma yükümü bulunduğu uluslararası
hukukun tartışılmaz kurallarından birini oluşturmaktadır. Bu durum, açık
olarak, uluslararası mahkeme kararlarında da belirtilmektedir.
Uluslararası hukukta zararın onarılması yükümü yalnızca verilen zarar
ortadan kaldırmaya yönelik olup bir cezaî yaptırım niteliğinde değildir. Bu
nedenle, zararın giderilmesi dışında bir ceza niteliği taşıyan maddî ya da
manevî nitelikli yaptırım isteklerinin uluslararası mahkemelerce reddedildiği
gözlenmektedir80.
78 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.24-25
79 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.184 ; Meray, a.g.e., s.649 ; Çelik, a.g.e., s.75
80 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 184 ; Meray, a.g.e., s.652
102
Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 28.
maddesinde , devletin uluslararası sorumluluk gerektiren eylemi sonucunda,
müteakip maddelerde (mad.34-39) belirtilen sorumluklarının doğacağı
belirtilmiştir. Devletin sorumluluğunun hukuksal sonuçlarını yerine getirmesi,
haksız fiiline devam etmesinin gerekçesi olamaz. Uluslararası hukuka uyma
yükümlülüğü devam etmektedir (mad.29)81.
Haksız fiile maruz kalan devletin, zarar veren devletten öncelikle bu
eylemini durdurmasını ve tekrarlanmaması için garanti istemeyi talep hakkı
bulunmaktadır (mad.30). Sorumlu devlet uluslararası hukuka aykırı eyleminin
neden olduğu zararları onarmakla yükümlüdür. Zarar, maddi zararların
yanında ve manevi zararları da kapsamaktadır(mad.31). Sorumlu devlet
kendi iç hukukuna dayanarak sorumluluktan kurtulamaz (mad.32)82.
- Zararın Onarılması Yöntemleri
Uluslararası sorumluluk doğuran bir zararın onarılması amacıyla,
zararın niteliğine göre, üç değişik yönteme başvurma olanağı vardır83:
– Eski duruma getirme,
– Zarar-giderim ödeme
– Manevi onarım.
- Eski Duruma Getirme
Uluslararası mahkeme kararları çok eski tarihten beri, bir zararın
onarılması için, olanaklar elveriyorsa, eski durumun aynen
gerçekleştirilmesini öngörmektedir. Eski duruma getirme, soruna göre, iki
biçimde gerçekleşebilmektedir84:
– Maddi açıdan eski duruma getirme,
– Hukuksal açıdan eski duruma getirme.
81 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.28-29
82 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.30-32
83 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 186 ; Meray, a.g.e., s.650
103
Maddi açıdan eski duruma getirme, el koyulan bir malın, bir geminin
geriye verilmesini belirtmektedir. Yine, maddi açıdan eski duruma getirme
yıkılan bir binanın onarımını ya da yerine benzeri bir yenisinin yapılmasını da
kapsar görünmektedir. Hukuksal açıdan eski duruma getirme ise zarara neden
olan hukuksal işlemin kaldırılması ya da değiştirilmesini belirtmektedir.
Uluslararası hakemlik kararları arasında bu nitelikte eski duruma getirme
durumları ile karşılaşılmaktadır85.
Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 34.
maddesinde zararın onarım şekilleri , eski hale getirme, tazmin etme ve
memnun etme olarak belirtilmiştir. Devlet öncelikle durumu haksız eylemi
öncesine getirmekle yükümlüdür. Ancak bunun imkansızlığı , çok sıkıntılı
olması durumunda bu zarar başka şekillerde karşılanabilecektir (mad.35)86.
- Zarar-Giderim Ödeme
Maddi zararların onarılmasında eski duruma getirme olanağı
bulunamamışsa, bu zararların karşılığı olarak bir zarar-giderim ödeme
yoluna gidilmektedir. Bu durum Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun
hazırladığı taslak metnin 36. maddesinde de aynen yer almaktadır87. Zira,
Lusitania Davası’ndaki 1.11.1923 tarihli hakemlik kararında bildirildiği gibi,
“para eşyanın değerinin ölçüsüdür”. Konu, zarar-giderim ödenmesi gereken
zararların saptanması ile zarar-giderim miktarının hesaplanmasını
gerektirmektedir88.
Zararın onarılması yükümü hiçbir koşulsuz bir yüküm niteliğinde
değildir. Uygulanan uluslararası hukuk doğrudan zararlar ile dolaylı zararlar
arasında bir ayrıma gitmektedir. Uygulanan uluslararası hukuk yalnızca
84 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.186 ; Meray, a.g.e., s.650
85 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.186 ; Meray, a.g.e., s.650
86 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.34-35
87 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.36
88 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.186
104
doğrudan zararların onarılması için zarar-giderim ödenmesini kabul etmekte
ve dolaylı zararlar için böyle bir ödemeyi reddetmektedir89.
Zararın hesaplanmasında genel prensip, haksız fiilin bütün
neticelerinin ortadan kaldırılmasıdır90. Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun
hazırladığı taslak metnin 36. maddesinde , tazminatın finansal zararın kar
kaybını da karşılaması gerektiği belirtilmiştir91.
Uluslararası mahkeme kararlarının dolaylı zarar olarak
değerlendirerek zarar-giderim ödenmesini reddettiği türlerin başında, haksız
fiil ile zarar arasında uzak bir nedensellik bağı bulunan durumlar gelmektedir.
Bu açıdan, yakın nedensellik bağı bulunan durumlardan uzak nedensellik
bağı ayrılmakta ve bu sonuncular dolaylı zarar kavramı içinde
değerlendirilerek zarar-giderim ödenmesi reddedilmektedir. Dolaylı zarar
olarak değerlendirilip, zarar-giderim ödenmeyen ikinci tür zararlar, zararın
haksız fiil dışındaki olaylara bağlı olarak doğması durumlarını kapsamaktadır.
Böyle durumlar özellikle savaş, ayaklanma ya da zarar görenin ihmali
sonucu ortaya çıkabilmektedir. Yine, zararın sigorta ortaklıklarına yüklenmesi
gibi dolaylı olarak yüklenilme durumlarında genellikle sigorta ortaklıklarına
zarar-giderim ödenmemektedir. Buna karşılık, kimi kararlarda sigorta
ortaklıklarının zararlarının giderilmesinin kabul edildiği durumlarla da
karşılaşılabilmektedir. Uluslararası hakemlik mahkemelerinin zaman zaman
dolaylı zararlar arasına beklenen kazanç durumlarını da katarak bunlar için
zarar-giderim ödemeyi reddettiklerine de rastlanmaktadır92.
Zarar-giderim ödenmesi kabul edilen doğrudan zararlara gelince,
uluslararası hukukta bunların iki ana gruba ayrıldığı gözlenmektedir:
– Maddi zarar;
89 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.187
90 Meray, a.g.e., s.650
91 Meray, a.g.e., s.651 ; Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.36
92 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.187
105
– Manevi zarar
Maddi zararların değerlendirilmesinde de, uğranılan fiili kayıp ile ümit
edilen, beklenen kazançtan zarar arasında bir ayrıma gidildiği görülmektedir.
Uğranılan fiili kayıplar için zarar giderim ödenmesi uluslararası sorumluluk
kurumunun temelini oluşturup herhangi bir tartışmaya yer vermemektedir.
Sorun, haksız bir fiilin beklenen kazanç üzerinden bir zarara neden olması
durumunda ortaya çıkmaktadır. Uluslararası hakemlik kararları, ilke olarak,
olağan ve meşru beklentilerindeki kayıplar için zarar-giderim ödemeyi kabul
etmektedir. Buna karşılık, gerçekleşeceği kuşkulu olan kazanç beklentileri ile
verilen fiili zarar ile bağı bir hayli uzak olan kazanç beklentilerinden kayıplarla
ilgili olarak zarar-giderim ödenmesinin reddedildiği görülmektedir93.
Manevi zarar gören yabancılara zarar-giderim ödenmesi de 20.
yüzyıldaki uluslararası mahkeme kararları ile kabul edilmeye başlanmıştır.
Bu zararlar, ya bir yakının kaybı ile duyulan gerçek acıları, ya görülen
muamele sonucu ortaya çıkan psikolojik denge bozukluklarını ya da kötü
muamele ve gözaltına alınma gibi olaylar sonucu duyulan acıları
içermektedir94.
Almanya tarafından torpillenerek batırılmış olan Lusitania gemisi
olayında yakınlarını kaybetmiş olan Amerikan vatandaşlarının tazminat
istemesi üzerine Karma Komisyon “ böyle bir talebi reddetmek, her hakkın
doğrudan doğruya ihlalinin tamir edilmesi gerektiği yönündeki temel prensibi
inkar etmek olur. Zihni ıstırap, bedeni ıstırap kadar hakikidir ve aynı ölçüde
tabiidir. Zihin ile vücut arasındaki bağlılık bugün herkes tarafından kabul
edilmiştir ve zihni şok, fiziksel rahatsızlıklar yaratabilir. Vücut rahatsızlığı gibi
zihni rahatsızlıkla da ferdin üzerinde ve onun istihsal kabiliyetinde yaralayıcı
tesirler icra edebilir.” denmek suretiyle manevi tazminat taleplerini kabul
etmiştir95.
93 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.188 ; Meray, a.g.e., s.651
94 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.188
95 Meray, a.g.e., s.651
106
Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 31.
maddesinde açıkça, zarar kavramı içerisinde maddi ve manevi zararların
bulunduğu belirtilmektedir96.
Zarar-giderimin saptanmasında kabul edilen temel kural, verilen
zararın tamamen onarılmasına olanak verecek bir biçimde gerçekleştirilmiş
olmasıdır. Bu ana kural değişik ifadeler çerçevesinde, birçok uluslararası
mahkeme kararı ile doğrulanmaktadır. Belirtilen ana kural çerçevesinde bir
eşyanın değeri hesaplanırken, zarar-giderim ödeme tarihindeki güncel ticari
değerinin saptanması yoluna gidilmektedir97.
Bir davada birçok özel kişinin zarar görmüş bulunması durumunda,
davacı devlete toptan bir zarar-giderim ödendiği ve bu zarar-giderimin zarar
gören yurttaşları arasındaki dağıtımının bu devlete bırakıldığı
görülmektedir98.
Bir davada haksız fiilin meydana gelmesi ile sorunun bir çözüme
bağlanması arasında geçen zaman içinde zarar görene herhangi bir faiz
ödenmesi gerekip gerekmediği konusu ise kesin bir kurala bağlanmış
değildir. Uluslararası mahkeme kararları arasında zararın faizini ödemeyi
tamamen reddeden, kabul eden ya da sözleşmelere dayalı borçlar ile öteki
borçlar arasında ayırım yaparak yalnızca birinciler için faiz ödemeyi kabul
eden , faizin işeme süresinde farklılıklar göstere değişik kararlarla
karşılaşılmaktadır99.
Faiz konusundaki farklı uygulamalara, Uluslararası Hukuk
Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 38. maddesinde çözüm
getirilmektedir. Buna göre ana paranın faizi bir zenginleşme aracı olarak değil
96 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.31
97 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.188 ; Meray, a.g.e., s.6
98 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s. 189
99 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.189 ; Meray, a.g.e., s.652
107
,tamamen onarımın karşılanmasına yönelik olmalıdır. Belli bir tarihte
ödenmesi gereken ana paranın faizi ödeme yükümlülüğünün yerine
getirilmesine kadar işleyecektir100.
- Manevi Onarım
Uluslararası hukuka aykırı fiilin bir devletin ulusal onuruna, bayrağına
ya da diplomasi temsilcilerine karşı manevi bir zarar vermesi durumunda,
eğer maddi herhangi bir zarar yoksa, manevi onarım yoluna gidilmektedir. Bu
manevi onarım, duruma göre resmi bir özür dilemle manevi zarar gören
devletin bayrağını selamlama, zarar veren devlet görevlisinin
cezalandırılması olabileceği gibi, yalnızca karşı tarafın uluslararası hukuku
çiğnediğinin bir mahkeme kararıyla saptanması da olabilmektedir101.
Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı taslak metnin 37.
maddesinde , memnun etme başlığı manevi onarım düzenlenmiştir. Burada
manevi onarımın , maddi zararın olmadığı sadece manevi zararın söz konusu
olduğu olaylarda değil, maddi zararın karşılanmasıyla birlikte , sorumlu
devletin zarar gören devleti memnun etme yükümlülüğünün bulunduğu
belirtilmektedir. Sorumlu devletin memnun edici yükümlülüğünü yerine
getirmesi , hatasını kabul, pişmanlık ifadesi , resmi özür dileme ve buna
benzer ifadelerle olabilecektir. Ancak , memnun etme şekilleri sorumlu devleti
alçaltıcı , küçük düşürücü mahiyette olmamalıdır102.
- SİLAHLI ÇATIŞMALARDA SORUMLULUK
Uluslararası hukuk mekanizmasının bir parçası olan Silahlı Çatışma
Hukuku (SÇH); çatışmalarda şiddeti sınırlayarak, savaşın acılarını azaltmak
suretiyle silahlı çatışma sonrasında kalıcı bir barışın tesisine katkıda
100 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.38
101 Pazarcı, a.g.e., III.Kitap, s.189 ; Çelik a.g.e., s.78
102 Bknz. : UHK taslak sözleşme (Kasım 2001) mad.37
108
bulunmayı amaçlamaktadır. Devletler arasındaki savaşlar ve çatışmaların
dahi bir kuralının olması gerektiği fikri tarihteki savaşların ilk başlarına
dayanmakta ise de, uluslararası toplumları bu yolda ilk olarak tedbir almaya
iten olay, 1858 yılında Fransa ile Avusturya arasında yapılan SOLFERİNO
savaşıdır. Bu savaşın neticesinde,1864 yılında Kara Harbindeki tıbbî
hizmetleri düzenleyen Cenevre Andlaşması imzalanmış, 1906 yılında da, bu
anlaşma revize edilmiştir103.
Silahlı çatışma hukukunu düzenleyen başlıca uluslararası andlaşma ve
sözleşmeler şunlardır104:
– Kara Savaşının Örf-Adet ve Hukukuna Saygı Gösterilmesine Dair
(IV) no.lı Sözleşme ve Eki: Karadaki Savaş Kuralları ve Hukukunu
Kapsayan Düzenlemeler, Lahey, 18.10.1907. H.IV.
– Kara Harbi Esnasında Tarafsız Güçlerin ve Kişilerin Hakları ve
Vazifelerine Saygı Gösterilmesine Dair (V) no.lı Sözleşme, Lahey,
18.10.1907. H.V
– Uluslararası Ganimet Mahkemesinin Kurulmasına İlişkin (XII)
no.lı Sözleşme, Lahey, 18.10.1907.H.XII
– Boğucu, Zehirli veya Diğer Gazların Kullanımının Yasaklanması ve
Savaş Halinde Bakteriyolojik Metodların Kullanımının Yasaklanmasına Dair
Protokol, Cenevre, 17.06.1925.G.BC
– Savaş Esirlerine Davranış Kurallarına İlişkin Andlaşma, Cenevre,
27.07.1929.
– Soykırım Suçunun Cezalandırılması ve Önlenmesi Hakkında
Andlaşma, 09.12.1948.
– Cenevre Diplomatik Konferansının Nihai Senedi, 12.08.1949.
103 Silahlı Çatışma Hukuku Ders Kitabı , Genelkurmay Başkanlığı, Ankara , Temmuz 2001, s.1-1
104 Devletler Hukuku , Harp Akademileri yayınları, s.145 ; Koyu renkle italik yazılmış olan
anlaşmalar Türkiye tarafından imzalanmış veya onaylanmış olanlardır. Silahlı Çatışma Hukukunu
düzenleyen tüm andlaşma ve sözleşmeler için Bknz.: Silahlı Çatışma Hukuku Ders Kitabı , s.A-1;
109
– Cenevre Andlaşmaları (4 Adet) , Cenevre, 12.08.1949. G.I, G.II, G.III,
G.IV
– Silahlı Çatışma Durumunda Kültürel Mirasın Korunması
Hakkındaki Hükümetler Arası Konferansın Nihai Senedi, Lahey,
14.05.1954. H.CP
– İnsanlığa Karşı Suçlarda ve Savaş Suçlarında Zaman Aşımının
Uygulanamayacağına İlişkin Andlaşma, 26.11.1968.
– Toksin İçeren ve Bakteriyolojik Silahların Depolanması, Üretimi ve
Geliştirilmelerinin Yasaklanması ve Yok Edilmeleri Hakkında Andlaşma,
10.04.1972 de Londra, Moskova ve Washington’da imzaya açılmıştır.
– İnsanlığa Karşı Suçlarda ve Savaş Suçlarında Zaman Aşımının
Uygulanamayacağına İlişkin Avrupa Andlaşması, Strazburg, 25.06.1974.
– 12.08.1949 Tarihli Cenevre Sözleşmelerine Ek Protokol,
Uluslararası Silahlı Çatışmaların Kurbanlarının Korunmasına İlişkin 1
No.lı Protokol, Cenevre, 08.06.1977.
– 12.08.1949 Tarihli Cenevre Sözleşmelerine Ek Protokol,
Uluslararası Olmayan Silahlı Çatışmaların Kurbanlarının Korunmasına
İlişkin 2 No.lı Protokol, Cenevre, 08.06.1977.
– Öngörülemeyen Etkileri veya Oldukça Yaralayıcı Olduğu
Düşünülen Bazı Konvansiyonel Silahların Kullanılmasının
Yasaklanmasına veya Kısıtlamalar Getirilmesine Dair Andlaşma,
Cenevre, 10.10.1980.
– Bubi Tuzakları, Mayınlar ve Diğer Aletlerin Yasaklanmasına veya
Kısıtlamalar Getirilmesine Dair II nolu Protokol, Cenevre, 10.10.1980.
– Yangın Çıkaran Silahların Kullanımının Yasaklanmasına veya
Kısıtlamalar Getirilmesine Dair III No.lı Protokol, Cenevre, 10.10.1980.
– Çocuk Hakları Sözleşmesi, 20.11.1989.
– Kimyasal Silahların Geliştirilmelerinin, Üretimlerinin, Depolanmalarının,
Kullanılmalarının Yasaklanmaları ve Yok Edilmeleri Hakkındaki
Anldaşma, Paris, 13.01.1993.
110
– Kör Edici Lazer Silahları Hakkındaki IV no.lı Protokol, 13.10.1995
– Bubi Tuzakları, Mayınlar ve Diğer Aletlerin Yasaklanmasına veya
Kısıtlamalar Getirilmesine Dair 1980 Sözleşmesine eklenmiş II no.lı Islah
Edilmiş Protokol, 03.03.1996
– Anti- Personel Mayınların Kullanımı, Depolanması, Üretimi, ve
Transferinin Yasaklanması ve Yok Edilmeleri Hakkındaki Andlaşma,
18.09.1997
– Roma Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü,17.07.1998
– Silahlı Çatışma Durumunda Kültürel Mirasın Korunmasına İlişkin
1954 Lahey Anlaşmasının II no.lı Protokolü, Lahey, 26.03.1999
- Sorumluluğun Kabulü
Uluslararası silahlı çatışmalar nedeniyle devletlerin, ister öteki
devletlere ister yabancı uyruklu kişilere karşı işlediği hukuka aykırı fiillere
bağlı olarak, uluslararası sorumluluğunun dayanağını öncelikle uluslararası
hukukun genel nitelikli yapılageliş kuralları oluşturmaktadır. Bu konuda
uluslararası içtihat ve günümüz öğretisi ilke üzerinde görüş birliği içinde
görünmektedir. Ancak burada sorun, ilke olarak kabul edilen uluslararası
sorumluluğun, silahlı çatışmalar uluslararası hukukunun özü itibariyle şiddet
fiillerine yönelik kurallar içerdiği gözönünde tutulduğunda, kapsamının ne
olacağı konusunda ortaya çıkmaktadır. Örneğin, uluslararası silahlı
çatışmalar sırasında çatışan devletlerin düşman sıfatıyla birbirlerine ya da
birbirlerinin yurttaşlarına verdiği zararlar silahlı çatışmalar uluslararası
hukuku kurallarına aykırı düşmüyorsa anılan devletlerin uluslararası
sorumluluğunu da doğurmayacaktır. Başka bir deyişle, uygulanan
uluslararası hukuk tarafından yasaklanmamış ve dolayısıyla silahlı
çatışmalar uluslararası hukukuna aykırı düşmeyen fiiller nedeniyle çatışan ya
da tarafsız bir devletin uluslararası sorumluluğu söz konusu değildir.
Nitekim, A.B.D.-İngiliz Hakemlik Mahkemesi Doğu Uzanımı, Avusturalya-
Asya ve Çin Telgraf Ortaklığı Davası’na ilişkin 9.11.1923 tarihli kararında
111
hukuka uygun savaş fillerinden uluslararası sorumluluk doğmayacağını şu
kelimelerle belirtmektedir105:
“Bu mahkemenin görüşüne göre, meşruluğu kabul edilmiş bir
savaş fiilinin onarımı için zarar-giderim verilmesinin hakkaniyette hiçbir
dayanağı bulunmamaktadır.”
Uluslararası yapılageliş hukukunun silahlı çatışmalarda hukuka aykırı
fiiller nedeniyle devletlerin uluslararası sorumluluğunun doğacağı ilkesi
uygulanan uluslararası hukukta uluslararası silahlı çatışmaları düzenleyen
birçok andlaşma ile de teyit edilmektedir. Başka bir deyişle, bu durumlarda
devletlerin uluslararası sorumluluğunun birtakım ahdi hukuk dayanakları da
bulunmaktadır. Bunların en önemlisi 1907 Lahey IV Sayılı Kara Savaşına
İlişkin Sözleşmenin 3. maddesi hükmüdür. Anılan hüküm aynen şöyledir106:
“Eldeki Yönetmeliğin hükümlerini çiğneyen çatışan taraf, eğer
gerekiyorsa, zarar-giderim ödemek zorundadır. Çatışan taraf silahlı
kuvvetleri mensubu kişilerin gerçekleştirdiği bütün fiillerden sorumludur.”
Aynı genel ilke 1977 I. Protokolünün 91. maddesinde de yer
almaktadır. Birtakım başka andlaşmalar da uluslararası sorumluluk ilkesini
özel konular için kabul ve teyit etmektedir. Nitekim, 1949 Cenevre Savaş
Tutsakları Sözleşmesi (mad. 12) ve 1949 Cenevre Sivillerin Korunması
Sözleşmesi (mad. 29) anılan kişilere yapılacak muamelelere ilişkin olarak,
kişilerin cezai sorumluluğunu ortadan kaldırmadan, devletlerin
sorumluluğunu öngörmektedir107.
105 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s. 318
106 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.319
107 Bknz.: 1907 Lahey Kara Savaşı sözleşmesi , mad.3 ; 1949 Cenevre Sözleşmeleri (I, IV) , mad.12,
29
112
- Devlete Bağlanabilmesi
Uluslararası silahlı çatışmalar sırasında hukuka aykırı fiillerin devlete
bağlanması koşuluyla ilgili devletin uluslararası sorumluluğu doğabilmektedir.
Uluslararası silahlı çatışmalar sırasında bir devletin düzenli silahlı kuvvetleri
mensuplarının gerçekleştirdiği hukuka aykırı fiiller, anılan silahlı kuvvetlerin
ilgili devletin bir organını oluşturması nedeniyle ilke olarak bu devlete
bağlanmaktadır. Sözkonusu hukuka aykırı fiillerin ilgili devlete
bağlanabilmesinin temel koşulu anılan fiillerin bu devletin silahlı kuvvetlerinin
görevleri içinde ya da en azından görevleri vesilesiyle gerçekleştirilmiş
olmasıdır. Ancak, öğretinin bir bölümü uluslararası sorumluluğun genel
biçimde değerlendirmesinde başvurulan bu görev içi – görev dışı ayırımının
silahlı çatışmalarda esnek bir biçimde ele alınması gerektiği görüşünde olup,
devletin silahlı kuvvetleri üzerinde yüksek düzeyde disiplini ve denetimi
elinde tutması gerektiğini vurgulayarak bu açıdan gerekli düzeyde denetimi
sağlayamayan devletlerin silahlı kuvvetler mensuplarının yetkilerini aşarak
gerçekleştirdikleri fiilleri nedeniyle de ilgili devletlerin uluslararası
sorumluluğunun olanaklı olduğunu düşünmektedir108.
Bir devletin düzenli silahlı kuvvetleri dışında uluslararası silahlı
çatışmalara devlet lehine katılan öteki silahlı kuvvetlerin, örneğin gönüllülerin,
milislerin, paralı askerlerin ve kitle olarak ayaklanan kuvvetlerin uluslararası
silahlı çatışmalar sırasında hukuka aykırı fiilleri nedeniyle ilgili devletin
uluslararası sorumluluğuna gelince; U.A.D. Nikaragua’da Askeri ya da Yan-
Askeri Faaliyetler Davası’na ilişkin 27.06.1986 tarihli kararında ilgili devletin
bu kuvvetler üzerinde sorumluluğu gerektiren harekat sırasında fiili denetime
sahip olması durumunda uluslararası sorumluluğunun doğacağını kabul
etmektedir109.
108 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.319
109 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.320
113
- Sorumluluğun Kapsamı
Uluslararası silahlı çatışmalar sırasında çatışan bir devletin fillerinden
bu devletin uluslararası sorumluluğunun doğabilmesi için temel koşul,
yukarıda da belirttiğimiz gibi bu fiillerin silahlı çatışmalar hukukuna aykırı bir
fiil oluşturmasıdır. Anılan koşula ilişkin kurallar genel bir biçimde 1907 Lahey
ve 1949 Cenevre Sözleşmelerinde belirtilmektedir110.
Bununla birlikte, birtakım fiillerin açık andlaşma hükümlerine
dayanarak uygulanan uluslararası hukuk çerçevesinde hukuka aykırı
sayıldığını ve dolayısıyla ilgili devletin uluslararası sorumluluğunu
doğurduğunu örneklemek yararlı olacaktır. Bu çerçevede örneklemek için ele
alacağımız kavramlardan biri silahlı çatışmalar sırasında zararla karşılık
yöntemine başvurulması olacaktır. Nitekim birçok andlaşma çerçevesinde
yaralılara, hastalara, sağlık ve din personeline (1949 Cenevre I. Söz., mad.
46 ve II. Söz., mad. 47; I. Prot., mad. 20) sivil nitelikli mallara (1977 I. Prot.,
mad. 52/1), kültür varlıklarına ve ibadet yerlerine (1954 La Haye Söz., mad.
4/4), sivil halkın yaşamını sürdürmesi için zorunlu olan mallara (1977 I. Prot.,
mad. 54/4), doğal çevreye (1977 I. Prot., mad. 55/2) karşı uluslararası silahlı
çatışmalar sırasında zararla karşılık önlemi almanın bir devletin uluslararası
sorumluluğunu doğurduğu kabul edilmektedir. Ele alacağımız ikinci
örnekleme ise silahlı çatışmalar sırasında askeri gereklilikle ilgilidir. Böylece,
örneğin, uluslararası silahlı çatışmalar sırasında çatışan bir devletin düşman
mallarına elkoyması ya da yoketmesi (1949 Cenevre I. Söz., mad. 50, II.
Söz., mad. 51, III. Söz., mad. 130 , 321 ve IV. Söz., mad. 147), kültürel
varlıklardan çatışma amacıyla yararlanması ya da onlara saldırması (1954
La Haye Söz., mad. 4/2), eğer askeri gerekliliğe dayanmıyorsa, bu devletin
uluslararası sorumluluğunun bulunacağı öngörülmektedir111.
110 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.320
111 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.321
114
- İleri Sürülmesi ve Zararın Onarım Yolları
Uluslararası silahlı çatışmalar sırasında hukuka aykırı fiil işleyen bir
devletin uluslararası sorumluluğunun ileri sürülmesi, eğer bu konuda ilgili
devletler arasında özel bir andlaşma yoksa, uygulanan uluslararası hukukun
genel kuralları çerçevesinde gerçekleştirilmek zorundadır . Bu çerçevede
eğer hukuka aykırı fiilden zarar gören devlet ise bu devlet uygulanan
uluslararası hukuk mekanizmalarının kendine sunduğu görüşmeler ya da
öteki barışçı çözüm yollan aracılığıyla hakkını kabul ettirmeyi deneyecektir.
Buna karşılık, hukuka aykırı fiilden zarar gören yabancı uyruklu kişiler ise,
olağan olarak bu kişilerin zarar veren devletin iç hukuku çerçevesinde o
devlette geçerli olan iç başvurma yollarım tüketmesi ve bunlardan bir sonuç
alınamamışsa uyruğunda bulunduğu devletin diplomatik koruması aracılığıyla
hakkının zararı veren devlete karşı uluslararası barışçı çözüm yolları
çerçevesinde aranması gerekmektedir112.
Uygulamada, uluslararası silahlı çatışmaları sona erdiren barış
andlaşmalarında ya da salt çatışmalarda görülen zararın onarımı amacıyla
yapılan özel andlaşmalarda , ilgili devletlerin hukuka aykırı fiillerinden doğan
zararların onarımını düzenleyen hükümlere rastlanmaktadır. Bu zararların
doğrudan devlete verilmiş olması ya da yurttaşları aracılığıyla dolaylı olarak
devlete etki yapması durumları göz önünde tutularak, 18. yüzyıldan bu yana,
uygulamada barış andlaşmaları hükümleri arasına yenen devlet lehine
“savaş tazminatı” ödenmesini öngören bir hüküm konulmaya başlanmıştır.
- ve 19. yüzyıllarda bir zarar-giderim niteliğinden çok yenilene ödettirilen bir
ceza niteliği taşıyan “savaş tazminatı”, Birinci Dünya Savaşını sona erdiren
barış andlaşmalarında daha çok uğranılan maddi zararların onarımı amaçlı
zarar-giderim niteliğini kazanmakla birlikte, İkinci Dünya Savaşını sona
erdiren barış andlaşmaları ile hem maddi zararı giderme hem de yenen
devletlerin savaş masraflarını karşılama ya da azaltma amacını taşıyan bir
niteliğe bürünmüştür113 .
112 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.321
113 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.321
115
Lozan Andlaşması bu açıdan incelendiğinde Barış Andlaşmasının
58/1. maddesinde, Yunanistan bu düzenlemenin dışında tutulmak üzere,
tarafların gerek savaş fiilleri gerekse savaş yüklemi (eski adıyla istimval
ya da mükellefıyet-i harbiye) elkoyma , ve zoralım (müsadere) gibi
savaş sırası önlemleri için ödeme isteminde bulunmaktan karşılıklı
olarak vazgeçtiği bildirilmektedir. Buna karşılık, Barış Andlaşmasının
59/1. maddesi Yunan silahlı kuvvetlerinin ya da yönetim organlarının
“savaş yasalarına aykırı” fiilleriyle Anadolu’da neden olduğu zararlar
için Yunanistan’ın onarma yükümlülüğünü öngörmektedir. Ancak, 59/2.
maddesi ile Türkiye Yunan Hükümetinden savaşın etkisini onarma
amaçlı genel ödeme isteminde bulunmaktan vazgeçmektedir. Başka bir
deyişle, Lozan Barış Andlaşması ile silahlı çatışmalar uluslararası
hukukuna aykırı fiilleri nedeniyle Yunanistan’ın Türkiye’ye yalnızca
zarar-giderim nitelikli ödemelerde bulunması ve bir “savaş tazminatı”
istenmemesi kabul edilmiştir114.
Uluslararası silahlı çatışmalar sırasında çatışan devletlerin hukuka
aykırı fiilleri ile birbirinin yurttaşlarına verdiği zararların onarımına gelince;
uygulamada Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra bu tür onarımlara
ilişkin hükümlerin yalnızca yenen devletlerin yurttaşları lehine öngörüldüğüne
tanık olunmaktadır. Nitekim Versailles Andlaşmasının 297/e. maddesi
yalnızca Müttefik Devletlerin yurttaşlarının Almanya tarafından gördükleri kimi
savaş önlemleri ile Almanya’daki mallarına, hak ve çıkarlarına ilişkin
önlemlerinden doğan zararlarının giderilmesini öngörürken, İtalya ile yapılan
1947 Paris Barış Andlaşmasının 75-78. maddeleri Müttefik Devletler
yurttaşlarının İtalya’daki ve İtalya tarafından işgal edilen ülkelerdeki
haklarının zarara uğraması durumunda tüm bu zararların giderilmesini
öngörmektedir115.
114 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.322
115 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.322
116
- Uluslararası Olmayan Silahlı Çatışmalarda Sorumluluk
Uluslararası olmayan silahlı çatışmalar sırasında çatışan tarafların
vereceği zararlar nedeniyle sorumlulukları sorunu uygulanan uluslararası
hukuk kurallarının doğrudan düzenlediği bir sorunu oluşturmamaktadır,
uluslararası içtihat bu konuda uluslararası silahlı çatışmalara kurallarının
karşılaştırma (kıyas) yoluyla uluslararası olmayan silahlı çatışmaları
uygulanmasına ilişkin olarak çelişkilidir. Örneğin, Fas’ta İngiliz Mallan
Davası’nda taraflarca hukuk bilirkişisi olarak seçilen Max Huber uluslararası
silahlı çatışmalara ilişkin 1907 Lahey IV sayılı Sözleşmesinin 3.
maddesindeki kuralın karşılaştırma (kıyas) yoluyla uluslararası olmayan
silahlı çatışmalarda da uygulanabileceğini öngörmesine rağmen , Caire
Davasına ilişkin olarak Fransa-Meksika Karma Komisyonu Başkanı 7.6.1929
tarihli kararda bir savaş sözkonusu olmayan durumlarda anılan 1907 Lahey
Sözleşmesi hükmünün uygulanamayacağını bildirmektedir116.
Bununla birlikte, uluslararası içtihat genel bir biçimde uluslararası
olmayan silahlı çatışmalara ilişkin olarak hükümet silahlı kuvvetlerinin hukuka
aykırı fiilleri ile hükümet karşıtı kuvvetlerin fiilleri arasında bir ayırıma gitmekte
olup, olağan olarak hükümet kuvvetlerinin askeri gereklilik olmayan kimi
yakma, yoketme, yağmalama, silahlı çatışma dışı yargısız öldürme, işkence
yapma gibi hukuka aykırı fiillerle ilgili devletin yabancılara verdiği zararlara
bağlı olarak ilgili devletin uluslararası sorumluluğunu kabul etmektedir. Buna
karşılık içtihat uluslararası olmayan silahlı çatışmalarda hükümet karşıtı
kuvvetlerin yabancılara verdiği zararlar için ilke olarak bu devletin uluslararası
sorumluluğunun doğmadığını, ancak hükümet karşıtı kuvvetlerin başarıya
ulaşarak hükümeti ele geçirmeleri durumunda ilgili devletin daha önceki
hükümet karşıtı kuvvetlerin yabancılara vereceği zararlar için de uluslararası
sorumluluğunun doğacağını kabul ettiği görülmektedir117.
116 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.323
117 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s.323
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
ULUSLARARASI HUKUK AÇISINDAN ERMENİ SOYKIRIMI
İDDİALARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
- ERMENİ SORUNUN ORTAYA ÇIKIŞI
- Ermenilerin Kısa Tarihi
Ermeniler Hint-Avrupa dil ailesinin doğu kolundan olan Ermenice’yi
konuşan, çoğunluğu Hıristiyanlığın Gregoryen diye tanımlanan koluna
mensup bir topluluktur1. Anavatanları bugünkü Ermenistan ve batısında yer
alan bölgedir. Ansiklopedik kaynaklarda, Erivan, Gökçegöl, Nahcıvan,
Rumiye gölü kuzeyi ve Mako bölgesine, yukarı memleket anlamına gelen
Armenia, bu yörelerde yaşayan halka ise Ermeni denildiği yer almaktadır2.
Bu coğrafyada takriben M.Ö. 5. yy’dan beri asla bağımsız değil, fakat
civardaki güçlü krallıklara tabi olarak yaşamışlardır. Ermeni Krallığı, Bizans
İmparatoru 9. Konstantinos tarafından bütünüyle ilhak edildikten sonra halkın
önemli bir kısmı Kilikya’ya sürüldü ve bu bölgede Haçlılar sayesinde kısa
süreli yaşama olanağı bulan Katolik Kilikya Ermeni Krallığı’nı ve Haçlılar
tarafından yıkılan Urfa Ermeni Kontluğu’nu kurdular. Ermenistan’ın Bizanslılar
tarafından boşaltılması ise 1071 sonrası Anadolu’nun Türkler tarafından
fethedilmesini kolaylaştırdı. Malazgirt Zaferinin kazanılmasıyla hem
1 Ermenilerin Kimliği konusunda tarihçiler arasında da fikir birliği yoktur. Bu konuda farklı görüşler
vardır. Ermeni tarihçilerin bir kısmı, M.Ö. 6. yüzyılda kuzey Suriye ve Kilikya bölgesinde yaşayan
Hititlerden olduklarını; bir diğer kısmı ise Nuh’un oğullarından Hayk’a dayandıklarını
söylemektedirler. Bunun yanında, Ermenistan denilen coğrafyada yerleşen ve bugün Ermeni diye
adlandırılan toplumun, bölgenin kesin olarak neresinde yaşadıkları, sayıları ve aynı yörede ikamet
eden diğer halklara kıyasla nüfus oranları bilinmemektedir. Ermeni tarihçileri bile kökenleri
konusunda fikir birliği içinde değildir.Ayrıntılı bilgi için Bknz: Necdet Tuna , “Ermeni Sorunu” ,
Silahlı Kuvvetler Dergisi , sy.368, Nisan 2001, s.19 ; Gültekin Ural , Ermeni Dosyası , Kamer
Yayınları 2.b, İstanbul , 1998, s.15, ; İhsan Sakarya , Belgelerle Ermeni Sorunu , ATSEB Yayınları ,
2.b, Ankara , 1984, s.3 ; Yavuz Ercan, “Ermeniler ve Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37,
Ocak-Şubat 2001, s.36
2 Ermeni Tarihine Kısa bir Bakış, http://www.ermenisorunu.gen.tr
118
Ermenistan’da Türk egemenliği hem de Türklerle Ermenilerin bugüne kadar
süren ortak yaşayışları başladı3.
Ermeniler, 11. Yüzyıl ortalarına kadar, evvela Kafkaslar bölgesinde ,
daha sonra Kafkaslardan batıya ve güneye yayılarak geniş bir alanda, bu
bölgelere egemen olan büyük devletlere tabi kalmak suretiyle dil , din ,
gelenek ve varlıklarını korumak için sürekli çabalarda bulunmuşlar; ancak
bağımsız bir millet olmak olanağını bulamamışlardır. Ermenilerin yaşadıkları
bölgenin jeopolitik durumu da , bunların diğer milletler tarafından devamlı
olarak saldırılara uğramasına ve bu bölgelerde yaşayan Ermenilerin her
tarafa yayılmalarına etken olmuştur. Ermeniler 11. yy’dan başlayarak uzun
yıllar Selçuklulara ve Selçuklu Devletine bağlı diğer Türk devletlerine ve
daha sonra İlhanlılar’a bağlı olarak küçük prenslikler halinde varlıklarını
sürdürmüşlerdir. Doğu Anadoludaki Ani Krallığına 1045 yılında Bizanslılar ;
daha sonra 1080 yılında Selçuklular ; Kilikyadaki son Ermeni Krallığına da
1337 yılında Memlükller son vermişlerdir. Ermeniler daha sonra bölgeye
egemen olan Osmanlı Devleti zamanında barış ve güven içinde yaşama
olanağı bulmuşlardır4.
- Tarihten Bugüne Türk Ermeni İlişkileri
- Selçuklu Dönemi5
Özellikle Selçuklu yönetimi sırasında Türk – Ermeni İlişkileri hakkında
biri Ermeni diğeri Süryani iki yabancı kaynak yeterince açıklayıcı bilgi
vermektedir. Bu kaynaklardan biri olan Süryani Mihael şöyle yazmaktadır
“Türkler şirretli ve sapık inançlı Rumlar gibi kimsenin dinine ve inancına
karışmıyor, hiçbir baskı ve zulüm düşünmüyorlardı” 6.
Türkler, Bizanslılarla birlikte kendilerine karşı savaşan Ermenilere nasıl
davranmışlardır? Bizanslıların yaptıkları gibi onları hakir mi görmüşler, zulüm
3 Ercan, a.g.m., s.39
4 Sakarya , a.g.e. , s.10
5 Selçuklular döneminde Ermeniler hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz: Ali Sevim, “Selçuklular ve
Ermeniler” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.595 ; Mehmet Ersan , “Selçuklular
Döneminde Türk-Ermeni İlişkileri” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.603
6 Ercan, a.g.m., s.39
119
mü yapmışlar, yoksa kilise ve manastırlarını mı yakmışlardır? Ermeniler
başta olmak üzere, Selçuklu yönetiminde yaşayan bütün gayrimüslim
azınlığa gösterilen hoşgörüyü Urfalı Mateos şu şekilde kaydetmiştir : “539
(27 Şubat 1090-26 Şubat 1091) tarihinde Ermeni Katogikosu Barseg,
cihangir sultan Melikşah’ın yanına gitti. Katogikos bazı yerlerde Hıristiyanların
tazyik edildiğini, Allah’ın kiliseleri ile ruhanilerden vergi istenildiğini ve
manastırlarda piskoposların vergi için tazyik edildiğini görüp, İranlıların ve
bütün Hıristiyanların âlicenap ve tatlı sultanının huzuruna gidip, bütün bunları
ona arz etmeye karar verdi. Sultan, senyor Barseg’i huzura kabul edip, ona
büyük iltifat gösterdi ve onun arzularını yerine getirdi. Sultan, bütün kilise ve
manastırları ve ruhanileri vergiden muaf tuttu ve Ermeni katogikosuna
fermanlar verip onu iltifatla uğurladı.” 7 ..” İnsanların en adili , en akıllı ve
kudretlisi olan Melikşah bütün insanlara karşı baba gibi idi. Bütün Rum ve
Ermeniler kendi istekleriyle onun yönetimine girdiler”8
Bu ifadelerden de açıkça anlaşıldığı gibi Selçuklu Türkleri, Ermenilere
ve diğer gayrimüslim halka Bizanslıların göstermediği hoşgörüyü göstermiş
ve onların dinlerini ve sosyal yaşantılarını korumalarını sağlamıştır. Bu
anlayış, Anadolu Selçukluları döneminde de devam etmiştir. Gösterilen tüm
bu hoşgörülere rağmen, bazen Ermenilerin Bizanslıların ve Haçlı Seferleri
sırasında Haçlıların yanlarında yer aldıkları da bilinmektedir. Sonuç olarak
Osmanlı yönetimine gelinceye kadar Türklerle Ermeniler arasında gündelik
anlaşmazlıkların dışında ciddi çatışmaların fazla olmadığı söylenebilir9.
- Osmanlı Dönemi10
Ermeniler , Osmanlılarla da 1324 tarihinde Bursa’nın fethinden itibaren
ilişkiye geçmişlerdir. 1461 yılında, Sultan II. Mehmet’in buyruğuyla Bursa’daki
7 Selçuklular Döneminde Türk – Ermeni İlişkleri, www.ermenisorunu.gen.tr
8 Ercan, a.g.m., s.39
9 Ercan, a.g.m., s.39
10 Osmanlılar döneminde Ermeniler hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz.: Ercüment Kuran, “Osmanlılar
ve Ermeniler” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.617 ; “Osmanlılır ve Millet-i
Sadıkadan Ermeniler” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.621 ; İlber Ortaylı ,
“Osmanlı Ermenileri” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.630 ; Nejat Göynüç,
“Osmanlı Devletinde Ermeniler Hakkında” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.633
120
dinsel başkanlıkları İstanbul’a taşınmış ve Ermeni Patrikhanesi kurulmuştur11.
Bundan sonra Tanzimat Fermanına12 (1839) kadar Ermeniler Osmanlı
ülkesinde zımni13 statüsünde yaşamışlardır. Ödedikleri cizye yüzünden
askerlikten muaf tutulan Ermeniler 18. yy sonlarında başlayan Yunan
isyanları neticesinde, Rumlar’ın o zamana dek sürdükleri ayrıcalıklı statüden
yararlanmaya başlayıp, Devletin Avrupalılar ile arasındaki ilişkide tacir ve
tercüman olarak önemli bir rol üstlendiler. 19.yy ‘ın ikinci yarısına kadar hiç
bir isyan hareketine karışmadıkları için de millet-i sadıka diye anıldılar14 .
Osmanlı devleti, Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile yapmayı vaadettiği
ıslahatları ilân etmiş, ancak gayrimüslimler verilen yeni haklardan memnun
kalmamışlardır. Tanzimat ile gayrimüslimlere askerlik mükellefiyeti getirilmiş,
devlet memuriyetleriyle idari ve askeri okullara girmelerine izin verilmiştir.
Buna dayanarak Ermeniler, 1863’de yürürlüğe giren 99 maddeden oluşan
Ermeni Milleti Nizamnamesi’ni bir fermanla Babıâli’ye onaylatmışlardır15.
Osmanlı yönetimindeki diğer gayrimüslim azınlıklar gibi Ermeniler de
her zaman birinci sınıf vatandaş muamelesi görmüşler; askere gitmedikleri
gibi, özellikle ticari hayatta kilit noktaları ellerine geçirmek suretiyle, toplum
içinde ön plana çıkmışlar, zengin olmuşlardır16.
Devlete bağlılıkları, Türk adetlerini benimsemeleri, hatta iyi Türkçe
konuşmaları, Ermenilerin devlete ait resmi veya özel işlere atanmalarına
sebep olmuştur. Bu bakımdan 16. yüzyılda Ermeni asıllı Mehmet Paşa gibi
vezirlik rütbesine kadar yükselen devlet adamları, 18. yüzyılda Divrikli
Düzyan soyundan saray kuyumcuları ve sonradan Darphane bakanları,
11 Nurşen Mazıcı, Belgelerle Uluslararası Rekabette Ermeni Sorunu’nun Kökeni 1878-1918, Der
Yayınevi, İstanbul 1987 , s. 3,
12 Ural, a.g.e., s.50
13 Omanlıda zımnilerin hukuki statüleri hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz.: Gül Akyılmaz,
“Tanzimattan Önce ve Sonra Osmanlı Devletinde Zımnilerin Hukuki Statüsü”, Yeni Türkiye ,
y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.671 ; Ali Şafak, “Mukayeseli Hukuk Açısından Azınlık Haklarına
Bir Bakışve Ermeni Katolik Patrikliği ile İlgili Bir Ferman Değerlendirmesi”. Yeni Türkiye , y.7
, sy.38, Mart-Nisan 2001, s.651
14 Bilal Eryılmaz, “Osmanlı Devletinde Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7,sy. 38, Mart-Nisan
2001, s.639
15 Ural, a.g.e., s.51 ; Osmanlı Ermeni İlişkileri , www.ermenisorunu.gen.tr
16 Ural , a.g.e., 58-68 ; Osmanlı Ermeni İlişkileri , www.ermenisorunu.gen.tr
121
Sasyan ailesinden saray doktorları, 19. yüzyılda Bezciyan ailesinden
Darphane bakanları, Dadyan ailesinden Baruthane bakanları devletin en
yüksek kademelerinde görevler yapmışlardır. 19. yüzyılda ve Abdülhamit
devrinde ve sonrasında ise Ermeni dış işleri görevlileri ve bakanlar
bulunmaktadır. Ayrıca birçok Ermeni de Osmanlı Devlet adamlarına
danışmanlık yapmıştır17.
Osmanlı tarihi Ermenilerden 29 paşa , 22 bakan, 33 milletvekili, 7
büyükelçi, 11 başkonsolos ve konsolos, 11 üniversite öğretim üyesi, 41
yüksek rütbeli memur, bulunmaktadır. Ermeni bakanlar arasında , maliye,
ticaret, bayındırlık, ve posta bakanları gibi son derece önemli ve kilit
mevkilerde bulunanlar olmuştur18.
1876’da toplanan ilk Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na seçilen 115
üyeden 69’u müslüman, 46’sı müslüman olmayan Osmanlılardan
oluşuyordu19
- yy’da Yunanistan’ın bağımsızlığına kavuşması ve diğer Balkan
uluslarının da özerk bir statüye sahip olmaları sonucu, Osmanlı Devletinde
en önemli azınlık Ermeniler kalmıştır. Avrupa devletlerinin Ermenilerle
ilgilenmelerinin en önemli nedenlerinden biri de budur. Çünkü Avrupa
devletlerinin Osmanlı Topraklarında Ermenilerin dışında himaye edecekleri
ve kışkırtacakları başka bir topluluk kalmamıştır20.
Yabancı devletlerin müdahaleleri ve o dönemin etkisinde kaldığı
milliyetçilik akımından Ermeniler de etkilenmişlerdir. Rusya, Küçük Kaynarca
Andlaşmasından (1774) sonra, Osmanlı İmparatorluğunun Hıristiyan
17 Ural , a.g.e., 58-68 ; Osmanlı Ermeni İlişkileri , www.ermenisorunu.gen.tr
18 M. Necati Çetinkaya, “Tarihten Günümüze Ermeniler ve Ermeni Sorunu” Yeni Türkiye , y.7 ,
sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.27 ; Osmanlıda görev yapmış yüksek mevkideki kişiler hakkında ayrıntılı
bilgi için Bknz.: M. Cemil Özgül, “Osmanlı Devletinde Ermeniler”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37,
Ocak-Şubat 2001,s.53 ; www.ermenisorunu.gen.tr ; www.agos.com.tr/tr/arshiv/ osmanlidaermeniler
18 Ercan, a.g.m., s.39
19 Özgül. A.g.m., s.57
20 Eryılmaz, a.g.m., s.639
122
tebaasının “koruyucusu” rolüne soyunmuştu21. Özellikle Ortodokslar
konusunda Osmanlı devletinin içişlerine karışıyor, İstanbul Hükümetine
sürekli baskı yapıyordu22. Rusya’nın bu politikası yüzünden 1853’te Osmanlı
devletiyle Rusya arasında Kırım savaşı patlak verdi. İngiltere ve Fransa da
bu savaşta Osmanlı devletinin yanında yer aldılar. Kırım savaşı sonunda,
Şubat 1856’da Islahat Fermanı yayınlandı ve Padişah, tebaası arasında
hiçbir ırk ve din ayrımı yapmayacağını ilân etti23. Kırım Savaşına son veren
30 Mart 1856 tarihli Paris Barış Andlaşmasına Islahat Fermanıyla ilgili şu
madde eklendi (Mad 9):24
“Tebaasının refah ve mutluluğunu başlıca iş bilen Padişah, ırk ve din
ayrımı gözetmeksizin, tebaasının durumunu düzeltmek için bir ferman
vermekle, İmparatorluktaki Hıristiyan halk konusunda da yüksek ve cömert
düşüncelerini açıkladıkları gibi, bu yoldaki düşüncelerinin yeni bir delilini
göstermiş olmak için bu fermanı, kendiliğinden, andlaşmayı hazırlayan
devletlere göndermeyi uygun bulmuşlardır….”
Bu madde, Rusya’nın Hıristiyan azınlıklar adına Osmanlı devletinin
içişlerine karışmasını önlemek amacıyla Paris Barış Andlaşmasına
konmuştu. Rusya’nın artık Osmanlının içişlerine karışamayacağı umuluyordu.
Osmanlı devlet adamlarının beklentisi buydu. Bu beklentiyi vurgulamak
amacıyla aynı maddeye şu paragraf da eklenmişti:25
“Andlaşmayı imzalayan devletler, bu fermanın yüksek değerini kabul
ederler. Bu fermanın, Padişahın ne kendi tebaası ile olan ilişkilerine, ne de
Osmanlı devletinin iç yönetimine andlaşmayı imzalayan devletlere teker teker
ya da toplu olarak karışmak için bir hak ve yetki veremeyeceği doğaldır.”
21 Salahi Sonyel, “Hırıstiyan Azınlıklar ve Osmanlı İmparatorluğunun Son Dönemi”, Yeni
Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.687 ; Akyılmaz, a.g.m., s.681
22 Tuna, a.g.m. , s.23
23 Akyılmaz, a.g.m., s.681
24 Bilâl N. Şimşir, “Ermeni Gailesinin Tarihsel Kökeni Üzerine” Ermeni Araştırmaları Dergisi ,
Haziran-Temmuz – Ağustos , 2001, sy.1 http://www.eraren.org/tur/dergi-makale-bilal%20% FEim
%FEir.htm
25 Şimşir, a.g.m.
123
Mademki Padişah hiçbir ayrım gözetmeden bütün tebaasının refah ve
mutluluğunu düşünüyordu ve mademki bunu açıklayan bir de ferman
vermişti, öyleyse yabancı bir devletin, Padişahın Hıristiyan tebaası adına
Osmanlı içişlerine karışmasına sebep yoktu, olamayacaktı artık. Osmanlı
yöneticileri öyle umuyorlardı. Ancak umulan gibi olmadı. İngiltere ve öteki
Avrupa büyük devletleri, Islahat Fermanı döneminde (1856-1876) Osmanlı
Hıristiyanları üzerine eğildiler. Hıristiyanlar lehine ağırlıklarını koydular. Yanız
Rusya’nın değil, aynı zamanda İngiltere, Fransa, Avusturya, Prusya
(Almanya) ve Sardunya (İtalya) da Osmanlı yönetimi üzerinde baskılara
başladılar. Kimi zaman bunu tek başlarına, kimi zaman da birlikte yaptılar.
Osmanlı Ermenilerinin artık bir değil, yarım düzine “koruyucusu” vardı.
Avrupa devletleri Ermenilerin arkasındaydı26.
1839 Tanzimat Fermanı, tüm Osmanlı tebaası için düzenlemeler
getirerek müslim gayrimüslim bütün toplulukların haklarını güvence altına
almaya çalışıyordu27. 1853 Kırım savaşı sonrası Paris Andlaşması (1856)
görüşmeleri sırasında çıkarılacağı öngörülen Islahat Fermanı ise özellikle
gayrimüslim tebaanın hak ve özgürlüklerini düzenlemek için çıkarılmıştı.
Söz konusu fermanla birlikte Tanzimat Fermanı ile tanınan can, mal,
namus, şeref dokunulmazlıklarının ve müslüman olmayan cemaatlerin
öteden beri sahip oldukları ruhani ayrıcalıkların bir kez daha güvence altına
alınması, bu yolda somut önlemlere başvurma sözünün verilmesi, kiliselerin
topladığı vergilerin kaldırılması, dinsel toplulukların kendilerini yönetmeleri
için cemaat meclislerini oluşturabilmeleri, ibadet yeri ve okulu açabilmeleri,
din, vicdan ve ibadet özgürlüklerinin kesin olarak korunması, din ve
mezhebi yüzünden aşağılanmama, din değiştirmeye zorlanmama,
Hıristiyanların da eyalet meclislerine, bütün okullara hatta askeri hizmete
girebilmeleri, mahkemede tanıklıklarının eşdeğerde sayılması, Müslüman
ve Müslüman olmayan kişiler arasındaki davalara karma mahkemelerde
bakılması, yargılamaların açık olması, yeni ceza yasalarının yapılması,
işkencenin kaldırılması, ceza uygulamalarının insancıllaştırılması, maliyede
26 Şimşir, a.g.m.
27 Nejdet Bilgi, Ermeni tehciri ve Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemel Beyin Yargılanması ,
KÖKSAV yayınları No: 16, 1.b, Ankara , 1999, s.3
124
yeniliklere gidilmesi, vergide eşitlik, iltizamın kaldırılması, yabancı
uyruklulara da ”tasarrufu emlak” izni verilmesi sağlanmıştır28 .
Bu fermandan sonra, Müslüman olmayan tebaanın din ve hukuk
alanında iki önemli sonuç yaşanmıştır:
– Hıristiyan topluluklarının birer ulus olma yoluna girmeleri.
– Bu toplulukların kilise meclislerine ruhbandan olmayan laik üyelerin
seçilmesidir29.
Islahat Döneminin getirdiği imkanlardan yararlanan Ermeniler 1862
yılında Ermeni ulusal tüzüğü’nü hazırladılar. Bu tüzükle Ermeniler , bir genel
meclisi de öngören gerçek bir meclise sahip oldular .Toplantı yeri
Patrikhane olan meclisin 140 üyesinden 120 ‘ si halk tarafından seçilmekte
ve ulusal vergi salma, bütçe hazırlama ve Patrik’in seçimine karar
vermekteydi30.
1877-1878 Türk-Rus Savaşı, Türk milleti için büyük bir felâket,
Osmanlı Ermenileri için ise bir fırsat oldu. Anadolu’nun kimi uzak yerlerinde
Ermeni çeteleri, eli silah tutan Türklerin cephelere gitmiş olmalarını fırsat
bildiler. Gün bu gündür deyip Türk-Müslüman köylerine saldırdılar. Örneğin
Maraş’ın Zeytun yöresinde, Babek adlı bir Ermeni eşkıya, 200 kişilik çetesiyle
komşu Türk köylerini ve Yörük oymaklarını vurup yağma etti, birçok cana
kıydı31.
Doğu Anadolu Ermenileri, Rus işgal kuvvetlerinin hizmetine de girdiler.
İşgalci Rusların arasında Ermeni asıllı subaylar vardı. Kars’ta Korgeneral
Lazareff, Erzurum’da binbaşı Kamsaragan gibi. Bunlar, bazı yerli Ermenileri
28 Bülent Tanör, Osmanlı- Türk Anayasal Gelişmeleri, Der Yayınları, İstanbu1, 1992, s. 72-73 ;
Ural , a.g.e., s.51
29 Mazıcı, a.g.e., s. 11
30 Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Ekin Yayınevi, İstanbul ,1979, s.1070 ; Neşide Kerem
Demir, Türkiye’nin Ermeni Meselesi, Hülbe Yayınları , No:2, 3.b, Ankara , 1982 ; Sadık Tural,
“Bir Kavganın Anotomisi yahut Haklı bir Milletin Çaresizliği” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, OcakŞubat
2001, s.88 ; Bilgi, a.g.e., s.4 ; Nizamnamenin hükümleri için Bknz.: Sakarya , a.g.e., s.34
31 Şimşir, a.g.m. ; Demir, a.g.e., s.69 ; Sakarya , a.g.e., s.106 ; Ural, a.g.e., s.250
125
Ruslarla işbirliğine çektiler. Binbaşı Kamsaragan daha önce Erzurum’da
Rusya konsolosu olarak bulunmuştu. Rus işgalinde Erzurum Polis Şefi oldu.
Kendisi gibi bir Rusya Ermenisi olan yardımcısı teğmen Nikolosoff ile birlikte,
birçok yerli Ermeniyi Rus polis hizmetine aldı. Ellerine biraz yetki ve silâh
verilen bu işbirlikçi Erzurum Ermenileri, ilk iş olarak, Müslüman komşularına
zulmettiler. Tıpkı İstiklal Savaşı sırasında, Fransız üniformaları giymiş silâhlı
Ermenilerin Urfa, Maraş, Antep bölgesinde Müslümanlara yapmadıkları
zulmü bırakmadıkları gibi. İstiklâl Savaşından kırk yıl önce, 1877-1878
yıllarında Erzurum ve Kars yöresindeki Ermeniler de Rus silahlarıyla benzer
zulümler yapmışlardır32
İstanbul Ermenilerine gelince, onlar, 1877-78 Osmanlı – Rus Savaşı
başlayınca Osmanlı devletine bağlı göründüler. Patrik Nerses, Padişaha
bağlı bir Osmanlı vatanseveri olduğunu birkaç kez açıkladı. Ama savaşın
gidişi tersine dönünce, özellikle Plevne’de Osman Paşa teslim olunca,
İstanbul Ermeni Patrikhanesi yüz seksen derecelik bir dönüş yaptı.
Patrikhane ve Ermeni aydınları, Osmanlı devletine sırt çevirip Ruslara
yöneldiler. Ellerini Rusya’ya uzattılar ve işgalci Ruslarla gizli ilişkiler
kurdular33.
1877 Türk-Rus Savaşı’ndan sonra Ermeni sorunu da başlar. Savaş
sonrası Ruslar’ın zoruyla imzalanan Ayestafanos (Yeşilköy) Andlaşmasıyla
Ermeniler’in yurdu olarak kabul edilen vilayeti sitte’ye (Erzurum, Erzincan,
Sivas, Elazığ, Malatya’nın yarısı, Muş, Van’ın büyük kısmı ve Beyazıt’ı
kapsayan bölge) bağımsız yönetim verilerek bölgenin Müslüman halkların
saldırısından korunacağı taahhüt edilir. Ayestafanos Andlaşmasının 16.
maddesinde 34:
“Madde 16 – Ermenistan’da (Doğu Anadolu’da) Rus işgalinde bulunan
ve Türkiye’ye geri verilecek olan toprakların Rus askerince boşaltılması,
oralarda, iki devletin (Türkiye ve Rusya’nın) iyi ilişkilerine zararlı karışıklıklara
yol açabileceğinden, Babıâli (Osmanlı Hükümeti), Ermenilerin yaşadığı
32 Şimşir, a.g.m.
33 Şimşir, a.g.m.
34 Şimşir, a.g.m. ; Sakarya , a.g.e., s.43 ; Demir, a.g.e., s.44 ; Bilgi, a.g.e., s.5 ; Tuna, a.g.m., s.23
126
vilâyetlerde yerel durumun gerektirdiği iyileştirmeleri ve reformları zaman
yitirmeden gerçekleştirmeyi ve Kürtler ile Çerkezlere karşı Ermenilerin
güvenliğini sağlamayı üzerine alır.”
Bu madde ile, Ermeni adı ilk defa bir uluslararası andlaşmaya girmiş
oldu35. Daha önce Osmanlı Hükümetinin imzaladığı hiçbir andlaşmada
Ermeni adı yer almıyordu; ilk defa Ayastefanos andlaşmasında açıkça
Ermenilerden söz edilmiştir. Artık Ermeniler, uluslararası politika gündemine
getiriliyorlardı. Osmanlı Ermenileri tarihinde bu, bir dönüm noktasıydı. Ancak
Ayastefanos andlaşması yürürlüğe girmedi, onun yerini Berlin andlaşması
alacaktı36.
Ayastefanos andlaşması ile Rusya, işgal ettiği Osmanlı topraklarından
Kars, Ardahan ve Batum’u alıyor, kendi topraklarına katıyordu. Erzurum’u ve
diğer bazı yerleri ise boşaltacak, Türkiye’ye bırakacaktı. Buralarda Ruslarla
işbirliği yapmış, Rus hizmetine girmiş ve yerli Müslümanlara zulmetmiş olan
Ermeniler, Ruslar çekilince zulmettikleri insanların intikam almalarından
korkmuşlardı. Onların bu kaygılarını gidermek için Ayastefanos
andlaşmasında, “Kürtler ile Çerkezlere karşı Ermenilerin güvenliğinin
sağlanması” hükme bağlanmıştı. Ayrıca Rusya, “Ermeniler için reform”
yapılmasını şart koşmuştu37.
Ayastefanos andlaşması İngiltere’yi telâşlandırdı. 4 Haziran 1878 günü
İngiltere ile Osmanlı Hükümeti arasında ikili bir andlaşma imzalandı. “Kıbrıs
Andlaşması” olarak da bilinen bu andlaşmaya göre, eğer Rusya, ilerde
Osmanlı devletinin Asya topraklarından bir bölümünü ele geçirmeye kalkarsa,
İngiltere, silahla Osmanlı devletinin yardımına koşacaktı. Bu olası yardıma
karşılık Osmanlı Devleti, Kıbrıs adasının yönetimini İngiltere’ye bırakıyordu.
Kıbrıs Andlaşmasına, belki Kıbrıs’ın İngiltere’ye bırakılması kadar önemli şu
cümle de konmuştu38:
35 Sakarya , a.g.e., s.45 ; Bilgi, a.g.e., s.5
36 Şimşir, a.g.m. ; Tuna, a.g.m., s.23 ; Bilgi, a.g.e., s.5
37 Şimşir, a.g.m ; Sakarya , a.g.e., s.46 ; Tuna, a.g.m., s.23
38 Şimşir, a.g.m ; Sakarya , a.g.e., s.106
127
” Buna mukabil Zatı Padişahi dahi Anadolu kıtasında bulunan
Hıristiyan ve sair tebaanın iyi idare edilmesi ve korunması hakkında
devleteyn (İngiltere ve Osmanlı devleti) arasında sonradan kararlaştırılacak
olan lüzumlu ıslahatı yapacağını İngiltere devletine vaat eder.”
Bu tek cümle, İngiltere’nin Ermeni işine el atmasının en önemli hukukî
(veya ahdî) dayanağı oldu. Padişah, Ermenilerin “iyi yönetilmesi ve
korunması” için “reform” yapmaya söz veriyordu. “Reform” kelimesinden
İngiltere’nin ne kastettiği sonradan anlaşılacaktı39.
İngiltere’nin öncülüğüyle, Rusya ile Osmanlı devleti arasında
imzalanmış olan Ayastefanos andlaşması değiştirilecek, bu ikili andlaşmanın
yerini çok taraflı yeni bir andlaşma imzalanacaktı. 13 Temmuz 1878 günü
imzalanan Berlin Barış Andlaşmasında Osmanlı Ermenileriyle ilgili şu özel
madde yer aldı40:
“Madde 61 – Babıâli (Osmanlı Hükümeti), Ermenilerin yaşadığı
eyaletlerde yerel ihtiyaçların gerektirdiği reformları geciktirmeden yapmayı ve
Çerkez ve Kürtlere karşı Ermenilerin huzur ve güvenliğini sağlamayı taahhüt
eder (yükümlenir). Bu hususta alınacak önlemleri (büyük) devletlere
bildirecektir ve devletler de alınan önlemlerin uygulanmasını
gözetleyeceklerdir.”
Bu iki cümlelik madde, ilerde Osmanlı devletinin başına büyük sorunlar
açacak ve Anadolu’nun toprak bütünlüğüne karşı ciddi bir tehdit
oluşturacaktır. Önce Ayastefanos, ardından Berlin Andlaşmaları, Türk-Ermeni
ilişkileri tarihinde bir dönüm noktası olmuştur41.
1878 Berlin andlaşması, Anadolu’da, Ermenilerin yaşadığı bölgelerde
“reform”42 yapılmasını öngörmüştü. Osmanlı Hükümeti reform yapmaya söz
vermişti. Andlaşmayı imzalayan Avrupa büyük devletleri bu reformları
39 Şimşir, a.g.m.
40 Şimşir, a.g.m. ; Sakarya , a.g.e., s.47; ; Bilgi, a.g.e., s.6 ; Tuna, a.g.m., s.23
41 Şimşir, a.g.m.
42 Ermeniler Hakkındaki Reformların uygulaması hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz. : Musa Şaşmaz,
“Ermeniler Hakkındaki Reformların Uygulanması”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001,
s.765
128
denetleyeceklerdi. Osmanlı Hükümeti de Avrupa devletlerine hesap
verecekti. 1879 yılında Anadolu’ya atanan İngiliz asker-konsolosları da
reformların nasıl yapıldığını yerinde görüp denetleyecekler, yerel Türk
makamlarına “öğütler” verecekler ve reformların uygulamasını
sağlayacaklardı43.
Berlin Andlaşmasını imzalayan devletler, Doğu Anadolu’da Ermeniler
için reform yapılması için 1879’dan itibaren Osmanlı Hükümeti üzerindeki
baskılarını yoğunlaştırdılar. Padişah II. Abdülhamid ve Babıâli, Anadolu’nun
parçalanmasına varabilecek reformlar yapılmasına karşı direndi, ayak
sürüdü. Bu konuda Avrupa devletleri ile Osmanlı devleti arasında başlayan
diplomatik bilek güreşi yıllarca sürüp gitti. Bu dönemde yabancılar, Doğu
Anadolu’yu kasten “Ermenistan”, “Türkiye Ermenistan’ı” veya “Altı Ermeni
Vilâyeti” diye göstermeye yöneldiler44.
Ermeniler, Doğu Anadolu’da bir an önce bir “Ermeni Yurdu” kurulması
için gittikçe sabırsızlanıyorlardı. En çok sabırsızlananlar da dışarıdaki
Ermenilerdi. 1887’de “Hınçak”, 1890 yılında da Taşnak adlı Ermeni ihtilâl
örgütleri kuruldu. Rusya kökenli Ermeniler tarafından kurulan, fakat Türkiye
Ermenilerini hedef alan bu örgütler, günümüzdeki PKK ve Hizbullah örgütleri
gibi Anadolu’yu kana buladılar. 1880 sonlarında başlayan kanlı Ermeni
eylemleri, çeyrek yüzyıl boyunca devam etti. Taşnak ve Hınçak durmadan
kan döktüler ve pek çok masum insanın canına kıydılar45.
Böylece ıslahat bahanesi ile Anadolu’nun doğusu yabancı devletlerin
müdahalesine açılır. Berlin Andlaşmasıyla birlikte Ermeni örgütlenmesi
bağımsızlık isteyen ve bu bağımsızlığı terör yöntemi ile elde etmeye çalışan
bir hüviyet kazanır .Berlin andlaşması ‘nı iki önemli Ermeni komitasının
kurulması takip eder: 1887’de Sosyalist ağırlıklı Hınçak ve 1890’da milliyetçi
43 Şimşir, a.g.m. ; Sakarya , a.g.e., s.48
44 Şimşir, a.g.m.; Sakarya , a.g.e., s.48
45 Şimşir, a.g.m.; Sakarya , a.g.e., s.48
129
Taşnaksutyon46. Bu komitaların kurulmasını müteakip Ermeni
ayaklanmaları47 başlar:
– Erzurum İsyanı
– Musa Bey Olayı
– Kumkapı Gösterisi
– Merzifon, Kayseri, Yozgat Olayları
– Birinci Sason İsyanı
– Babıali Olayı
– Zeytun (Süleymanlı) Olayı48
– Trabzon Olayı
– Birinci Van İsyanı
– Osmanlı Bankası Baskını
– İkinci Sason Olayı
– II. Abdülmecit’e Yapılan Suikast
– Adana Olayı
– Tokat Olayları
– Erzincan Olayları
– Diyarbakır Olayları
– Bitlis Olayları
– Harput (Elazığ) Ayaklanması
– İzmit Adapazarı Olayları
– Bursa Olayları
– Halep Olayları
– Canik (samsun) Olayları
– Urfa Olayları
– Şebinkarahisar Olayları
– Fındıcık Ayaklanması
46 Taşnak ve Hınçak örgütleri hakkında ayrıntılı bilg için Bknz.: Hasan Oktay, “Taşnak Partisi Van
- Kongresi”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.822 ;
47 Ermeni ayaklanmaları hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz.: Demir, a.g.e., s.64-75 ; Sakarya , a.g.e.,
s.92-127 ; Ural, a.g.e., s. 102-324 ; Ermeni isyanlarında yabancı ülkelerin ve Kiliselerin katkısı
hakkında ayrıntılı bilgi için Bk.nz.; Ergönüz Akçora, “Ermeni Sorunu ve Türklere Yaptıkları
Katliamlarda Ermeni Komitalarının Yeri” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.747
48 Zeytun Ayaklanması konusunda arşiv belgeleriyle ayrıntılı bir çalışma için Bknz. : Yaşar Akbıyık,
“Arşiv Belgeleri Işığında Zeytun Ermeni Meselesinin Halli”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-
Nisan 2001, s.777
130
Ermeni ayaklanmalarının ortak yönleri ise hepsinin aniden başlayan
kalkışmalar yerine önceden örgütlenmiş isyanlar olması, eylemcilerin silah
gücünün ordu birliklerine kıyasen daha güçlü bulunması ve nihayet isyanın
başladığı bölgedeki sivil halkın tedhiş yöntemiyle kaçırılarak bölgenin
Ermenileştirilmeye çalışılmasıdır .
Osmanlı tebaanın Müslüman çoğunluğu ile Ermeni azınlık arasında
meydana gelen çatışmalar her iki tarafta da derin güvensizlik hisleri,
uyandırır.1893 yılında II. Abdülhamit Hamidiye Alayları’nın kurulmasına
karar verir. Yörede yaşayan göçebe halkın çocukları eğitilerek Ermeni
ayaklanmalarına karşı kullanılmak üzere askere alınırlar. Bu arada Batılı
Devletler tarafından Berlin Andlaşmasında yer alan ıslahat sözünü yerine
getirmesi için İstanbul üzerindeki baskı artırılır. Rusya’nın Çin üzerindeki
emelleri nedeniyle Batıyla fazla ilgilenmemesi nedeniyle Osmanlılar bu
baskıya karşı direnebilirler . Ancak 1905’de Japonya’ya yenilerek Uzakdoğu
ve Baltık donanmalarını kaybeden Ruslar yüzlerini yeniden Batıya dönerler .
Giderek artan baskıya dayanamayan İstanbul Ruslar’la anlaşarak 8 Şubat
1914’de Ermeniler’in yaşadığı bölgelerde ıslahat yapmayı kabul eder49.
Yapılan bu andlaşma oldukça ağır hükümler içerir: Bölgede iki yabancı
müfettiş görev yapacaktır , bunlar ilk defada ve her değişiklik oldukça da
büyük devletlerce seçilecek ve Bab-ı Ali’ce atanacaktır; dolayısıyla bunların
atanmasında Osmanlı’nın hiçbir tesiri yoktur . Yabancılarca seçilmiş bu iki
yabancı, Anadolu’nun aşağı yukarı yarısını kaplayan o zamanın yedi ilinin
gerçek başıdır; idare, adliye, polis, jandarmayı denetleyecekleri gibi gerekli
buldukları takdirde ordu da buyruklarına girecektir. Tüm memur , yargıç ve
valileri işten el çektirmeye yetkileri vardır. Mahkemeler, meclisler eşit sayıda
Müslüman ve Hıristiyan üyeden oluşacaktır .Yöre halkı askerliklerini
müfettişlerin denetim sahası içinde yapacaklardır. Bu sahanın Rus sınırında
olduğu ve nüfusunun takriben yüzde yirmisini Ermeniler’in teşkil ettiği
49 Sakarya , a.g.e., s.53-64 ; Bilgi, a.g.e.s.15
131
düşünülürse Ruslar için sadece durum uygun olduğunda Doğu Anadolu’yu
işgal etmek kalmıştı50.
1914’e gelindiğinde resmi rakamlara göre Osmanlı İmparatorluğu’nda
tüm Anadolu (ve İstanbul’a Yayılmış) 1.226.422 Ermeni yaşamaktaydı51. Bu
rakam tartışmalı bile olsa herhalde Ermeni nüfusu 1 .500.000’ni
geçmemekteydi52. Ermeniler yurtları olduklarını iddia ettikleri Vilayet-i
Sitte’de bile toplam nüfusun yüzde yirmisini çok ender yerleşim yerlerinde
geçebilmekteydiler. Bu durumda bağımsızlıklarını kazanabilmek için geriye
tek yol kalıyordu: tedhiş53. Aksi takdirde büyük Müslüman çoğunluk
tarafından bağımsız olmalarına asla izin verilmeyeceği açıktı.
Rum ve Ermeniler , dış ticarette egemen durumdadırlar; banka ve
sanayi etkinliklerinde de öyledirler. Osmanlı İmparatorluğu’nun, 1913-
1915’te gerçekleştirilen ilk sanayi ”sayım”ı, bu eğilimin altını çizecektir:
Sayıma tabi tutulmuş sanayi kuruluşlarına yatırılmış sermayenin %50’si,
Rumların elindedir, %20’si Ermeniler’e, %5’l de Yahudiler’e aittir; geri kalanı,
yabancılar (%10) ve Türkler (%15) arasında.paylaşılmaktadır. Bir başka
deyişle, l. Dünya Savaşı’nın eşiğinde, sanayi sermayesinin dörtte üçü,
Müslüman olmayan Osmanlılarca denetlenmektedir54. Ermeni nüfus
özellikle ticaretle uğraşmakta, teknik bilgi gerektiren devlet memurluklarında
çalışmakta, köylerinde ise zamanın yüksek teknolojisine dayanarak tarım
yapmaktadır.
Birinci Dünya savaşının patlak verip Osmanlı Devletinin 3 Ağustos
1914 te seferberlik ilan etmesi ve bilahare , 1 Kasım 1914’te İngiltere,
Fransa ve Rusya’ya karşı savaşa girmesi, Ermeni komitelerince büyük bir
fırsat olarak görülmüştür. Gönüllü alaylar kurarak Rus saflarına katılan
Ermeniler, Rus işgal kuvvetleriyle birlikte Doğu Anadolu topraklarına
50 Mim Kemal Öke, Ermeni Meselisi (1914-1924), Aydınlar Ocağı Yayını, İstanbul, 1986, s.102
51 Mazıcı, a.g.e., ek tablo
52 Server Tanilli, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, c. 2, Cem Yayınevi, İstanbul, 1995, s. 280
53 David Thompson, Europe Since Napoleon, Pelican Books, Great Britain 1976, s. 481
54 Tanilli, a.g.e., s. 184- 1 85
132
girmişlerdir55. Ayrıca, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yeni isyanlar
çıkartılmış, Osmanlı kuvvetleri arkadan vurulmuş, sivil Türk halkı büyük bir
katliama uğratılmıştır. Bu katliam yalnızca Türkleri hedef almamış Trabzon
civarındaki Rumlar ve Hakkari çevresindeki Museviler de Ermeniler
tarafından katledilmişlerdir56.
Osmanlı Hükümeti, bu savaş ortamında Ermeni isyanlarına,
katliamlarına ve Ruslarla işbirliği yapmalarına karşı kademeli bazı tedbirler
almış ancak Ermeni katliamları ve düşmanla işbirliğinin önüne geçilememiş
ve Tehcir uygulaması bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Tehcirin
sebepleri ve uygulanması ileride ayrıntılı olarak ele alınacaktır.
- Cumhuriyet Dönemi
Ermeni sorununu tamamen ortadan kaldıran Lozan Anlaşması’nda
itilaf devletleri tarafından yüzüstü bırakılan ve Türkiye’deki taleplerini
gerçekleştirme şanslarını kaybettiklerini anlayan Ermeniler, yeniden Rusya’ya
dönmüşlerdir. Cumhuriyetin kurulmasından sonra Sovyet Rusya ile Türkiye
Cumhuriyeti arasında 17 Aralık 1925 tarihinde bir saldırmazlık paktı
yapılmıştır. Bu pakt 20 yıla yakın yürürlükte kalmış, ancak 2. Dünya
Savaşı’nın patlak vermesi üzerine Sovyet Rusya Dışişleri Bakanı Türkiye’nin
Moskova Büyükelçisi’ne nota vererek, anlaşmanın geçersiz olduğunu
bildirmiştir. Eşzamanlı olarak, ABD’deki Ermeni diasporasının bazı güçlü
isimleri bu ülkenin başkanı Harry S. Truman’a bir dilekçe vermişlerdir. Taşnak
komitecilerinin verdirdiği ve eski hesapların karıştırılmaya çalışıldığı
dilekçede; dönemin ABD Başkanı Voodrov Wilson’ın 1920’de sınırlarını
55 Ermeni-Rus işbirliği hakkında arşiv belgeleri ve ayrıntılı bilgi için Bknz. Yusuf Halaçoğlu,
“Ermeni Meselesi ile İlgili birkaç Rus Kaynağı”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001,
s.735
56 Tuna , a.g.m. s.26 ; Sonyel, s.691 ; Ermeni katliamlarına ilişkin kazılar ve bu zulümleri yaşamış
kişilerin anlatımları için Bknz.: Cevat Başaran, “Doğu Anadolu Toplu Mezer Kazıları (Bulgu ve
Belgelerle Tarihi Gerçekler)”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.1001 ; Hüseyin
Kanyılmaz, “İslam Ahalinin Duçar Oldukları Mezalim Hakkında Vesaike Müstenit Malumat”,
Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.1040 ; Gürsoy Solmaz, “Yaşayanların Dilinden
Ermeni Zulmü” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001, s.1050
133
çizdiği Ermenistan haritasının yeniden kabul edilmesi için ABD’nin Birleşmiş
Milletler’e öneri götürmesi istenmiştir57.
Cumhuriyet sonrasında Ermenilerin , Türkiye aleyhinde gösterdikleri
bazı faaliyetler aşağıdadır58:
– 1945 yılı Aralık ayında ABD’nin başkenti Washington’da, Ermeniler
tarafından “Adalet” isimli bir Amerikan komitesi kurulmuştur. Komünist eğilimli
şahısların kurduğu bu komite, bir bildiri yayınlayarak Anadolu’nun Doğu
bölgelerinin Ermenistan Cumhuriyetine geri verilmesi ve Wilson tarafından
çizilen Türk-Ermeni sınırının uygulanmasını istemişlerdir.
– Eçmiyazin (bugünkü Vagrsabat: Erivan’ın batısında) Katogikosu VI.
Kevork Çörekçiyan, SSCB Devlet Başkanı Stalin, ABD Başkanı Truman ve
İngiltere Başbakanı Atlee’ye birer muhtıra vermiştir. Bu muhtıralarda, eski
iddialar tekrarlanılarak, Doğu Anadolu vilayetlerinin Sovyet Ermenistan’ına
katılması istenmiştir.
– Rusya’nın Suriye ve Lübnan’daki çalışmaları ise şöyledir: Sovyet
Rusya, Suriye ve Lübnan’ın zayıf yönetiminden yararlanarak bu ülkelerdeki
Ermeni çalışmalarının yoğunlaşmasını sağlamış, Ermenilere yardım perdesi
arkasında onları kışkırtmıştır. Sovyet Rusya diplomatları tarafından yönetilen
bu çalışmalar için Halep, Şam, Beyrut ve daha bir çok yerde merkezler
açılmıştır. Aynı çerçevede, öğretmeleri Rusya Ermenilerinden oluşan birçok
okul açılmış, bu okullara ajan olarak subaylar da sokulmuştur. Bütün bu
çalışmaların sonucunda 30 bini Lübnan’da olmak üzere 100 bin kişilik bir
Ermeni örgütü meydana getirmiştir. Sovyet Büyükelçisi Solod, Moskova
eğilimli Ermeni Hrant Devyan başkanlığında bir komünist partisiyle Şam’da
“Ermeni Dostlar Derneği’ni kurmuştur. Suriye ve Lübnan’daki bu örgütler,
57 Sakarya , a.g.e., s.439
58 Sakarya , a.g.e., s.439-474 ; Ermenilerin Cumhuriyet Dönemi içerisindeki Türkiye aleyhinde
gerçekleştirdikleri diğer faaliyetler için Bknz.: Sakarya , a.g.e., s.439-474 ; Abdullah Namaz ,
“Geçmişten Bugüne Ermeni Meselesi ve Terörü” , www.stradigma.com /turkce/ ozel/
makale_02.html
134
“bağımsız bir Ermenistan kurmak vaadiyle Anadolu’nun doğusunu Sovyetler
Birliği’ne bağlamak” amacını gütmüşlerdir.
– Amerika’daki Ermenilerin Konseyi, 1946 yılı Eylül ayında, “Ermeniler
ne istiyor?” başlıklı bir broşür yayınlamıştır. Broşürde, Ermenilerin
nüfuslarının çoğaldığı ve Türkler tarafından ele geçirilen toprakların boş
olduğu iddia edilerek şöyle denmiştir: “Ermeniler topraklarının kendilerine geri
verilmesi için yalnız adaletin yerine getirilmesini istiyorlar.”
– Türk-Ermeni Sorunu Savunma Komitesi, 15 Ağustos 1946’da
BM’deki 21 milletin delegelerine bir mesajla başvurarak, Ermeni iddialarını
BM gündemine getirmeye çalışmıştır.
– 1965’ten sonra, çeşitli ülkelerdeki Ermenilerin Türkiye aleyhine
başlattıkları karalama kampanyasıyla dünya ve Türkiye kamuoyunda varlığını
hissettiren sözde Ermeni Sorunu, 1970’li yıllardan itibaren yurtdışındaki Türk
temsilciliklerine yönelik terör eylemlerine dönüşmüştür.
– Gurgen (Karekin) Yanikan adlı bir yaşlı Ermeni’nin 27 Ocak 1973’de
Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır
Demir’i katletmesiyle başlayan “Bireysel Ermeni Terörü”, 1975’den itibaren
“Örgütlü Ermeni Terörü”ne dönüşmüştür. Türkiye’nin dış temsilciliklerine
yönelik Ermeni saldırıları, 1980’den sonra yoğunluk kazanmıştır. Ermeni
teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39’u silahlı, 70’i bombalı, biri de işgal
şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdir.
– Bu saldırılarda 42 Türk diplomatı ile birlikte 4 yabancı hayatını
kaybetmiş, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu şahıs da yaralanmıştır59. 1984’ten
sonra Ermeni terörü sahneden çekilmiş; yerini, bir süredir işbirliği içerisinde
oldukları bölücü terör örgütü PKK’ya bırakmıştır.
59 Şehit Diplomatlar hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz.: www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/ diplomatlar/
index.html
135
– 04 Haziran 1993’te Batı Beyrut’taki PKK merkezinde, Hınçak Partisi,
ASALA ve PKK’nın katıldığı bir toplantı gerçekleştirilmiştir.
– 6-9 Ocak 1993 tarihlerinde Beyrut’taki iki ayrı kilisede düzenlenen
toplantılarda Türkiye’yi yakından ilgilendiren önemli kararlar alınmıştır.
Lübnan Ermeni Ortodoks Başpiskoposu ve Ermeni parti yetkililerinin yanı sıra
150 civarında gencin katıldığı toplantılarda şu kararlar alınmıştır60:
- Şimdilik Türkiye’ye karşı sakin tutum gösterilmelidir.
- Ermeni toplumu gittikçe büyümüştür ve ekonomik yönden
güçlenmektedir.
- Geliştirilen propaganda faaliyetleri sayesinde, bütün dünyada
(sözde) soykırım daha iyi bilinmeye başlanmıştır.
- Ermenistan devleti kurulmuştur; atalarının intikamını alacaklardır
ve her geçen gün toprakları genişlemektedir.
- Başta ABD olmak üzere, diğer batılı ülkelerin de Karabağ’da
sürdürülen savaşta Ermenileri haklı bulmuşlardır; bu fırsat iyi
değerlendirilmeli ve Karabağ’da savaşan Ermeni gençlerine
yenileri katılmalıdır.
- Türkiye’de (PKK terör örgütü ile yapılan mücadele kastedilerek) iç
savaş devam edecektir; ekonomi sıfır noktasına gelecektir;
vatandaş baş kaldıracaktır.
- Türkiye bölünecektir.
- Türkiye’de Kürt devletinin kurulacaktır.
- Ermeniler, Kürtlerle olan ilişkilerini iyi bir şekilde yürütmeli ve
Kürtlerin mücadelelerini desteklemelidirler.
- Bugün Türklerin elinde olan topraklar, yarın Ermenilerin eline
geçecektir.
1984’ten sonra Türkiye’ye yönelik terör hareketlerini PKK’ya bırakan
Ermeni komiteleri, sözde iddialarını Ermeni diasporası aracılığıyla
60 Namaz , a.g.m.
136
sürdürmeye devam etmişlerdir. ABD’nin bazı eyaletleri ve Ermenileri
destekleyen başta Fransa gibi Avrupalı ülke parlamentolarından “sözde
Ermeni Soykırımı”nı kabul eden yasaların çıkmasını sağlamışlardır. Bu süreç
halen devam etmektedir.
Ermenistan 25 Ağustos 1990 tarihinde bağımsızlığını ilan ederek 1991
yılında uluslararası topluluğa katıldı. 1992 yılında Birleşmiş Milletler’e ve
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na kabul edildi. 10 Aralık 2002 tarihinde
Dünya Ticaret Örgütü’ne üye oldu.
Ermenistan’ın 25 Ağustos 1990 tarihli bağımsızlık bildirgesinin 11.
maddesinde şu ibareler bulunmaktadır: “Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı
Türkiyesi’nde ve Batı Ermenistan’da (Doğu Anadolu) uygulanan 1915
Soykırımının uluslararası alanda tanıtılmasını bir görev sayar”. Ermenistan
Anayasası’nın 13. maddesinin ikinci paragrafında, devlet armasında Ağrı
Dağı’nın da bulunduğu bilinmektedir61. Ermenistan Parlamentosu 6.12.1989
tarihinde aldığı bir kararla Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırı belirleyen
16 .03.1921 tarihli Kars Andlaşmasını yürürlükten kaldırmıştır62.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen Türkiye Ermenistan’ı 16 Aralık 1991
tarihinde tanıdı ve bu devleti ilk tanıyan devletlerden biri olarak Ermenistan’ın
uluslararası toplulukla bütünleşmesini sağlayacak olan tüm girişimlere destek
verdi. Ermenistan hava yollarının Erivan-İstanbul-Erivan güzergahında sefer
yapması, Ermenistan’a sefer yapan uluslararası hava yolu şirketlerine ait
uçakların Türk hava sahasını kullanmaları ve son olarak vize işlemlerini
uygulamaya başlayarak uluslararası ilişkilerini sürdürmek istemektedir.
61 Haluk Selvi, “Türkiye-Ermenistan İlişkilerinin Geleceği”, www.stradigma.com/turkce/ozel/
makale_03. html
62 Samir Salha , Armenia, Armenians, Armenian Diaspora and Turkey, Curren capacities, aims,
options and future prospcts (199-2001) November 2001, s.84 ( Yayınlanmamış Profesörlük Taktim
çalışması, Kocaeli Üniversitesi )
137
- TEHCİR SOYKIRIM MIDIR?
- Tehcir Kavramı ve Niteliği
Arapça asıllı olan kelime “hecera” filinden türeyen rübai (dört harfli)
bir mastar-isimdir. Bir yerden başka bir yere göç ettirmek, hicret ettirmek
(immigration, emigration) manasını taşır. Fiilde bir sürgün, sınır dışı etme
, bir “deportation” manası yoktur. Zira bu anlamı Arapça’da “nefy, ib’ad
itikal, ısikar” gibi mastarlarla ifade edilmiştir. Zaten tehcir diye tanınan
kanunun adı da aslında “sevk ve iskan” kanunudur. Olayın anlatımında sık
sık tenkil” (nakletme) tabiri de kullanılmış ve hiçbir zaman batı dillerinde
sürgün anlamındaki “deportation”, “exile”. proscriptiou” gibi terimlerin
karşılığı olan tabirler kullanılmamıştır. Buna rağmen bilmeyerek veya çoğu
kez olay dramatize edilmek amacıyla Ermeniler ve bazı batılı yazarlar
tarafından sürgün manasına gelen terimler seçilmiştir. Bu ise, tarihi açıdan
olduğu kadar filolojik açıdan da kasıtlı olarak yapılan bir hatadır63.
Konuyla ilgili Osmanlı Devletinin birinci el kaynak belge niteliğindeki
geçici yasadan başlayarak yönerge ve emirlere bakıldığında ; sevk ve iskan,
çıkarılan , boşaltılan köyler, izam (yollama), isal (ulaştırma), tebid
(uzaklaştırma) gibi sözcüklerin kullanıldığı görülmektedir. Sevk ve iskan
titizlikle seçilmiş bir sözcüktür. Yasadaki görev sadece sevk etmeyi değil ,
aynı zamanda gidilen yerde geçici olarak iskan ettirilmeyi yerleştirilmeyi de
kapsamaktadır. Savaş bittikten sonra tekrar eski köy ve kasabalarına
yerleştirilmeyi de dolaylı olarak ifade etmektedir64.
63 Metin Ayışığı, “Ermeni Tehciri Konusunda Yeni Perspektifler” www.ermenisorunu.gen.tr/
turkce/ index. html ; Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehcirine Dair Gerçekler (1915), TTK Yayını,
Ankara 2001. , (Tehcir Nedir? Soykırım Anlamı Taşır mı? www.ermenisorunu.gen.tr) ; Azmi
Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı. 100ncü Yıl Üni. Yayını Ankara. 1990 , (Tehcir Sözcüğü
Sürgün veya Soykırım Anlamı Taşır mı?www.kultur.gov.tr/portal/tarih_tr. asp?belgeno=1730)
64 Esat Arslan , “Ermeni Sorununda Akılcı, Tarafsız ve Planlı Görüş Açıları” Yeni Türkiye , y.7 ,
sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.151
138
- Tehcirin Sebepleri
Avrupa’nın Birinci Dünya savaşına girmekte olduğu yıllarda, Osmanlı
İmparatorluğu daha bir yıl önce Balkan Savaşında , iki yıl önce de ,
Trablusgarp savaşından yenilgiyle ve büyük toprak kaybıyla çıkmıştır.
Osmanlı Hükümeti 2 Ağustos 1914 de seferberlik ilan etmiş, 11 Kasım 1914
tarihinde Birinci Dünya Savaşına katılmıştır.
Savaş başladığında Ermenilerin tutumu soykırım iddiaları açısından
tartışmalı konulardan biridir. Ermeni iddialarına göre; Ermenilerin, Osmanlı
Aleyhtarı herhangi bir kalkışmaya girişmeden, merkezden yönetilen sistemli
ve düzenli bir sindirme harekatıyla Anadolu’da bulundukları yerlerde
hapsedilerek baskıya tabi tutulmaları söz konusudur. Daha sonra bu baskı
İstanbul’dan gelen bir emirle soykırıma dönüşmüş ve Ermeniler toplu
katliamlara maruz kalmışlardır. Bu nedenle Ermeni iddialarının dayanağını
oluşturan bu durumun resmi belgeler aracılığıyla ayrıntılı olarak incelenmesi
gerekmektedir .
Türk kaynakları 1914’ten itibaren Ermeniler’in özellikle İhtilaf
Devletleri’nin kışkırtmasıyla Osmanlılar’a karşı harekete geçtiklerini
göstermektedir.
Ermeni Patrik Yardımcısı Gevont Turyan65 1917 de haftalık bir Ermeni
dergisi olan Dadjar’da yazmış olduğu makalesinde Ermeni Çeteciler için; “Bu
hain nankörler, bu dengesizler gerçekleri inkar etmişler ve en gözde teba
olarak kendilerine şanla şerefle yaşama imkanı bağışlayan bu ülke üzerinde ,
kin , nefret ve ayrılık tohumları ekmişlerdir.” demiştir66.
65 Bu Ermeni din adamı savaş sonrası soydaşlarının yarattığı ortamdan huzursuz olmuş ve 1922 de
Amerika’ya göç etmiş, burada Meksika Ermeni Cemaatinin Başkanlığına getirilmiş, nihayet Ermeniler
tarafından 24 Aralık 1923 te New York’un en büyük Ermeni Kilisesi olan Zurhac’da düzenlenen
suikast sonucu öldürülmüştür.
66 Abdulhaluk Mehmet Çay, “Ermeni Meselesi Üzerine Bazı Notlar”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37,
Ocak-Şubat 2001, s.20
139
1915 ‘te yapılan Tiflis Ermeni Kongresine katılan Taşnaksutyun
temsilcisinin raporunda, Osmanlı ordusundaki Ermenilerin silahlarını alarak
ya Ermeni çetelerine katıldıkları, ya da Rus ordusuna katıldıkları belirtilmiştir.
Ermeni çeteleri , erkekleri cephede olduğu için savunmasız kalan Türk şehir ,
kasaba, köylerinde katliam yapmışlardır. Çok sayıda silahlı Ermeni Çetesi ,
ülkenin değişik yerlerinde hem Türklere hem Kürtlere karşı , irtikap- şantaj,
mezalim ve diğer terör eylemlerini işlemişlerdir. Kamu düzeni ve güvenliği
ciddi şekilde bozulmuş, savaş halinde bulunan hükümete karşı şiddet
kullanmışlardır. Milli müdafaya hıyanet etmişlerdir67.
Ne yazık ki Birinci Dünya Savaşı sırasında en küçük bir tereddüt
göstermeden İtilaf devletlerinin yanında yer alan Ermeniler, tüm güçlerini
Rusya’nın emrine vererek, gönüllü alayları teşkil etmişlerdir68. Taşnak
Komitesi ise yandaşlarına verdiği talimatlarla, Rus ordularının sınırı
geçtiğinde ve Osmanlı orduları geri çekilmeye başladığında her yerde
isyanlar çıkarmalarını istemiştir. Böylece iki ateş arasında kalacak olan
Osmanlı ordularının ilerlemesi halinde, Ermeni askerler silahlarıyla birlikte
kıtalarını terkedecek ve çeteler teşkil edip Ruslarla birleşecekti”69
Rus kuvvetleriyle birlikte sınırı ilk geçen Ermeni birliklerinin başında
Armen Garo lâkabıyla tanınan eski Osmanlı mebusu Katekin Pastırmacıyan
bulunmaktadır. Yine eski mebuslardan Hamparsum Boyacıyan Ermeni
çetelerinin başında cephe gerisinde Türk kasaba ve köylerine saldırmıştır70.
Rus çarı II. Nikola Van’daki Ermeni komitesine 21 Nisan 1915’de bir
telgraf göndererek “Rusya’ya yaptığı hizmetler nedeniyle teşekkür etmiştir71.
67 Belgelerle Ermeni Sorunu, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, Ankara ,1992 ,
s.167-242
68 Dış Politika Enstitüsü, Dokuz soru cevapta Ermeni sorunu, Ankara 1989, s. 21
69 Mehmet Hocaoğlu, Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, İstanbul 1976, s. 570-71
70Ayışığı, a.g.m.
71 Dış Politika Enstitüsü; a.g.e. s. 23
140
ABD’de yayınlanan Ermeni gazetesi Goçnak 24 Mayıs 1915 tarihli sayısında
“Van da yalnızca 1.500 Türk’ün kaldığını iftiharla bildirmiştir72.
Ermeni çeteleri kendi mensupları tarafından dahi kınanır hale
gelmiştir. Birinci Dünya savaşından sonra kurulan Kafkasya Ermenistan
Cumhuriyeti’nin Başbakanlarından Movhannes Kaçaznuni Bükreşte 1923
yılında yayınladığı eserinde ( The Armenian Revulutionary Federation Has
Nothing To Do Any More ) , Taşnak Komitalarının takip ettikleri politikaların
yanlışlığını cesaretle ortaya koymuştur. Bu eser daha sonra Ermeniler
tarafından toplatılarak yok edilmiştir. Ermeni çetelerinin kanlı politikalarını
açık yüreklilikle yazan bir başka yazar da K.S. Papaziandır73.
Genelkurmay Başkanı Enver Paşa tarafından 3. Ordu Komutanı’na
gönderilen şifreli telgrafta; ”Taşnaksutyon ve Hınçak komitelerinin
Ruslar’la müttefiken, Trakya’da yaşayan Ermeniler’i kışkırttıklarını
haber aldık” denmekte74, Erzurum’daki Kuvvet Komutanı Mehmet Bey ise
telgrafında; “Alay Komutanını ordudaki Ermeniler’in davranışlarının
şüpheli görmesi nedeniyle, onları diğerlerinden (askerlerden) ayrı
tutarak geri hizmette çalıştırdığını”75 belirtmektedir .
Aşağıdaki telgraf metinleri 1915 Yılındaki olayların ardındaki tarihsel
gerçekleri aydınlatmak için yeterli olacaktır .
”…Türk Ordusu tarafından tutsak alınan üç Rus’a göre, Ermeniler,
sınır boyunca yerleşik halkın silahlarını gasp ederek silahlanmakta ve Rus
askerlerinin Türk tarafına kaçmalarını engellemek için feci yalanlar
uydurmaktadırlar.”76
72 Ayışığı, a.g.m.
73 Çay, a.g.e., s.20 ; K.S. Papazian’ın eserinin adı : “Patriotism Pervereted” , Boston, 1934
74Aydın Taneri, ”Turks-Byzantines-Armenians”, Intemational Terrorism and The Drug Connection,
Ankara University Press, Ankara 1984, s. 282
75 Taneri, a.g.m., s. 283
76 Taneri, a.g.m., s. 283
141
”… Van’daki Ermeniler Ruslar’la sürekli iletişim halindedirler …”77
”… İstihbarat görevlilerinden İngiliz ve Fransız Konsoloslar’ının Ermeni
temsilcilerini üç gün boyunca ziyaret ettiklerin haber aldık.”78
”… Çoğu Ermeni 10.000 asker… 5.000 süvari ve 5.000 piyadenin
Erivan’da toplandığını haber aldık.”79
Yukarıda verilen telgraf metinlerinde de anlaşılacağı gibi, Kafkas
Ermenileri Rus saflarında toplandılar. Seferberlik nedeniyle silahlandırılan
Osmanlı Ermenileri bu silahlarla Rus tarafına geçmeye başladılar80. Bunu
ayaklanmalar takip eder: Van’da Ermeniler silahlı direnişe geçerek Rus
ordusunun gelişini beklerler. Sason dağlarında silahlı Ermeniler’le ordu
birlikleri arasında çatışmalar olur. Zeytun’da manastırı kaleye çeviren
Ermeniler silahla karşı koyarlar. Sivas, Amasya, Şebinkarahisar ve Urfa’da,
Ermeniler silahla karşı koyarlar. Musa Dağı Ermeni köylülerini Fransız
donanması kurtarır. Meclis-i Mebusan milletvekili Pastırmacıyan Rus tarafına
geçer 81.
Göz ardı edilmemesi gereken bir husus da , savaş halinde düşman
lehine çalışan, onunla işbirliği yapan şahıs ve toplulukların her ülkede vatan
haini sayılacağıdır. Ermeniler bu ayaklanmaları ve faaliyeti Osmanlılar’ın
tehcir kararı üzerine girişilen bir meşru müdafaa olarak takdim etmek
alışkanlığını ısrarla sürdürmektedirler. Oysa ortada henüz alınmış bir tehcir
kararı yoktur ve isyanlar tehcirin değil, tehcir isyanların sonucudur82.
77 Taneri, a.g.m., s. 283
78 Taneri, a.g.m., s. 283
79 Taneri, a.g.m., s. 283
80Nurşen Mazıcı, Belgelerle Uluslararası Rekabette Ermeni Sorunu’nun Kökeni 1878-1918,
DerYayınevi, İstanbul 1987 , s. 68, ; Seferberliğin ilanı üzerine Erzurum Ermenileri’nin yüzde yetmiş
beşi Rus tarafına geçerler.
81 Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi , Tekin Yayınevi, İstanbul 1979, s. 1134
82 Ayışığı, a.g.m
142
Buna karşı Osmanlı yetkilileri de önlem almaya başlarlar . İlk tedbir ,
24 Nisan 1915 (11 Nisan 1915) tarihinde İçişleri Bakanlığı tarafından iflah
olmaz menfi faaliyette bulunan Ermeni Komite merkezlerinin kapatılması,
evrakına el konulmasını ve elebaşılarının tutuklanmasını öngören ve 14
vilayetle 10 mutasarrıflığa gönderilen emirnamedir. Bu emirnameyle ”Hınçak,
Taşnak ve emsali komitelerin vilayet dahilindeki şubatının derhal sedleri ile
şube merkezlerinde bulunacak evrak ve vesaikin kat’ iyyen ziya ve imhasına
imkan bırakılmayarak müsaderesi ve komiteler ruesa ve erkanından
müteşebbis eşhas ile Hükümetçe tanınan mühim ve muzır Ermenilerin hemen
tevkifi ve bulundukları mahallerde devam-ı ikametlerinde mahzur görülenlerin
vilayet, sancak dahilinde münasip görülecek mevakide toplattırılması…ve şu
icraat sırf komitelerin teşebbüsatına karşı bir hareket mahiyetini haiz
olmasına binaen buna ahali-i İslamiye ile Ermeni unsuru arasında
mukateleyi intac edeceği bir şekil verilmemesi” emrolunur83. Aynı gün
Nazır Talat imzasıyla 4. Ordu komutanına, Zeytun ve Maraş civarında
faaliyetlerden dolayı bazı Ermeniler’in güneye sevk edilmeleri ve Ayaş’a
gönderilecek Ermeni tutuklular için de askeri bir deponun hazırlanmasını
isteyen bir emir gönderilir. Bu talimatlara binaen İstanbul’da 2345 Ermeni
komitacı tutuklanmıştır84. Bugün Diaspora tarafından Ermeni soykırım Günü
olarak kabul ettirilmeye çalışılan tarih aslında tehcire ilişkin kanunun çıktığı ya
da tehcirin başladığı tarih değil, yukarıda anılan kararnamelerin çıktığı tarih
olan 24 Nisan 1915’tir.
Her ne kadar Ermeni kaynaklarınca söz konusu kişilerin hemen
öldürüldükleri iddia edilmekte ise de, Osmanlı kaynakları bunu teyit
etmemektedir. Savaş koşullarının egemen olduğu yıllarda Osmanlı güvenlik
güçlerince tutuklanan Ermeni komitacıları mahalli harp divanlarında
yargılanmış, suçları sabit görünenlerin mazbataları ayrı ayrı tanzim edilerek
önce Dahiliye Nezareti’ne, oradan Adliye Nezareti kanalıyla Sadaret’e
83 Azmi Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir 0Iayı. s.107
84 Süslü, a.g.e., s.108
143
gönderilmiş; Babıali’de ilgili tetkikler yapıldıktan sonra suçluların dosyaları,
gerekçeleri ile birlikte padişahın onayına tevdi edilmişlerdir85.
Mabeynde dosyalar bir kere daha gözden geçirildikten sonra
hükümdarın iradesinin çıktığı gözlemlenecektir. Padişahın çoğu kez kendi
inisiyatifi ile idam cezalarını , ”küreğe” tahvil etmesi de söz konusudur . Bu
arada, suçsuz oldukları iddiasıyla padişaha dilekçe veren sanıkların
başvurularının savaşın en şiddetli anında dahi dikkate alınarak, dosyalarının
incelemeye alındığı, bilirkişi heyetlerinin oluşturularak kararın adalete en
uygun bir şekilde tecelli etmesine de titizlik gösterilmiştir86.
Bu şekilde komitacılar pasifize edilmeye çalışılsalar da, bu önlemler
yetersiz kalacaktır. “İhracın yalnız komitacılara hasrı imkanı yoktu; çünkü
başlarında Patrikhane olduğu halde komitacıların otuz beş-kırk senelik
faaliyeti neticesi olarak teşkilat en ufak köylere varıncaya kadar tevsi
edilmiş, her karyede komite şubeleri tesisi, çete teşkilatı icra olunmuş idi.”87
Ayrıca komitaların kapatılması, elebaşlarının ve bazı teröristlerin
tutuklanması, olayları yatıştıracak yerde daha da şiddetlendirmişti.
Ermeniler dış vaadlerle kandırıldıkları için kanlı faaliyetler son haddine
varmıştı. Enver Paşa , Ordu Dahiliye Nezaretine 2 Mayıs 1915’te telgrafla
başvurarak, ”ya merkum Ermenileri ve ailelerini Rusya hududu dahilinde
sürmek, yahut merkum Ermenileri Anadolu dahilinde muhtelif yerlere
dağıtmak lazımdır . Bu iki şıktan münasibinin intihabı ile icrasını rica ederim”
diyordu88.
Takriben bir ay sonra 26 Mayıs 1915 ‘te Ordu, Dahiliye Nezaretine
tekrar başvurarak Ermeniler’in Rusya ‘ya değil, Osmanlı sınırları içerisinde
göç ettirilmesini ve bunun esasların şu şekilde saptayan yazıyı göndermişti:
(a) Ermeni nüfusun gönderildiği yerlerdeki aşiret ve Müslümanların sayısının
85 Mim Kemal Öke, Yüzyılın Kan Davası Ermeni Sorunu 1914-1923, Aksoy Yayıncılık, İstanbul
2000, s.143
86 Öke , a.g.e., s.143
87Öke, a.g.e., s. 144
88Öke, a.g.e., s. 144, Süslü, a.g.e., s. 108
144
%10 oranını geçmemesine, (b) Göç ettirilecek Ermeniler’in kuracakları
köylerin her birinin elli evden çok olmamasına ve (c) Göçmen ailelerin
seyahat ve nakil suretiyle de olsa yakın yerlere ev değiştirmemesine dikkat
edilmesi89.
Osmanlı Devletinin , Ermeni isyanlarına ve düşmanla işbirliği
faaliyetlerine karşı , ölçülü ve kademeli bir şekilde aldığı tüm tedbirlere
rağmen , Ermeni isyanları ve düşmanla işbirliği faaliyetlerinin önüne
geçilememiş ve son çare olarak , (27 Mayıs 1915-14 Mayıs 1331) yanlış
söylemle 90 “Tehcir Kanunu” diye anılan bir geçici kanun çıkarılmıştır.
Tarihte herhangi bir devletin tebaasının hangi sebeple olursa olsun
ayaklanması , savaş halinde düşmanla işbirliği yapması halinde uyguladığı
müeyyideler, dünya tarihinde açık bir şekilde görülebilir. Genellikle
ayaklanmalar bastırılmış, suçlular çeşitli şekillerde cezalandırılmıştır. Bu
ayaklanma eğer savaş halinde ve düşman tarafın himayesi altında bir ihanet
olarak sergileniyorsa , devletler daha sert tedbirler almak yoluna gitmişlerdir.
Ermeni Komitaların ihanetleri , ilgili devletlerin arşivlerindeki belgelerden
ispatlanabileceği gibi, bizzat kendi itiraflarıyla da ortaya konabilir.
Daşnaksutyan Partisinin 1923 Mayısında Hamburgda toplanan sosyalist
enternasyonale sunduğu raporunda Ermeni ihaneti bizzat kendileri tarafından
ifşa edilmektedir91. Bu raporda Ermeni çetecilerinin asıl amacının Osmanlı
Devletinin düşürülmesine yönelik faaliyetler yürütmek olduğu açıkça
belirtilmektedir.
Fransız asıllı ünlü yazar Pierre Loti , “Ermeni Katliamları” isimli
kitabının özetinde şöyle diyordu92: “Türklerin birer huzur şehri olan kentleri ,
köyleri ve kırları, yalnız sükundan değil modern dünyanın da gün geçtikçe
89 Öke, a.g.e., s. 146, Süs1ü, a.g.e., s. 110
90 ”Tehcir, bir ülkenin dışına çıkarılma, sürülme ve atılma anlamı taşıdığından , bu eylem 1915
Osmanlı operasyonu ile karıştırılmamalıdır,” Öke, a.g.e., s. 145. bkz dn 191
91 Çay, a.g.m., s.18
92 Çetinkaya , a.g.m., s.29
145
silinen , mukaddes, faziletlerinde son sığınaklardır. Doğruluk , iyi ahlak bizim
düşünemediğimiz bir yücelikte olan küçük büyük münasebetleri ,
konukseverlik, en fakirlerde bile fıtri bir olgunluk ve asalet, insanlar ve hatta
hayvanlar için şefkat , düşman olmayanlara karşı sınırsız bir müsamaha saf
iman ve kusursuz ibadet onların faziletlerindendir. Bizim hurda demir
yığınları, gürültü, edepsizlik, ve kuşku, ile dolu batımız onlara varmak için terk
edilir edilmez önceden bilinmeyen bir altın çağa doğru zaman ötesine girildiği
sanılır ve insan Türk Yurdunda güvenlik ve barış içerisinde olduğunu
hisseder.” Pierre Loti’nin eserinde bahsettiği huzur ortamı Ermeniler
tarafından bozulmuştur ve son çare olarak Sevk ve İskan Kanunu çıkartılmış
ve uygulanmıştır.
- Tehcirle İlgili Düzenlemeler
Osmanlı hükümeti, tehcire ilişkin güvenlik ve diğer yönetsel önlemler
hakkında ayrıca 30 Mayıs 1915 tarihli kararı almış ve uygulamaya koymuştur.
Buna rağmen, silahlı Ermeni ayaklanmaları ve Müslüman halka ve ordu
birliklerine , güvenlik güçlerine saldırılar durmamıştır93.
Osmanlı Hükümeti Sevk ve Iskan uygulamasını o günün şartlarında bir
yasaya dayandırmıştır. Keyfi bir uygulama ya da bir Hükümet uygulaması
değildir. Sevk ve İskan ile ilgili yasa dört maddelik olup, “savaş halinde devlet
yönetimine karşı gelenler için askeri birliklerce alınacak tedbirleri”
içermektedir.
Sevk ve İskân (Tehcir) Kanunu’nun orijinal metni aşağıdaki gibidir94:
Vakt-i Seferde İcraat-ı Hükümete Karşı Gelenler İçün Cihet-i
Askerıyece İttihaz Olunacak Tedabir Hakkında Kanun-ı Muvakkat95
93 Çaycı, a.g.m., s.35
94 Tehcir kanunu için Bknz.: Yavuz Ercan, “Ermeniler ve Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 ,
sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.49 ; www.kultur.gov.tr/portal/tarih _tr.asp?belgeno=3965
95 Takvim-i vekayi gazetesi 19 Mayıs 1311 (1 Haziran 1915 ) Kanun 27 Mayıs 1915’de kabul
edilmiştir.
146
Madde 1. Vak-ı seferde ordu ve kolordu ve fırka kumandanları ve
bunların vekilleri ve müstakil mevki kumandanları ahali tarafından herhangi
bir suretle evamir-i Hükümete ve müdafaa-ı memlekete ve muhafaza-ı
asayişe müteallik icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve
mukavemet görürlerse derakab (hemen) kuva-ı askeriye ile en şiddetli suretle
te’dibat yapmaya ve tecavüz ve mukaveti esasından imha etmeye me’zun ve
mecburdurlar.
Madde 2. Ordu ve müstakil kolordu ve fırka kumandanları icabat-ı
askeriyeye mebni veya casusluk ve hıyanetlikleri hissettikleri kura (köyler) ve
kasabat (kasabalar) ahalisini münferiden veya müctemi’an diğer mahallere
sevk ve iskan ettirebilirler”
Madde 3. İşbu kanun tarih-i neşrinden mu’teberdir.
Madde 4. İşbu kanun mer’iyyet-i ahkamına Başkumandanlık Vekili ve
Harbiye Nazırı me’murdur.
Sevk ve İskan Kanununun 1. maddesinde “Devlet güçlerine ve kurulu
düzene karşı muhalefet, silahla tecavüz ve mukavemet görülürse şiddetle
karşı konulması ve imha edilmesini” 2. maddesi: “Silahlı güçlere yönelik
casusluk ve ihanetleri tespit edilen köy ve kasabaların başka mahallere sevk
ve iskan edilebileceği”. 3. maddesi kanunun geçerliliği ve 4. maddesi
kanunun icrasından sorumluluğu belirtmektedir.
Yasanın uygulanması, idarecilerin yorum ve kabiliyetlerine bırakılmış,
uygulamada idarecilerin neyi. nasıl yapacağı ayrıntısıyla açıklanmıştır. Bu
maksatla çıkarılan karar ve talimatnamelerle sevk ve iskanın nasıl yapılacağı
ayrıntısıyla hükme bağlanmıştır. Bu karar ve talimatnamelerde; menkul ve
gayri menkullerin nasıl teslim alınacağı, araziler ve üzerindeki mahsulün
147
durumu, bunların kayda alınması, göç edenlere sıcak ve etli yemek verilmesi
gibi konulara yer verilmiştir96.
Ayrıca İskân ve İâşenin Nasıl Yapılacağına Dair Yönetmelik (30
Mayıs 1915) ile Ermeniler’in yerlerinin değiştirilmesi kararının düzenli ve
güvenli bir şekilde gerçekleştirilmesi için gerekli önlemler alınmıştır. Madde 1
:Nakli icabeden ahalinin temin-i sevki, mahalli memurin (yöresel memurlar)
idaresine aittir. Madde 2:Nakledilen Ermeniler, kâffe-i menkulat (taşınabilecek
bütün mallarını) ve hayvanatını (hayvanlarını) birlikte götürebilirler. Madde 3:
Mahall-i iskaniyelerine (Yerleşecekleri yerlere) sevkedilen Ermenilerin, esnayı
rahda (yolculuk sırasında) muhafaza-i can (canlarının korunması) ve
mallarıyla temin-i iaşe (yiyecek temini) ve istiahatları, güzergâhlarında
(geçtikleri yerde) bulunan memurin-i idariyeye (yönetim makamlarına) aittir.
Bu hususta vaki olacak terahi ve tekasülden (gevşeklik ve ilgisizlikten), alâmeratibihim
kâffe-i memurin mesuldur (sırasıyla bütün memurlar sorumludur).
Madde 4 :Mahall-i iskâniye mertebelerine vürud eden (yerleşme yerlerine
gelen) Ermeniler, icab-ı hal ve mevkie göre (durumun gereğine ve yerine
göre), ya müte-ferrik surette (ayrı olarak) mevcut kura ve kasabata (köy ve
kasabalara) ilave suretiyle inşa edilecek hanelere, veyahut taraf-ı hükümetten
tayin edilecek mahallerde tesis edile-cek (kurulacak) köylere yerleştirilecektir.
Köylerin hıfz-ı sıhhaya muvafık (sağlığı koru-maya uygun) ve ziraat ve
umrana (tarım ve bayındırlığa) müsait mahallerde tesisine dikkat olunacaktır.
Madde 5 :Menatık-ı iskaniyede (yerleşme bölgelerinde) köy teşkiline müsait
arazi-i haliyye ve mahlüle ve miriye (sahipsiz topraklar ve kullananın mirasçı
bırakma-dan ölümüyle devlete kalan topraklar ve devlet toprağı) bulunmadığı
halde emlak-i miri-yeden bulunan (devlet mülklerinden olan) çiftlik ve köylerin
bu cihete tahsisi (ayrılması) caizdir. Madde 6 : Ermeni iskân edilecek kura ve
kasabatla (köyler ve kasabalarla) yeniden tesis edilecek (kurulacak) Ermeni
köyleri hududunun, Bağdat şimendiferiyle iltisak (bağlantı) hatlarından ve
diğer hutut-u hadidiyeden (demiryollarından) la-akall (en az) yirmi beş
96 Bu konuda yayınlanan yönetmelik ve talimatnamelerin ve emirlerin Osmanlıca (orijinal) ve Türkçe
metinleri için Bknz.: www.kultur.gov.tr/portal/tarih_tr.asp?belgeno=1734 ; www.ermenisorunu. gen.
tr ; www.basbakanlik.gov.tr/ ; www.bybs.gov.tr/devletarsivleri/kitap/
148
kilometre uzak bulunması şarttır. Madde 7 :İlave suretiyle kura ve kasabata
yerleştirilen Ermeniler ile yeni tesis edilen köyde iskan edilen ahalinin, sicill-i
nüfusa (nüfus kaydına) esas olabilecek bir suret-i mazbuta ve muntazamada
(sağlamlık ve düzenlilikle) hane itibariyle her ailenin isim, şöhret, sin (yaş),
sanat, mahall-i vürud ve mahall-i iskânını (geldiği ve yerleştiği yeri) ve keza
haneyi teşkil eden efrad-ı ailesinin (aile bireylerinin) esami ve esnanını mübeyyin
(adları ve yaşlarını bildiren) bir defter tanzim edilecektir. Madde 8 :
Mahall-i mürettebesine (ayrılan yere) iskan edilen bir kimsenin, merbut (bağlı)
olduğu komisyonun mezuniyeti (izni) olmaksızın ve zabıta-i mahalliye-den
(yörenin güvenlik kuvvetinden) vesika-i mahsusa istihsal etmeksizin (özel
belge almaksızın) ahir mahalle (başka yere) gitmesi memnudur (yasaktır).
Madde 9 :Mahall-i mürettebelerine vürud eden (gelen) ahalinin, suret-i katiyede
(kesinlikle) iskânlarına kadar, iaşe (beslenme) ve muhtacinden
bulunanların (muhtaç olanların) meskenlerinin dahi inşası (evlerinin yapımı
bile), muhacirin tahsisatından (göçmenler ödeneğinden) sarf edilmek üzere
Hükümet’e aittir. Madde 10 : – İaşe ve iskan hususatının temin ve tesri-i icrası
(konularının sağlanması ve çabuklaştırılması) ve ahalinin muhafaza-i sıhhat
ve tefih-i ahvaline müteallik hususatın ifası (ahalinin sağlığının korunması ve
refahının sağlanmasıyla ilgili işlerin yapılması) mahallerinin en büyük mülkiye
memurları amir-i mesul olmak üzere, Muhacirin Komisyonları’na aittir.
Muhacirin Komisyonu bulunmayan mahallerde, Muhacirin Nizamnamesi’ne
tevfikan (uyularak) yeniden teşkili muktezidir (gereklidir). Madde 11 :İaşe ve
iskan hususatının temin ve tesri-i ifası için lüzumu kadar; sevk, iaşe ve iskân
memurlarının tayini (atanması), Nezaretten istizan şartıyla (Bakanlık-tan izin
istemek koşuluyla) mutasarrıf ve valilere aittir. Madde 12 :İskânı icra edilen
her aileye ahval-i sabıka-i iktisadiye (geçmişteki ekonomik durumları) ve
ihtiyacat-ı hazırası (şimdiki ihtiyaçları) nazar-ı itibara alınarak mikdar-ı
münasip (uygun miktarda) arazi verilecektir. Madde 13 :Arazinin tefrik ve
tevzii (ayrılması ve dağıtımı) Muhacirin Komisyonları’na aittir. Madde 14 : –
Tefrik edilen (Ayrılan) arazinin hudut ve dönümü, tefrik ve tayin edilip
muvakkat ilmühaber (geçici alındı kağıdı) mukabilinde eshabına (sahiplerine)
tevdi edildikten sonra, tapu ve emlak muamelatına esas olabilecek bir suret-i
muntazamada (düzenli bir biçimde) defter-i mahsusasına (özel defterine)
149
kaydolunur. Madde 15 : – Muhtacinden bulunan erbab.ı zürra ve sanata
(tarımla uğraşanlara ve sanatkarlara) mikdar-ı münasip sermaye veyahut alat
ve edevat (araç ve gereçler) verilecektir.
Diğer bir yönetmelik de Ermenilere Ait Menkul ve Gayrimenkuller
Hakkında Yönetmeliktir97 Toplam 34 maddeden oluşan bu yönetmeliğin
bazı önemli maddeleri şöyledir: Madde: 1 – Ahar mahalle nakli icra edilen
Ermenilere ait emlâk ve arazi-i metruke ile hususat-ı sairenin işbu
talimatname ahkâmı dairesin-de idare ve temeşşiti daire-i memuriyet ve
derece-i salahiyetleri mevadd-ı atiyede muharrer olan ve suret-i mahsusada
teşkil edilen komisyonlara aittir. Madde: 2 – Bir karye veya kasabanın akeb-i
tahliyesinde naklolu-nan ahaliye ait ve derununda eşya bulunan bilcümle
mebani idare komis-yonu tarafından tensib edilecek memur veyahut hey’et-i
mahsusa tarafın-dan derhal mühürlenerek taht-ı muhafazaya alınacaktır.
Madde: 3 – Taht-ı muhafazaya alınan eşya cins, miktar, kıymet-i
mukaddirleri, miktarları ve esami-i eshabı ile tafsilen tesbi-i defter edil-dikten
sonra kilise, mektep, han gibi depo ittihazına elverişli mahallere naklettirilip
eshabı tefrik edilebilecek surette ayrı, ayrı konularak muha-fazasına itina
edilecek ve eşyanın keyfiyet ve kemiyeti ile eshabını ve ma-halli ahz ve
mahalli muhafazasını mübeyyin ve zabıt varakası tanzim edilerek aslı
hükümet-i mahalliyeye ve suret-i musaddakası emva!-i metru-ke
komisyonuna tevdi olunacaktır.Madde: 4 -Eshabı malum olmayan emval-i
menkule eşyanın bulun-duğu köy namına kaydedilerek muhafaza
olunacaktır. Madde: 5 – Mevcut emval-i menkule arasında durmakla
bozulması muhtemel olan eşya ile hayvanat komisyonun tensip edeceği bir
hey’et ta-rafından bilmüzayede alenen satılarak bedeli eshabı malum olduğu
taktir-de eshabı namına değilse eşyanın bulunduğu köy veyahut kasaba
namına emaneten malsandıklarına teslim edilecektir. Satılan eşyanın cinsi,
mik-tarı, kıymeti ve cihet-i aidiyeti ve müşterisi ve bedeli mufassalan defter-i
mahsusa kaydedilerek zir-i müzayede hey’eti tarafından tastik edilecek ve
vech-i meşruh bir zabıt varakası tanzim edilerek aslı hükümet-i mahal-liyeye
97 Talimnamelerin tam metni için Bknz.: Hüsamettin Yıldırım, Ermeni İddiaları ve Gerçekler,
Sİstem Ofset Yayınları, Ankara 2000, s. 100
150
ve suret-i musaddakası emval-i metruke idare komisyonuna, tevdi
olunacaktır. Madde: 7 – Nakledilen ahâliden herbirine ait emlak ve arazi-i
met-rukenin cins, nevi, miktar ve kıymetleri alelesami tesbit-i defter edilecek
ve her köy kasabaya, ait emlak ve arazi-i metruke cedvelleri tanzim edilerek
idare komisyonuna tevdi olunacaktır. Madde: 12 – Yerleştirilen muhacirinin
sicil-li nüfusa esas olabilecek bir suret-i muntazama ve mufassalada ve hane
itibariyle esami mahal-li vurudu, tarih-i iskânı, mahal-li iskânı, tespit-i defter
edilecek ve kendile-rine tevdi edilen mesakin ve arazinin cinsi, nevi, miktar
ve kıymeti ve mev-kii ayrıca tespit-i defter edilerek suret-i iskânlarıyla
kendilerine verilen emlâk ve arazi miktarını mübeyyin yedlerine birer
ilmuhaber verilecektir. Madde: 15 – Şehir ve kasabatta tahliye edilen
hanelere tercihan şe-hirli ve kasabalı muhacirin yerleştirilerek ahval-i sabıkai
iktisadiye ve maliyeleri ile kabiliyet-i imariyeleri nazar-ı itibare alınmak
şartıyla kendilerine miktar-ı kâfi arazi verilecektir. ……Madde: 18 – Şehir ve
kasabat ile civarında mevcut bağ, bahçe, portakallık ve zeytinlikler ve buna
mümasil emlâk dahi imar ve muhafazalarına iktidar ve ihtisas bulunduğu
isbat ve bu babda sened ita ve kefalet irae etmek şartıyla ihtiyaç ve kabiliyeti
imaliyeleri nispetinde muhaciri-ne tevzi olunabilecek ve kimlere ne miktar
emlâk ve arazi verildiği defter-i mahsusuna kaydedildikten sonra keyfiyet-i
itayı mübeyyin yedlerine birer ilmühaber verilecektir. Bunlardan muhacirine
tevzi ve ita edilemeyenler onaltıncı madde mucibince bilmüzayede
satılacaktır. Madde: Madde: 20 – İştira’iye talip bulunmayan emlâk ve
arazinin imar ve muhafazasını vaz-ı ve taksirlerinden dolayı vuku bulacak
tahribat ve ika edilen zararların tanzimini taahhüt etmek ve bu babda kefaleti
kaviye irae etmek şartıyle ve iki seneyi tecavüz etmemek üzere taliplerine
icar caizdir. Madde: 21 – Gerek satılan ve gerek icar ve münâsafa suretiyle
ve-rilen emlâk ve arazinin nevi ve miktar mahal, bedelibiyi ve icarı ve müstecim
ve müşterisini mübeyyin alel müfredat cedveller tanzim edilecektir.
Madde: 32 – Emvâli metruke komisyonu reisi; münasip gördüğü azayı işbu
talimatnamede münberiç bir hususun tetkik ve teftişi veyahut icra-sına
memur edebilir. Madde: 33 – Emvâl-i metruke komisyonları rüesasına
muhacirin tahsisatından verilmek üzere yevmiye birerbuçuk ve azasına da
151
birer lira tahsis olunduğu gibi berây-i vazife dairey-i mamuriyetlerini keşt-ü
güzârlarında tertipi mahsustan ayrıca harcirah dahi alırlar….
30 Temmuz 1915’te yayımlanan ek bir kararla gülünç denecek fiyatlar
üzerinden mal satın almış kişiler varsa, satışları iptal etmek, fiyatları normal
seviyeye yükseltmek ve kanundışı kar sağlanmasını önlemek için gerekli
tedbirlerin alınması ilgili mülki mercilerden talep ediliyordu98.
28 Ağustos’ta ise Dahiliye Nezareti, diğer hususların yanı sıra, tehcir
edilenlerin sağlık durumlarının kontrol edilmesini, hastalara, hamile kadınlara
ve bebeklere ihtimam gösterilmesini emrediyordu99.
29 Ağustos tarihli bir genelge ile de ”. ..kafilelere taarruz; ve bilhassa
gasp; ve hiss-i hayvanitiyete mağlup olarak, gayz ve hetk-i ırza ictisar
edenlerle, bunlara önayak olan memurin ve jandarmalar hakkında, bila terahi,
derhal takibat-i kanuniyyeye tevessül olunarak; şiddetle tedipleri. Ve
memurinden, bu kabil eşhasın, hemen azl ile, Divan-ı Harpler’ e teslimi; ve
isimlerinin inbası. Ve, bu kabil vakayi ‘in tekerrüründen, Vilayeti/Livanın mesul
tutulacağı…” duyurulmuştu100 .
Yine 3 Temmuz 1915 (20 Haziran 1331) tarihli bir telgraf ile 4. Ordu
Komutanı Cemal Paşa, ”4. Ordu mıntıkaları dahilinde teb’id olunan
Ermeniler’in mal, can ve namuslarının tamamen muhafazasını tem’in için
tarafından lazım, gelenlere en kat’i emirlerin verildiğini, diğer mıntıka ve
vilayetlerde de meseleye lüzumu kadar ehemmiyet verdirmek ve teb’id
olunan Ermeniler’in muhafaza-ı emniyetini ve her türlü tecavüzden
vikayelerini tem’in için … evamir-i şedide ita buyurulmasını…” Harbiye
Nezareti’nden istemişti. Buna mukabil Harbiye Nezareti’nden 3., 4. Ordular ile
4., 5., ve 10. Kolordular ‘a çekilen 4 Temmuz 1915 (21 Haziran 1331 ) tarihli
telgrafta ”teb’id edilen Ermeniler’in mal ve canlarının tamamıyla
98Oke, a.g.e., s. 148
99Oke, a.g.e., s. 148 ; Halil Metin, Türkiye’nin siyasi tarihinde Ermeniler ve Ermeni olayları,
M.E.B.Yayınları , 1997, s. 155
100Öke, a.g.e., s. 149 ; Metin, a.g.e., s. 155
152
muhafazasına dikkat edilmesi ve şikayete meydan verilmemesi ehemmiyetle
matlubdur” denmiştir 101.
Yine de Ermenilere karşı yerel halk tarafından yapılan saldırıların
önüne geçilememiştir. Örneğin Menzil Müfettişi Fuad Ziya tarafından 3. ordu
Komutanlığı’na gönderilen 17 Mayıs 1915 (4.5.1331) tarihli telgrafta, bu
saldırılar anlatılmıştır: ”Ermeni kafilelerine taarruz edecek olan Kürt
eşkıyasının takibi için Bayburt’ta sabit Jandarma bölük kumandanı Mülazım
Sani salih Efendi kumandasıyla menzil efradından elli altı neferden
mürekkep Bayburt’tan çıkarılmış bir müfreze, Ermeni kafilelerinin Kop
Dağı’nı mürurları esnasında, 28.4.1331’de dört cihetten Kürt eşkıya taarruza
başlamışlarsa da, müfreze ile iki saat devam eden müsademe neticesinde
iki kişi telef ve mütekabisinin firar ettiği ve müfrezeden hiçbir zayiatın
olmadığı ve Ermeni kafilesinin de kurtarıldığı Bayburt Nokta
Kumandanlığı’ndan bildirilmiştir.” 102
Daha sonra evlerine geri dönen Ermenilere tüm malları geri
verilmiştir103. Dahiliye Nezareti, Elazığ vilayetine gönderdiği “müsta’cel”
kaydı konulan şifre genelgeyle şu konulara dikkat çekiyordu104 :
“….3- Dönmüş olan şahıslara ait gayr-i menkullerin iadesi ile ilgili
kanun teklifi bu günlerde işleme konulacaktır. Ancak bu hususta olabilecek
şikayetin önüne geçebilmek için, sahipleri dönmüş olan tüm terk edilmiş
malların maliye ve evkaf dairelerinin yazılı olarak bildirmesine bakılmaksızın
mülki makamlarca el konularak, zabıtnameler karşılığında acilen sahiplerine
teslimi gereklidir.“
101Süslü, a.g.e., s. 122
102 Süslü,a.g.e.,s.123
103 Bu konuda karşılaşılan güçlükler hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz.: Günay Çağlar, “Tehcir
Edilen Ermenilerin Eski Yerlerine İadeleri ve Karşılaşılan Problemler” Yeni Türkiye , y.7 ,
sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.435
104 Ayışığı, a.g.m
153
Tehcire tabi tutulup geri dönenlerin malları için 8.1.1920 tarihinde 33
maddeden oluşan bir kararname çıkartılmıştır. Bu kararnameye göre
öncelikle hak sahiplerine malları iade edilecektir. Eğer bu mümkün
olmayacaksa , malların değerini nakit olarak verecektir. Ayrıca hak
sahiplerine faiz ve tazminat ödenmesi dahi kabul edilmiştir. Ati Gazetesinin
6.2.1919 tarinli nüshasında bu tarihe kadar Ermenilere ait terk edilmiş
malların %95 oranında hak sahiplerine iade edildiği belirtilmektedir105.
İngiliz Yardım Subayı Hadkinson, Amiral Robeck’e sunduğu
12.11.1919 tarihli raporunda geri dönen Ermenilere mal mülk iadesinin
devam ettiğini bildirmiştir106. Aynı konuda İngiliz Yüksek Komiseri Amiral
Calthorpe ‘ de Osmanlı Hükümetinin Hıristiyan muhacirlere mallarını iade
ettiğini kabul etmekte ancak asayişsizlikten yakınmaktadır107
- Tehcir Uygulamasında Suçlu Görülenler Hakkında yapılan
Yargılamalar
Ermeni Tehcir suçlularını yargılayabilmek için üç ayrı girişim olmuştur.
Bunlardan birincisi, Osmanlı Hükümeti’nin kurduğu Divan-ı Harb-i Örfilerdir.
Paris Barış Görüşmelerinden olumlu sonuçlar elde edebilmek ümidiyle Kasım
1918’de soruşturmalara, Şubat 1919’da da yargılamalara başlandı. İkinci
girişim, Paris Barış Görüşmelerinde yapıldı. Amaç, insanlık suçlarını
yargılayabilmek hukuki ve kurumsal yapılanmayı sağlamak ve Tehcir
suçlularını kurulacak uluslararası bir mahkemede yargılamaktı. Fakat bu
çabalar, Müttefiklerin sömürgeci politikalara öncelik vermeleri nedeniyle
sonuç vermedi. Bunun yanı sıra mevcut uluslararası hukukun, bir devletin,
diğer bir devlet vatandaşlarına karşı işledikleri suçlar esasına göre
düzenlenmiş olması başarısızlığın bir başka nedenini teşkil etti. Ermeniler,
105 İbrahim Etem Atnur, “Tehcir Edilen Ermenilerin İskanı Mal ve Mülklerinin İadesi” , Yeni
Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.433
106 Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk(1919-1920), c.1 , Ankara 1973, s.241
107 Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, s.57
154
Osmanlı vatandaşıydılar ve bir devletin kendi vatandaşlarına karşı işlediği
suçlara yönelik herhangi bir uluslararası anlaşma söz konusu değildi108.
Yargılamalar konusunda bir başka girişim de, bu konuda çok ısrarlı
olan İngilizlerden geldi. İstanbul’daki yargılamalara güvenmeyen İngilizler,
sanıkların önemli bir kısmını Malta adasında gözaltına aldılar. Paris Barış
Görüşmelerinden bir sonuç elde edilemeyince, suçluları İngiliz
mahkemelerinde yargılanmak için bazı girişimlerde bulunuldu ama somut
delil yetersizliği nedeniyle bu da herhangi bir sonuç vermedi109.
Osmanlı Devleti, 26 Mart 1919 tarihinde, Birinci Dünya Savaşı’nda
taraf olmamış olan İspanya İsviçre, Danimarka, İsveç ve Norveç’e gönderdiği
notalarla bu ülkelerden, ikişer hukukçu gönderilmesini istemiştir. Bu girişim,
İngilizlerin müdahalesi üzerine sonuçsuz kalmış, komisyonun kurulması ve
dolayısıyla konunun soruşturması engellenmiştir110.
Bu konu, Osmanlı Devleti’nin icra etmiş olduğu işlemlerde uluslararası
hukuk çerçevesinde yanlış bir şeyin bulunmadığını gösteren, kendisine olan
özgüvenin önemli bir göstergesidir. Adeta, gerçek faillerin ve tasvirlerin
ortaya çıkarılması islenmemiştir. Eğer bu komisyon kurulsa idi, bugün Türk
milletine yöneltilen asılsız ithamlar gerçek muhatabını bulacak, ayrıca Türkiye
Cumhuriyeti’ne yönelik bu asılsız iddialar da o gün tarihin derinliklerine
gömülebilecekti.
Osmanlı Devleti’nin girişimleri bununla da bitmemiş ve Osmanlı
Hükümeti 7 Mart 1920 tarihli telgrafı111 ile İtilaf Devletleri ve Amiral
Bristol’dan konunun araştırılmasını, gerçeklerin tespit edilerek dünya ve Türk
Kamuoyunun aydınlatılmasını talep etmiştir. Bu başvuruda “…uydurma
Ermeni katli meselesinin uluslararası bir komisyon oluşturularak
108 Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İmge Kitabevi, 2.b, Ankara, Ocak 2002, s.19
109 Akçam, a.g.e., s.19
110 “Osmanlı Devleti Soruşturmadan Kaçtı mı?”, www.ermenisorunu.gen.tr , ( Başbakanlık
Osmanlı Arşivi HR. MİJ. 43/ 17)
111 “Osmanlı Devleti Soruşturmadan Kaçtı mı?”, www.ermenisorunu.gen.tr , (ATASE Arşivi
dolap no. 169. göz no. 3 kls. 23 dos. no. 1336/13-1 fih. 32-1.2.3)
155
yerinde süratle tetkik edilmeli ve kasıl ve ihtiras ürünü propagandaların
aydınlatılarak Türk milletinin kötü ve adi töhmetten aklanması için…”
yardım istenmiştir.
- Ulusal Düzeyde
Mondros Ateşkes Andalaşması ile ibirlikte Ermenilere uygulanan tehcir
tartışma konusu olmaya başladı. Konu Mebusan Meclisi gündemine de geldi.
Aralık ayı başlarında İstanbul İstinaf Mahkemesi Müddei-i Umumisi (savcısı)
İhsan bey , “Ermenilerin tehcir ve katlinde medhaldar olanlar hakkında ,
muttali olur olmaz müddei-i umumilerin , bu türlü cürümlerden dolayı umumi
hukuk namına derhal kanuni takibata geçmeleri lüzumunu” ilgililere tebliğ etti.
Bunun ardından Meclis-i Vükela ‘nın 11.12.1918 tarihli kararıyla Anadolu 10
bölgeye ayrılarak “ tehcir zamanında yapıldığı iddia edilen mezalim ve
yolsuzlukları incelemek ve şikayet sahipleri ile bizzat temasta bulunmak
üzere Adliye ve Dahiliye memurlarından kurulu komisyonlar oluşturuldu.
Meclis-i Vükela 14.12.1918 de , tehcir sırasında suç işleyenlerin
yargılanmalarına karar verdi. 16.12.1918 de ilk Divn-ı Harp İstanbul’da
kuruldu. Bu mahkemenin sekiz üyesinin dördü azınlıklardan oluşuyordu.
Tehcir suçluları hakkında yargılama başlamasıyla 25 Aralık’ta bir kararname
yayınlandı. Bu kararname ile tehcirle ilgili suçlarda , her subay veya
memurun , hiçbir izne gerek kalmaksızın yargılanabilecekleri hükmü
getirilmiştir. Divan-ı Harplerin yargı yetkileri Sadaretin 21.1.1919 tarihli
yazısıyla belirlendi. Bu Divan-ı harplerden İstanbul Divan-ı Harb-i Örfisi tehcir
suçlularını ve İttihat ve Terakki erkanını yargıladı. İstanbul Divan-ı Harb-i
Örfisi ilk yargılamaya 5.2.1919 da başladı. Yargılama sürecinde hükümet
değişikliği olması ve yargılamanın yavaş ilerlediği yönünde baskılar
bulunması nedeniyle 8.3.1919 mevcut mahkeme lavğ edilerek yeni bir
mahkeme kuruldu. Tetkik komisyonları 24.11.1918 de çalışmalarına
başlamışlar ve bir çok kamu görevlisini mahkemeler sevk etmişlerdir.
Mahkemeler aleni ve basına açık bir şekilde yargılamalarını yapmışlardır112.
112 Nejdet Bilgi, Ermeni tehciri ve Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemel Beyin Yargılanması ,
KÖKSAV yayınları No: 16, 1.b, Ankara , 1999, s.66-81
156
Ermeni tehciri suçlularının yargılanmalarına ilk kurulan Divan-ı
Harp’de, 5 Şubat 1919’da, Yozgat davası ile başlandı. Bu dava ile birlikte,
toplam 36 ayrı dava daha açıldı. Bunlardan doğrudan hükümet ve parti
yöneticilerine yönelik olan üç tanesini ana davalar olarak ele alabiliriz. Bu
davalarda esas olarak siyasi sorumluluk meselesi üzerinde durulmuş ve
sözde Ermeni soykırımının merkezden planlanmış bir eylem olduğu
kanıtlanmaya çalışılmıştır. Diğer davalar ise, çeşitli illerde meydana gelen
somut olaylara yöneliktir113.
Sevk ve iskanla ilgili mevzuata uymadıkları gerekçesi ile, Sivas
Vilayeti’nden 648, Mamuratül Aziz Vilayeti’nden 233, Diyarbakır Vilayeti’nden
70, Bitlis Vilayeti’nden 20, Eskişehir Mutasarraflığı’ndan 33, Ankara
Vilayeti’nden 32, Kayseri Mutasarraflığı’ndan 69, Suriye Vilayeti’nden 27 ,
Hüdavendigar Vilayeti’nden 12, Konya Vilayeti’nden 12, Urfa
Mutasarraflığı’ndan 189, Canik Mutasarraflığı’ndan 14 kişi olmak üzere
toplam 1397 kişi çeşitli cezalara çarptırılmışlardır114. Bunlardan yarısı 1915-
1918 yılları arasında idam edilmişlerdir115. Bunlardan Boğazlıyan Kaymakamı
Kemal Bey ile Bayburt Kaymakamı Nusret Bey , daha sonra Nemrut Mustafa
başkanlığındaki Divan-ı Harp’te yargılanarak idam edilmişlerdir116.
- Uluslararası Düzeyde
Osmanlı Devleti ile imzalanan Sevr Anlaşması’nın 230. Maddesine;
Osmanlı Hükümeti, 1 Ağustos 1914 tarihinde Osmanlı Devletinin parçası
bulunan herhangi bir toprak üzerinde, savaş durumu sırasında işlenen
topluca öldürmelerden sorumlu olan “Müttefik Devletlerce istenen kişileri”
kendilerine teslim etmeyi kabul etmiştir. Müttefik Devletler, bu nedenle
suçlanan kişileri yargılanmakla görevlendirilecek mahkemeyi göstermek
113 Akçam, a.g.e., s.19
114Yıldırım,a.g.e., s.32
115 Gündüz Aktan, Turkish Daily News, 8.2.2001 ; Tehcir sırasında Ermenilere kötü muamele
yapmaktan mahkemeye verilen bazı kişiler ve yargılamaları hakkında Bknz. : Cemalettin Taşkıran,
“Türk Ermeni İlişkileri, Tehcir Olayı ve Sözde Soykırım” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat
2001, s.369
116Yıldırım,a.g.e., s.32 ; Esat Arslan , “Ermeni Sorununda Akılcı ,Tarafsız ve Planlı Görüş
Açıları” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.158
157
hakkını saklı tutarlar ve Osmanlı Hükümeti bu mahkemeyi tanımayı kabul
eder. Uygun bir süre içinde, Milletler Cemiyeti, sözü edilen “topluca
öldürmeleri (!)” yargılamaya yetkili bir mahkeme kurarsa, Müttefik Devletler,
sözü geçen sanıkları bu mahkemeye verme hakları saklı tutarlar ve Osmanlı
Hükümeti bu mahkemeyi tanımayı da kabul etmiştir117.
Paris Barış Konferansı Ocak 1919’ da toplandığı zaman, savaş
suçlarını cezalandırma meselesi gündemin ilk maddesini oluşturuyordu.
Müttefikler, bu amaçla, Savaşa Sebep Olanların Sorumluluğu ve
Cezalandırması Komisyonu’nu kurdular. Ancak Komisyonda Amerikalı
temsilciler Lansing ve Scott, yargılanma projesine itiraz ettiler. Böyle bir
yargılanmanın “gerek yerel gerekse uluslararası hukuk alanında şimdiye
kadar bilinmeyen ve ulusların modern uygulamalarında örnekleri bulunmayan
bir sorumluluk” anlayışı oluşturacağını öne süren Lansing ve Scott,
Müttefiklerin, “siyasal müeyyide” uygulama hakkına sahip olduklarını kabul
ederlerken, “hukuksal ceza” verme hakkına sahip olduklarını, reddettiler118.
Aynı sebeple, Ermenilere karşı işlenen suçlar da , Müttefikler tarafından
kovuşturulacak ve cezalandırılacak “savaş suçları” kategorisinin dışında
bırakıldı. Ermenilerin Osmanlı vatandaşı olması ve o dönemde soykırım
suçunun uluslararası bir suç olarak düzenlenmemiş olması , yargılamaların
Osmanlı Devletinin iç işi olması sonucunu doğurmuş ve Ermeni tehciri ile
ilgili bir uluslararası mahkeme kurulmamıştır119.
Nitekim , İngilizler ve müttefikleri, galip devletler olarak 16 Mart 1920
tarihinde İstanbul’u işgal etmişler, 1915 olayları ile ilgili olarak Osmanlı
Parlementosu üyeleri hakkında kovuşturma başlatmışlardır. İstanbul’daki
Ermeni Patrikliği, ” 100 suçlu Türk ” adı altında bir dosya hazırlamıştır.
İngilizler bu maksatla Osmanlı arşivlerini adeta talan etmişlerdir. Bu
belgelerin halen İngiliz Devlet arşivinde olması gerekmektedir. Buna karşılık ,
Ermeni sorunu ile ilgili pek çok belgenin, İngiliz Devlet gizil arşivinde
117 Akçam, a.g.e., s.19
118 Vahakn N. Dadrian, Ulusal ve Uluslararası Hukuk Sorunu Olarak Jenosid, Belge Yayınları ,
1.b, İstanbul, Şubat 1995, s.125
119 Dardian, a.g.e., 126
158
çalınmakta olduğu anlaşılmaktadır120. Arşiv belgelerinin talan edilmesinde
Almanların da büyük rolü olmuştur121. Kanıt yokluğu nedeniyle , uluslararası
ceza mahkemesi kurma girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Batılı devletler
Osmanlı yüksek düzey görevlerini suçlayacak kanıt bulamamışlardır122.
İşgalciler arasında bulunan İngilizler, aralarında Osmanlı siyasi ve
askeri liderleriyle önde gelen aydınların da bulunduğu 143 kişiyi Ermeni
olaylarında savaş suçu işledikleri iddiası ile tutuklayarak Malta Adası’nda
hapsettiler. İstanbul’daki hükümet hem saltanatın muhafazası, hem de son
on yıl içinde İmparatorluğu yöneten İttihad ve Terakki Partisi’nin ortadan
kaldırılması amacıyla Müttefikler’le her konuda işbirliğine girdi. Sonuç olarak
gerek İttihad ve Terakki rejimi, gerekse de İstanbul’da ve Malta ‘da tutuklu
bulunan eski yöneticiler arasında suç kanıtlarının bulunulabilmesi amacıyla
Osmanlı arşivlerinde geniş çaplı araştırmalar yapıldığı ancak zamanın
İstanbul Hükümeti ve İngilizler, Malta’daki tutuklular hakkındaki soykırım
suçlamalarını kanıtlayacak delilleri mahkemeye sunamadılar. Sonuçta, Malta
daki tutuklular kendilerine hiçbir suçlama yönetilmeden ve mahkemeye
çıkartılmadan 1922 de serbest bırakıldılar123.
- Tehcir Soykırım Suçunun Unsurlarını İçerir mi?
Bir konu hakkında özellikle hukuksal açıdan doğru bir değerlendirme
yapılabilmesinin ilk koşulu , olayların bütünüyle , siyasi , askeri ve tarihi bütün
boyutlarıyla ve doğru olarak saptanmasıdır. Bu nedenle, örneğin taraflardan
sadece birinin iddialarının temel alınması , resmi kayıtların ve arşiv
belgelerinin göz ardı edilmesi savunulamaz. Buna karşılık , amaç Osmanlı
Hükümetinin tavrını belirlemekse , ilk olarak ve her şeyden önce Osmanlı
120 Ermeni Belgeleri Çalınıyor, Hürriyet , 11.06.1998
121 Emin Çölaşan, Bir Arşiv Yağmasının Hikayesi, Hürriyet, 10.12.2000
122 Schabas, a.g.e., s.20 : Cemalettin Taşkıran, “Türk Ermeni İlişkileri, Tehcir Olayı ve Sözde
Soykırım” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.370
123 Altı Soruda Ermeni Sorunu, Hürriyet 16.10.2000 ; ABD arşiv raporlarına göre, Washington daki
İngiliz büyükelçi R.C.CRAİYİE 13 Temmuz 1921 de lord Curzon a çektiği mesajda şöyle yazıyordu:
“Malta’da tutuklu bulunan Türkler aleyhine delil olarak kullanıla bilecek hiç bir şey olmadığını
bildirmekten üzüntü duyuyorum… yeterli delil oluştura bilecek hiçbir somut olay mevcut değildir. Söz
konusu belgeler hiçbir suretle Türkler hakkında halen majestelerinin hükümetinin elinde bulunan
bilgilerin takviyesinde yararlı olabilecek delilleri bile ihtiva etmemektedir.”
159
kaynakları kullanılmalıdır. Anı veya otobiyografi şeklindeki kişisel saptamalar
elbette kişilerin acılarını ve deneyimlerini açıklamak bakımından yararlıdır.
Ne var ki , burada da sadece Ermenilerin beyanlarına bağlı kalmak, Türklerin
saptamalarına itibar etmemek yanlıştır124.
Soykırımı terimi hukuki olmakla birlikte, günümüzde politikacılar,
gazeteciler, ve bazı tarihçiler bu terimi, katliam, toplu öldürme, etnik
temizleme, isyanı bastırmada toplu cezalandırma ve ya insanlık suçu
anlamında da kullanmaktadırlar. Soykırım, uluslararası bir suç olduğuna
göre, tehcirin, soykırım suçunu oluşturup oluşturmadığının tespiti için ,
Soykırım Sözleşmesindeki tanımı esas alınmalıdır.
Sözleşmenin 2. maddesine göre soykırım ; ulusal, etnik, ırksal ve
dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen
aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur,
– Gruba mensup olanların öldürülmesi;
– Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar
verilmesi;
– Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı
hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek;
– Grubun içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak;
– Gruba mensup çocukları zorla başka bir gruba nakletmek;
Birinci bölümde açıklandığı üzere , soykırım suçu ancak , ulusal ,
etnik, ırksal veya dini bir grup hedef alınarak işenebilir. Bu gruplar
dışındakilere karşı yapılan eylemler başka bir suç oluşturabilir , ancak bu suç
soykırım olamaz. Tehcirin yönelik olduğu grubun , bu dört gruptan birini
oluşturup oluşturmadığının incelenmesi gerekmektedir.
Çoğu Ermeni, tarihçilerin büyük bir bölümü, 1915/1916 olaylarının bir
soykırım olduğunu; yani Ermenilerin bir siyasi gurup olarak değil de bir etnik
124 Türkkaya Atoöv, Osmanlı Arşivleri ve Ermeni sorunu, AÜSBFD, c.16, Ocak-Aralık 1986,
No.:1-4, s.22
160
yada dini gurup olarak, soykırım gibi bir tehcire tabi tutulduklarını kanıtlamak
için, Ermenilerin terörizm de dahil siyasi amaçlı faaliyetlerinden ya hiç söz
etmiyorlar yada çok kısa geçiştiriyorlar125.
1880’lerde Hınçaklar siyasi ve silahlı mücadelelerin amacı olarak
Anadolu’nun doğusunda altı vilayeti kapsayan ve ” vilayat – ı sitte ” denen
Erzurum, Van, Elaziz, Diyarbakır, Bitlis ve Sivas’ı kapsayan bölgede bir
hayali Ermenistan kurduklarını açıkladılar. Ermeniler bu mücadelelerinde
başarılı olamadılar. Ancak soykırım tezini savunabilmek için, siyasi ve silahlı
faaliyette bulunduklarını inkar ederek, Türklerin kendilerini durup dururken
tehcire tabi tuttuğunu; aslında kendilerinin, siyasi emelleri dahi olmayacak
kadar masum olduklarını; bu nedenlerle Sözleşmenin İkinci maddesine göre,
Türklerin kendilerine etnik – dini – ırki gurup olarak tehcir yoluyla soykırım
yaptığını iddia edemezler126.
Tarih, Ermenilerin bağımsızlık için silahlı siyasi faaliyette bulunan bir
siyasi gurup olduğunu açıkça göstermektedir. Düşmanla birleşip hedeflerini
gerçekleştirmek için silaha ve bu arada savaş hukukunun ihlali olan
sistematik terörist eylemlere baş vuran bir siyasi guruba karşı mücadelede,
askeri nedenlerle tehcire baş vurulması hukuken soykırım tanımına girmediği
gibi, bu süreçte işlenen suçlarda işlendikleri kanıtlanmış olsa dahi, soykırım
değildir127. Tehcir kararının alınmasına , Ermenilerin ırki , dini ya da etnik
kimlikleri değil, siyasi amaçlı şiddet ve terör içeren faaliyetleri neden
olmuştur. Bu açıdan tehcire tabi tutulan Ermenilerin siyasi bir grup
olduğu kabul edilmelidir.
Bir gurubun siyasi emelleri nedeni ile siyasi gurup olması, aynı
zamanda milli, dini, ırki veya etnik gurup olmasını etkilemez. Zira siyasi
guruplar da diğer özellikleriyle, Ermeniler gibi, etnik, dini gurup veya diğer bir
gurup olarak da nitelendirebilirler. Ancak Ermenilerin maruz kaldığı olayların
125 Gündüz Aktan, “Devletlerarası Hukuka Göre Ermeni Meselesi”, Türkiye Günlüğü, 2001, Sy.:
64, s.14 ; Ermenilerin Ruslarla işbirliği içerisinde olduğunu gösteren arşiv belgeleri için Bknz.:
Yavuz Ercan, “Ermeniler ve Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.47
126 Aktan, a.g.e., s.15
127 Aktan, a.g.e., s.15
161
milli , etnik, dini ve ya ırki bir gurup olmasından değil siyasi nedenlerden
kaynaklandığını konusunda hiçbir tereddüt yoktur128.
Techir kararı bir kanun-ı muvakkat ile merkezden verilmiştir . Ancak bu
Kanun’da Ermenilerin adı dahi geçmemektedir129. Kanun ile savaş durumu
nedeniyle yetkililere görev alanlarında huzursuzluk çıkaran kimselerin
yerlerini değiştirme imkanı tanınmıştır. Bunların kimler olacağına yerel
yetkililer karar verecektir. Ermenilerin isyanlar çıkarması düşmanla işbirliği
yapmalarına rağmen, etnik bir grup olarak tüm Ermeniler tehcire tabi
tutulmamıştır. En başta, katolik ve Protestan Ermeniler olmak üzere, oğulları
Osmanlı ordusunda görev yapan aileler, papazlar, hekimler, eczacılar,
tehcire tabi tutulmamışlardır. Ülkenin cephelerden uzak bölgelerindeki
Ermeniler olsun, İstanbul İzmir gibi büyük yerleşim birimlerinde oturan
Ermeniler olsun tüm Ermeniler aynı işleme tabi tutulmadığı gibi, Osmanlı
kamu yönetimindeki görevlerini de sürdürmüşlerdir130.
Başta Van olmak üzere yurdun pek çok yerinde başlayan Ermeni isyan
ve katliamlarına önlem almak amacıyla Talat Paşa’nın başlattığı, Hükümet ve
Meclis’in de uygun gördüğü yer değiştirme, doğrudan doğruya cephelerin
güvenini sarsacak bölgelerde uygulanmıştır. Bunlardan birincisi, Kafkas ve
İran cephesinin geri bölgesini oluşturan Erzurum, Van ve Bitlis dolayları;
ikincisi ise, Sina cephesi gerilerini oluşturan Mersin-İskenderun bölgeleridir.
Ermeniler, her iki bölgede de düşmanla işbirliği yapmış ve onların çıkarma
yapmalarını kolaylaştıracak faaliyetlerde bulunmuşlardır. Yer değiştirme
uygulaması daha sonraları, isyan çıkaran, düşmanla işbirliği yapan ve Ermeni
komitacılarına yataklık eden diğer vilâyetlerdeki Ermenileri de kapsayacak
şekilde genişletilmiştir. Başlangıçta Katolik ve Protestan Ermeniler
uygulamanın dışı bırakıldıkları halde, daha sonra bunlardan zararlı faaliyetleri
görülenler de göç ettirilmişlerdir131. Sırf belirli bir dini veya etnik grup
hedef alınmamıştır.
128 Aktan, a.g.e., s.15
129 Yavuz Ercan, “Ermeniler ve Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.36
130 Çaycı , a.g.m., s.28
131 Ayışığı, a.g.m.
162
Ermeniler’in yer değiştirilmesi ile ilgili mevzuatta kesinlikle öldürmeye
ve benzer fiillere yer verilmeyip, bilakis mal ve can varlıkları korunmaya
çalışılmıştır. Bununla birlikte akla gelebilecek bir soru gayri resmi olarak
soykırım emri verilip verilmediğidir. Nitekim sözde soykırım savunucularının
iddialarının baş kaynağı olan ve Aram Andonyan adlı bir Ermeni’nin yazdığı
”The Memoirs of Naim Bey: Turkish Offıcial Documents relating to the
Deportation and Massacre of Armenians” adlı kitapta merkezden çekilen
telgraflarla soykırım emri verildiği ileri sürülmektedir. Kitapta yer alan ve
Harbiye Nezareti’nden ordu komutanlıklarına Enver Paşa imzasıyla
gönderildiği söylenen tarihsiz bir telgrafta 48 saat içinde beş yaşından
yukarı tüm Ermeniler’in öldürülmesi emri verildiği belirtilmiştir. Bu ve kitapta
yer alan diğer resmi dokümanların sahte oldukları saptanmıştır132.
Ermeni tezlerine dayanak yapılan bir kısım sözde belgelerin, sağlıklı
hüküm vermeye elverişli olmaktan ne kadar uzak olduğu, hem Türkler, hem
de yabancılarca saptanmış bir olgudur. Bir kısım Ermenilerin ve Ermeni
yanlılarının , soykırım iddialarına en güçlü dayanak olarak, 1918 de ABD’nin
Türkiye Büyükelçisi olan Henry Morgenthau’nun yazdığı, ve resimler içeren
kitap gösterilmektedir133. Bu kitabın hangi koşullarda ve ne maksatla
yazıldığı, Heath W.Lowry tarafından araştırılmış ve kitapta yer alan veriler ve
değerlendirmeler çürütülmüştür134. 1919 yılının ortalarında ABD başkanı
Wilson tarafından durumu ve Ermeni iddialarını yerinde incelemek üzere
görevlendirilen General Harbord başkanlığındaki askeri bir heyet , Doğu
Anadolu da yaptıkları inceleme ve bu arada Sivas’ta Mustafa Kemal ve
ayrıca general Kazım Karabekir ile yaptıkları görüşme sonucunda ,
Ermenilerin kendilerine karşı katliam yapıldığına , bir Ermenistan Devleti
132Orel Şinasi, ”The Facts Behind The Telegrams Attributed To Talat Pasha By Armenians”, Turkish
Review Quarterly Digest, Winter, Vol. 1, No: 2, 1985-1986 ; Andonian’ın belgelerinin sahte
olduğuna dair kanıtlar hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz.: Hüsamettin Yıldırım, Talat Paşa’nın
Soykırımı Emreden Gizli Telgrafı Var mıdır?, www.kultur.gov.tr/portal/tarih_tr.asp?belgeno=3766
133 Eserin adı : Ambassador Morgenthau’s Story , Dubleday Page& Company, Garden City- New
York 1918
134 Eserin adı: The Story Behind Ambassador Morgenthau’s Story, The Isis Pres , İstanbul Turkey,
1990
163
kurulmasına, doğudaki Ermeni nüfusunun çoğunluğuna ve diğer konulara
ilişkin iddiaların asılsız ve dayanaksız olduğunu saptamışlardır135.
Benzer soykırım iddiaları daha önce de BM Genel Kurulu’na
getirilmiş bulunmaktadır.1969 yılında Brezilya aleyhine Amazon yerlilerini ve
1974 yılında Paraguay aleyhine Guaki yerlilerini soykırıma tabi tuttuklarına
ilişkin şikayetler yapıldı. Kurbanlar ve failler kolayca tespit edilebilmelerine
karşın anılan devletlerin yok etmeye yönelik bir niyetleri bulunmaması
sebebiyle şikayetler sonuçsuz kalmıştır136. Osmanlı Devleti’nce de, yok
etmeyle ilgili olarak merkezden verilmiş bir emir bulunmadığından,
soykırım iddialarının geçerliliğinden bahsedilemez.
Ermeniler sırf Ermeni oldukları için mi tehcire tabi
tutulmuşlardır? Yukarıda bahsedildiği gibi tehcirin asıl sorumlusu Ermeni
komitaları ne pahasına olursa olsun bağımsızlık elde etmek amacıyla
kurulmuşlardı. Taşnaksutyon’un amacı Müslüman halkı kışkırtarak
katliamlara sebep olmak ve bu sayede büyük devletlerin işe karışmasını
sağlayarak bağımsızlıklarını kazanmaktı137. Tehcir kararı çıkmasaydı
binlerce Ermeni’ni vatana ihanet sebebiyle idamları kaçınılmaz olacaktı138.
Her köye sızan komitacılar toplu yer değiştirmeden başka bir şans
bırakmamışlardı. Ayrıca savaş sırasında İstanbul ‘da yaşayan 82.280
Ermeni ise sınır bölgelerinden uzakta olmaları sebebiyle tehcire tabi
tutulmamışlardır. Sonuç olarak Ermeniler’in milliyetlerinden ötürü değil
Osmanlı’nın bir ölüm kalım mücadelesi sırasında ihanete en ufak taviz
veremeyecek durumda olması sebebiyle tehcire tabi tutuldukları
açıktır . Tehcirde ırkçı nefret yoktur. Irkçılık (racisme) ve soykırım
(genocide) kavramları Avrupa’ya aittir, Türk lügatında bu kavramlar
bulunmamaktadır139
135 Çaycı , a.g.m., s.24 ; Esat Arslan , “Ermeni Sorununda Akılcı ,Tarafsız ve Planlı Görüş
Açıları” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.160
136 Elekdağ, a.g.m
137Thompson, a.g.e., s. 482
138Öke, a.g.e., s. 146
139 Bayram Kodaman, “Ermeni Meselesi (Tarihi ve Siyasi Bir Değerlendirme)”, Yeni Türkiye , y.7
, sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.206
164
Osmanlı makamları tarafından Sözleşmede yer alan fiillerin kasıtla
işlendiğine dair tek bir belge dahi bulunmamaktadır . Bu durum karşısında
Ermeniler soykırım tezini Sözleşme’nin 2.maddesi (c) fıkrasına
dayandırıyorlar. Buna göre, Osmanlılar’ın Ermenileri açıkça yok etmekten
çekindikleri için, tehcirden yararlanıp, Ermenilerin yok olmalarını sağlayacak
yaşam şartlarını onlara dayattıkları; tehcir sırasında saldırılarda; koruma,
güvenli ulaşım sağlama, gıda ve ilaç tedarik etme, tedavilerini yapma,
barınak ihtiyaçlarını karşılama gibi görevlerini yerine getirmeyerek ölümleri
hızlandırdıkları; hatta Teşkilat-ı Mahsusa’nın ve hapishanelerden serbest
bırakılan canilerin katliamlarını bizzat örgütledikleri ileri sürmektedirler140.
Halbuki tehcir için Osmanlı Hükümeti tüm imkansızlıklara rağmen
ödenek ayırmış , yabancı ülke ve kuruluşların yardım faaliyetlerini kabul
etmiştir. Near East Relief Society adlı Amerikan yardım kuruluşunun tehcir
sırasında Ermeniler’e yardım etmek üzere Anadolu’da görev yapmasına
Osmanlı Hükümeti tarafından izin verilmiştir. Bu durumda eğer katliam emri
verilmişse, Amerikan kuruluşunun faaliyet göstermesine ve katliama tanık
olmasına nasıl müsaade edilmiştir. Yani “biz Ermeniler’i katlediyoruz, siz de
gelin seyredin mi denmiştir?141
Göç sırasında teşekkül ettirilen kafilelere vasıta veya binek temin
edilirken özellikle kadın, çocuk, yaşlı ve hastalara özel önem gösterilmiştir.
Bunların yerleştirilmeleri özenle yapıldığı gibi gerektiğinde tüm kafilelere
askeri hastanelerde hizmet verilmiştir. Öksüz ve yetim Ermeni çocuklarının
Hıristiyan ailelerinin yanında, bulundukları muhitte Hıristiyan yoksa emin
Müslüman ailelerin yanında kalmaları sağlanmıştır . Savaş günlerinin güç
koşulları , araç, yakıt, gıda , ilaç, ve diğer imkansızlıklar, ağır iklim koşulları
ve tifüs gibi salgın hastalıkların yol açtığı tahribat göz önünde tutulmalıdır.
Aynı dönemde 90 bin kişilik bir Osmanlı Kolordusunun Doğu cephesinde
soğuk ve hastalıktan kırıldığı unutulmamalıdır. Hal böyleyken Osmanlının
140 Aktan, a.g.e., s.18
141 Ayışığı, a.g.m.
165
Ermenileri temel yaşam koşullarından mahrum bıraktığını söylemek önyargılı,
kasıtlı bir yaklaşımdır142. Bütün bunlar Ermenilerin imha olmalarına yol
açacak yaşam koşulları içerisine terk edilmediklerinin göstergesidir.
Soykırım iddiasının sahipleri; Edirne, Adana, Ankara, Aydın,
İstanbul’daki Ermenilere neden bir şey olmadığı, hatta Ermeni millet
vekillerinin Osmanlı Meclisindeki görevlerini nasıl sürdürebildikleri; 1919’da
İngilizlerin sözde soykırım sanıklarını tutuklayarak Malta’ya sürgün
etmelerine, bu kişileri Ermeni kırımının suçlusu, yani savaş suçlusu olarak
yargılamayı düşünmelerine rağmen, 26.03.1919 tarihinde İstanbul
Hükümetince tarafsız kişilerden oluşan uluslararası bir soruşturma
komisyonu kurulmasının üzerine neden telaşlandıkları (zira soruşturma
sonucunda kendi durumları teşvik ve azmettirmeleri ortaya çıkabilecekti) ve
diğer pek çok soruya inandırıcı bilgi, belge ve değerlendirmelerle cevap
verebilmelidirler143.
Soykırım suçu çoğunlukla devletlerin ya da devlet gibi yaygın
örgütlerin iradesiyle işlendiğinden, “özel kast” şartının yerine gelmesi için
suçun örgütlü bir güç tarafından işlenmiş olup olmadığına bakılmaktadır.
Soykırım bir grup gibi çok sayıda kişinin yok edilmesi olduğundan bu örgütlü
gücün çok önceden bir plan hazırlayıp hazırlamadığı önemlidir. Ayrıca bu
örgütlü gücün planını örgütleyerek, eşgüdüm içinde, sistematik ve kitlesel
biçimde uygulanması gereklidir144.
Başkumandan vekili Enver paşa İçişleri Bakanı Talat Paşa’ya 2
Mayıs 1915’te gönderdiği bir telgrafta, Rusların 20 Nisan günü, kendi
sınırları içindeki Müslümanları perişan şekilde sınırlarımıza sürdüğünü
bildiriyor; Van civarındaki Ermenilerin isyanına da atıfla bulunarak,
Ermenilerin ya Rus sınırına sürülmesini ya da başka yerlere
142 Ayışığı, a.g.m. ; Aktan, a.g.e., s.19 ; Çetinkaya, a.g..m., s.30
143 Çaycı , a.g.m., s.32
144 Aktan, a.g.m., s.10
166
dağıtılmasını öneriyordu145. Bunun üzerine Talat Paşa sorumluluğu bizzat
yüklenerek, Ermeni tehcirini başlattı. Bir süre sonra da sorumluluğu
paylaşmak için 30 Mayıs günü konuya ilişkin bir geçici yasa çıkarılmasını
sağladı. Böylece komutanlara, asayişi bozan, silahlı saldırgan ve direnişçileri,
tecavüz ve direnişleri sırasında imha etme; casusluk ve vatana ihanet eden
köy ve kasaba halkını tek tek veya toplu halde başka yerlere sevk ve iskan
etme yetkileri verilmekle, tehcir işi orduya devredilmiş oldu146.
Buradan da görüleceği üzere Ermeni tehciri için çok önceden karar
verilmediği, bu karara uygun olarak planlar yapılmadığı; gerekli
teşkilatlanmanın oluşturulmadığı, tehcir kararının, savaş hali içerisinde
bulunan Osmanlı Devletinin askeri zorunluluklardan dolayı ani bir kararla
alındığı, yok etme kastıyla plan ve örgütlenme yapılmasının söz konusu
olmadığı anlaşılmaktadır147.
Şayet, Osmanlı devletinin Ermenileri “soykırım”a tabi tutmak gibi bir
amacı olsaydı; bulundukları yerlerde bu düşüncesini gerçekleştiremez miydi?
Bunun için “yer değiştirme” gibi bir uygulamaya ne gerek vardı? Kafilelerin
güvenliği, sağlığı ve geçimlerinin temini için büyük maddi fedakarlıklara ne
gerek vardı? 1915 Mayısı’ndan 1916 Ekim ayına kadar yaklaşık bir buçuk yıl
devam eden göç ettirme ve yerleştirme sırasında, emirler çerçevesinde ve
mahallinde aldığı tedbirlerle, o günün zor savaş şartlarına rağmen,
Ermenilerin can ve mallarını koruma altına almasına ne gerek vardı? Adetâ
yeni bir cephe açmış gibi idarî, askerî ve malî yükün altına girmeye ne gerek
vardı? Bütün bu soruların cevapları, Osmanlı Devleti’nin asıl niyetinin
anlaşılmasına yetecektir. Osmanlı Devletinin, yüzlerce yıl Devlete olan
bağlılıklarından dolayı “millet-i sadıka” olarak nitelendirdiği bir halka karşı,
birdenbire tavır değiştirmesinin de mantıklı bir izahı yoktur. Değişen Osmanlı
değil, Rusya ve İtilaf Devletlerinin bağımsızlık vaatlerine kanan Ermenilerdir.
145 Enver Paşa’nın telgrafı hakkında ayrıntılı değerlendirme için Bknz.: Cemalettin Taşkıran, “Türk
Ermeni İlişkileri, Tehcir Olayı ve Sözde Soykırım” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001,
s.365
146 Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (1915-1920), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü,
Ankara, 1994, s.8
147 Aktan,a.g.e, s.18
167
Devlet güvenliğinin sağlanması için gerekli bir uygulama olan yer
değiştirme, hiçbir zaman Ermenileri imha etmek gayesini
gütmemiştir.148
Bir çok yabancı tarihçi ve döneme tanıklık etmiş sağduyulu diplomat
ve politikacılar da yer değiştirmenin haklı sebeplere dayandığını , tehcirin
soykırım olarak kabul edilemeyeceğini beyan etmişlerdir. ABD’li Prof.
Bernard Lewis ve Prof. Stanford Shaw da, sözde Ermeni soykırımının gerçek
olmadığı konusundaki tezleri nedeniyle, Ermenilerin yoğun tepkisine maruz
kalmıştır. Soykırım iddiasına Bernard Lewis, 1993 yılında “Le Monde”
gazetesinde yayımlanan makalesinde şöyle değinmiştir: “Osmanlı
Hükümeti’nin Ermeni ulusuna karşı kitlesel imhayı öngören bir planı olduğunu
gösteren geçerli kanıt yoktur. Türklerin “tehcire” (Ermeni halkın savaş
alanından alınarak başka yerlere gönderilmesi) başvurmalarının meşru
nedenleri vardır. Çünkü Ermeniler, Osmanlı topraklarını İşgal eden Rusya ile
ittifak halinde Türklere karşı çarpışıyorlardı”. Yine Dr. Karakin
Pastırmaciyan’ın “Anadolu’yu Şarki Şimendifer Meselesi” adlı kitabında,
Erzurum çevresinde yaşayan 15.000 civarındaki Ermeni’nin kendi isteğiyle
Türkiye’yi terk ettiği, Ermenilere Türkler tarafından baskı yapılmadığı ve
soykırım gibi bir muamelenin olmadığı yer almaktadır149.
Ermeni tarihçi Leo ; Osmanlı Devletinin , Rus kışkırtmalarına kapılarak
isyanlar çıkaran Ermeni Komitaları karşısında kendi varlığını koruma hakkını
kullandığını belirtmektedir150
Tehcir sırasında da Amerika Büyükelçisi olarak bulunan Morgenthau
günlüğünde, Ermeni Protestanlarının vekili olan Zenop Bezciyan’la olan
148 Ayışığı, a.g.m.
149 Ayışığı, a.g.m.
150 Çetinkaya,a.g.m., s.30
168
görüşmesinde Bezciyan’ın ifadelerinden hayrete düştüğünü belirtiyor151. Bu
görüşmesiyle ilgili olarak Morgehthau şöyle demektedir:
“Ermeni Protestanlarının vekili Zenop Bezciyan uğradı. Schmavonian
kendisini benimle tanıştırdı. Okul arkadaşıymışlar. (İçerilerdeki) şartlar
hakkında bana çok şey anlattı. Zor’daki Ermenilerin hallerinden oldukça
memnun olduklarını söylemesine şaşardım; işlerini kurup, hayatlarını
kazanmaya başlamışlar bile; bunlar ilk gönderilenler olup katledilmeden
oraya varmışa benziyorlar. Bana çeşitli kampların nerelerde olduğunu
gösteren bir liste verdi ve yarım milyon kişinin buralara nakledildiğini
sandığını söyledi. Kış bastırmadan onlara yardım edilmesi gerektiği
hususunda ısrarlıydı.”
Soykırım iddiasında bulunanlar , yok etme kastını kanıtlayacak
belgelerin bulunmadığını anlamları üzerine, bu iddialarını devam ettirebilmek
için farklı yöntemlere başvurmaktadırlar. Tehcirdeki ölü sayısını yüksek
göstererek yapılanın soykırım olduğunu kabul ettirmeye çalışmak bu
yöntemlerden biridir152.
Ermeni iddialarına göre, 1915 yer değiştirme uygulaması sırasında 1.5
milyon Ermeni “soykırım”a tabi tutulmuştur. Ermeniler bu olaylarda önce 600
bin, sonra 800 bin Ermeni’nin öldüğünü ileri sürmüşler, bu sayı daha sonra
sürekli olarak artırılmış ve 1,5 milyona varılmıştır. Bu açık artırmanın devam
151 Ayışığı , a.g.m.( Heath W. Lowry, Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü’nün Perde Arkası, İstanbul
1991, s. 47-48)
152 Aktan, a.g.e., s.18 ; Yavuz Ercan, “Ermeniler ve Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37,
Ocak-Şubat 2001, s.46 ; Sayıların abartıldığına ilginç bir örnek : Güneyde bizim Ermenileri
katlettiğimize dair bir rivayet çıkmıştır, bugünde hala 1915 –1923 demeleri “ Milli Mücadele” devrini
de içine alıyor. Bu rivayet çıkınca Lord Curzon bunu Londara daki Türkiye ile yapılacak anlaşma ile
ilgili toplantıda ortaya attı. Hikaye şu; Maraş’ta mücadeleden sonra Fransızlar çekilirken beraberinde
Ermenilerde çekilmeye başlıyor ve bu çekilme sırasında 2000 ermeni ölüyor, soğuktan filan. İstanbul
Ermeni Patriği Lord Curzon’a mektup yollamış “Güneyde Türkler 2000 Ermeniyi katlettiler diye…
Curzon konferansta 2000 yerine 20000 demiş. Bir hafta sonrada Reuter Ajansı 70000 Ermeni demiş.
Rakamların değişmesi de enteresandır. Buna en fazla kızan Fransızların kendileri; Başbakanları
Milleran, Lord Curzon a mektup yolluyor, kitabında da var. Bizim işgalimiz altında olan bir bölgede
bizim haberimiz olmayan katliamlar yapıldığını siz nereden haber alıyorsunuz?” diyor. “Ermeniler
bizle beraber Türklere karşı çarpışmış ve ölmüşlerdir. Katledilme söz konusu değil” yazıyor. Bunu
yazan Fransa, doküman da elimde, şimdi katledildi diye nasıl söyleyebilir.(İki Bin Ermeniyi Yetmiş
Bin Yaptılar ,(Kamuran Gürün’le röportaj), Sabah 19.11.2000)
169
etmesine ve Ermeni çevrelerinin yarın, öbür gün ölü sayını 2, hatta 3 milyona
çıkarmalarına da şaşmamak gerekecektir. Bu açık arttırmaya ne yazık ki
ciddiyetleriyle tanınan bazı yayın organları da katılmaktadır. Örneğin
Encyclopedia Britannica’nın 1918 baskısında ölen Ermenilerin sayısı 600 bin
olarak kayıtlı iken, bu sayı 1968 baskısında 1,5 milyon olarak belirtilmiştir153.
Yaşayan bir toplumun zamanla çoğalması doğaldır, ancak belli bir tarihte
ölmüş kişilerin zamanla çoğalması doğa kanunlarına aykırıdır154. Pierre LOTI’
ye göre ; Türklerin Hıristiyan olmamaları Avrupa’nın gözünde temel bir
eksikliktir. Ermeniler ve Ortodokslar bu Hıristiyan kimliğinden yeteri kadar
faydalandılar ve herkesi bununla aldattılar. Ermeniler tarafından beyan edilen
ölü sayısı, aşağı yukarı toplam nüfuslarının iki katını geçer155.
Yer değiştirme uygulaması sırasında yeni yerleşim bölgelerine sevk
edilen nüfus toplam 438.758, Halep’tekilerle birlikte iskan sahasına varan
nüfus ise 382.148’dir156. Görüldüğü gibi, ikisi arasında 56.610 kişilik bir fark
bulunmaktadır. Göç ettirilenlerle, yeni yerleşim bölgelerine varanlar
arasındaki bu 56.610 kişilik fark, belgelerden elde edilen bilgiye göre, şu
şekilde ortaya çıkmıştır: 500 kişi Erzurum-Erzincan arasında; 2.000 kişi Urfa
Halep arasındaki Meskene’de; 2.000 kişi Mardin civarında eşkıya ve Arap
aşiretlerinin saldırısı sonucu katledilmiş, ayrıca bir o kadar, yani yaklaşık
5.000 ve belki de biraz daha fazla kişi de Dersim bölgesinden geçen
kafilelere yapılan saldırılar sonucu öldürülmüştür. Bu bilgiler ışığında toplam
9-10 bin kişinin yer değiştirme uygulaması sırasında katledildiği tespit
edilmektedir. Ayrıca yollarda açlıktan da ölümler olduğu belgelerden
anlaşılmaktadır. Bunun dışında tifo, dizanteri gibi hastalıklar ve iklim koşulları
sebebiyle de yaklaşık 25-30 bin kişinin öldüğü tahmin edilmektedir ki, bu
şekilde 40 bine yakın kişi yollarda kaybedilmiştir. Kalan 10-16 bin kişinin bir
153 Hayatlarını Kaybeden Ermenilerin Sayısı 1.5 Milyon Mudur? , www.ermenisorunu.gen.tr
154 Yavuz Ercan, “Ermeniler ve Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.36
155 Ali Doğan, “Millet-i Sadıkanın İhaneti” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.82
156 Osmalıdaki Ermeni nüfusu hakkında ayrıntılı bilgi için Bknz.: Yavuz Ercan, “Ermeniler ve
Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.45 ; M.Cemil Özgül, “Osmanlı
Devletinde Ermeniler” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.58 ; Bayram Kodaman,
“Ermeni Meselesi (Tarihi ve Siyasi Bir Değerlendirme)”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat
2001, s.206 ; Nejat Göynüç, “Ermeni Tehciri ve Soykırım İddialar” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37,
Ocak-Şubat 2001, s.298
170
kısmı, yola çıkarılmış olmakla birlikte, henüz iskan bölgesine varmadan yer
değiştirmenin durdurulması sebebiyle, bulundukları vilayetlerde
alıkonulmuştur157.
Kuşkusuz bunlar olayların sadece bir yönüdür. Türklere ve Türkiye’ye
karşı art niyetle yürütülen planlı ve bilinçli propaganda faaliyetleri süreci,
Müslüman halka yapılanların göz ardı edilmesi , Müslüman halkın ölü
sayısının dikkate alınmaması, buna karşılık Ermenilerin ölü sayısının
abartılması, hatta bu maksatla Ermeni nüfusuna ilişkin verilerin saptırılması,
uzun devrede, gerçeklerden uzaklaşılması ve olayın tek taraflı olarak
değerlendirilmesi ile sonuçlanmıştır. Oysa asıl mağdur, saldırgan
Ermenilerden çok, savunmasız Müslüman halk olmuştur. Nitekim, Ermenilerin
müslüman halka yönelik zulüm ve katliamları, sadece Birinci Dünya Savaşı
öncesinde ve sırasında değil , 6 Kasım 1917 de başlayan Rus ihtilalinden
sonra da 30 Ekim 1918 deki Mondros Mütarekesi’nden sonra da , hatta Türk
İstiklal Harbi sırasında da sürmüştür158.
Justin McCarthy bu konuda şunları belirtmektedir: “Ölü Ermeni sayısı
ele alınırken ölü Müslüman sayısını da göz önüne almalıyız. İstatistikler
çoğunun Türk olduğu 2.5 milyon Müslümanın da öldüğünü söylemektedir:
Ermenilerin yaşadığı 6 vilayette 1 milyondan fazla Müslüman ölmüştür.
Üstelik Sivas ili savaş sınırları içinde değildi. Rus ordusu asla bu kadar içeri
girmedi. Fakat Sivas’ta 180 bin Müslüman öldü. Aynı şey bütün Anadolu için
geçerliydi159”. Rus belgelerine göre sadece Erzurum , Bitlis, Trabzon ,Van ve
Erzincan’da Ermeniler tarafından yaklaşık 600 bin Türk öldürülmüştür, 500
bin Türk de göç etmek zorunda bırakılmıştır. Bogos Nubar Paşaya göre aynı
dönemde ölen Türk sayısı 1.400.000 dür ve bunların önemli bir bölümü
Ermeni saldırıları sonucu ölmüştür160.
157 Hayatlarını Kaybeden Ermenilerin Sayısı 1.5 Milyon Mudur? , www.ermenisorunu.gen.tr
158 Nejat Göynüç, “Ermeni Tehciri ve Soykırım İddialar” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat
2001, s.299 ; Çaycı, a.g.e., s.28
159 Justin McCarthy, “The Anatolian Arrmenians 1912-1922”. Armenians in the Ottoman Empire and
Modern Turkey (1912-1926), Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul, 1984, s. 23-25
160 Yavuz Ercan, “Ermeniler ve Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.50
171
Tarihî gerçekler ışığında bu olaylar ancak mukatele, yani karşılıklı
kırım olarak tanımlanabilir. Bu ortamın ve çatışmaların soykırım fiilleriyle
benzeştirilmesi yanlıştır. Hitler Almanya’sının altı milyon Yahudi’yi ve bir
milyon çingeneyi yok eden ırkçı eylemiyle benzeştirilecek olaylar değildir. Bu,
tarihe ve gerçek soykırım, yani Yahudilerin “Holocaust“ kurbanlarına karşı bir
haksızlıktır161.
Tehcir, daha çok Suriye ve Filistin yönlerine olmuştur. Bu işlemin en
uygun koşullar altında gerçekleştirilebilmesi için gerekli tüm önlemler
alınmıştır. Bunlarla beraber, zorunlu göç öncesinde veya sırasında, özellikle
bir kısım yerel halkın , öç alma veya duygusal tepki gibi nedenlerle göç
halindeki Ermenilere saldırdıkları , bu arada çok sayıda Ermeni’nin öldüğü
anlaşılmaktadır. Kuşkusuz , uzun yürüyüşlerin, yoldaki gasp vb. çete
saldırılarının bunun yanında yaşlılık ve hastalığın da çok sayıda ölüme yol
açması, insani açıdan üzüntü verici olmuştur162.
Talat paşa Dahiliye Nazırı sıfatıyla tehcir olayının bir numaralı
sorumlusudur. Bu yüzden de şehid edilmiştir. Onun 1 Kasım 1918 ‘de yapılan
son İttihat ve Terakki Kongresi’nde tehcire ilişkin açıklanması şöyledir163 :
“İlk önce söylemek gerekir ki, bu tehcir ve öldürme söylentileri son
derece abartılmıştır… Ermeni ve Rum neşriyatı, biri on yaparak dünyayı
gürültüye boğmuştur.
Bununla olayları inkar etmek istemiyorum. Yalnız hakikatı söylemek,
fazla mübalağalrı ortadan kaldırmak arzusundayım.
Şu mübağalalar bir kenara bırakılırsa, herhalde böyle bir hayli tehcir
vukuatı olmuştur. Fakat Babıallı (Osmanlı Hükümeti) bunların hiçbirinde
önceden verilmiş bir karar üzerine harekete etmiş değildir. Olup biten
olayların sorumluluğu, her şeyden önce onlara sebep olan tahammül edilmez
hareketleri yapan unsurlara aittir. Şüphesiz bundan bütün Ermeniler sorumlu
161 Ayışığı, a.g.m.
162 Tehcir sırasında kafilelere yapılan saldırılar, yiyecek , giyecek sıkıntıları ve yardımları, nakliye
aracı sıkıntısı ve salgın hastalıklar nedeniyle ölümler hakkındaki arşiv belgeleri ve ayrıntılı bilgi için
Bknz.: Nejat Göynüç, “Ermeni Tehciri ve Soykırım İddialar” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, OcakŞubat
2001, s.299 ; çaycı dipnot 40 yaz
163 Azmi Süslü, Türk Tarihinde Ermeniler, Ankanra ,1995, s.227
172
değildir. Fakat Devletin ölüm kalım kararını verecek büyük bir harb esnasında
orduların hareket serbestliğini ihlal eden, arkada isyanlar çıkararak
memleketin selametini, ordunu emniyetini tehlikeye düşüren hareketlere
müsamaba edilmemesi tabii zaruri idi.
İşte tehcir meseleleri her şeyden önce böyle bir harb zarureti
sonucunda alınmış tedbirlerden doğmuştur.
Demek istiyorum ki, her yerde tehcir muntazam bir şekilde ve yalnız
zaruretin zorladığı derecede yapılmıştır. Bir çok yerlerde çoktan beri birikmiş
olan düşmanlıklar bu vesile ile patlayarak asla arzu etmediğimiz yanlışlıklara
sebep olmuştur. Birçok görevliler haddinden fazla zulüm ve şiddet
gösterdiler. Bir çok yerlerde haksız yere bir takım masumlar da kurban
oldular. Bunu itiraf ederim.
Sevk ve İskanla İlgili Kanun ve bu kanunun uygulanışını açıklayan
mevzuatta, menkul ve gayrimenkulun yok edilmesi ya da insanların
öldürülmesi yönünde herhangi bir amaç olmadığı gibi; bilakis uygulamada
yaşanan aksaklıklar idam cezasına kadar uzanan ağır cezalarla giderilmeye
çalışılmıştır. Eğer Osmanlı hükümeti bir grup insanı kasten yok etme
maksadıyla bir uygulamaya girişmiş olsa idi, göç edenlere yolda sağlanacak
imkanları, kafilelere yönelik eşkıya baskınlarına karşı korunmasını, hastalara
yardım yapılmasını, çocukların korunmasını, geride bıraktıkları menkul ve
gayrimenkulların bir kayıt altında tutulmasını, belli periyotlarla etli yemek
verilmesine ilişkin kararları uygulamaya geçirmezdi. göç edenlere ait
gayrimenkulların korunmasına ne derece önem verildiği görülecektir. Bu
durumu göçün geçici olduğu, bir müddet sonra geri dönmelerine izin
verileceği şeklinde yorumlamak mümkündür, Bu görüşümüzü, göç esnasında
Ermenilerin, Anadolu’da toplatılması ve cephe gerilerinde geçici iskan
uygulaması da teyit etmektedir. Ancak bu düşüncenin uygulamaya geçilmesi
mümkün olamamış, özellikle Rus, Fransız ve İngiliz tahrikleri ile, komitacılara
başta Amerika’dan gelen maddi yardımlar, Ermeni çetelerinin eylemlerini
artırmalarına sebep olmuş, Ermenilerin bir kısmının bugünkü Suriye civarına
sevklerini zorunlu kılmıştır. Ancak göç ettirilen toprakların Osmanlı toprağı
173
olması, son uygulamada dahi takınılan tavırda, bir kasıt olmadığını
göstermesi açısından önemlidir.
Sonuç itibariyle , tehcirde ; Ermeniler milli , dini , ırki veya etnik bir
grup olarak hedef alınmamış, tehcirde ırkçı nefret ve yok etme kastı ile
hareket edilmemiş, devlet tarafından uygulanmakla birlikte önceden
planlanmamış, savaş şartlarının zorunluluklarından kaynaklanmış, tehcire
tabi tutulanların hayat şartları kasıtlı olarak kötüleştirilmemiş , aksine tüm
imkansızlıklar içerisinde ödenek ayrılarak yiyecek ikmali sağlanmış, hatta
ordu yemeğini paylaşmış, doğumların engellenmesi yada çocukların
nakledilmesi gibi bir olayın konusu dahi yapılmamış ( böyle bir iddia dahi
mevcut değildir) , sadece muharebe alanının güvenliği maksadıyla geçici bir
tedbir olarak , yine ülke sınırları içerisinde zorunlu göç uygulanmıştır. Bu
uygulamada , soykırım suçunun ne maddi unsurları, ne de soykırım
kastı bulunmaktadır.
III. TEHCİR NEDENİYLE TÜRKİYE’NİN SORUMLULUĞU
SORUNU
- Tehcirde Uluslararası Sorumluluk Doğmasını Gerektiren
Koşulların Varlığı Sorunu
Bir ” devletin ” sorumluluğuyla “bireylerin ” sorumluluğu farklıdır. Keza,
“hukuksal sorumluluk” (tazminat, eski hale getirme, özür dileme vb.) ile “cezai
sorumluluk” (cezai soruşturma ve kovuşturma) kavramları da farklıdır. Olay
aynı olay olsa bile, bu kavramlara ilişkin konuları hukuksal açıdan ayrı ayrı
değerlendirilmesi gereklidir, genellikle yapıldığı gibi bu farklı sorumluluk
kavramlarının birbiriyle karıştırılarak incelenmesi ve değerlendirilmesi hatalı
sonuçlara varılmasına neden olabilir. Bu hususların, Osmanlı Devletinin, hem
de Türkiye Cumhuriyetinin konumlarının değerlendirilmesinde göz önünde
bulundurulması gereklidir164.
164 Çaycı, a.g.m., s.30
174
Öncelikle uluslararası sorumluluk, bir uluslararası hukuk kişisinin
neden olduğu uluslararası hukuka aykırı fiillerin yada uluslararası hukuka
uygun faaliyetlerinden kaynaklanan belirli birtakım zararların etkilerini, zarar
gören uluslararası hukuk kişisine karşı ortadan kaldırma amacına yönelik bir
uluslararası hukuk kurumudur165. Uluslararası hukuk ve daha sonra
uluslararası sorumluluktan bahsedilmek için tarafların uluslararası hukuk
süjesi olması gerekir.
Halbuki Osmanlı döneminde cereyan eden olaylar, bu devletin
münhasır egemenlik alanına giren iç işleridir ve Osmanlı Devletinin hukuk
düzenine tabidir. Buna karşılık , bazı çevrelerce olaylara Türkiye
Cumhuriyeti’nin ilişkilendirilmeye çalışılmasının uluslararası hukuk
bakımından değerlendirilmesi yararlı olacaktır. Uluslararası hukuk açısından,
Osmanlı ülkesindeki Ermenileri ayaklanmaları , ulusal bir kurtuluş mücadelesi
olarak nitelendirilemez. Her şeyden önce, Ermeniler hiçbir zaman, hiçbir
bölgede, Müslüman halka göre çoğunluk durumunda olmamışlardır166.
Ermenilerin yaptığı , çok kısa bir anlatımla, Birinci Dünya Savaşı sırasında
devlet içinde silahlı ayaklanma , milli müdafaaya hıyanet ve kıtaldir. Yabancı
işgaline, sömürge yönetimine yahut ırkçı bir rejime karşı mücadele gereğini,
mahiyetini ve unsurlarını taşımayan Ermeni ayaklanmalarının , bir ” ulusal
kurtuluş mücadelesi” olarak değerlendirilmesine olanak bulunmamaktadır.
Türkiye taraf olmamakla birlikte , uluslararası silahlı çatışmaları düzenleyen ,
1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerine ek , 1977 tarihli ve 1 numaralı Protokol
ile çizilen hukuksal çerçevede de buna amirdir167. dolayısıyla ülkenin ceza
kanunlarını ihlal edenler, Osmanlı ceza kanunlarına tabidirler168.
Nitekim Paris Barış Konferansı’nıda (Ocak 1919) Ermenilere karşı
işlenen suçlar, Müttefikler tarafından kovuşturulacak ve cezalandırılacak
165 Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk Dersleri III. Kitap , Ankara , Turhan Kitabevi, 1.b, 2000,
s.151
166 M.Cemil Özgül, “Osmanlı Devletinde Ermeniler” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001,
s.58 ; ABD başkanı Wilson tarafından General J. G. Harbord başkanlığında Anadoluya gönderilen
heyetin verdiği raporda Anadolunun hiçbir yerinde Müslüman olmayan Nüfusun , Müslümanlardan
fazla olmadığı bildirilmiştir
167 Bknz.: 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesine Ek 1977 tarihli ve I. Nolu Protokol, mad.1 Paragraf .4
168 Çaycı, a.g.m.,s.33
175
“savaş suçları” kategorisinin dışında bırakılmıştır. Bunun nedeni Ermenilerin
Osmanlı vatandaşı olması ve o dönemde soykırım suçunun uluslararası bir
suç olarak düzenlenmemiş olması , yargılamaların Osmanlı Devletinin iç işi
olması olarak belirtilmiştir169. Tehcirde , uluslararası hukukta bulunması
gereken yabancılık unsuru yoktur.
Bir an için 1915’te Osmanlı vatandaşı olan Ermenilerin bu durumlarını
göz ardı ederek , olay irdelendiğinde dahi tehcirin uluslararası sorumluluk
doğuracak bir haksız fiil oluşturmadığı sonucuna ulaşılır. Bu durumu
kavrayabilmek için içinde bulunulan ortamı iyi analiz etmek gerekir.
Avrupa’nın Birinci Dünya savaşına girmekte olduğu yıllarda, Osmanlı
İmparatorluğu daha bir yıl önce Balkan Savaşında , iki yıl önce de ,
Trablusgarp savaşından yenilgiyle ve büyük toprak kaybıyla çıkmıştır.
Osmanlı Hükümeti 2 Ağustos 1914 de seferberlik ilan etmiş, 11 Kasım 1914
tarihinde Birinci Dünya Savaşına katılmıştır170.
O dönemde doğuda Osmanlı yönetiminin etkinlik ve işlerlik açısından
gerçek ve bitkin durumu, Silahlı Kuvvetlerinin disiplin ve moral açısından ,
içinde bulunduğu çöküntü; ” Rusya Himayesinde Ermenistan “, ” Türkleri Van
Bölgesinden def etmek” , ” Rus ordusunun Bitlis’ e girmesini sağlamak” , ve
benzeri ifadelerle, açıklanan dış güçlerin etkisinin ve kışkırtmalarının da göz
ardı edilmemesi gerekir. Nitekim , İngilizler 13 Ocak 1915 de Çanakkale
Boğazına deniz saldırısı düzenlemeyi kararlaştırmışlardır. Bu karara paralel
ve kararlı uyumlu bir şekilde, Ermenilerin 09 Şubat 1915 de Bitlis’te
ayaklanmalarıyla başlayan süreç dikkat çekicidir . 17 Şubat 1915 tarihinde de
müttefik donanması Çanakkale Boğazının girişini bombalamaya başlamıştır.
18 Mart 1915 de müttefikler Çanakkale Boğazında ağır bir yenilgiye uğramış,
buna karşılık 07 Nisan 1915 de Ermeni çeteleri Van bölgesinde tertiplenmeye
başlamışlardır. Nitekim 14 Nisan 1915 de Ermeniler Van’da ayaklanmışlar ve
şehrin denetimini ele geçirmişlerdir. Müttefik devletlerin harekatı ile Ermeni
169 Vahakn N. Dadrian, Ulusal ve Uluslararası Hukuk Sorunu Olarak Jenosid, Belge Yayınları ,
1.b, İstanbul, Şubat 1995, s.125
170 Çaycı , a.g.m., 25
176
ayaklanmalarının aynı zamana rastlaması çok düşündürücüdür. Bu olaylar
dizisi anlamlıdır ve tesadüfler ile izah edilmesi mümkün görülmemektedir171.
Tehcirle ilgili Kanuna göre , ” savaş zamanında” , tümen veya daha
üst birlik komutanları, hükümetin emirlerine, ülkenin savunulmasına, kamu
düzeninin sağlanmasına yönelik her türlü muhalefeti, silahlı saldırı veya
direnişi bastırmak , etkisiz kılmak ve imha etmekle görevli ve sorumludurlar.
Bu komutanlar, askeri zorunluluk halleri veya vatana ihanet veya
casusluklarından şüphe ettikleri halkı, bulundukları yerlerden başka yerlere
topluca veya bireysel olarak nakledebilir ve tekrar yerleştirebilir172.
Her devlet, yaşamsal önemdeki ulusal güvenlik gereklerini dikte
ettirdiği gerekli ve ölçülü önlemleri almak ve uygulama hakkına sahiptir.
Osmanlı yönetiminin yaptığı da o günkü koşullar altında bunu yapmaktan ve
uygulamaya çalışmaktan ibaret olmuştur173.
Osmanlı Devletinin Tehcir kararını aldığı sırada birden fazla cephede
savaştığı ve Ermenilerin de düşmanla işbirliği yapması nedeniyle uluslararası
bir taraf oluşturduğu kabul edilse bile174; uluslararası silahlı çatışmalar
sırasında çatışan devletlerin düşman sıfatıyla birbirlerine yada birbirlerinin
yurttaşlarına verdiği zararlar, silahlı çatışmalar uluslararası hukuk kurallarına
aykırı düşmüyorsa anılan devletlerin uluslararası sorumluluğunu da
doğurmayacaktır. Başka bir deyişle, uygulanan uluslararası hukuk tarafından
yasaklanmamış ve dolayısıyla silahlı çatışmalar uluslararası hukukuna aykırı
düşmeyen fiiller nedeniyle çatışan devletin uluslararası sorumluluğu söz
konusu değildir175:
171 Çaycı, a.g.m., s.29
172 Shaw Stanford , History of Otoman Empire and Modern Turkey , Vol.1, s.314-317
173 Çaycı, a.g.m., s.30
174 Ermeni Sorunu Komşunun Eseri ,(Kamuran Gürün’le röportaj), Sabah 20.11.2000 ; Sevr
Andlaşmasını Ermeniler de imzalamıştır. Yani birinci dünya savaşında Türkiye’ye karşı savaşan
topluluklar arasında birde Ermenilerin olduğunu kabul ettirmişlerdir.
175 Pazarcı, a.g.e., IV.Kitap, s. 318
177
Tehcir öncesinde ve sırasında, Ermenilerin zaman zaman gasp ve
soygun gibi eylemlere maruz kalabildikleri bellidir. Mahalli Müslüman halk ve
zaman zaman da bir kısım askerlerce , ayaklanmacı Ermenilere olduğu
kadar , tehcire konu olan Ermenilere de – duygusal nedenlerle -saldırılar, çok
sayıda öldürme fiilinin işlendiği de inkar edilemeyecektir. Önemli olan ,
bunların soykırımı maksadına yönelik değil, kendiliğinden oluşan ve gelişen
insani tepkiler olduğunun görülebilmesidir. Bu bağlamda, yerel Müslüman
halk , adeta Ermeniler tarafından kendilerine yapılanlara aynı şekilde
mukabelede bulunmuştur. Bu nokta, eylemlerin zararla karşılık sayılarak
maruz görülmesi , yahut , ” onlar da yaptı” mazeretine sığınılması
bakımından önem taşımamakla birlikte, soykırımı kastı bulunmadığını
göstermek bakımından önemlidir176.
Osmanlı Devletinin yaptığı işlem sınır dışı etme ( Deportation –
expulsion ) mahiyetinde değildir. Ülke içi nakildir. Devletin bekası ve ülke
bütünlüğü gibi yaşamsal önemdeki ulusal güvenlik gerekleri bu önlemi
zorunlu kılmıştır177.
Öte yandan uluslararası örf adet hukukuna göre, bir iç silahlı çatışma
veya ayaklanma ortamında, belli bir coğrafyada ve zamanda fiili denetimi
geçici de olsa ele geçiren bir otorite, o bölgede ve zamanda cereyan eden
olayların sorumluluğunu da üstlenmiş olur178. Devletin kusursuz sorumluluğu
kalkar. Bu olgu, Ermeni komitelerinin çetelerinin asilerin sorumluluğu
açısından önemlidir. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nde
Ermenilerce meydana getirilen iç olaylar ve ayaklanmalar, bunlara muharip
statüsü tanınmamış olmakla beraber , yer yer iç silahlı çatışma boyutunda
olmuştur. Osmanlı ceza kanunları saklı kalmak kaydı ile, otoritenin fiilen
muhalifi Ermeni silahlı topluluklarına geçtiği yerlerde ve bu süre boyunca
devletler hukuku bağlamındaki hukuksal sorumluluk da bu fiili otoritelere
geçmiştir. Dolayısıyla ayaklanma süresince bu bölgelerde cereyan eden
176 Çaycı , a.g.m., s.31
177 Çaycı , a.g.m., s.32
178 UHK sözleşme taslağı , mad.9-10
178
hukuka aykırı eylemlerden, Osmanlı Devleti değil, bu fiili otoritelerin sorumlu
tutulması gerekmektedir179.
Zorunlu göç uygulamasına daha ileriki yıllarda bazı büyük devletlerin
de başvurduğunu gösteren pek çok örnek vardır ve bazı devletler savaş
koşullarının dayatması karşısında vatandaşlarının bir kısmını zorunlu göçe
tabi tutmuşlardır. Örneğin Radikal Sosyalist Fransız hükümeti Almanca
konuşan ve Fransa’nın Almanya sınırında yaşayan Alsazlar’ı 1939-1940
kışında Majino Hattı’nın doğusundan alarak Fransanın güneybatısına,
özellikle de Dordogne’a nakletmiştir. Aynı şekilde Amerikan yönetimi de
Japonya‘nın gerçekleştirdiği Pearl Harbour baskısından sonra Japon asıllı
Amerikan vatandaşlarını Pasifik bölgelerinden Missisippi vadisine göç ettirdi
ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar buradaki toplama kamplarında
barındırmıştır180.
- Omsalı Dönemindeki Bir Uygulamadan Türkiye Cumhuriyeti
Sorumlu Tutulabilir mi?
Uluslararası hukukun kaynakları Uluslararası Adalet Divanı
Statüsünün 38. maddesinde belirlenmiştir. Statüye göre birincil kaynaklar
sırasıyla ; andlaşmalar, teamüller ve hukukun genel ilkeleridir. Türkiye
Cumhuriyetinin sorumluluğunu inceleyebilmek için öncelikle konuyla ilgili
andlaşmaları incelemek gereklidir
Sevr Andlaşması 10 Ağustos 1920’de İtilaf Devletleri temsilcileri İle
Osmanlı İmparatorluğu temsilcileri tarafından İmzalanmış, ancak hiçbir
zaman yürürlüğe girmemiştir. Sevr Andlaşması Ermeni Meselesi bakımından
bazı İlginç İpuçları vermektedir. Ermenilerin bugüne değin başlıca İddiaları ,
kendilerinin savaş sırasında Osmanlı Devleti aleyhine hiçbir silahlı
kalkışmada bulunmadıkları halde, tek taraflı olarak katlettikleri yolundadır.
Oysa Sevr Andlaşması görüşmelerinde Ermeni temsilcisi Boğos Nubar Paşa
179 Çaycı, a.g.m., s.35
180 Altı Soruda Ermeni Sorunu, Hürriyet 16.10.2000
179
bunun tam aksini İleri sürmüştü. Boğos Nubar Paşa ‘ya göre ” …(Ermenİler )
Fransız yabancı Lejyonu’na, Fransa’da, Filistin’de ve başka yerlerde, Fransız
Komutası altında savaşmış bir tabur vermişlerdir; Fransız Dışişleri
Bakanı’ndan ve de Mareşal Lord Allenby’den en yüksek övgüleri
kazanmışlardır. Ermeni Kıtaları Rus ordusuyla da birlikte savaşmış ve son
zamanlarda, Ruslar ‘ın meydanı terk etmesi üzerine, savaşın tüm yükünü tek
başlarına taşımak zorunda kalmışlardır .”181
Sevr Andlaşmasının 142 ve devamı maddelerinde Ermeni soykırımına
İlişkin İddialara yer verilmiş Osmanlı Devleti techirin sorumlularını yakalamak
ve cezalandırmak yükümlülüğüne tabi tutulmuştu. Ayrıca Sevr
Andlaşması’nın 87 İla 93. maddelerinde Erzurum, Van, Bitlis Vilayetleri dahil
olmak üzere, bağımsız bir Ermenistan’ın kurulması kararlaştırılmıştı.
24.07.1923’te imzalanan Lozan Andlaşması ölü doğan Sevr
Andlaşması ‘nın yerine geçmiştir. ”Bu Andlaşma, bir yandan, l. Dünya
Savaşı’ndan yenik çıkarak 30 Ekim 1918 ‘ de Mondros Silah Bırakışımı
Sözleşmesini ve 10 Ağustos 1918’de Sevr Andlaşmasını imzalayan Osmanlı
Devleti’nin uluslararası siyasal mirasını arıtırken, öte yandan, yeni Türkiye’nin
Misak-ı Milli çerçevesinde, dünyada yerini almasını sağlamıştır. Başka
deyişle, Lozan Andlaşması yenen yenilen devletler arasındaki ilişkiyi değil,
1914-1918 Savaşını kazanan müttefikler ile 1919-1922 Kurtuluş Savaşı’nı
kazanan Türkiye arasındaki ilişkileri eşit koşullarla düzenlemiştir. Bu
bakımdan Almanya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı
İmparatorluğu gibi yenilen devletlerle görüşme bile yapmadan, zorla kabul
ettirilmiş Versailles, Saint-Germain, Trianon, Neuilly, Sevr Andlaşmalarından
çok değişiktir. Böyle olduğu içindir ki, İnönü’nün sonradan yazdığı gibi, ”Birinci
Cihan Savaşı’ndan kalan Andlaşmaların hiç biri yaşamaz; yalnız Lozan
Andlaşması ayakta kalmıştır.”182
181 Osman Olcay, ‘Sevr es Andlaşmasına Doğru, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
Yayını, Anlara !981, s. 520
182İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1989, s. 67
180
Lozan Andlaşması Önsözünde de dendiği gibi ” 1914 yılından beri
Doğu’nun dirliğini bozan savaş durumuna, birlikte, kesinlikle son vermek
isteğiyle” imzalanmıştır. Bu Andlaşma Ermeni Sorununu da kesin çözen bir
belge konumundadır. Bu nedenle Andlaşmanın metni kadar Andlaşmanın
hazırlık aşamaları da önem taşımaktadır. 0Ancak Andlaşmanın hazırlık
aşamalarına geçmeden önce, azınlıklara ilişkin en önemli tartışma
maddelerinden biri olan ‘ 10 Nisan 1338 tarih ve 224 sayılı ”Memaliki
Müstalasadan Firar veya Gaybubet Eden Ahalinin Emvali Menkule ve Gayrı
Menkullerinin İdaresi Hakkında Kanun”u183 (Emval-i Metruke Kanunu)
incelemek gerekmektedir.
Emval-i metruke Kanunu’nun 1. maddesinde ”Düşman istilasından
kurtulan mahallerde ashabının firar ve gaybubetine mebni sahipsiz kalmış
olan emvali menkule hükümetçe usulü dairesinde bilmüzayede füruht ve
emvali menkule ile mezruat keza hükümetçe idare edilerek esman ve bedeli
icar ve hasılatı sairesi masarifi vakıa badettenzil emanet hesabına kayıt
edilmek üzere mal Sandıklarına tevdi olunur. Ancak bunlardan avdet
edenlerin emvali gayrı menkullerine emaneten malsandığına teslim edilmiş
olan mebaliğ kendilerine iade olunur.” denmek suretiyle, savaş sırasında terk
edilen oldukça geniş bir arazi devlet denetimi altına alınmıştır. Bu topraklar
sadece Ermenilere değil fakat savaş yüzünden yerlerini terk zorunda kalan
Türklere de aitti. Bununla beraber anı1an Kanun Lozan’da şiddetli
tartışmalara sebep olmuştur . Bugün Ermenilerin Türkiye’de toprak (emlak)
iddialarının karşısında bu Kanun yer almaktadır. Görüşmelerin en başından
beri İtilaf Devletleri Ermenilere Türkiye ‘de bir yurt verilmesi için çalışmışlar ,
ancak bütün girişimleri Türk tarafınca reddedilmiştir.
İnönü 13 Aralık 1922 tarihli konuşmasında ; ”Azınlıkların özgürlüğe
kavuşma konusundaki doğal isteklerine gelince, yalnız Türk vilayetlerinden
kurulu bir duruma sokulmuş Osmanlı İmparatorluğunun İçinde artık bağımsız
devlet kurabilecek herhangi bir azınlığın bulunmadığını belirtmek yerinde
olur. Ulusal topluluklar İlkesi her yerde eşitlikle uygulanıncaya kadar, Osmanlı
183Düstur, Tertip 3, Cilt 1, s. 63-64
181
İmparatorluğu’nun önemli sayıda Türk olmayan unsurlar kapsayan
parçalarını bağımsızlığa kavuşturma amacı güden ayrılma akımlarının var
olması, bir ölçüde, haklı gösterilebilirdi. Durum, bugün bambaşkadır. Marsilya
‘ da yerleşmiş Rumlar ‘ın orada bağımsız bir Rum devleti kurmaları, ya da
burasını anayurtlarına katmaları mantık yönünden nasıl düşünülemezse,
Türkiye Rumlarının ya da Ermenilerinin de buna benzer İstekler sunmaya
hakları olamaz.
Varlığını koruma hakkı bilincine varmış olan Türk Devleti bağımsız her
devlet gibi, varlığına yöneltilmiş saldırılara karşı gerekli gördüğü biçimde
davranmaktan çekinmeyecektir .
…Ermeniler bakımından, Türkiye İle Ermenistan arasında yapılmış
andlaşmalarla desteklenmiş, dostluk ve iyi komşuluk ilişkileri, Ermeni Devleti
‘nin herhangi bir kışkırtmaya girişme olanağını ortadan kaldırmaktadır.” 184
13 Aralık toplantısı sonrasında bir Azınlıklar Alt Komisyonu kuruldu
ve başkanlığına İtalyan delegesi Montagna seçildi. Bu komisyona, Türk
delegesi Rıza Nur Bey İle danışmanlarından Mustafa Şeref ve Şükrü Bey
katıldılar. Soy, din, dil azınlıklarının korunmasını konu alan alt komisyonda,
Türk delegesi Rıza Nur Bey , önce deyimdeki soy , kelimesine İtiraz ederek,
Türkiye’de sadece din azınlıklarının, bulunduğunu, dil azınlığının pek az
olduğunu, soy azınlığının İse bulunmadığını İleri sürdü. Bu teklif kabul
edilerek, mesele din ve dil azınlıkları olarak ele alındı.185 Türk tarafı Ermeni
Yurdu konusunu görüşmeyi ise reddetti.
6 Ocak 1923 toplantısında, bütün Aralık ayı boyunca ve 2-3 Ocak
günlerinde toplantılar yaparak bir çok İlerlemeler kaydeden azınlıklar alt
komisyonunda Başkan Montagna, Türkiye’de bir Ermeni Yurdu kurulması
184 Seha L. Meray, Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar-Belgeler, c 2, AÜSBF Yayını, Ankara
1978, s. 199
185”Türkiye Dış Politikasında 50 Yıl-Lozan 1922-1923”, (Dış Politika) T.C Dışişleri Bakanlığı,
Ankara 1973, s. 96
182
hakkındaki Amerikan teklifini destekleyen bir bildiri okuyarak Türkiye, kendi
ülkesinin belirli bir parçası üzerinde, Ermenilerin toplanmasını ve bu ülke
parçasının Milletler Cemiyeti İle anlaşarak seçilmesini kabul etmelidir” dedi.
Montagna’yı müteakip, İngiliz temsilcisi Rumbold ve Fransız temsilcisi De
Lacroix de aynı nitelikte sözler söylediler. Rıza Nur Bey İse bildirgeleri yok
sayarak toplantıyı terk etti186.
Türk tarafının kat’i ret cevabı üzerine alt komisyon meseleyi
komisyona havale etti ve burada Ermeni yurdu konusunda Türk görüşü kabul
edildi187.
Diğer bir sorun af meselesi idi. İtilaf Devletleri ilan edilecek affın
kapsamına yurttan kaçan Ermenilerin de katılmasını istiyorlardı. 17
Temmuz 1923 tarihli oturumda söz alan Sir Horace Rumbold Türk
Hükümetinin kendi öz uyruklarından pek önemli bir kategorinin Türk
ülkesine dönmesine karşı çıkmak niyetinde olduğunu gösterdiğini, bunun
hoşgörü ve insanlık ilkesiyle bağdaşmadığını ifade etmiş, General Pelle ise
Emval-i Metruke Kanununun ortadan kaldırılması gerekliliğinden
bahsetmiştir.188 Türk tarafı ise Emval-i Metruke Kanununun Türkiye’nin iç
meselesi olduğunu ve barış andlaşmasına konu yapılamayacağını ve
Ermeni Muhacirlerin yurda dönüşlerinin de yine kesinlikle Türk Devletinin bir
iç işi olduğunu belirtti.189
Lozan Andlaşması görüşmeleri sonucunda Ermenilere yurt veya
tazminat verilmesi istemleri tamamen reddedildi ve bu nevi iddialar
andlaşma metninde yer almadı.
Bu olaylar ve muhtemel talepler karşısında Türkiye Cumhuriyeti
konumuna gelince , birinci Dünya Savaşı ve Ermeni ayaklanmalarının da
etkisiyle, sonuçta Osmanlı Devleti çökmüş, tarihe karışmış: buna karşılık
186Dış Politika, s. 96
187 Bilsen Cemil, ”Lozan”, c. 2, İstanbul 1933, s, 288
188Meray, Konferans, s, 189
189 Meray, Konferans, s. 190
183
yabancı işgaline karşı yürütülen ulusal kurtuluş mücadelesi sonucunda da
yeni bir devlet kurulmuştur.Türkiye Cumhuriyeti , Osmanlı dönemine ilişkin
tüm siyasi , askeri ve ( özel hukuk konuları dahil ) hukuksal sorunlarını,
Lozan Barış Andlaşmasını ile çözümlenmiş, tasfiye etmiştir. Türkiye
Cumhuriyetinin , Osmanlı dönemindeki eylemler ve işlemler bakımından ,
Lozan Barış Andlaşmasında yer alan hükümleri dışında herhangi bir
hukuksal sorumluluğu veya yükümlülüğü bulunmaktadır190. Sevr yerine 24
Temmuz 1923’te Lozan Andlaşması geçti. Lozan Andlaşmasında ,1 Ağustos
1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenen tüm suçların affı için bir bildiri yer
almıştır191.
Uluslararası uygulamada bir Devletin ülkesinin bir kısmını veya
bütününü ilhak eden veya bu ülkenin bir parçası üzerine yeniden kurulan bir
devletin, ülkesini terk eden devletçe ilhaktan önce işlenmiş haksız fiillerden
sorumlu tutulamayacağı kabul edilmiştir. Bir devletin ülkesi başka bir
devlet tarafından ilhak olunduğunda uluslararası şahsiyeti ortadan
kalkan devlet ve birlikte onun işlemiş olduğu haksız fiillerden doğacak
sorumluluk da ortadan kalkar, ülke üzerinde yetkilerini kurmuş olan
yeni devlete bu sorumluluk intikal etmez192.
Osmanlı devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki halefiyet ilkelerini193
Lozan Andlaşması belirlemiştir. Yukarıda da izah edildiği üzere Lozan
Andlaşmasında Ermeni Sorunu ile ilgili Türkiye Cumhuriyetine herhangi bir
sorumluluk yüklenmemiştir. Türkiye Cumhuriyetinin Ermeni Sorunu ile
ilgili sorumluluğu ancak kendisinin bu sorumluluğu kabul etmesine
bağlıdır. Bugüne kadar genel uluslararası hukuk teamüllerinden ve
uluslararası yargı organları kararlarından esinlenerek hazırlanan uluslararası
hukuka aykırı haksız fiillerden dolayı sorumlulukla ilgili anlaşma taslağının 11.
maddesinde bu konu düzenlenmiş ve ancak devletin geçmişte yapılan haksız
190 Çaycı.a.g.m., s.34
191 Aktan, a.g.m., s. 6
192 Seha L. Meray, Devletler Hukukuna Giriş, c.1, AÜSBF Yayınları, Ankara 1968, s.556
193 Devletlerin halefiyeti konusunda ayrıntılı bilgi için Bknz.:İzzettin Doğan, Devletin Milletlerarası
Andlaşmalardan Doğan Hak ve Borçlara Halefiyeti Sorunu , İÜHF Yayınları, No:1788, İstanbul
1970
184
fiillere ilişkin sorumluluğu kabul etmesi halinde sorumluluğun yeni kurulan
devlete bağlanabileceği belirtilmiştir.
Ermeni olaylarından dolayı Türkiye Cumhuriyetinin sorumlu
tutulamayacağı birçok uluslararası kuruluş ve devlet adamı tarafından da
kabul edilmektedir. Örneğin Fransa Cumhurbaşkanının 14 Şubat 2001
tarihinde Yargıtay eski başkanı Sami Selçuk’a göndermiş olduğu mektupta
“1915 yılı Osmanlı İmparatorluğu döneminde meydana gelmiş olaylardan
sorumlu tutulamayacağını” belirtmiştir194. Yine Avrupa Parlamentosu
kararlarında da geçmişteki olaylardan dolayı Türkiye’nin sorumlu
tutulamayacağı bertilmiştir195. ABD de 10 Kasım 1988 tarihinde 69 bilim
adamı bir bildiri yayınlayarak “Avusturya Cumhuriyetini Habsburg
İmparatorluğuyla bir tutamayacağımız gibi, 1922 de fiilen sona eren Osmanlı
İmparatorluğunu da Türkiye Cumhuriyeti ile bir tutamazsınız” demişlerdir196.
- Tazminat ve Toprak Talepleri
Ermenistan’ın 25 Ağustos 1990 tarihli bağımsızlık bildirgesinin 11.
maddesinde şu ibareler bulunmaktadır: “Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı
Türkiyesi’nde ve Batı Ermenistan’da (Doğu Anadolu) uygulanan 1915
Soykırımının uluslararası alanda tanıtılmasını bir görev sayar”. Ermenistan
Anayasası’nın 13. maddesinin ikinci paragrafında, devlet armasında Ağrı
Dağı’nın da bulunduğu bilinmektedir. Ayrıca Sovyetler Birliği’nin halefi olarak
Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırı belirleyen Gümrü ve Kars
anlaşmalarının da yürürlükte olmadığını savunmaktadır197. Ermeniler
tazminat ve toprak taleplerini açıkça dile getirmekten çekinmemektedirler.
ABD temsilciler meclisine sunulan “ABD Ermeni Soykırımını anma ve
eğitim yasası tasarımının 32. maddesine;”Soykırım sürecince Osmanlı
194 “Yargıtay Başkanının Fransa Cumhurbaşkanına Mektubu ve Fransa Cumhurbaşkanının
Cevabı”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.112
195 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm
196 Arslan , a.g.m. s. 141
197 Haluk Selvi , “Türkiye Ermenistan İlişkilerinin Geleceği”, www.stradigma.com/turkce/
ozel/makale_03.html
185
Bankasının el koyduğu Ermeni mallarının tazmini konusunun, ABD
yönetimince Türkiye Cumhuriyetinin önüne konacağı sözü verilmiştir198.
Avrupa Parlamentosunun sözde Ermeni soykırımı ile ilgili ilk kararı 18
Temmuz 1987 tarihini taşır199. Kararın içeriğine iki önemli husus vardır.
Bunlardan birincisi Parlamentonun 1915-1917 olaylarını bir soykırım olarak
kabul etmesidir. İkincisi ise Türkiye’nin soykırımı tanımamayı sürdürmesi
halinde bunun Avrupa Birliğine alınmasına engel oluşturacağının
belirtilmesidir. Bunun yanında kararda günümüz Türkiye’sinin sözkonusu
olaylardan sorumlu tutulamayacağı ve Türkiye’nin soykırımı
tanımasının siyasi, hukuki ve maddi talepler doğurmayacağı ve ayrıca
Ermeni terörizminin kınandığı hususları da yer almıştır200.
Türk-Ermeni Barışma Komisyonunun başvurusu üzerine , ICJT
tarafından düzenlenen 09.02.20003 tarihli raporda da ; 1948 yılında
imzalanmış ve 1950 yılında yürürlüğe girmiş olan BM Soykırım
Sözleşmesi’nin, Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi 28. maddesine
göre hukuken geriye doğru işlemeyeceği yani 1915’lerde vuku bulan Ermeni
‘olayları’na uygulanamayacağı belirtilmekte , bu nedenle, Ermeni olaylarıyla
ilgili olarak hiçbir devlet ve kişiden, hukuki ve mali taleplerde
bulunulamayacağı ve toprak istenemeyeceği ifade edilimektedir.
Raporun bu sonucu, Koçaryan hükümetiyle Ermenistan ve diyaspora
Taşnaklarının bugüne kadar ısrarla yaptıkları tazminat ve toprak taleplerinin
hukuki bir temele dayanmadığını ortaya koymaktadır. Ancak ICTJ burada
198 Tasarını tam metni için Bknz.: Ermeni Sorunu, Ankara Barosu Yayınları, 2.b, Ankara Haziran
2001, s.105
199 Tacar, “…Konuşma Notları” ; Kantarcı, a,g,m., s.515 ; Pulat Tacar makalesinde , Avrupa
parlamentosunda 1987 yılında alınan kararda usulsüzlük yapıldığına ilişkin şöyle demektedir :
“Öte yandan, üç yıl boyunca (1984-1987) izlediğim Avrupa Parlamentosunda Ermeni raporu
konusunda yaptığım yüzlerce görüşme, siyasette insaf, adalet ya da haklılık kavramlarının
bulunmayacağı kanımı pekiştirdi. Ermeniler tarafından yazılarak Avrupa Parlamenteri raportörün
eline tutuşturulan raporun orada ele alınışında hukuk kuralları açıkça çiğnendi. Anılan rapor
Parlamentonun Siyasal Komitesi tarafından Lahey’de yapılan toplantıda reddedilmesine ve İçtüzüğe
göre Parlamento gündemine alınmasına olanak bulunmamasına rağmen gündemden düşürülmedi; bu
konunun mücadelesini veren güçler, tüm kuralları çiğneyerek reddedilmiş raporu hiç bir şey
olmamışçasına gündeme getirip Parlamenterlerin yaklaşık % 15’inin katıldığı bir oturumda kabul
ettirdiler. Bu örnek te sorunun tamamen siyasal olduğu ve politikacıların “tarihi gerçekleri” ya da
karşı tarafın görüşlerini dinlemek, öğrenmek ve bilmek istemediklerini kanıtlıyor.”
200 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem3. htm
186
durmamış, kendisine verilen görevin sınırlarını aşarak, yani TARC’ın sorduğu
sorunun ötesine geçerek rapora bir bölüm daha eklemiş, bu bölümde,
hukuken geriye işlemesine imkân olmayan Soykırım Sözleşmesi’nin geriye
işletildiği varsayıldığında, Ermeni olaylarının hukukçular, tarihçiler,
gazeteciler, politikacılar ve diğer kişiler tarafından soykırım olarak ‘tasvir
edilebileceği’ ileri sürmüştür. ICJT raporunda Ermeni olayları ile ilgili hiçbir
araştırma yapmadıklarını ,bu konuda uzmanlıkları bulunmadığını başta
belirtmiş olmasına rağmen 1915 olaylarına soykırım denilebileceğini ifade
etmiş olması tamamen çelişkidir201
Soykırım sözleşmesi, tazminat hukuku konusunda bir hüküm
içermemektedir. BM Genel Sekreterliğinin hazırladığı, taslakta yer alan
hüküm , kabul edilen metinde bulunmamaktadır. ABD’ye göre , soykırımı
mağdurlarının tazminat hukuku var olmakla birlikte, konunun uluslar arası
adalet divanıyla , yahut soykırımıyla ilgili olarak ilerde kurulabilecek özel bir
mahkemenin yargı yetkisinin kapsamı çerçevesinde değerlendirilmesi
gerekir.202
Bir devletin soykırım suçuna ilişkin tazminat sorumluluğu, bazı
yazarlarca Soykırım sözleşmesinin 9. maddesinin geniş yorumuna
dayandırılmaktadır. Devletin cezai sorumluluğu Nürenberg Mahkemesince
kabul edilmemiştir. Günümüzde de soykırımı sözleşmesinin kendisini sadece
bireylerin cezai sorumluluğuyla sınırlı olduğu kabul edilmektedir. Sorun ,
uluslararası bir karar verilinceye kadar tartışmalı kalacaktır203.
Devletin , ancak haksız fiillere ilişkin hukuki sorumluluğu söz konusu
olabilir. Uluslararası hukukunun genel hükümlerine göre, haksız bir fiil işleyen
devlet , tazminat yükümlülüğü altındadır. Burada önemli olan husus ,Osmanlı
Devletinin kendi iç ilişkilerinin ve sonuçlarının uluslararası hukuk kapsamında
değerlendirilmesi çabasıdır. Oysa olay tümüyle Osmanlı Devletinini münhasır
egemenlik alanında cereyan etmiştir.
201 Gündüz Aktan, “Yarı Hukuki”, Radikal 15.02.2003
202 Schabas, a.g.e., s.400
203 Schabas, a.g.e., s.434, 446
187
Gerçek olsun, tüzel olsun; kişiler arasında ve bunların özel hukukuna
ilişkin (tazminat, özür dileme, eski hale getirme, alacak – borç vb.) talep ve
davaları bağlamında, Türkiye tamamen üçüncü taraf durumundadır. Bir kısım
kişilerin, örneğin hayat sigortası çerçevesinde ilgili sigorta şirketlerine karşı
yahut çeşitli konularda tespit yapılması yolunda ABD mahkemelerinde
açtıkları davalar ve bunların sonuçları, hukuksal açıdan Türkiye’yi bağlamaz.
Sadece davanın taraflarını bağlar. Sigorta şirketlerine veya bankalara karşı
açılan davaların kazanılması, yahut dava konusu açısından tarafların bir
anlaşmaya varmaları, sadece davanın taraflarını ilgilendirir. Sigortalı veya
varisleri ile sigorta şirketi arasındaki özel hukuk ilişkisinin hukuksal dayanağı,
amacı ve hükmü başka; Türkiye Cumhuriyeti’nin konumu ve sorumluluk
durumu ve bunun hukuksal çerçevesi başkadır. Bu nedenle, hukuksal
açıdan, özel hukukla ilgili olarak verilebilecek olumsuz kararlar fazlaca önem
taşımamaktadır204.
Kamuran Gürün’e göre; Ermeniler Türkiye’den – özel mülkiyet
bağlamında – toprak talep edemezler. Zira İstanbul işgal edildiğinde, işgal
kuvvetleri yerlerinden uzaklaştırılmış Ermenilerin geri dönmesi ve mallarının
da kendilerine geri verilmesi kararını almış ve bu karar uygulanmıştır. Bu
yöntem, Lozan Barış Andlaşması ile de kabul edilmiştir. Buna göre, altı ay
içinde geri dönmeyenler artık başkaca bir hak iddia edemezler205.
Ermenistan’ın Sevr anlaşmasına dayanarak Türkiyeden toprak talebi de
mümkün değildir. Ermenistan önceden bağlı oldu Rusya Çarlığın ihtilale
dağılması üzerine 1918’de bağımsızlık ilan etmiş, bu sırada Doğu Anadolu’ya
saldırmış, kazım Karabekir kuvvetlerine yenilip çekilmiş ve Ankara
Hükümetiyle 1920’de Gümrü Andlaşması’nı yapmış ve hududunu çizmiştir.
Gümrü Andlaşması’ndan hemen sonra Ermenistan Sovyetler Birliği’ne katılıp
Sovyetlerin bir “federe devleti” olmuş, bu suretle dış temsil yetkisini Sovvetler
Birliği’ne devretmiştir. Sovyetler Birliği ile Ankara arasında Gümrü’den sonra
yapılan Moskova ve Kars Andlaşmalarıyla, kesin olarak bugünkü hududumuz
204 Çaycı, a.g.m., s.35
205 Çaycı, a.g.m., s.35
188
tekrar saptanmıştır. Ermenistan yöneticileri bu andlaşmalar sebebiyle
Türkiye’den toprak ve tazminat talep edemezler206.
- ULUSAL VE ULUSLARARASI PARLEMANTOLARIN ERMENİ
SOYKIRIMI İDDİALARI İLE İLGİLİ ALDIĞI KARARLAR VE BU
KARARLARIN SİYASİ VE HUKUKİ SONUÇLARI
- Genel Olarak
Soğuk savaş döneminde küllenmiş gibi görünen Ermeni sorunu 1965
yılında birdenbire alevlenmeye başladı. 1965 yılı Ermeni Tehcirinin 50. yılı
dönümü idi. Ermeniler bulundukları ülkelerdeki kiliseleri , eğitim öğretim
kurumları, siyasi ve sivil bütün kuruluşlarıyla harekete geçerek 50. yıl
dönümünde 24 Nisan 1915’i “Ermeni Soykırım Günü” olarak ilan ettiler.
Aslında sözde Ermeni soykırımının 50. yılda anılacağı 24 Aralık 1964 te
Kıbrıs Dışişleri Bakanı Kipriyano BM Güvenlik Konseyine duyurmuş, buna
ilişkin karar da 17-25 Ocak 1965 tarihinde siyasi ve dini liderlerin katıldığı
Adisababa’daki bir toplantıda alınmıştı207.
Bu tarihten sonra , özellikle 1970’lerin başında başlayan sözde Ermeni
soykırımını Dünya gündemine getirme mücadelesi , ilk önce şiddet ve terör
uygulamalarıyla başlamış , daha sonra sözde bilimsel ve politik içerikli
çalışmalarla , propaganda ve lobicilik faaliyetleriyle devam etmiş208 , bir çok
ülke ve kuruluşta amaçlarına ulaşmışlardır. Türkiye ise Ermenilerin bu
çabalarına seyirci kalmış209 , Dünya kamuoyunda Ermeniler lehinde bir
önyargı oluşmuştur.
206 Berzeg., a.g.m., s.167
207 Rafet Yinanç, “1965’ten Günümüze Ermeni Sorunu” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat
2001, s.267
208 Ümit Özdağ, “Sözde Ermeni Soykırımı Tasarısı Üzerine (Röpartaj)”, Yeni Türkiye , y.7 ,
sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.270
209 Bknz .: Murat Yetkin, “Ermeni Sorunu ilk kez masaya yatırılıyor”, Sabah 26.10.2002 ; Milli
Güvenlik Kurulu’nun 27.102002 günü yapılacak aylık olağan toplantısında , çeşitli ülkelerdeki
Ermeni soykırımını tanıma kararlarına karşı neler yapılabileceğini , ilk kez Ermeni İddialarını
189
Ermeni terörünün amacı, sözde Ermeni soykırımı iddialarını ve
Ermenilerin taleplerini dünya kamuoyuna duyurmaktır. Nihai hedef ise,
“Büyük Ermenistan” rüyasıdır. Büyük Ermenistan’a giden yolda atılması
gereken en önemli adım, sözde iddialar konusunda kamuoyu oluşturmak ve
Türkiye’ye yönelik emelleri gerçekleştirmektir.
Ermeni soykırım iddiaları tehcirin gerçekleştiği 1915 yılından bu yana
gerek Ermeniler gerekse Batılı kamuoyu tarafından sürekli dile getirilmekte
ve Türkiye’den soykırımın tanınması istenmektedir. Soykırımın tanınmasının
ardından ise kuşkusuz şimdi dahi saklamayan tazminat ve toprak talepleri
gelecektir210. ABD’nin bazı eyaletleri ve Ermenileri destekleyen başta Fransa
gibi Avrupalı ülke parlamentolarından “sözde Ermeni Soykırımı”nı kabul eden
yasaların çıkmasını sağlamışlardır. Bu süreç halen devam etmektedir.
Soykırım İddialarının uluslararası gündeme taşınmasında Ermeni Diaspora’sı
en önemli rolü oynamaktadır.
.
- Ermeni Soykırımı İddiaları ile İlgili Karar Alan Ülke ve
Kuruluşlar
- Amerika Birleşik Devletleri
Amerikan eyaletlerinin sözde Ermeni soykırımını tanıyan kararlar
almaları 1975 yılında başlamıştır. 1980’li yılların sonunda kadar sadece 6
eyalet (bazıları birden fazla olmak üzere), bu tür kararlar almışlardır. 1990’lı
yıllarda ise 17 eyalet daha bunlara katılmıştır. Mayıs 2002 itibariyle Ermeni
soykırımını tanıyan Amerikan eyaletlerinin sayısı 27’ye ulaşmış olup211,
diplomatik savunma mekanizmaları harekete geçirilerek geri püskürtülmesi gereken bir olgu değil,
bilimsel ve siyasi temelde mücadele edilmesi gereken bir sorun olarak ele alacak….
210 Nitekim “ABD Ermeni Soykırımını Anma ve Eğitim Yasa Tasarısı”nın 2/23. maddesinde ;
ABD Dışişleri Bakanlığı yetkililerince “Soykırım sürecinde Osmanlı Bankası’nın el koyduğu Ermeni
mallarının tazmini konusunun ABD yönetimince Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne konacağı sözü
verildiği” açıkça belirtilmektedir. Yasa Tasarısının tam metni için Bknz.: Ermeni Sorunu , Ankara
Barosu Yayını, 2.b, Haziran 2001, s.20, s.105 ; Esat Arslan , “Ermeni Sorununda Akılcı ,Tarafsız
ve Planlı Görüş Açıları” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.154
211 Mayıs 2002 sonuna kadar sözde Ermeni soykırımını tanıyan 27 Amerikan Eyaleti şunlardır:
(Parantez içindeki rakamlar, bir eyaletin kaç kere tanıma yaptığını göstermektedir) Alaska (2),
Arizona (1), Arkansas (1), California (17), Colorado (5), Connecticut (2), Florida (1), Georgia (1),
Illinois (6), Maine (2), Maryland (4), Massachusetts (3), Michigan (5), Minnesota (1), Nevada (1),
New Hampshire (1), New Jersey (5), New Mexico (1), New York (10), Oklahoma (1), Oregon (1),
Pennsylvania (6), Rhode Island (12), South Carolina (1), Virginia (4), Washington (1), Wisconsin (4)
190
toplam elli eyalet olduğu düşünüldüğünde, eyaletlerin yarıdan fazlasının
sözde Ermeni soykırımını tanımış olduğu görülmektedir212.
ABD Senatosunun 11.5.1920 tarihli kararı; ABD Temsilciler Meclisinin
8.4.1975 tarihli, 24 Nisan’ı İnsanın İnsana Zulmetmesini anma günü ilan eden
kararı; ABD Temsilciler Meclisinin 10.9.1984 tarihli aynı mahiyetteki kararları
mevcuttur213.
Bu konuda alınan kararların içeriği çok çeşitlidir. Genellikle 24 Nisan
bir anma günü olarak ilan edilmektedir. Bunun yanında, az sayıda da olsa,
Türkiye’nin de sözde soykırımı tanıması ve tazminat ödemesi gibi aşırı
talepler de görülmektedir214.
ABD ‘de en önemli girişim 2000 yılında olmuştur. Ermeni Lobisinin
önde gelen iki ismi olan Cumhuriyetçi Parti California Milletvekili George
Radonavich ve Demokrat Partili Michigan Milletvekili Davit Bonior tarafından
hazırlanan kısa adı H Res 596 olan Ermeni Tasarısı 19 Ekim 2000 tarihinde
Başkan Clinton’un Temsilciler Meclisi Başkanı Dennis Hastert ‘a yazdığı son
dakika uyarı mektubuyla tasarının oylanmasından vazgeçilmiştir215
Nitekim Başkan Bush 24 Nisan 2001 ve 24 Nisan 2002 de yayınladığı
mesajlarda “soykırım” ve hatta “katliam” kelimelerini kullanmamış ve olayları
“öldürmeler” olarak nitelendirmiştir216. Ancak Irak müdahalesi nedeniyle
Türkiye – ABD arasındaki soğukluğu fırsat bilen Ermeniler Soykırım yasa
tasarısını yeniden Temsilciler Meclisi gündemine sokma gayreti içerisine
girmişler , tasarının meclise gelmesini sağlamışlardır. Henüz Tasarı mecliste
görüşülmemiştir.
212 Ömer E. Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” www.eraren.org./tur/makale/olaylarveyorumlarolutem2.
htm
213 Pulat Tacar, “Soykırımı İddiaları Konusunda Konuşma Notları” , www. Foreignpolicy. org.tr
/ tr/makale/ptacar_01.html ; Şenol Kantarcı, “Ermeni sorunu: Ezilmiş Millet Kimliğiyle
Meselenin Psikolojik Boyutu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.514
214 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm
215 Arslan, a.g.m., s.135 ; ABD Başkanının Temsilciler Meclisine yazdığı mektubun ve “ ABD
Ermeni Soykırımını Anma ve Eğitim Yasa Tasarısı” nın metni için Bknz.: Ermeni Sorunu , Ankara
Barosu , .20, s.105
216 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm
191
- İngiltere
Ermenistan’daki İngiliz Büyükelçisi Timothy Jones’un İngiltere’nin
Dünya Gıda Yardım Programı çerçevesinde Ermenistan’a yaptığı yardımlar
hakkında Vanadzor şehrinde yaptığı bir konuşmada sözde soykırımına da
değinerek “1915-1923 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu tarafından yapılmış
olan Ermeni soykırımı ülkemizde tanınmaktadır. Bunu tarihin korkunç olayları
arasında görüyoruz.” dediği Ermeni basınında yer almıştır. Bu haber İki gün
sonra, 20 Temmuz 2001 tarihinde, Erivan’daki İngiltere Büyükelçiliği
tarafından bir bildiri yayınlanarak Büyükelçinin hiçbir şekilde soykırım
sözcüğünü kullanmadığı belirtilerek yalanlanmıştır217.
Bu haberler üzerine Ankara’daki İngiltere Büyükelçiliği 23 Temmuz
2001 tarihinde bir basın bildirisi yayınlayarak İngiliz Hükümetinin 1915-1916
yıllarında meydana gelen olaylar hakkındaki tutumunda herhangi bir
değişiklik olmadığını, Timothy Jones’un “1915-1923 yıllarında Osmanlı
İmparatorluğundaki Ermeni Toplumu’nun başına gelenler ülkemizde
tanınmaktadır. Biz bunları korkunç tarihi olaylar arasında görüyoruz.” dediği
belirtilmiştir. Aynı bildiride söz konusu olayların, 1948 BM Soykırım
Sözleşmesine göre belirli bir anlamı olan soykırımı olarak
nitelendirilemeyeceğini delillerin gösterdiği ifade edildikten sonra, geçen
Şubat 2001 de İngiliz Bakan Baroness Scotland’ın bu hususu bir soruya
cevaben Lordlar Kamerasında söylediği ve ayrıca soykırım hakkındaki BM
Sözleşmesinin geriye işlemediğini ve 1915-1916 olaylarının tarihçiler
arasında hala tartışılmakta olduğunu da belirttiğini vurgulanmıştır218.
Bu olay, Büyükelçi Timothy Jones’un soykırım sözcüğünü kullanıp
kullanmamasının ötesinde özel bir öneme sahiptir. İlk kez bir batılı hükümet
1915 olaylarının BM Soykırım Sözleşmesine göre değerlendirmekte ve bu
olayların Sözleşmedeki tanıma uymadığını ifade etmektedir219. Yine 27
Ocak 2001 de yapılan Yahudi Soykırımını anma etkinlikleri kapsamında
217 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm
218 Samir Salha , Armenia, Armenians, Armenian Diaspora and Turkey, Curren capacities, aims,
options and future prospcts (199-2001) November 2001, s.76 ( Yayınlanmamış Profesörlük Taktim
çalışması, Kocaeli Üniversitesi )
219 Sahla, a.g.e., s.76 ; Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm
192
Ermeni Soykırım iddiaları konusunda, Lordlar Kamarası üyesi Barones Cox
tarafından soru yöneltilmesi üzerine , İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Lord
Bossam, “ bu günde anılan soykırımların 1939 yılında başladığına” işaret
etmiştir220.
- Rusya
Rus Duma’sı 15 Nisan 1995 tarihinde sözde Ermeni soykırımını
tanıyan bir karar kabul etmiştir221. Buna karşın Duma aynı konudaki Liberal
Demokratik Parti (Jirinovski’nin partisi) mensuplarından Aleksey
Mitrofanov’un Ermeni soykırımının görüşülmesi hakkındaki önerisini 14 Şubat
2001 tarihinde ret etmiş ancak 1995 tarihli karar yürürlükte kalmıştır. Rus
hükümeti ise bu konuda bir tutum almamıştır222.
Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Viladimir Putin Ermenistan’a
yaptığı ziyaret sırasında, 15 Eylül 2001 tarihinde, Erivan’daki “soykırım”
anıtına da giderek ziyaretçi defterine şunları yazmıştır: “Rusya her zaman
Ermeni halkının acı ve trajedilerine karşı duyarlı olmuştur. Soykırım
kurbanlarının anısı önünde saygıyla eğiliriz.” Putin, Erivan Üniversitesi’ni
ziyareti sırasında da bir soruya verdiği cevapta 1915 olaylarını soykırım
olarak tanımlamıştır223.
Rus Duma’sının 1995 yılında aldığı karar bir tavsiye niteliğinde
olduğundan önemi sınırlıydı. Ancak devlet başkanının bu konuda açıkça
tutum alması durumu değiştirmekte ve Rusya’yı soykırımını tanıyan devletler
arasına sokmaktadır. Buna mukabil, Fransızların yaptığı gibi, Putin’de sözde
Ermeni soykırımı ile günümüz Türkiye’si arasında (şimdilik) bir bağ
kurmamakla, Türkiye Rusya ilişkilerinin zarar görmemesini sağlamaya
çalışmıştır224.
220 Ermeni Sorunu, Ankara Barosu , s.96
221 Tacar, “…Konuşma Notları” ; Kantarcı, a.g.m., s.514
222 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm
223 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm
224 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm
193
- Fransa
Koçeryan’ın 19 Nisan 1998 tarihinde Ermenistan Başkanı
seçilmesinden sonra sözde soykırımın tanınmasını Ermenistan’ın dış
politika öncelikleri arasına alması ve bu konuda Diaspora ile yakın bir
işbirliğine girmesi ilk önce Fransa’da sonuca ulaştı. Türkiye’nin şiddetli
itirazlarına karşın, çoğunluğu Sosyalist Partisi üyelerinden oluşan küçük bir
gurubun girişimiyle Fransız Meclisi, 29 Mayıs 1998 tarihinde, Fransa’nın
soykırımını tanıdığını ifade eden bir kanunu kabul etti. Taslak 577 sandalyeli
Mecliste ancak 29 oy toplayabilmişti225.
Türkiye’nin sert tepkileri Senatonun tasarıyı hemen ele almasını
engelledi. Esasen Senato Başkanı René Monory Senatoda çoğunluğun
tasarının aleyhinde bulunduğunu, Hükümetin ısrarlı olmaması halinde
tasarının Senatodan geçmesinin çok zor olduğunu söylüyordu. Fransız
Hükümeti ise tasarının Senato gündemine alınmasını talep etmedi.
Tasarının Senato üyeleri tarafından gündeme alınması için biri 1999
Mart’ında diğeri 2000 Şubat’ında yapılan girişimler yeterli oyu sağlayamadı.
Durumun böyle devam etmesi ve zaman içinde tasarının geçersiz (caduc)
hale gelmesi bekleniyordu226.
2001 Mart ayında yapılacak olan seçimlerinin yaklaşması ve bu
seçimlerin çok çekişmeli geçeceğinin anlaşılması durumu değiştirdi ve sağ
partilere mensup bazı senatörlerin tasarıya daha sıcak bakmalarını sağladı.
Ayrıca hem hükümetin hem de Cumhurbaşkanının tasarının kanunlaşmasını
önlemek için etkili bir gayret içinde olmayacaklarına dair işaretler vardı. Bu
hava içinde tasarı “ivedi görüşme” talebiyle gündeme alındı. Hükümet
sözcüsü tasarının aleyhinde olmakla beraber reddedilmesi için ısrarlı da
davranmadı ve dört saat süren bir toplantı sonucunda tasarı 8 Kasım 2000
tarihinde sabaha doğru 40’a karşı 164 oyla kabul edildi227.
225 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm
226 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm ; Kantarcı , a.g.m., s.514
227 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm ; Arslan, a.g.m., s.137
194
Senatoda kabul edilen metin Millet Meclisi’nde 29 Mayıs 1998
tarihinde onaylanan metnin aynı olmakla beraber, kabul ediliş usulleri
arasındaki fark nedeniyle bu metnin Millet Meclisi’ne gönderilerek tekrar oya
sunulması gerekiyordu. Fransız Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu, Paris’te
bulunan bir Türk Parlamento Heyetinin gayretlerine rağmen 10 Ocak 2001
tarihinde tasarıyı kabul etti. Meclis Genel Kurulu da 18 Ocak günü tasarıyı
onayladı. Oturumda 577 sandalyeli Millet Meclisin’den sadece 52 kişi vardı.
Onlar da tasarıya oy verdiler. Anlaşılan oturuma sadece tasarıya taraf olan
milletvekilleri gelmişti. Böylece sözde Ermeni soykırımını tanıyan kanun
Meclis üyelerinin yüzde 9’u gibi çok küçük bir azınlığının oylarıyla kabul
oldu228.
Fransız Meclisi 18 Ocak 2001 tarihinde “ Fransa 1915 Ermeni
soykırımını açıkça tanır” cümlesinden ibaret bir kanun kabul etti. Kanun 30
Ocak tarihinde Cumhurbaşkanı Chirac tarafından onaylanarak yürürlüğe
girdi229. Böylelikle Fransa Parlamentosu Cezayir olayları gibi kendi
memleketinde işlenen suçlar hakkında bir karara varmaktan kaçınırken başka
bir ülkede ve çok daha eski bir tarihte vuku bulmuş olayları soykırımı olarak
nitelendirmek çelişkisine düştü.
- Ermenistan
Ermenistan Parlamentosu’ndaki gruplardan olan “Tarım-Endüstri Halk
Birliği”nin sunduğu bir kanun tasarısı ile , 1915-1923 yıllarında Osmanlı
Türkiye’sindeki Ermeni soykırımı” kurbanlarının hatıralarının korunmasının
hukuki güvence” altına alınması istedi. Tasarı, sözde soykırımı inkar
edenlere, haklı görenlere veya doğruluğumu tartışanlara ceza uygulanmasını
öngörmektedir.Ermenistan’da sözde soykırımını inkar etmeye cesaret eden
228 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm ; Esat Arslan , “ Fransa Ulusal Meclisinde
Ermeni Soykırım Yasasının Kabul Edilmesinden Sonraki Gelişmeler”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37,
Ocak-Şubat 2001, s.137 ; Kanunun kabulü sırasında Mecliste yapılan konuşma metinleri için Bknz.:
Gürbüz Evren , “Fransız Ulusal Meclisinde Ermeni Soykırım İddiaları ve Çözüm Önerileri”,
Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.171
229 Kanunun Onaylanmaması için dönemin Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un Fransız Cumhurbaşkanı
Jacques Chırac’a yazdığı mektup ve Fransa Cumhurbaşkanının cevabı için Bknz.: Yeni Türkiye , y.7 ,
sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.107
195
kimse bulunmadığına göre böyle bir kanuna neden gereksinme duyulduğu
sorusu akla gelmektedir. Tasarı, soykırımın doğruluğunu tartışmayı dahi
yasaklamaktadır. Sadece sözde soykırımı kabul etmeyenleri değil, Türkiye
ile normal ilişkiler sürdürmek için çalışanları dahi cezalandırmak isteyecek
derecede aşırı bir nitelik taşımaktadır. Ermeni Hükümeti bu konuda bir görüş
bildirmemiş olup tasarının yasalaşıp yasalaşmayacağı henüz belli değildir230.
Ermenistan’ın 25 Ağustos 1990 tarihli bağımsızlık bildirgesinin 11.
maddesinde şu ibareler bulunmaktadır: “Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı
Türkiyesi’nde ve Batı Ermenistan’da (Doğu Anadolu) uygulanan 1915
Soykırımının uluslararası alanda tanıtılmasını bir görev sayar”.
Ermenistan Anayasası’nın 13. maddesinin ikinci paragrafında, devlet
armasında Ağrı Dağı’nın da bulunduğu bilinmektedir. Ayrıca Sovyetler
Birliği’nin halefi olarak Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırı belirleyen
Gümrü ve Kars anlaşmalarının da yürürlükte olmadığını savunmaktadır231.
- Avrupa Parlamentosu
Avrupa Parlamentosunun sözde Ermeni soykırımı ile ilgili ilk kararı 18
Temmuz 1987 tarihini taşır232. Kararın içeriğine iki önemli husus vardır.
Bunlardan birincisi Parlamentonun 1915-1917 olaylarını bir soykırım olarak
kabul etmesidir. İkincisi ise Türkiye’nin soykırımı tanımamayı sürdürmesi
halinde bunun Avrupa Birliğine alınmasına engel oluşturacağının
belirtilmesidir. Bunun yanında kararda günümüz Türkiye’sinin sözkonusu
olaylardan sorumlu tutulamayacağı ve Türkiye’nin soykırımı
230 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem5. htm
231 Haluk Selvi , “Türkiye Ermenistan İlişkilerinin Geleceği”, www.stradigma.com/turkce/
ozel/makale_03.html
232 Tacar, “…Konuşma Notları” ; Kantarcı, a,g,m., s.515 ; Pulat Tacar makalesinde , Avrupa
parlamentosunda 1987 yılında alınan kararda usulsüzlük yapıldığına ilişkin şöyle demektedir :
“Öte yandan, üç yıl boyunca (1984-1987) izlediğim Avrupa Parlamentosunda Ermeni raporu
konusunda yaptığım yüzlerce görüşme, siyasette insaf, adalet ya da haklılık kavramlarının
bulunmayacağı kanımı pekiştirdi. Ermeniler tarafından yazılarak Avrupa Parlamenteri raportörün
eline tutuşturulan raporun orada ele alınışında hukuk kuralları açıkça çiğnendi. Anılan rapor
Parlamentonun Siyasal Komitesi tarafından Lahey’de yapılan toplantıda reddedilmesine ve İçtüzüğe
göre Parlamento gündemine alınmasına olanak bulunmamasına rağmen gündemden düşürülmedi; bu
konunun mücadelesini veren güçler, tüm kuralları çiğneyerek reddedilmiş raporu hiç bir şey
olmamışçasına gündeme getirip Parlamenterlerin yaklaşık % 15’inin katıldığı bir oturumda kabul
ettirdiler. Bu örnek te sorunun tamamen siyasal olduğu ve politikacıların “tarihi gerçekleri” ya da
karşı tarafın görüşlerini dinlemek, öğrenmek ve bilmek istemediklerini kanıtlıyor.”
196
tanımasının siyasi, hukuki ve maddi talepler doğurmayacağı ve ayrıca
Ermeni terörizminin kınandığı hususları da yer almıştır233.
Türkiye’nin adaylığın 1999 yılı Helsinki zirvesinde kabul edilmesiyle
beraber “soykırım” konusunun Avrupa Birliği içinde işlenebilmesi olasılığı
tekrar belirmiş ve nitekim Avrupa Parlamentosu Türkiye’nin ilerleme raporu
hakkında 15 Kasım 2000 tarihinde kabul ettiği bir karara, uzun
tartışmalardan sonra ve az sayılabilecek bir oy farkıyla, Ermeni “soykırımı” ve
Ermenistan ile ilişkiler hakkında iki madde konmuştur. Bu maddelerde : “(10.)
Türk toplumunun önemli bir kesimini oluşturan Ermeni azınlığına yeni bir
destek vermesi ve özellikle modern Türk devletinin kurulmasından önce bu
azınlığın acısını çektiği soykırımının açıkça tanınması için Türk Hükümetine
ve Türkiye Büyük Millet Meclisine çağrıda bulunur.” , “(21.) Bu bağlamda
(Türkiye’nin Kafkas ülkeleriyle ilişkilerini iyileştirmek bağlamı), özelikle iki ülke
arasında normal diplomatik ve ticari ilişkilerin tekrar kurulması ve mevcut
ambargonun kaldırılmasına yönelik olmak üzere Ermenistan ile bir diyalog
başlatması için Türk Hükümetine çağrıda bulunur.” denilmekte idi. 1987 yılı
kararının aksine, bu kararda Türkiye’nin soykırımı tanımamasının Avrupa
Birliğine girmesini engelliyebileceğine dair bir ifade bulunmamaktadır. Ayrıca
bu karar 1987 yılı kararına atıfta da bulunmamıştır234.
2001 yılı ilerleme raporu hakkında hazırlanan karar tasarısında
Ermeni sorunu ve Ermenistan hakkında birer madde olduğu görülmüştür. Bu
maddelerde ; “(31.) Türkiye’den ve Ermenistan’dan bir grup eski diplomat ve
bilim adamı tarafından, geçmiş hakkında ortak bir anlayışa varılmak amacıyla
ortaya atılan sivil girişimi destekler; bu girişimin diğerleriyle birlikte, ilgili iki
toplum ve devlet arasındaki ilişkilerin normalleşmesi sonucu vereceğine
inanır; “, “(32.) Bu bağlamda, Kafkas bölgesinin tamamında istikrara uygun
bir hava yaratılması için gerekli önlemleri ivedi olarak almasının Türkiye’den
ister; Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki diyalogun tekrar tesisi için daha
aktif bir rol üstlenmesini Türkiye’den talep eder ve Ermenistan’a uygulanan
233 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem3. htm
234 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem3. htm ; Kantarcı, a.g.m., s.515 ; Ermeni Sorunu ,
Ankara Barosu , s.94
197
ambargonun kaldırılmasının bölgenin barış koşullarına kavuşması için ilk
somut adım olabileceğini düşünür” denilmiştir235.
Görüldüğü üzere bu maddelerde soykırımdan bahis yoktur.
Parlamento’nun bu konuda evvelce aldığı ve yukarıda değinilen kararlara atıf
da yoktur. Bu şekliyle Avrupa Parlamentosu, 1987’de soykırımını tanımak ve
Türkiye’ye tanıtmak gibi bir tutumdan Soykırım iddialarını dikkate almayan
bir tutuma doğru gerilemiştir236.
2002 yılında görüşülen Avrupa Parlamentosunun Güney Kafkasya
Raporunuda Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren kısım aynen şöyledir:
“Türkiye’den, Avrupa’ya katılmak amacı ile uyum halinde olarak,
Ermenistan’a uyguladığı ablukaya sona erdirmeye yönelik uygun önlemleri
almasını ister; bu konuda 1915 Ermeni soykırımını bir gerçek olarak tanıyan
18 Temmuz 1987 tarihli kararındaki tutumumu teyit eder ve Türkiye’den de
aynını yapmasını (yani Ermeni “soykırımını” tanımasını) talep eder237.
Avrupa Parlamentosu Türkiye’nin tam üyelik için başvurusunu
yaptıktan sonra 14 Haziran 1987 tarihinde aldığı bir kararda sözde
soykırımını tanımıştı. Türkiye’nin adaylığının kabul edilmesinden sonra kabul
edilen 15 Kasım 2000 tarihli ilk ilerleme raporunda “soykırım” konusu yer
almıştı. Yaklaşık bir yıl sonra , 25 Ekim 2001 tarihli ikinci ilerleme raporunda
ise “soykırıma” değinilmemişti. Bu son karardan yaklaşık dört ay sonra
“soykırımı” tanıyan yeni bir karar alınmaktadır. Bu çelişkili durum aslında
Avrupa Parlamentosunun sözde Ermeni soykırımı hakkında kesin bir kanaate
sahip olmadığını ve kararların daha ziyade raportörlerin kişiliğine ve
Parlamentodaki çeşitli siyasi gruplar arasındaki güç dengesine göre
şekillendiğini düşündürmektedir238.
235 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem3. htm
236 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem3. htm
237 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem4. htm
238 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem4. htm
198
Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesinin 51 parlamenterin imzasıyla
24.4. 1998’de yayımladığı 1915 Ermeni Soykırımının Anılması açıklaması da
mevcuttur239.
- Birleşmiş Milletler
Birleşmiş Milletler’in Azınlıkların Korunması ve Onlara Ayırımcılık
Yapılmasının Önlenmesi Alt Komisyonuna 1985 yılında sunulan ve İngiliz
uyruklu Benjamin Whitaker tarafından hazırlanan bir raporda, soykırımdan
bahsedilirken, Yahudilerden sonra, örnek olarak, Ermeniler de sayılmaktaydı.
Raporun Alt Komisyon’da tartışılması sırasında Türk ve diğer bazı ülkelerin
Ermeni örneğine itiraz etmeleri sonucunda rapor, usul olarak bir üst makam
olan İnsan Hakları Komisyonu’na gönderilmesi gerekirken, bu yapılmamış ve
raporun “not edildiği” bildirilmekle yetinilmiştir. Rapor böylelikle hiç bir işleme
tabi tutulmaz iken bu olay bazı Ermeniler tarafından kamu oyuna Birleşmiş
Milletlerin Ermeni Soykırımını kabul ettiği şeklinde duyurulmuştur. Bu yanlış
bilgi İsveç Parlamentosu Dışişleri Komisyonu’nun 1999/2000 yılı kararında
yer almış ancak daha sonra düzeltilmiştir. Böylelikle Birleşmiş Milletler’in
sözde Ermeni soykırımını tanıdığı iddiasının asılsızlığı bir yabancı
parlamento tarafından ortaya konmuştur240.
- Diğer Ülkeler
Kanada’da yaklaşık 100.000 Ermeni yaşamakta olup bunların üçte
ikisi Montreal’de yerleşiktir. Sözde Ermeni soykırımının tanınması için
Kanada’daki faaliyetler şu ana kadar Federal düzeyde bir sonuç vermemiştir.
Kanada Parlamentosu bu konuda 23 Nisan 1996’da kabul ettiği bir kararda
“soykırımı” değil “trajik olaylar” deyimini kullanmıştır. Buna karşın Ontario ve
Québec eyalet parlamentoları 1980 yılında sözde Ermeni soykırımını kabul
eden kararlar almışlardır241.
239 Tacar, “…Konuşma Notları”
240 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem5. htm ; Tacar, “…Konuşma Notları”
241 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …lutem2. htm ; Tacar, “…Konuşma Notları” ; Kantarcı,
a.g.m., s.515
199
2001 Nisan ayında, Ermeni asıllı Kanada milletvekili Serkis
Asaduryan’ın Avam Kamarasına, Senatör Shirley Maheu’nün de Senatoya
sundukları taslaklar kabul edilmemiş, Kanada Parlamentosunda 3 Mayıs
2001 tarihinde Serkis Asaduryan’ın bu konudaki bir sorusuna cevap veren
Dışişleri Bakanı John Manley “soykırım” yerine “korkunç bir felaket “ değimini
kullanmış ve ayrıca Türk ve Ermeni hükümetlerini anlaşmaları için teşvik
etmiştir. Serkis Asaduryan 1 Haziran 2001 tarihinde Parlamentoya sözde
Ermeni soykırımının tanınmasını öngören bir karar tasarısı daha sunmuştur.
Parlamentonun usul kuralları gereğince ya bu tasarının oya konmasını ya
da, hiç itiraz olmaması halinde, oya başvurmadan mutabakat ile kabul
edilmesi şıklarından birini seçmek hakkına sahip bulunan Asaduryan ikinci
şıkkı tercih etmiş ve bir üyenin itiraz etmesi üzerine tasarı reddedilmiştir242.
Polonya Cumhurbaşkanı Alexander Kvashnewski Ermenistan’ı
resmen ziyareti sırasında, 15 Kasım 2001 tarihinde “soykırım” anıtını ziyaret
ettikten sonra deftere şunları yazmıştır: “Ermeni soykırımının acısını gayet
derin olarak hissediyoruz. Nerede olursa olsun insana ve millete karşı
yapılmış bu tür trajedilerin, cinayetlerin ve barbarlığın tekrarlanmasına izin
vermeyeceğinize eminim”243 .
Polonya Cumhurbaşkanı aynı gün Erivan Üniversitesinde öğrenci ve
okutmanlarla görüşmesi sırasında “soykırımı” anıtına yaptığı ziyaretin resmi
ziyaretinin en önemli kısmını teşkil ettiğini, bugün esas sorunun Türk- Ermeni
ilişkilerinin geliştirilmesi olduğunu söylemiştir. Kwasniewski Polonya
Parlamentosunun Ermeni soykırımını tanıması hakkında bir kanun kabul
edeceğine dair garanti veremeyeceğini de belirterek “gerçeklerle yüzleşmek
zamanıdır ve Türk dostlarımı gerçeği söylemeye çağırıyorum. Soykırım
sorununun tarihi bir problem olarak derhal çözülmesi gerektiğine inanıyorum.”
demiştir244.
242 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm
243 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem3. htm
244 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem3. htm
200
İsviçre Parlamentosu’nun sözde Ermeni soykırımının tanınması için
bir çok girişim yapılmış ancak bunlar bir sonuç vermemiştir. 13 Mart 2001
tarihinde yapılan girişim de 73’e karşı 70 gibi az bir fark ile reddedilmiştir.
Ermeni soykırımını tanıma yönünde son girişim Cenevre milletvekili Jean-
Claude Vaudroz tarafından, parlamentoya 20 Mart 2002 tarihinde karar
tasarısı sunulmasıdır. Tasarıda ; “İsviçre Milli Konseyi (parlamentosu) 1915
Ermeni soykırımını tanır. Hükümetten bu tanımayı not etmesini ve mutat
diplomatik yollarla iletmesini ister” denilmektedir245.
Bu konudaki önerge parlamentonun 201 üyesinden 115’i tarafından
imzalanmıştır. Bunda, metnin İsviçre Hükümetini bağlayıcı bir yönü
olmaması, Türkiye veya Türklerden bahsetmemesi ve kınama ifadeleri
içermemesinin başlıca etken olduğu ve böylelikle Türkiye’nin fazla itiraz
etmeyeceğinin düşünüldüğü anlaşılmaktadır. Nitekim önerge sahibi Jean-
Claude Vaudroz, bu kararın günümüz Türkiye’sini hedef almadığı söylemiştir.
Oysa, ismen ifade edilmese de tasarıda Türkiye ve Türklerin kastedildiği
açıktır. Diğer yandan, kabul edildiği taktirde bu kararın Ermeniler tarafından
Türkiye’ye karşı kullanılacağında şüphe bulunmamaktadır246.
İsviçre Hükümeti 15 Mayıs 2002 tarihinde parlamentoya gönderdiği bir
tavsiye yazısında bu konunun tarihçilere bırakılması gereğini bildirmiş ve
kararın kabul edilmesi halinde bunun Türkiye – Ermenistan ilişkilerini olumsuz
etkileyeceğini ifade ederek Parlamentoyu uyarmıştır. Henüz İsviçre
Parlamentosundan bir karar çıkmamıştır247.
Almanya’da yaşayan Ermeniler bazı Almanların da katılmasıyla 2000
yılı Nisan ayında Alman Meclisine bir dilekçe vererek Federal Almanya
Cumhuriyetinin sözde Ermeni soykırımını resmen tanımasını talep
etmişlerdir. Bu dilekçe Alman Meclisi tarafından işleme konularak Alman
Dışişleri Bakanlığı’ndan görüş istenmiş, bu görüşün alınmasından sonra
Dilekçe Komisyonu Eylül 2001 ayı içinde toplanarak bu konunun
245 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm
246 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm
247 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm
201
parlamentonun işi olmadığını ve Türkiye’nin duyarlılığının da dikkate alınması
gerektiğini belirten ve Türk-Ermeni sivil toplum örgütleri arasında temasların
başlamış olduğuna dikkatleri çeken bir karar kabul ederek konuyu
kapatmıştır. Alman Meclisi bu hususta yapılan başvuruyu daha dilekçe
safhasında reddetmek ve ayrıca konunun parlamentonun işi olmadığını
belirtmekle, başta Fransa olmak üzere, İtalya, Belçika ve Yunanistan gibi
Avrupa Birliği üyesi bazı ülkelerin parlamentolarından ve bizzat bu birliğin
parlamentosundan tamamen ayrı bir tutum almıştır248.
Ermeni Noyan Tapan ( Nuhun Gemisi) Ajansının, Slovakya
Cumhurbaşkanlığı kaleminden alınan bir mektuba dayanarak verdiği “
Slovakya soykırımı değil, katliamları tanıyor” başlıklı bir habere göre
Slovakya’nın geçmiş olayların değerlendirmesini desteklediği, Birinci Dünya
Savaşı sırasında Küçük Asya’nın doğu bölgelerindeki Ermenilerin, Rusya’ya
sempati duydukları gerekçesiyle, Türkler tarafından Suriye çöllerine
sürüldüğü ve bu dönemde 1 ila 1.5 milyon Ermeni’nin öldüğü, ancak bu
olayları tanımlama görevinin tarihçilere ait olduğu bildirilmiştir. Görüldüğü
üzere Slovaklar 1 ilâ 1.5 milyon Ermeni’nin öldüğü varsayımını kabul etmekte
ancak bu olayları soykırım olarak tanımlamamaktadırlar249.
İsveç Parlamentosu Dışişleri Komisyonu her yıl dış politika ve insan
hakları konularında bir rapor hazırlamakta ve bu rapor görüşüldükten sonra
Parlamentonun görüşü olarak hükümete bildirilmektedir. 20-21 Mart 2002
tarihlerinde parlamentoda görüşülerek kabul edilen raporda, Dışişleri
Komisyonunun, Asuri-Süryani ve Keldani “soykırımının” tarihi bir gerçek
olarak tanınmasını ve Türkiye’nin Ermeni “soykırımı”nı kabul etmesini isteyen
önergeleri ele aldığı ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde meydana gelen
olayların bir soykırım olduğunu ifade eden resmi bir İsveç görüşünün
bulunmadığı belirtilmiştir. Ayrıca, soykırımının 1948 Birleşmiş Milletler
Soykırım Sözleşmesinde tarif edildiği ifade olunmuş ve daha sonra da,
Komisyonunun görüşüne göre, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, 1948
248 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem3. htm
249 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm
202
tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi yürürlükte olsaydı, Ermeniler
ile Asuri/Süryani ve Keldanilere yapılanların, muhtemelen, bir soykırım
olarak görüleceği ifade edilmiştir250.
Dışişleri Komisyonu raporunda, 1999-2000 yıllarına ait Komisyon
raporunda, Osmanlı İmparatorluğunun Ermeni halkına soykırım yaptığına
dair Birleşmiş Milletlerin 1985 tarihli bir kararına atıfta bulunulduğu, ancak ne
1985 yılında ve ne de diğer bir talihte Ermenilerin durumunu ele alan
herhangi bir Birleşmiş Milletler kararının bulunmadığının anlaşıldığı, Asuri-
Süryani ve Keldaniler için de durumun aynı olduğu ifade olunmuştur.
Dışişleri Komisyonunun parlamento tarafından kabul edilen raporunda
şu hususlar önem taşımaktadır:
Ermeni militanlarının İsveç’in Ermeni ”soykırımını” kabul ettiği
iddialarının aksine raporda , bu konuda resmi bir İsveç görüşü bulunmadığını
açıkça ifade edilmiştir. Buna karşın, Osmanlı döneminde 1948 Sözleşmesi
yürürlükte olsaydı, olayların, “muhtemelen”, soykırım olarak görüleceğine dair
sözlerle ise, 1948 Sözleşmesi’nin geçmişe dönük olarak işlemeyeceğini teyit
etmenin yanında, soykırım olup olmadığını bir olasılığa bağlıyarak taraf
tutmayan bir tutum benimsenmiştir251.
İsrail, 2002 yılı içerisinde Ermenistan’ın protesto notasına verdiği bir
cevapta “İsrail Ermenilerin trajedisini takrir etmektedir, fakat bu olaylar bir
soykırım ile kıyaslanamaz, ancak bu sözkonusu trajedinin büyüklüğünü
azaltmaz.” denilmiştir. Kısaca İsrail, Ermeni tehcirinin soykırım olmadığı
konusundaki, 2001 yılında İsrail Dışişleri Bakanı Simon Perez tarafından
Türkiye’yi ziyareti sırasında ifade edilen resmi görüşü bu vesileyle tekrar
ifade etmiştir. İsrail’in resmi tutumu bu olmakla beraber, bazı Yahudi bilim
adamlarının farklı bir görüşü olduğu görülmektedir. Resmi makamlar gibi
250 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem5. htm
251 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem5. htm
203
Holosotun “tekliğine” inananlar yanında başka holokostlar olduğunu ileri
sürenler ve 1915 tehcirini de soykırım olarak kabul edenler bulunmaktadır252.
Arjantin Parlamentosu 1985’te, Hükümeti, Birleşmiş Milletler
Kuruluşlarında Ermeni savlarını desteklemeye davet eden bir karar almıştır.
Arjantin Senatosu, 1993’te aldığı bir kararla soykırımını insanlık suçu ilan
etmiştir. Arjantin Kongresi , 21.9.1995 tarihli, bir yasa ile , 24 Nisan’ı, insanın
insana karşı ayrımcılığı ile mücadele ve kınanması günü ilan etmiştir. Bu
yasa henüz taslak halindeyken Türkiye’nin girişimi sonucunda, bu tarih 10
Aralık olarak değiştirildi ve Ermeniler’e yapılan referans metinden
çıkarılmıştır. Arjantin Senatosu, 22.4.1998 tarihinde Ermeni soykırımı ile ilgili
bir deklarasyon yayınlamıştır253.
Uruguay Parlamentosu, 20.4.1965’te kabul ettiği bir kararla , 24
Nisan’ı Ermeni Şehitlerini Anma Günü olarak kabul etmiştir254.
Yunanistan Parlamentosu 25.4.1996 tarihli bir yasa ile, 24 Nisan’ı
Ermeni Soykırımını anma günü olarak kabul etmiştir255.
Lübnan Parlamentosu, 3.4.1997 ve 11.5.2000 tarihli kararları ile
Ermeni Soykırımının tanınması ve kınanması yönünde tavsiye kararları
almıştır256.
252 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem5. htm ; Bu kişilerden bir kısmı geçen yıl Ağustos
ayında bir bildiri yayınlayarak görüşlerini şu şekilde dile getirmişlerdir: “Biz, aşağıda imzası bulunan
Yahudi soyundan gelen bilim adamları, hahamlar, öğretmenler, cemaat önde gelenleri ve öğrencileriz.
Yahudi olarak Ermeni halkı ile bir çok benzerlikleri paylaşıyoruz. Biz, iki halk da, 20. asırda soykırım
kurbanı olduk ve var olma hakkımızı inkar etmek isteyenlere rağmen hayatta kalabildik.
Ermenistan’ın Hıristiyanlığı kabul edişinin 1700 yılına rastlayan bu 2001 yılında, Yahudi olarak,
Ermeni dostlarımızı ve onların Batı toplum ve kültürüne katkılarını selamlıyoruz.” Bu bildiri 54
tanınmış Yahudi tarafından imzalanmıştır. Bunlar arasında 13 profesör ve 8 haham bulunmaktadır.
Bu arada özellikle iki kişinin faaliyeti dikkati çekmektedir: Kudüs’teki Holokost ve Soykırım
Enstitüsü İcra Direktörü ve Soykırım Ansiklopedisi Editörü İsrael W. Charny ile “Banality of
Indefference: Zionism and the Armenian Genocide” (Sıradanlığın Kayıtsızlığı: Siyonizm ve Ermeni
Soykırımı) başlıklı kitabın yazarı, ABD’deki Ermeni Zoryan Enstitüsü üyesi Yair Auron. Bu iki şahıs
sözde Ermeni soykırımının tanınması için devamlı bir faaliyet içinde olup, son olarak Büyükelçisi
Bayan Rivka Cohen’in yukarıda değindiğimiz sözleri üzerine, İsrail hükümetine birer protesto
mektubu göndermişlerdir.
253 Tacar, “…Konuşma Notları” ; Özdağ, a.g.r., s.270 ; Kantarcı, a.g.m., s.514
254 Tacar, “…Konuşma Notları”
255 Arslan, a.g.m., s.138 ; Tacar, “…Konuşma Notları” ; Kantarcı, a,g,m., s.515
204
Belçika Senatosu, 26.3.1998 tarihinde , “1915 yılında Türkiye’deki
Ermenilere yapılan soykırımı” başlıklı karar almıştır257 .
İtalya Parlamentosu tarafından 17.11.2000 tarihinde Ermeni
soykırımını kabul edilen karar alınmıştır258.
Kıbrıs Rum Yönetimi Parlamentosunda 29.4.1982 tarihinde Ermeni
soykırımını kabul edilen karar alınmıştır259.
- Kararların Siyasi ve Hukuki Sonuçları
- Hukuki Sonuçları
Yukarıda belirtildiği üzere bazı ülkelerin Parlamentoları ile Avrupa
Parlamentosu, Ermeniler’e soykırım uyguladığını belirten kararlar almışlardır.
Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi de kimi üyelerinin önerisi ile o
yönde bir açıklama yayımlamıştır. Konu Birleşmiş Milletler İnsan Hakları
Komisyonunun Alt Komitesinde ele alınmış ancak Komisyon kendisine
Ermeni soykırımı konusunda sunulan bir raporu kabul eylememiş, not
etmekle yetinmiştir. Önümüzdeki dönemde şimdiye kadar soykırımının
tanınması konusunda karar almamış başka ülkeler parlamentolarının da bu
konuda benzer siyasal kararlar almaları beklenmektedir. Bu siyasal kararların
ardında, çok farklı amaçlar bulunduğu kuşkusuzdur260.
Oysa, soykırım suçunun varlığını ya da yokluğunu parlamentolar
ya da tarihçiler saptayamaz; soykırım bir uluslararası suç sayıldığına
göre , suçun işlendiğini tespit edecek makam, uluslararası hukukun
belirlediği yargı organıdır; hangi mahkemenin yetkili olduğu hususu da
Sözleşmede belirtilmiştir. Bu nedenle derneklerin ya da parlamentoların
alacakları soykırım kararlarının hiç bir hukuki sonucu bulunmamaktadır.
256 Tacar, “…Konuşma Notları” ; Kantarcı, a,g,m., s.515
257 Tacar, “…Konuşma Notları” ; Özdağ, a.g.r. , s.271 ; Kantarcı, a,g,m., s.515
258 Tacar, “…Konuşma Notları” ; Kantarcı, a,g,m., s.515
259 Tacar, “…Konuşma Notları” ; Kantarcı, a,g,m., s.514
260 Tacar, “…Konuşma Notları”
205
Yahudilere uygulanan soykırım konusunda çeşitli ülke parlamentolarının
kararlar aldıkları ve o suçun inkarını cezalandırılacak eylem saydıkları bir
gerçek ise de, o Parlamentolar, varlığı bir yargı organı (Nüremberg
Mahkemesi) tarafından karara bağlanmış soykırım suçuna dayanarak söz
konusu kararları almış ve yasaları çıkarmışlardır. Bu nedenle yetkili yargı
tarafından varlığı karara bağlanmamış bir soykırım suçu olmadan, siyasi
organların veya derneklerin aldıkları kararları hukuken yok saymak gerekir261.
Ermeni soykırım iddialarının ulusal parlamentolarda kabulü ile yasa
hükmünü kazanması , uluslararası hukuk mekanizmalarına da etki
edebilecektir. Ermeni diasporasının maddi ve manevi desteği ile Türkiye
Cumhuriyetine karşı dava yolları denenebilecektir. Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinde , Türkiye hakkında Kıbrıslı Rumlar’ın yaptığı gibi yeni bir
dava furyası karşılaşılabilinir. Türkiye’nin şimdiden buna yönelik tedbirler
alması gerekmektedir262.
Fransa’da Ermeni soykırımı olmadığı söylemek suç mudur? Yetkili
yargı organı tarafından karara bağlanmış bir soykırımı suçu var ise, o
soykırımının vuku bulmadığının ileri sürülmesi bazı ülkelerde yasa ile suç
sayılmıştır263. Türk basınında bu kanundan sonra artık Fransa’da Ermenilerin
soykırımına uğramadığını iddia etmenin suç sayılacağına dair yayınlar
yapıldığı görülmektedir. T.B.M.M.’nin 9 Ocak 2001 tarihinde kabul ettiği
önergede yer alan “bu tasarının tespitlerinden farklı sonuçlara varmak
yasanın ihlali olacak ve dolayısıyla bir suç oluşturacaktır.” cümlesi de aynı
endişeyi yansıtmaktadır264.
Ceza hukukunun ana ilkelerine göre kanunla açıkça suç olarak
tanımlanmayan fiiller için ceza verilemez. Ermeni soykırımı hakkındaki
Fransız kanununda soykırımını tanımamanın suç teşkil edeceğine dair bir
kayıt bulunmadığı gibi, herhangi bir cezadan söz edilmemektedir. O nedenle
261 Tacar, “…Konuşma Notları”
262 Turgay Uzun, “Ermeni Sorununa İlişkin Politik Bir Değerlendirme” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37,
Ocak-Şubat 2001, s.287
263 Tacar, “…Konuşma Notları”
264 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm
206
sadece bu kanuna dayanarak, Ermenilerin soykırımına uğramadıklarını ileri
süren kişilerin Fransa’da suçlanması ve cezalandırılması mümkün değildir.
Bunun için ya Fransız Ceza Kanununa bir madde koymak ya da Yahudi
soykırımını inkar edenleri cezalandıran Gaysot kanununa Ermenileri de
dahil etmek gerekmektedir265.
Fransa’nın kabul ettiği yasa , Ermeni soykırımının reddinin bir suç
olduğunu belirten yasa olmamakla birlikte, 1993 yılında bir Fransız
mahkemesinin ünlü yazar Bernard Lewis’i ve onunla yapılan söyleşiyi
yayımlayan Le Monde gazetesini mahkum ettiğini hatırlamak lazımdır. Oysa,
o söyleşide Bernard Lewis, Ermeni kayıpları konusundaki Ermeni
yaklaşımının Türkler tarafından paylaşılmadığını ifade etmiş ve tarihçi olarak
görüşünü son derecede dikkatli bir biçimde dile getirmişti266.
Ermenilerin soykırımına uğramadığının ifade edilmesini yasaklayan
bir hüküm bulunmadığına göre meşhur tarihçi ve oryantalist Bernard Lewis’in
bu konuda nasıl mahkum edildiği sorusu akla gelmektedir. Hatırlanacağı
üzere B. Lewis 13 Aralık 1993 tarihinde Le Monde gazetesine verdiği bir
mülakatta 1915 yılı olaylarını soykırım olarak tanımlamanın bu dönem tarihin
Ermenilerce yorumlanmasının sonucu olduğunu söylemişti. Fransa’daki
Ermeni kuruluşları B. Lewis aleyhine soykırımını inkar ettiği gerekçesiyle
dava açmışlar ve dava 21 Haziran 1995 tarihinde sonuçlanarak B. Lewis
davacılara 1 Frank tazminat ödemeye mahkum olmuştu. Mahkeme
kararında, 1915-1917 olaylarının soykırımı olup olmadığının tayininin
mahkemeye ait olmadığını belirttikten sonra konuya sorumluluk
acısından yaklaşıldığını ve Fransız Medeni kanununun 1382 maddesine
göre bir kusur işleyerek başkasına zarar verenlerin bu zararı tazmin ile
mükellef olduğunu, Lewis’in sözlerinin Ermeni toplumunun duyduğu acıları
canlandırdığı için bir kusur teşkil ettiğini, bu nedenle de tazminatı
gerektirdiğini belirtilmişti267.
265 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm
266 Tacar, “…Konuşma Notları”
267 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm
207
Sözde Ermeni soykırımı hakkında yeni kabul edilen kanun bir ceza
öngörmediğine göre halen Fransa’da Ermenilerin soykırımına uğramadığını
beyan edenlere karşı B. Lewis’e uygulanan Medeni Kanun maddesinden
başka bir hüküm mevcut bulunmamaktadır. Ancak yeni kabul edilen kanun
soykırımını açıkça tanıdığına göre Medeni Kanunu esas alarak açılan
davaların daha çabuk sonuçlanmasına ve muhtemelen tazminat miktarının
arttırılmasına neden olabilecektir268. Bu yasa Fransa’da fikir özgürlüğünü ,
araştırma ve tartışma ortamını da sınırlayacaktır.
Fransa Parlamentosunun kararının ilk hukuki sonucu , Orly katliamı
katillerinden Varujan Garbidyan (veya Garabetyan) adındaki kişinin Fransa
tarafından serbest bırakılması oluşturmuştur. 15 Temmuz 1983 tarihinde
Paris’in Orly havaalanında Türk Hava Yolları Bürosu önünde bir bavul içine
konmuş olan bomba patlayarak civarda bulunan 8 kişinin ölmesine ve 50
kadarının da yaralanmasına neden olmuştu. Bu kişilerden dördü Fransız, ikisi
Türk, biri Amerikalı, biri de, İsveçli idi. Bu olayı işleyen üç Ermeni yakalanarak
yargılanmışlar ve 2 Mart 1985 tarihinde mahkum olmuşlardır. Bunlar
arasında ömür boyu hapis cezasına çarptırılan tek kişi olan Garbidyan 22
Nisan 2001 tarihinde Val du Marne mahkemesince serbest bırakıldıktan
sonra Ermenistan’a gitmiş ve 24 Nisan’da sözde soykırımını anma
törenlerine katılmıştır. Garbidyan’ın neye dayanılarak serbest bırakıldığı
açıklanmamış olmakla beraber, adı geçenin avukatlarının ifadelerine göre
Ermeni “soykırımı”nın Fransa tarafından tanınması bunda başlıca etken
olmuştur. Ermenistan, vatandaşı olmamasına rağmen Garbidyan’ı
topraklarına kabul etmiş, Erivan belediyesi kendisine ev vermiş ve iş
bulmuştur269.
Fransa Parlamentosunun kabul ettiği yasa hukuki alanda yeni açılımlar
da getirmiştir. Tacar’a göre; Fransa bu yasayı çıkarmakla 1948 Soykırım
Sözleşmesine aykırı hareket etmiştir. Bu amaçla önce Fransa Hükümeti
nezdinde girişimde bulunularak bir Sözleşmenin uygulanması ve yorumu
konusunda bir ihtilaf bulunduğunun ortaya çıkarılması, daha sonra da
268 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm ; Tacar, “…Konuşma Notları”
269 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm
208
Sözleşmenin 9.ncu maddesine göre Lahey Adalet Divanına -gerekirse tek
taraflı olarak- başvurulması olasılığı bir seçenek olarak düşünülmelidir270.
Aktan da aynı görüşü paylaşmakla, Fransa aleyhine Uluslararası Adalet
Divanına gidilmesi gerektiği fikrini savunmaktadır271.
Yabancı ülke mahkemeleri, Kendi ülkelerinin kanunlarına dayanarak,
egemen olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yargılama görev ve yetkisine sahip
değillerdir. ABD , Fransa veya başka bir ülkenin yargı mercilerinin, ilgili
taraflarca aksi kabul edilmiş olmadıkça, Türkiye’deki eylemler ve işlemler
konusunda yargı yetkisi de olamaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı
Devleti’ne ilişkin hukuki, siyasi, tarihi ve askeri sorunları, Lozan Barış
Andlaşması’yla kesin olarak tasfiye edilmiştir272. Fransa ve İsviçredeki
Ermeniler tarafında açılan tazminat davalarında da İsviçre ve Fransa
Mahkemeleri , Soykırım olup olmadığın tespitinin görevleri olmadığını , olaya
sorumluluk hukuku açısından yaklaştıklarını kararlarında açıklamışlardır.
- Siyasi Sonuçları
İçinde bulunulan sürecin hukuksal bir süreç olmaktan çok siyasal bir
süreç ve Türkiye’ye karşı oynanmakta olan bir oyun olarak
değerlendirilmesinde yarar vardır. Gerçekten, Türkiye ve Türkler, batı bloku
tarafından politik baskı altına alınarak etkilenmek, denetlenmek, sınanmak,
çevrelenmek ve sınırlanmak istenmektedir273.
Bu tip kararların siyasal veya etik ağırlığı olup olmadığı sorulacak
olursa, bunların uluslararası camiada etkili olduğu tecrübe ile sabittir. Bu
yönde alınan bir karar suçlanan ülke halkını da olumsuz yönde etkiler; hatta
kışkırtarak tepki vermeye zorlar. Ancak, tarihte karşılıklı katliam yapıldığı belli
iken, bunun tek taraflı kırıma dönüştürülerek soykırım yapıldığı savının
dışardan yapılacak baskı ile ataları suçlanan halka kabul ettirilmesi de olası
270 Tacar, “…Konuşma Notları”
271 Gündüz Aktan , “Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri Sempozyumu” ,Ankara 13-14 Nisan
2001 , www.belgenet.com/arsiv/ermeni/sempozyum8.html
272 Çaycı , a.g.m., s.35
273 Çaycı, a.g.m., s.36
209
değildir. Gene de böyle bir kararın varlığı, tarihi suçlanan ülkenin insanını
bazı sorular sormağa ve gerçekleri aramaya sevkedebilir; bu da soykırım
kararını alanlar açısından varılmak istenilen amaçlardan biri olabilir. Ne var ki
bu kararların alınmasında uygulanan yöntem son derecede haksız ve
dengesiz olunca, karar “sorgulamayı teşvik amacına” da ulaşamaz. Bu
çerçevede, Ermeniler konusunda alınan kararlarda, gerek ilgili ülke
Parlamentoları, gerek Avrupa Parlamentosu, gerek bunların tayin edip rapor
yazdırdıkları raportörler Türkiye’nin Ermeni tehciri ile ilgili görüşlerini
almamışlar, böylece Türkiye’ye ortaçağ usulü yargısız infaz yöntemi
uygulanmıştır274.
Fransa’nın sözde soykırımına ilişkin kanunu kabul etmesinden hemen
sonra Koçaryan’ın Fransa’ya resmi bir ziyaret yapması, Paris’te yıllardan
beri yapılması ertelenen soykırım anıtına Paris Belediyesinin izin vermesi ve
Sèvres Kasabasında mahut andlaşmanın imzalandığı binanın bahçesine
kolaylıkla görülecek bir yere sözde soykırım hakkında bir kitabenin dikilmesi,
bu kanunun ilk siyasi sonuçlarıdır275
Fransa’nın tasarıyı kabulünden sonra ,T.B.M.M. Dışişleri Komisyon
Başkanı Kamuran İnan tarafından hazırlanan ve sözde Ermeni soykırımını
kabul eden Fransız Kanununa bir tür yanıt niteliği taşıyan bir yasa teklifi, 21
Şubat 2001 tarihinde anılan Komisyonda kabul edilerek Meclisin ilgili
komisyonlarına gönderildi. “Uluslararası İddia, İtham ve Saptırmalara
Karşı Kanun” başlığını taşıyan sözkonusu tasarının esasını, Türkiye’nin
Ermeni soykırımı iddialarını reddetmesi ve bunda ısrarlı olunmasını
düşmanca bir davranış olarak addetmesi oluşturmaktadır276.
274 Tacar, “…Konuşma Notları”
275 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm
276 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem1. htm ; Tasarının basında yayınlanan metni şöyledir:
“Türkiye, tarihin tespit ve kabul etmediği Ermeni Soykırımı iddialarını reddeder; bunda ısrarlı
olunmasını düşmanca davranış addeder. Türkiye, Fransa ve diğer güçlerin Birinci Dünya Savaşı’nda
Ermenileri kendi saflarında kullanmalarını, isyana sevk ederek insan kaybına yol açmalarını kınar.
Türkiye, ASALA terörüne verilen destek ve himayeyi şiddetle kınar. Türkiye, Yukarı Karabağ ve
Azerbaycan topraklarının işgalini, insanların göçe zorlanmasını kınar, kuvvet kullanarak toprak
genişlemesini reddeder. Türkiye, Bosna Hersek’te 20 binden fazla insanın dinlerinden dolayı,
soykırımına seyirci kalınmasını kınar, Fransa ve diğer Avrupa güçlerinin manevi mesuliyeti
bulunduğunu beyan eder. Bütün insanlığı ilgilendiren tarih, siyasi kararlarla değiştirilemez,
210
“Fransa 1915 Ermeni soykırımını açıkça tanır” şeklinde kısa bir
cümleden oluşan bu kanun, Ermeni militanlarına moral alanda bir tatmin
sağlamıştır. Ancak “soykırım” için kimseyi suçlamaması, Türkiye’den
“Ermeni Soykırımını” tanımasını talep etmemesi ve Fransa’da “Ermeni
Soykırımını” inkar edenlere karşı bir müeyyide öngörmemesi nedeniyle pratik
bir sonuç doğurmamıştır. Buna karşılık Türk-Fransız ilişkileri bozulmuştur
Yabancı Ülke parlamentolarında alınan kararlar hiçbir hukuki analiz
yapılmadan tamamen iç politika ve ya ülke menfaatleri gözetilerek
alınmaktadır.
Fransa Büyükelçisi 4.11.2000 tarihinde Sabah gazetesine verdiği
röportajda , tasarının neden gündeme alındığı sorusuna “Mart’ta mahalli
seçimler var, Ermeni lobisi, özellikle üç bölgede, Marsilya, Lion ve Paris’te
güçlü. Bazı senatörler bu bölgelerdeki kentlerin belediye başkanlığına aday.
Bu nedenle Fransız hükümeti senatörlerin yeniden seçilebilmek için yaptığı
bu girişimi engelleyemiyor. Bu oylamada siyasi parti başkanları grup içinde
bağlayıcı kararlar da alamıyor”277 demiştir. Yine Büyükelçi Helikopter
ihalesinde Fransa’nın elenmesinin Senatörlerin oylarında etkili olduğunu
söylemiştir. Bu da Fransa’nın soykırım yasasını uluslararası hukuk
normlarına göre değil , yerel seçimlerdeki oy kaygısına yönelik olarak kabul
ettiğini ortaya koymaktadır.
ABD ‘de sık sık gündeme gelen tasarı da yine seçim dönemlerinde
Ermeni seçmenlerin oylarına yöneliktir. Tasarının gündeme alınmasında
olduğu gibi , gündemden çıkarılmasında hukuki gerekçeler değil siyasi
gerekçeler göz önüne alınmıştır. Ermeni Soykırım tasarısının geri çekilmesi
kararında Türkiye’nin ileri sürdüğü ve ısrarla savunduğu tarihi belgeler ve
geleceğe yönelik barışçı belgelerden çok ABD nin ulusal çıkarları etkili
olmuştur. Tasarıyı destekleyenlerin sözcüsü tasarıyı geri çekilmesi süresince
Amerikanın ulusal çıkarlarının dikkate alındığını doğrulamıştır. Gelecek seçim
yazılamaz, saptırılamaz. Hüküm tarihindir. Hükümet, yukarıdaki maddelerde belirtilen gerçeklerin
dünya kamuoyunda tartışılması için gerekli tedbirleri alır.” (Zaman, 21.02.2001.)
277 Tehlikeli Uyum, (Özel Röportaj), Sabah 4.11.2000
211
döneminde aynı tasarı benzer ve değişik gerekçelerle yeniden gündeme
gelebilir. Hatta kabul görebilir278.
ABD Kongresinde tasarının görüşmeleri sırasında gerçekçi görüşler ve
eleştiriler de ortaya konulmuştur. Komite üyesi Matt Salmon “önüne gelen
bir tasarı sunsun. Hz. İsa’yı çarmaha gelen Romalılar için de bir tasarı
hazırlayalım” demiş ve yakın müttefik olan Türkiye ile ilişkilerin bozulmaması
gerektiğini hatırlatmıştır. Üye Barbara Lee, “ABD hükümetinin Afrikaların
köle olarak kuzey Amerika da kullandığı için hala özür dilemediğini”
kaydetmiştir. Zenci üye Grogeri Mekks de, kölelik için ABD hükümetinin
özür dilemediğini hatırlattı ve Kızılderelilerin nasıl katledildiğinin hala
okullarda öğretilmediğini söyledi. Mekks; “Onur arıyorsak önce kendimiz
onurlu olalım. Yaptığımız şeyleri başkasından iyi istiyoruz demiştir.
Danburton ; 18 milyon Afrikalının Amerikaya köle olarak getirildiğini
belirtti ve “Bu topraklarda 7 milyon Kızıldereli vardı şimdi 300 bin kaldı.
Bunları neden tasarıda hatırlamıyorsunuz, kınamıyoruz” demiştir279.
Türkiye için tehlikeli olabilecek kararlardan biri , Ermeni soykırımını
tanımanın Avrupa Birliğine girmede şart olarak öne sürülmesidir280. Bu
konuda girişimler de vardır. Türkiye’ye kızgınlık duyan liberal Senatör Alain
Destexh, Avrupa Birliği “AB ” nezdinde yazılı bir girişim yapılarak “ Ermeni
Soykırımı iddialarının Türkiye’nin üyeliği açısından ön şart olarak görülmesini
istemiştir”281.
278 Bozkurt, Güvenç, “Soykırımlar ve Ulusal Çıkarlar”, Cumhuriyet 19.11.2000 ; ABD Başkanının
Temsilciler Meclisine yazdığı mektupta aslında yasada belirtilen olaylara katıldığını ancak bunun
kabul edilmesinin Türkiye ile olan ilişkileri bozabileceğini, bunun ABD’nin ulusal çıkarlarına zarar
verebileceğini, tasarının zamanının uygun olmadığını belirtmiştir. Bknz.: Ermeni Sorunu , Ankara
Barosu , .20, s.105 ; ABD Büyükelçisi Perason “Türkler bu tasarıyı kendilerine karşı atılmış bir adım
olarak görüyorlar. Müttefiklik ilişkilerine sığmadığı düşüncesindeler. Irak’ın kuzeyden denetlendiği
operasyonların uzatılması Aralık da TBMM nin gündemine gelecek. bunu unutmayalım” dedi.
Pearson tasarı geçerse Türk Amerika ilişkilerinin uzun vadeli darbe alacağını kaydetti, Ermeni
Tasarısı Ertelendi, Hürriyet 29.09.2000
279 Ermeni Tasarısı Ertelendi, Hürriyet 29.09.2000
280 Nevzat Yalçıntaş, “Ermeni Meselesinde Son Gelişmeler”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat
2001, s.119
281 Senatörün İntikamı, Milliyet 1.12.2000
212
- ERMENİ SOYKIRIMI İDDİALARININ ÇÖZÜM MERCİİ
- Genel olarak
Ermeni Soykırımı iddialarının siyasi ve hukuki yollarla çözülebilmesi
mümkündür. Siyasi çözüm yolları olarak, diplomasi görüşmeleri, dostça
girişim, arabuluculuk, soruşturma komisyonları, uzlaştırma ve
uyuşmazlıkların uluslararası teşkilatlar önünde çözümü sayılabilir. Hukuki
çözüm yolları olarak, konuyu Uluslararası Adalet Divanına veya Hakemlik
Mahkemesine götürmek mümkündür. Aşağıda bu çözüm yolları ele
alınacaktır.
Günümüzde konunun uzmanı olsun, olmasın birçok kişi Ermeni
sorununun tarihçilere bırakılmasını bu konunun tarihçiler tarafından
çözülmesini beyan ve talep etmektedirler. Türkiye’de en üst düzey kimi
yöneticiler ve parlamento üyelerinin bir bölümü sorunun tarihe ya da
tarihçilere havalesini önermektedirler. Her şeyden önce ‘tarihe havale etmek’
terimi çok soyuttur. TBMM’ne sunulan tasarıları inceleyen Dışişleri ve İçişleri
Komisyonları hazırladıkları rapora ekli kanun teklifinde, Türkiye, tarihin
tespit ve kabul etmediği Ermeni soykırımı iddialarını reddeder’ ifadesini
kullanmışlardır. Burada hangi tarihten söz edildiği kayıtlı olmamakla birlikte
tarih, üzerinde herkesin uzlaştığı bir bütün, yüce bir gerçek olarak ele
alınmıştır. Doğal olarak, burada sözü edilen tarih, Ermeni veya onların tezini
destekleyen tarihçilerin yazdıkları değil, Türk tarihçilerin ve gerekçeli olarak
Ermeni soykırımını reddeden yabancı tarihçilerin yazdığı tarihtir. Oysa, tarih
yazımı sübjektiftir. Hele tarihteki olayları, nedenleri ile birlikte ele alıp
incelediğimizde, varacağımız sonuçlar bakış açımıza bağlı olarak, ayrıca
incelemenin yapıldığı zamana ve inceleme döneminde geçerli olan hukuk
veya ahlak kurallarına göre de farklı olacaktır282.
282 Pulat Y. Tacar, “Ermenilere Soykırım Yapıldığı Savının Hukuksal ve Ahlaki Açılardan
İncelenmesi “, Ermeni Araştırmaları Dergisi, sy.2, Ankara, Haziran-Temmuz-Ağustos 2001, s.104
213
Milliyetçi eğilimleri korumak amacıyla yazılmış yanlı tarih ile olması
gereken tarih arasında çok büyük fark vardır. Tarihi kullanan milliyetçiler çok
farklı emellere sahiptirler. Geçmişteki olayları milli mücadelelerinde birer silah
gibi kullanırlar. Onların amacı davalarını kazanmaktır. Dürüst bir tarihçi bütün
gerçekleri bir araya getirmeye ve bir bütünlük içinde olaylara bakmaya
çalışırken milliyetçi bir tarihçi amacına yönelik olan parçaları seçer diğerlerini
dikkate almaz. Diğer insanlar gibi tarihçilerde politik amaç ve ideolojilere
sahiptir283.
Ermeni sorunu uzun süreden beri milliyetçi çalışmalara konu
olmaktadır. Bu ise tarihsel araştırmanın prensiplerini hiçe sayan tutarsız bir
tarihin oluşmasına sebep olmaktadır. Ermeni sorununa “bırakın tarihçiler
karar versin” şeklindeki yaklaşım aslında; bütün gerçeklere bakan bütün
görüşleri değerlendiren, tarihsel prensiplere başvuran ve mantıklı sonuçlara
ulaşan yani olması gereken tarihsel bir araştırmaya çağrı niteliğindedir284.
Ancak Ermeniler tarihi gerçekleri ortaya çıkarmak yerine, bu işle
uğraşan gerçek tarihçileri susturmak sindirmek yolunu seçmişlerdir.
Amerika’da bir profesörün evi bombalanmış bir çok bilim adamı tehdit
edilmiştir. Kendi kaynaklarını her zaman “gerçek”, diğer kaynakları ise her
zaman şüpheli kabul etmişler ve kendi fikirlerini propaganda faaliyetleri ile
kamu oyuna “gerçek” olarak yansıtmaya çalışmışlar ve bunda
küçümsenemeyecek derecede başarılı olmuşlardır285. Hatta sahte belgeler
düzenlemekten286, uydurma kitaplar287 yazmaktan dahi kaçınmamışlardır.
283 Justin McCarthy, “Bırakın Tarihçiler Karar Versin”, Ermeni Araştırmaları Dergisi, sy.2,
Ankara, Haziran-Temmuz-Ağustos 2001, s.113
284 McCarthy, a.g.m., s.114
285 Birinci Dünya savaşından sonra kurulan Kafkasya Ermenistan Cumhuriyeti’nin
Başbakanlarından Movhannes Kaçaznuni Bükreşte 1923 yılında yayınladığı eserinde ( The
Armenian Revulutionary Federation Has Nothing To Do Any More ) , Taşnak Komitalarının takip
ettikleri politikaların yanlışlığını cesaretle ortaya koymuştur. Bu eser daha sonra Ermeniler
tarafından toplatılarak yok edilmiştir.
286 Talat Paşaya ait olduğu iddia edilen ve sahteliği ispatlanan telgraf
287 Aram Andonyan adlı bir Ermeni’nin yazdığı ”The Memoirs of Naim Bey: Turkish Offıcial
Documents relating to the Deportation and Massacre of Armenians” adlı kitap
214
Bu durumda Ermeni Sorununun çözümünü sadece tarihçilere
bırakmak yeterli bir çözüm olmayacaktır. 85 yıl önce cereyan etmiş olayların
anlaşılabilmesi için tarihi çalışmalar olmazsa olmaz niteliktedir288 . Çünkü
Ermeni sorununun delilleri tarihte saklıdır. Ancak uluslararası hukuk alanında
eğitim ve tecrübesi yoksa tarihçi bu olayların soykırım olup olmadığı
konusunda yargıda bulunamaz. Görülen o ki tarihçiler başta olmak üzere bu
konular üzerinde çalışan sosyolog ve siyaset bilimci gibi akademisyenlerle
düşünürler, önemli sayıda ölümle sonuçlanan olayları soykırım olarak
nitelemek eğilimindeler.289 Oysa soykırım uluslararası bir suç olarak ancak
hukukçular tarafından değerlendirilmesi mümkündür . Ermeni sorunu
sadece tarihçilere bırakılacak kadar tek yönlü bir olay değildir. Olayın
tarihi boyutu yanında , siyasi , psikolojik, sosyolojik, propaganda ve en
önemlisi uluslararası hukuk boyutu vardır. Ermeni sorunu işte tüm bu
yönleriyle ele alınarak çözülebilir.
- Siyasi Çözüm
- Uzlaşma
Uluslararası uyuşmazlıklarda çözüm yolları, yargı dışı çözüm yolları ve
yargısal çözüm yolları olarak ikiye ayrılmaktadır. Yargı dışı çözüm yolları,
diplomasi görüşmeleri, dostça girişim, arabuluculuk, soruşturma
komisyonları, uzlaştırma ve uyuşmazlıkların uluslararası teşkilatlar önünde
çözümü şeklinde ortaya çıkmaktadır290.
Ermeni Soykırımı iddiaları konusunda yukarıda sayılan bu yollarla
bugüne kadar bir sonuç alınamamıştır. Ancak, soykırım iddiaları hususunda
barışçı yollarla çözüm arayışları devam etmekte olup bu konuda en son
girişim, resmi bir sıfatı olmayan Türk-Ermeni Barışma Komisyonunun
çalışmalarıdır.
288 Gündüz Aktan , “Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri Sempozyumu” ,Ankara 13-14 Nisan
2001 , www.belgenet.com/arsiv/ermeni/ sempozyum8.html
289 Schabas, William A., Genocide in İnternational Law, Cambridge University Press, s.7.
290 Edip F.Çelik, Milletlerarası Hukuk, II.Kitap, Filiz Kitap Evi, Mart 1987, s.320
215
Resmi bir sıfat ve görevi olmayan ancak kendi alanlarında isim
yapmış bazı Türk ve Ermeniler291 9 Temmuz 2001 tarihinde Cenevre’de bir
“Türk-Ermeni Barışma Komisyonu” (Turkish-Armenian Reconciliation
Commission), (TARC) kurulmuştur. Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin
üyeliği ile ilgili 15 Kasım 2001 tarihli kararında Barışma Komisyonunun
çalışmalarına büyük önem verdiğini belirtmiştir292.
Komisyon’un görevleri, özet olarak, şu hususları kapsamaktadır
Türkler ve Ermeniler arasında karşılıklı anlayış ve iyi niyeti geliştirmek,
Ermenistan ile Türkiye ilişkilerinin iyileştirilmesini teşvik etmek, Türk ve
Ermeni sivil toplum örgütleri ve Ermeni Diasporasında mevcut barışma
arzusundan yararlanmak ve söz konusu örgütler arasında temas, diyalog ve
işbirliğini desteklemek, bazı faaliyetlere doğrudan girişmek ve diğer
kuruluşların projelerinin gerçekleşmesine yardımcı olmak, hükümetlere
sunulmak üzere bazı tavsiyeler geliştirmek, iş dünyası, turizm, kültür, eğitim,
araştırma, çevre, medya ve güven arttırıcı önlemler alanında resmi olmayan
işbirliğini desteklemek, talep üzerine, tarihi, psikolojik, hukuki ve diğer
alanlardaki bazı projeler için uzman incelemesi sağlamak293.
Komisyonun görevleri arasında dikkati çeken nokta, ne doğrudan ne
de dolaylı olarak “soykırım” konusuna değinilmemesidir. Aynı şekilde
Karabağ sorunundan da bahis yoktur. Tarafların üzerinde anlaşılması zor
olan konuları bir kenara bırakarak diğer konularda işbirliği yapılmasını
öngören bir strateji benimsedikleri anlaşılmaktadır294.
291 Samir Salha , Armenia, Armenians, Armenian Diaspora and Turkey, Curren capacities, aims,
options and future prospcts (199-2001) November 2001, s.39 ( Yayınlanmamış Profesörlük Takdim
çalışması, Kocaeli Üniversitesi ) ; Ömer E. Lütem, “Olaylar ve Yorumlar”
www.eraren.org./tur/makale/ olaylarveyorumlarolutem2. htm ;
Uzlaşma Komisyonunun Türk tarafını , Gürdüz AKTAN, Üstün ERGÜDER, Şadi ERGÜVENÇ,
Özden SANBERK, İtler TÜRKMEN VE Vamik D. VOLKAN ; Ermeni tarfını , Alexander
ARZUMANIAN, David HOVHANISIAN, Van Z. KRIKORIAN VE Andranik MIGRANIAN temsil
etmekteydi.
292Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm
293 Salha, a.g.e., s.40 ; Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm
294 Salha, a.g.e., s.41 ; Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm
216
Komisyon bu faaliyetlerine yönelik ikinci toplantısını 23-25 Eylül’de
İstanbul’da, üçüncü toplantısını 18-21 Kasım’da New York’ta yapmıştır.
Komisyonunu soykırım iddialarına ilişkin en önemli çalışması , soykırım
sözleşmesinin 1915 olaylarına uygulanıp uygulanmayacağının bağımsız bir
kuruluş olan “Geçişte Adalet Uluslararası Merkezi “ (International Center
for Transitional Justice) tarafından incelenmesinin kabul edilmesi
olmuştur295. Ancak, toplantılara Başkanlık eden Amerikalı David L. Phillips’in
bu husustaki sözleri basında “Osmanlı İmparatorluğundaki Ermenilerin 1915
yılında kitle halinde öldürülmelerinin ve sürülmelerinin bir soykırım olup
olmadığının tespit edilmesi” olarak yansıtılmıştır. Komisyonun Türk üyelerinin
bu hususu Geçişte Adalet Uluslararası Merkezine hatırlatması üzerine,
Ermeni üyeler David L. Phillips’e bir yazı göndererek Komisyonun devam
etmeyeceğini bildirmişlerdir. Böylelikle Komisyon’un Ermeni üyeleri sudan bir
bahane ile Komisyon’un çalışmalarına son vermişlerdir296.
Komisyon’un fiilen sona ermesinden sonra Taşnak Partisi bir bildiri
yayınlayarak Türkler ve Ermeniler arasında Türkiye’nin Ermeni “soykırımı”nı
tanımasından sonra diyalog olabileceğini, Türkiye’nin Ermeni “soykırımı”
konusundaki sorumluluğunun Türk-Ermeni ilişkilerinden ayrılamayacağını ve
bu nedenle de Ermeni “soykırımı”nın tanınmasının Ermenistan dış
politikasının ayrılmaz bir parçası olduğunu ve şimdi her zamandan daha fazla
Ermeni “soykırımı”nın tanınması çabalarına devam olunacağını bildirmiştir297.
Ermeniler , resmi veya gayri resmi tüm diyaloglarda Ermeni
soykırımının tartışılamayacağını , Türkiye’nin soykırımı tanımasının tüm
anlaşmazlıklarda ön koşul olduğunu her zaman dile getirmekte ve böylece
uzlaşma zemininden kaçınmaktadırlar298.
295 ICTJ (Geçiş Döneminde Adalet Uluslararası Merkezi) raporunu 9 Şubat günü sunmuştur. Rapor
için Bknz. : www.groong.usc.edu
296 Salha, a.g.e., s.41 ; Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm
297 Salha, a.g.e., s.40 ; Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm
298 Salha, a.g.e., s.42 ; Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm ; Komisyona en büyük tepki
Taşnaklardan gelmiştir. Adı geçen Partinin Bürosu 13 Temmuz 2001 tarihinde Erivan’da yayınladığı
bir bildiride: “..yabancı güçler tarafından emredilen, yetkisiz kişilerin katıldığı ve Ermeni milli
çıkarlarını gözetmeyen her girişimi reddediyoruz.” “….kimse Türkiye tarafından yapılan Ermeni
soykırımının tanınması gerekliliğini engelleyemez ve soykırımının uluslararası alanda tanınması
217
- Birleşmiş Milletler Müdahalesi
Birleşmiş Milletler teşkilatının başlıca amacı, kuruluş ve varlık nedeni,
uluslararası barış ve güvenliği korumaktır. Uluslar arası uyuşmazlıkların
çözümü bu amacın gerçekleştirilmesi için öngörülen araçlardan biridir.
Birleşmiş Milletler uyuşmazlıkların çözümü ile ancak söz konusu
uyuşmazlıkların uluslararası barış ve güvenliğin korunmasını tehdit etmesi
durumunda ilgilenmektedir299.
Birleşmiş Milletler Teşkilatının amalarını sıralayan 1 nci maddenin 1
nci paragrafı “… barışın bozulması sonucu doğabilecek uluslararası nitelikteki
uyuşmazlıkların ya da durumların düzeltilmesini, çözümlenmesini, adalet ve
uluslararası hukuk ilkelerine uygun olarak barış yollarıyla gerçekleştirmekten”
söz etmektedir. Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 4 ncü bölümü,
“uyuşmazlıkların barış yoluyla çözümlenmesi “ başlığını taşımakta ve bu
konuyu düzenlemektedir. Ancak taraflar uluslararası uyuşmazlık konusunda
kendi aralarında 33 ncü maddede belirtilen yollardan birini harekete geçirerek
(görüşme, soruşturma, arabuluculuk, uzlaştırma, hakem ve yargı yolları,
bölge teşkilatları ya da andlaşmaların öngördüğü usullere başvurma ve
başka barışçı yollar), anlaşamamışlar ise; uyuşmazlığın çözümü için konuyu
Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 37 nci maddesi uyarınca konuyu Güvenlik
Konseyi Önüne getirebilirler. Bir uyuşmazlık Güvenlik Konseyine taraflarca
sunulabilir. Uyuşmazlığa Güvenlik Konseyi kendiliğinden resen el koyabilir
(Mad. 33/2, 36, 34). BM Andlaşmasının 35 nci maddesi uyarınca teşkilat
üyelerinden her hangi biri uyuşmazlığa taraf olsun ya da olmasın her hangi
bir uyuşmazlığı uluslararası barış ve güvenliği tehdit edecek bir nitelikte
çabalarını tehlikeye atamaz. Barışma (Türkiye ile), tarihi hakikat kabul edilmeden gerçekleşemez.
Türk-Ermeni diyalogu, taviz verilemeyecek bir gereksinme olan, Türkiye’nin Ermeni soykırımını
tanımasından sonra geçerli olabilir. Türkiye Karabağ sorunu karşısında önyargılı tutumunu koruduğu
ve Ermenistan’ın ablukasına devam ettiği sürece, Ermeni-Türk veya Ermenistan-Türkiye arasında
diyalog kurma girişimleri başarısız olmaya mahkumdur.” “Bu girişim barışma kisvesi altında,
gerçekte, Ermeni talepleri ve Ermenistan’ın milli güvenliği karşısında Türkiye ve yandaşlarının
tutumunu güçlendirmeyi hedeflemektedir.” denilmiştir. Komisyon’un dört Ermeni üyesi bu bildiride
Ermeni soykırımının gerçekliğinin tartışılamayacağını, bu olayın uluslararasında tanındığını,
Komisyonun faaliyetlerinin diğer ülkelerin soykırımını tanıma sürecini engelleyemeyeceğini ifade
etmişler ve soykırımı Türkler tarafından tanınıncaya kadar gerçek bir barışma olmayacağına dair
görüşleri paylaştıklarını belirtmişlerdir.
299 Çelik, a.g.e., s.334
218
gördüğü takdirde yine bu konuyu Güvenlik Konseyi önüne getirebilir. Yine
uyuşmazlık Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından (Mad.10, 11/1) ve
Genel Sekreter tarafından (Mad.99) Güvenlik Konseyi önüne getirilebilir300.
Uyuşmazlığın Birleşmiş Milletler önüne getirilebilmesi için
konunun uluslararası barış ve güvenliğin korunmasının tehdit edici
niteliğinin bulunması gerekmektedir. Halbuki Ermeni Soykırımı iddiaları
hususundaki uyuşmazlık ne uluslararası barışı tehdit etmekte, ne de
uluslararası güvenliğin korunmasını tehdit etmektedir. Bu uyuşmazlık bugün
için 1915-1916 yıllarında Osmanlı Devletinin savaş koşulları içerisinde meşru
müdafaa olarak gördüğü tehcirin, soykırım olarak kabul edilip edilemeyeceği
hususundadır. Bu uyuşmazlık hukuki niteliktedir. Taraflardan biri Ermeni
Soykırımı iddialarını Birleşmiş Milletlere taşısa dahi, Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyinin bu konuyu incelemeyi kabul etmesi bugün için söz
konusu olamaz. Çünkü ortada barış ve güvenliği tehdit eden somut ve ciddi
bir olay söz konusu değildir.
Ancak; Ermenilerin açıklamaktan çekinmedikleri toprak talepleri ciddi
boyutlara ulaştığı takdirde, işte o zaman konu Türkiye ve Ermenistan
arasında barışı tehdit eder niteliğe dönüşür ve bu takdirde Birleşmiş Milletler
Müdahalesi söz konusu olabilir.
Ermeniler, Osmanlı tapularına dayanarak, Birleşmiş Milletler İnsan
Hakları Evrensel Bildirisinin 17 nci maddesi nedeniyle mülkiyet haklarının
ihlal edildikleri gerekçesiyle konuyu Birleşmiş Milletler İnsan Hakları
Komisyonuna başvurmayı deneyebilirler. Ancak; Birleşmiş Milletler
Sözleşmesi 10 Aralık 1948 tarihli olup, 1915-1916 yıllarındaki olaylara
uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır.
300 Çelik, a.g.e., s.335
219
- Uluslararası Hukuk Alanında Öngörülebilecek Çözümler
Ermeni sorununun özünü, 1915 tehcirinin bir soykırım teşkil edip
etmediği oluşturmaktadır. Ermeni yazarlar, tehcirin soykırım olduğunu tarihi
olayları bu yönde yorumlayarak veya bazen, Talat Paşa’ya atfedilen
telgraflarda olduğu gibi, olmamış olaylar uydurarak kanıtlamaya çalışırlar.
Ermenilerin bu çabaları bilimsel bir incelemeden ziyade bir kamuoyu
oluşturma kampanyası niteliği taşımaktadır. Türkiye ise yazarlarıyla, bilim
adamlarıyla ve hatta resmi makamlarıyla bu kampanyaya gerektiği şekilde
karşı koyamadığı için, sonuçta, özellikle batı dünyasında 1915 olaylarının
soykırımı olduğu şeklinde bir kanı yerleşmiştir. Bazı ülke parlamentolarında
soykırım hakkında alınan kararların temelinde bu kanı yatmaktadır.
Emekli Büyükelçi ve yazar Gündüz Aktan, son zamanlarda bazı
yazıları ile televizyonlardaki söyleşilerinde, Batı dünyası soykırım olduğuna
ikna edildiğinden tarihi araştırmalar yaparak yürütmeye çalıştığımız
mücadelenin yeterli olmadığını, zira yenileceğimiz bir cephede savaşmanın
anlamı bulunmadığını, aksine mücadelenin güçlü olduğumuz bir cephede,
yani hukuk alanında, verilmesi gerektiğini belirtmektedir301.
Konu ister Uluslararası Adalet Divanına, ister Hakemlik Mahkemesine
götürülsün, uluslararası bir yargı merciinin incelemesi devam ettiği sürece,
milli parlamentolar dahil, hiçbir makamın sözde soykırım hakkında karar
alması mümkün değildir; alınsa da bunların bir geçerliliği, dolayısıyla bir etkisi
olmayacaktır302.
1915 tehcirinin soykırım olmadığının kanıtlanması yönünde Türkiye’de
şimdiye kadar yeterli ve etkili sayılabilecek çalışmaların, çeşitli nedenlerle
yapılmamış olduğu, bu çalışmalara devam etmek gerekli olmakla beraber,
sonuçlanmalarının yıllar alacağı ve bu arada sözde Ermeni soykırımını
tanıyan ülkelerin sayısının artacağı dikkate alındığında, bu konuda
301 Gündüz Aktan , “Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri Sempozyumu” ,Ankara 13-14 Nisan
2001 , www.belgenet.com/arsiv/ermeni/ sempozyum8.html
302 Lütem, “Olaylar ve Yorumlar” …..lutem2. htm
220
uluslararası yargı yoluna baş vurulması önerisinin, içerebileceği tehlikeleri de
dikkate alarak, ayrıntılı şekilde incelenmesinde yarar olduğu kuşkusuzdur.
- Hakemlik
Hakemlik (ya da tahkim), uluslararası uyuşmazlıkların barışçı yollarla
çözümüne ilişkin 1907 La Haye Sözleşmesinin 37. maddesinde Devletler
arasındaki uyuşmazlıkların, kendilerinin seçecekleri yargıçlar tarafından,
hukuka saygı esasına uygun olarak çözümlenmesi biçiminde
tanımlanmıştır303.
Uluslararası hukuk düzeninde, mahkemelerin yargı yetkisinin hukuksal
dayanağı tarafların istemidir. Hiçbir Devleti, taraf olduğu bir uyuşmazlığı
yargısal bir çözüm yoluna sunmaya zorlayan genel bir uluslararası hukuk
kuralı yoktur. Bir uyuşmazlık bir yargı organı önüne gelmişse, taraf olan
Devletler bunu istedikleri, buna rıza gösterdikleri için gelebilmiştir304.
Uluslararası yargının hukuksal dayanağının tarafların istemleri
(iradeleri) olduğu bizzat bu organların kararlarında da belirtilmiş
bulunmaktadır. Örneğin, Uluslararası Adalet Divanı’nın 1924 tarihli
Mavrommatis olayına ilişkin kararında, Devletlerin, diğer Devletlerle olan
uyuşmazlıklarını, arabuluculuya, hakemliğe yada herhangi bir barışçı çözüm
yoluna, kendi muvafakatları olmaksızın, sunmaya zorlanamayacakları esası
benimsenmiş ve bu husus uluslararası hukukta yerleşmiştir. Aynı şekilde
Uluslararası Adalet Divanı, Bulgaristan, Macaristan ve Romanya ile yapılan
Barış Andlaşmalarının yorumu ile ilgili, 30 Mart 1950 günlü danışma
görüşünde, yargı yetkisi ile danışma görüşü verme yetkisinin hukuksal
dayanaklarının değişik olduğunu belirttikten sonra, bir uyuşmazlığa taraf olan
Devletin rızasının Divanın yargı yetkisinin temeli olduğunu açık ve kesin
olarak söylemiştir. Nihayet Divan, Yunanistan ile Birleşik Krallık arasındaki 19
303 Çelik, a.g.e., s.345
304 Çelik, a.g.e., s.345
221
Mayıs 1953 tarihli Ambatielos kararında bir Devletin rızası bulunmadan
uyuşmazlıklarını tahkime sunmak zorunda olmadığını bir kez daha
tekrarlamıştır305.
1907 La Haye Sözleşmesinin 55 inci maddesine göre, hakemlik
görevi, taraflarca, diledikleri gibi tayin edecekleri tek hakeme, birkaç hakeme
ya da Sözleşme ile kurulmuş olan Daimi Hakem Mahkemesi üyeleri
arasından seçecekleri hakemlere verilebilir. Daimi Hakem Mahkemesi’nin
merkezi La Haye‘dedir ve bu şehirde, mahkemenin kalemi görevlerini yapan
bir Uluslararası Bürosu bulunmaktadır.
Uluslararası Uyuşmazlıkların Barışçı yollarla Çözümüne ilişkin 1907
La Haye Sözleşmesinin, Uluslararası Hakemlik’ i düzenleyen Bölümünün ilk
maddesinde (madde 37/2); Hakemliğe başvurulması, hakem kararına iyi
niyetle uyulmasını gerektirir hükmü yer almaktadır.
Ermeni Soykırımı iddiaları konusundaki uyuşmazlık, taraflarca hakem
mahkemesi önüne getirilebilir. Soykırım konusundaki iddialar hakkında
verilecek karar tarafları bağlayıcı niteliktedir. Aktan’a göre, Ermenistan
yerine, soykırım hakkında bir kanun çıkarmış olan Fransa’ya Hakemlik
Mahkemesine gidilmesinin teklif edilmesi daha doğru olacaktır306.
- Uluslararası Adalet Divanı
Uluslararası Adalet Divanı (International Court of Justice). “Lahey
Adalet Divanı” olarak da anılır. BM’in başlıca yargı organıdır. Mahkemenin
Statüsü BM Andlaşmasının tamamlayıcı parçasıdır. Genel Kurul ile Güvenlik
Konseyi’nin birlikte seçtikleri 15 yargıçtan oluşur. Yargıçlar 9 yıl için seçilir.
305 Çelik, a.g.e., s.348
306 Gündüz Aktan , “Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri Sempozyumu” ,Ankara 13-14 Nisan
2001 , www.belgenet.com/arsiv/ermeni/ sempozyum8.html
222
Uyrukları nedeniyle değil kişisel nitelikleriyle seçilirler, kendi adlarına görev
yaparlar. Aynı ülkeden iki vatandaş yargıç seçilemez307.
Divan önünde yalnızca Devletler dava açabilir. Bireyler, NGO’lar veya
uluslar arası örgütler davacı olamaz. Bütün BM üyesi Devletler Divan
Statüsüne taraftır. Ancak Divanın kararları yalnızca önündeki işte taraf olan
Devletleri bağlar. Devletler uluslararası andlaşmalarda Divanın yetkisi
hakkında hüküm varsa Divan önünde taraf olabilecekleri gibi Divana gitme
konusunda ayrıca bildirim yapabilirler. Bu bildirim belli bir işe özgü, belli bir
konuyla sınırlı veya süreli olabilir. Bu takdirde Divanın kararlarıyla
bağlıdırlar308.
Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi Divana her hukuki sorunda görüş
sorabilirler. Statü tarafı Devletler dava açmadan, Divandan belli bir konuda “
geçici önlem” almasını isteyebilirler. Bosna Hersek Cumhuriyeti, Yugoslavya-
Karadağ Federasyonu’nun Soykırım Sözleşmesi’ni ihlal ettikleri savıyla
başvuruda bulunmuş ve Divandan geçici önlem kararı çıkmıştır309
UAD bir ceza mahkemesi değildir. Sadece bir uluslararası
andlaşmanın ihlal edilmiş olup olmadığına karar verir. Divan “bir andlaşmanın
yorumlanması, uluslararası hukuka ilişkin her konu, uluslararası bir
yükümlülüğe aykırı bir fiilden doğan zararın nitelik kapsamı” konusunda karar
verebilir(m.36)310.
Soykırım andlaşmasının 9.uncu maddesine göre soykırım hakkında bir
devletin sorumluluğuna dair anlaşmazlıklar, tarafların talep etmeleri halinde,
uluslararası Adalet Divanına götürülebilir. Ancak Divan, kendi kuruluşundan
çok önce vuku bulmuş pek iyi de bilinmeyen, kanıtları genellikle ortada
307 Çelik, a.g.e., s.355 ; Tekin Akıllıoğlu, İnsan Hakları, AÜSBF İnsan Hakları Merkezi Yayınları
No:17, Ankara 1995, s.388
308 Çelik, a.g.e., s.358 ; Akıllıoğlu, a.g.e., s.388
309 Çelik, a.g.e., s.358 ; Akıllıoğlu, a.g.e., s.389
310Çelik, a.g.e., s.358 ; Akıllıoğlu, a.g.e., s.389
223
kalmamış olaylar üzerine karar vermeyi uygun bulmayıp bu talebi reddetme
ihtimali yüksektir311
- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
Günümüzde egemen olan hukuk devleti anlayışına göre, herhangi bir
konuda talepte bulunulabilmesi veya dava açılabilmesi, talebin veya davanın
mutlaka doğru ve/veya haklı olması koşuluna bağlı değildir. Dolayısıyla,
kişilerin ve kuruluşların, her türlü talep ve dava yollarını denemelerini
engelleyebilmek mümkün değildir.
Bir kısım Ermeniler, insan Hakları Avrupa Sözleşmesi uyarınca,
Türkiye’ye karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurabilirler. Bunun
da önlenmesi mümkün değildir. Ancak hukuksal açıdan önemli olan,
alınabilecek sonuç ve bu sonucun ifade edeceği hükümdür. Türkiye’nin sınırlı
halefiyeti bir yana, gerek sözü geçen sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih ve
gerekse tazminat bakımından aradan geçen uzun süre dikkate alındığında,
bu gibi başvurulardan Türkiye aleyhinde bir sonuç alınamayacağı
söylenebilir312.
Bununla beraber, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında
hukuksal ölçütler kadar, siyasal ve toplumsal etkilerin de önemli yer tuttuğu;
soykırım iddialarının, pek çok ülke parlamentosunda benimsenmesinin,
sürekli gündemde tutulmasının bu mahkemenin kararlarını olumsuz
etkileyebileceği de göz ardı edilemez. Bu bakımdan, dış kamuoyunda
“Ermeni soykırımı” adı altında takdim edilen olaylarla ilgili olabilecek somut
bir davada, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ne derecede bağımsız ve
311 Gündüz Aktan , “Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri Sempozyumu” ,Ankara 13-14 Nisan
2001 , www.belgenet.com/arsiv/ermeni/ sempozyum8.html
312 Sadi Çaycı , “Hukuksal Açıdan Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni Ayaklanmaları ve Alınan
Önlemler” Silahlı Kuvvetler Dergisi, sy.369, Temmuz 2001, s.35
224
tarafsız olabileceğinin sorgulanmasında, gerektiğinde hakimin reddi
seçeneklerin de değerlendirilmesinde zorunluluk vardır313.
Mevcut kararlar ve Sözleşme hükümleri çerçevesinde Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesinin, soykırım iddialarına dayanan bir başvuruyu kabul
etmesi mümkün görünmektedir. Kaldı ki önce iç hukuk yollarının tüketilmesi
gerekir. Sözleşmenin I. Nolu Ek Protokolü mülkiyet hakkını güvence altına
almaktadır. Ermeniler ancak mülkiyet hakkının ihlaline dayanarak konuyu
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşıyabilirler. Bunun için önce Türk
hukukundaki başvuru yollarını tüketmeleri gerekmektedir. Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesinin böyle bir başvuruyu kabul etmesi ve taraf olarak
Türkiye’yi görmesi ancak, uyuşmazlık konusu gayrimenkul üzerindeki “etkin
kontrol” un Türkiye olması nedeniyle olabilir. Ermenilerden bu güne kadar
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış bir başvuru
bulunmamaktadır314.
313 Çaycı , a.g.m., s.35
314 Çaycı , a.g.m., s.35 ; Kazım, Berzeg, “Milletlerarası Hukuka göre Ermenistan’ın Toprak ve
Tazminat Talep Hakkı Yoktur” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001, s.169
S O N U Ç
Soykırım kavramı Uluslararası Hukuk’a Amerikan Hukuk Profesörü
Raphael Lemkin’in çabaları sonucu girmiştir. Soykırımı terimi hukuki olmakla
birlikte, günümüzde politikacılar, gazeteciler ve kimi entellektüeller bu terimi,
katliam, toplu öldürme, etnik temizleme, isyanı bastırmada toplu
cezalandırma veya insanlık suçu anlamında da kullanmaktadırlar. Soykırım,
bir hukuk bir terimidir, hukuk alanında, bu terime insanlar istedikleri anlamı
yükleyemezler. Bu terim belli tanımı olan bir suça ilişkindir ve o tanım İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra hazırlanarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 9
Aralık 1948 günlü kararıyla onaylanıp 11 Ocak 1951’de yürürlüğe giren
“Soykırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına ilişkin Sözleşme” adlı
uluslararası bir sözleşmeyle yapılmıştır. Anılan sözleşmede soykırım
suçunun tanımlanması üç unsur içermektedir. Her şeyden önce ulusal, etnik,
ırki veya dini bir grup bulunmalıdır. Sonra bu grup, sözleşmede sayılan “grup
mensuplarının öldürülmesi” eyleminden “bir grubun çocuklarının başka bir
gruba zorla nakledilmesi” ne kadar uzanan ve “grubun fizik varlığını sona
erdirecek yaşama koşullarına tabi tutulması” eylemini de içeren bazı
muamelelere tabi tutulmalıdır. Fakat bu suçun üçüncü unsuru daha önemlidir.
Söz konusu grubu “kısmen veya tamamen yok etme kastı”nın mevcut olması
gerekir. Bu kilit ibare savaşlara, isyanlara vs. ilişkin başka amaçların
sonuçları olan diğer “adam öldürme”lerden, soykırımı ayırdeder. Adam
öldürme fiili ulusal, etnik ırki veya dini bir grubun üyelerini sırf bu grubun
üyeleri oldukları için açık veya örtülü bir şekilde yoketmeyi hedef aldığı
zaman soykırımına dönüşür.
Soykırım suçu, Soykırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına ilişkin
Sözleşme’nin 2.maddesinde tanımlanmaktadır . Uluslararası kurumların ve
yargı organlarının uyuşmazlıkları çözmede esas alacakları soykırım tanımı
elbetteki sözleşmedeki tanım olacaktır.
226
Anadolu’da Türklerle Ermeniler yüzyıllardan beri bir arada, yanyana
yaşamışlardır. Yüzyıllar boyunca aralarında ciddi bir sürtüşme olmamıştır.
Osmanlı tarihi, altı yüzyılı aşar ve Osmanlı devleti, kurulduğu günden beri
topraklarında bir Ermeni azınlığı barındırmıştır. Ama Ermeni sorunu ancak
- yüzyılda ortaya çıkmıştır.
Soykırım terimi hukuki olmakla birlikte, günümüzde politikacılar,
gazeteciler, ve bazı tarihçiler bu terimi, katliam, toplu öldürme, etnik
temizleme, isyanı bastırmada toplu cezalandırma ve ya insanlık suçu
anlamında da kullanmaktadırlar. Soykırım, uluslararası bir suç olduğuna
göre, tehcirin, soykırım suçunu oluşturup oluşturmadığının tespiti için ,
Soykırım Sözleşmesindeki tanımı esas alınmalıdır.
Bir konu hakkında özellikle hukuksal açıdan doğru bir değerlendirme
yapılabilmesinin ilk koşulu , olayların bütünüyle , siyasi , askeri ve tarihi bütün
boyutlarıyla ve doğru olarak saptanmasıdır. Bu nedenle, örneğin taraflardan
sadece birinin iddialarının temel alınması , resmi kayıtların ve arşiv
belgelerinin göz ardı edilmesi savunulamaz. Buna karşılık , amaç Osmanlı
Hükümetinin tavrını belirlemekse , ilk olarak ve her şeyden önce Osmanlı
kaynakları kullanılmalıdır. Anı veya otobiyografi şeklindeki kişisel saptamalar
elbette kişilerin acılarını ve deneyimlerini açıklamak bakımından yararlıdır.
Ne var ki , burada da sadece Ermenilerin beyanlarına bağlı kalmak, Türklerin
saptamalarına itibar etmemek yanlıştır.
Tehcirde ; Ermeniler milli , dini , ırki veya etnik bir grup olarak hedef
alınmamış, tehcirde ırkçı nefret ve yok etme kastı ile hareket edilmemiş,
devlet tarafından uygulanmakla birlikte önceden planlanmamış, savaş
şartlarının zorunluluklarından kaynaklanmış, tehcire tabi tutulanların hayat
şartları kasıtlı olarak kötüleştirilmemiş , aksine tüm imkansızlıklar içerisinde
ödenek ayrılarak yiyecek ikmali sağlanmış, hatta ordu yemeğini paylaşmış,
doğumların engellenmesi yada çocukların nakledilmesi gibi bir olayın konusu
dahi yapılmamış ( böyle bir iddia dahi mevcut değildir) , sadece muharebe
alanının güvenliği maksadıyla geçici bir tedbir olarak , yine ülke sınırları
227
içerisinde zorunlu göç uygulanmıştır. Bu uygulamada , soykırım suçunun ne
maddi unsurları, ne de soykırım kastı bulunmaktadır.
Ermeni sorununun özünü, 1915 tehcirinin bir soykırım teşkil edip
etmediği oluşturmaktadır. Ermeni yazarlar, tehcirin soykırımı olduğunu tarihi
olayları bu yönde yorumlayarak veya bazen, Talat Paşa’ya atfedilen
telgraflarda olduğu gibi, olmamış olaylar uydurarak kanıtlamaya çalışırlar.
Ermenilerin bu çabaları bilimsel bir incelemeden ziyade bir kamuoyu
oluşturma kampanyası niteliği taşımaktadır. Türkiye ise yazarlarıyla, bilim
adamlarıyla ve hatta resmi makamlarıyla bu kampanyaya gerektiği şekilde
karşı koyamadığı için, sonuçta, özellikle batı dünyasında 1915 olaylarının
soykırımı olduğu şeklinde bir kanı yerleşmiştir. Bazı ülke parlamentolarında
soykırım hakkında alınan kararların temelinde bu kanı yatmaktadır.
Soykırım antlaşmasının 9.uncu maddesine göre soykırım hakkında
bir devletin sorumluluğuna dair anlaşmazlıklar, tarafların talep etmeleri
halinde, uluslararası Adalet Divanına götürülebilir. Ancak Divan, kendi
kuruluşundan çok önce vuku bulmuş pek iyi de bilinmeyen, kanıtları
genellikle ortada kalmamış olaylar üzerine karar vermeyi uygun bulmayıp
talebi reddedebileceğinden, konunun Divan yerine Daimi Hakemlik
Mahkemesi ile çözümlenmesinin daha uygun olacağı görüşü de dile
getirilmektedir. Konu ister Uluslararası Adalet Divanına, ister Hakemlik
Mahkemesine götürülsün, uluslararası bir yargı merciinin incelemesi devam
ettiği sürece, milli parlamentolar dahil, hiçbir makamın sözde soykırım
hakkında karar alması mümkün değildir; alınsa da bunların bir geçerliliği,
dolayısıyla bir etkisi olmayacaktır.
1915 tehcirinin soykırım olmadığının kanıtlanması yönünde Türkiye’de
şimdiye kadar yeterli ve etkili sayılabilecek çalışmaların, çeşitli nedenlerle
yapılmamış olduğu, bu çalışmalara devam etmek gerekli olmakla beraber,
sonuçlanmalarının yıllar alacağı ve bu arada sözde Ermeni soykırımını
tanıyan ülkelerin sayısının artacağı dikkate alındığında, bu konuda
228
uluslararası yargı yoluna baş vurulması önerisinin, içerebileceği tehlikeleri de
dikkate alarak, çok yönlü bir çalışma yapılmalıdır.Ermeni sorunu , tarihi ,
siyasi , psikolojik, hukuki ve propaganda boyutları ile ele alınmalı Türkiye’nin
haklılığı bütün dünyaya anlatılmalıdır. Sorun sadece tarihçilere
bırakılamayacak kadar kapsamlıdır. Tarihin ana prensibinin; “Güçlü olan her
zaman haklıdır.” olduğu unutulmamalıdır.
Ermeni sorunun çözümü için ;
– Bir demografi komisyonu kurup, Ermeni nüfusu, tehcire tabi nüfus,
tehcirle yerleştirilen ve ölenler, tehcir dışı ölümler ve Türk/Müslüman ölümleri
hesaplanmalıdır.
– Bir arşiv komisyonu kurup, Türk ve Ermenistan arşivleri başta,
Taşnak, Patrikhane, Alman askeri arşivleriyle tüm ilgili ülke arşivlerindeki
konuya ilişkin belgeler saptanıp doğrulukları onaylanmalıdır.
– Bir tarih komisyonu olayı nüfus ve arşiv belgelerine göre
incelemelidir.
– Bir hukuki uzlaşma veya hakemlik mercii kurulmalı ve yukarıdaki
bilgilerin ışığında olayların soykırım olup olmadığı kararlaştırılmalıdır. İki taraf
kabul ettiği takdirde sözleşmedeki tanımın geriye dönük uygulaması hukuken
mümkündür. Hukuk yolunu seçmeden önce, konu ili ilgili tüm çalışmalar
tamamlanmalı , siyasi , bilimsel ve propaganda faaliyetleri aleyhimize olan
kamuoyu lehe çevrilmelidir.
– Türk tezlerini savunan eserler genelde devlet organları tarafından
çıkartılan eserlerdir. Bu nedenle dış kamuoyunda taraflı olduğu izlenimi
yaratmaktadır. Bu konuda Üniversiteler ve sivil toplum örgütlerine büyük
görevler düşmektedir. Üniversiteler ve sivil toplum örgütleri bu konuda
yabancı kuruluşlar ile işbirliği yapmalı ve bilimsel çalışmalar ortaya
çıkarmalıdır.
229
– Bu çalışma için yaptığım araştırmalarda, soykırımın hukuki boyutu
ile ilgili hukukçular tarafından yazılmış çok az eser bulunduğunu öğrenmek
beni çok üzmüştür. Soykırım sadece tarihçilerin değil hukukçuların da
sorunudur. Konunun hukuki boyutu ile ilgili ileride karşılaşabileceğimiz
muhtemel talep ve davalara yönelik şimdiden çalışma yapılmalıdır.
YARARLANILAN KAYNAKLAR
AKBIYIK Yaşar, “Arşiv Belgeleri Işığında Zeytun Ermeni Meselesinin
Halli”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001
AKÇAM Taner, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, Ankara , İmge Yayınevi,
2.b, Ocak 2002
AKÇORA Ergönüz, “Ermeni Sorunu ve Türklere Yaptıkları Katliamlarda
Ermeni Komitalarının Yeri” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001
AKTAN Gündüz, “Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri Sempozyumu”
AKTAN Gündüz, “Devletlerarası Hukuka Göre Ermeni Meselesi”, Türkiye
Günlüğü, 2001, Sy.: 64,
AKTAN Gündüz, Turkish Daily News, 8.2.2001
AKTAR A.Yücel, “Ermeni Mezalimine ve Soykırım İddialarına İlişkin
Kavram Karmaşası”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001
AKYILMAZ Gül, “Tanzimattan Önce ve Sonra Osmanlı Devletinde
Zımnilerin Hukuki Statüsü”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001
ALİBABA Arzu, “Ulslararası Ceza mahkemesinin Kuruluşu” A.Ü.H.F.D.,
c.:49 , sy. 1-4, 2000
ALVAREZ Jose E., “Crimes of States/ Crimes of Hate : Lessos from
Rwanda” The Yale Journal of International Law, Summer 1999, Volume 24,
number 2,
231
ARSLAN Esat, “ Fransa Ulusal Meclisinde Ermeni Soykırım Yasasının
Kabul Edilmesinden Sonraki Gelişmeler”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, OcakŞubat
2001
ARSLAN Esat, “Ermeni Sorununda Akılcı ,Tarafsız ve Planlı Görüş
Açıları” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001
ATANUR İbrahim Etem, “Tehcir Edilen Ermenilerin İskanı Mal ve
Mülklerinin İadesi” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001
ATOÖV Türkkaya, Osmanlı Arşivleri ve Ermeni sorunu, AÜSBFD, c.16,
Ocak-Aralık 1986
AVCIOĞLU Doğan, Milli Kurtuluş Tarihi, Ekin Yayınevi, İstanbul ,1979
AYIŞIĞI Metin, “Ermeni Tehciri Konusunda Yeni Perspektifler”
www.ermenisorunu.gen.tr/ turkce/ index. html;
BAŞARAN Cevat, “Doğu Anadolu Toplu Mezer Kazıları (Bulgu ve
Belgelerle Tarihi Gerçekler)”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001
BAYRAKTAR Köksal, Siyasal Suç, İstanbul, Fakülteler Matbaası, 1982
Belgelerle Ermeni Sorunu, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt
Başkanlığı, Ankara ,1992
BİLGİ Nejdet, Ermeni tehciri ve Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemel
Beyin Yargılanması , KÖKSAV yayınları No: 16, 1.b, Ankara , 1999
BOZKURT Enver, Türkiye’nin Uluslararası Hukuk Mevzuatı, Ankara,
Nobel yayınları , 2.b, 1999
232
ÇAĞLAR Günay, “Tehcir Edilen Ermenilerin Eski Yerlerine İadeleri ve
Karşılaşılan Problemler” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001
ÇAY Abdulhaluk Mehmet, “Ermeni Meselesi Üzerine Bazı Notlar”, Yeni
Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001
ÇAYCI Sadi, “Hukuksal Açıdan Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni
Ayaklanmaları ve Alınan Önlemler” Silahlı Kuvvetler Dergisi, sy.369,
Temmuz 2001
ÇELİK Edip F, “Milletlerarası Mesuliyet” , İÜHFM, c.:XXI, sy.:1-4, 1957
ÇELİK Edip F, Milletlerarası Hukuk, c.:1, İstanbul , 2.b, 1987
ÇELİK Edip F, Milletlerarası Hukuk, c.:2 , İstanbul , 2.b, 1987
ÇETİNKAYA M. Necati, “Tarihten Günümüze Ermeniler ve Ermeni
Sorunu” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001
ÇÖLAŞAN Emin, Bir Arşiv Yağmasının Hikayesi, Hürriyet, 10.12.2000
DAVİD Thompson, Europe Since Napoleon, Pelican Books, Great Britain
1976
DEMİR Neşide Kerem, Türkiye’nin Ermeni Meselesi, Hülbe Yayınları ,
No:2, 3.b, Ankara , 1982 ;
Devletler Hukuku, Harp Akademileri Yayınları,
DOĞAN Ali, “Millet-i Sadıkanın İhaneti” Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, OcakŞubat
2001
DOĞAN Mehmet, “Siyasi Suçlar”, Yargıtay Dergisi, c.8, Ocak 1977
233
DOĞRU Osman, İnsan Hakları Uluslararası Mevzuatı, İstanbul, Beta
Yayınları .1.b, Ağustos 1998
Dokuz soru cevapta Ermeni sorunu Dış Politika Enstitüsü, Ankara 1989
DROST Pieter N., Genocide , A.W. Sythoff- Leyden, 1959
ELEKDAĞ Şükrü, “Jenosid” Milliyet, 29.01.2001
ERCAN Yavuz, “Ermeniler ve Ermeni sorunu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37,
Ocak-Şubat 2001,
Ermeni Belgeleri Çalınıyor, Hürriyet , 11.06.1998
Ermeni Sorunu , Ankara Barosu Yayını, 2.b, Haziran 2001
Ermeni Tasarısı Ertelendi, Hürriyet 29.09.2000
ERYILMAZ Bilal, “Osmanlı Devletinde Ermeni Sorunu”, Yeni Türkiye ,
y.7,sy. 38, Mart-Nisan 2001
EVREN Gürbüz, “Fransız Ulusal Meclisinde Ermeni Soykırım İddiaları ve
Çözüm Önerileri”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001
GÖÇER Mahmut, “Uluslararası İnsan Hakları Andlaşmalarının
Bağdaşmazlığı Sorunu ve Uluslararası Hukuk” AÜSBFD Cilt: 56 Temmuz
– Eylül 2001 No.3
GÖÇER Mahmut, Uluslararası Hukuk ve İnsan Haklarının Uluslararası
Korunması , Seçkin Yayınevi, 1.b, Ankara 2002
GÖYNÜÇ Nejat, “Ermeni Tehciri ve Soykırım İddialar” , Yeni Türkiye , y.7
, sy.37, Ocak-Şubat 2001
234
GÖYNÜÇ Nejat, “Osmanlı Devletinde Ermeniler Hakkında” Yeni Türkiye ,
y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001
GÖZÜBÜYÜK Abdullah Pulat, “Milletlerarsı ve Milli Hukuk Bakımından
Siyasi Suçlar” , Adalet Dergisi , sy.4
GÜVENÇ Bozkurt, “Soykırımlar ve Ulusal Çıkarlar”, Cumhuriyet
19.11.2000
HALAÇOĞLU Yusuf, “Ermeni Meselesi ile İlgili birkaç Rus Kaynağı”, Yeni
Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001
HALAÇOĞLU Yusuf, Ermeni Tehcirine Dair Gerçekler (1915), TTK Yayını,
Ankara 2001. ,
HOCAOĞLU Mehmet, Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, İstanbul
1976
İÇEL Kayıhan, “Suçluların Geri Verilmesi Üzerinde Bir İnceleme” ,
İÜHFM, c.30, sy.3-4, 1965
İki Bin Ermeniyi Yetmiş Bin Yaptılar ,(Kamuran Gürün’le röportaj),
(Sabah 19.11.2000)
KANTARCI Şenol, “Ermeni sorunu: Ezilmiş Millet Kimliğiyle Meselenin
Psikolojik Boyutu”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001
KANYILMAZ Hüseyin, “İslam Ahalinin Duçar Oldukları Mezalim Hakkında
Vesaike Müstenit Malumat”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001
KARATAY Osman, “Soykırım,Toplumsal Hafıza ve Tarihsel
Görecelileştirme”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001
235
KESKİN O.Kadri, “Jenosid Suçu ve Jenosid Sözleşmesi”, Adalet Dergisi,
Eylül – Ekim 1986, Sayı:5
KODAMAN Bayram, “Ermeni Meselesi (Tarihi ve Siyasi Bir
Değerlendirme)”, Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001
KÖPRÜLÜ Timuçin, “Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsünde
Uluslararası İşbirliği ve Adli Yardımlaşma”, www.adalet. org/
bekran.php?idno=228&id=1409
KURAN Ercüment, “Osmanlılar ve Ermeniler” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38,
Mart-Nisan 2001
KURAN Ercüment, “Osmanlılır ve Millet-i Sadıkadan Ermeniler” Yeni
Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001
MAZICI Nurşen, Belgelerle Uluslararası Rekabette Ermeni Sorunu’nun
Kökeni 1878-1918, Der Yayınevi, İstanbul 1987
McCARTHY Justin, “The Anatolian Arrmenians 1912-1922”. Armenians
in the Ottoman Empire and Modern Turkey (1912-1926), Boğaziçi
Üniversitesi, İstanbul, 1984
McCARTHY Justin, “Türk Ermeni İlişkilerinin Dünü Bugünü ve Yarını”
İstanbul, 15 Mart 2001 tarihli konferans metni (Çeviri: Doğan Coşkun, Ermeni
Araştırmaları Enstitüsü) , Ankara , Ermeni Araştırmaları Dergisi , sy.2
Haziran – Temmuz – Ağustos 2001
MERAY Seha L., Devletler Hukukuna Giriş, Ankara , AÜSBF Yayınları, c.1,
3.b, 1968
METİN Halil, Türkiye’nin siyasi tarihinde Ermeniler ve Ermeni olayları,
M.E.B.Yayınları , 1997
236
Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni, Yıl.12 , sy. 1-2,
İstanbul Üniversitesi Basımevi, 1995
Miloseviç Dosyası, 18.04.1999, www.turksforum.nl
NAMAZ Abdullah, “Geçmişten Bugüne Ermeni Meselesi ve Terörü” ,
www.stradigma.com /turkce/ozel/makale_02.html
ODMAN Tevfik, “İltica, Suçluların Geri Verilmesi ve Terör Suçluları”,
Askeri Yargıtay’ın 85. Kuruluş Yıldönümü Sempozyumu(06 Nisan 1999-07
Nisan 1999), Ankara , Genelkurmay Basımevi, 1999
OKTAY Hasan, “Taşnak Partisi Van 5. Kongresi”, Yeni Türkiye , y.7 ,
sy.38, Mart-Nisan 2001
ORTAYLI İlber, “Osmanlı Ermenileri” Yeni Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan
2001
Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (1915-1920), Başbakanlık Devlet Arşivleri
Genel Müdürlüğü, Ankara, 1994
ÖKE Mim Kemal, Ermeni Meselisi (1914-1924), Aydınlar Ocağı Yayını,
İstanbul, 1986
ÖKE Mim Kemal, Yüzyılın Kan Davası Ermeni Sorunu 1914-1923, Aksoy
Yayıncılık, İstanbul 2000
ÖNOK Rifat Murat, “Uluslararası Ceza Divanı”, www.izmirbarosu. org. Tr
/dergi/2001_sayi01_08.htm (2001, ocak)
ÖZDAĞ Ümit, “Sözde Ermeni Soykırımı Tasarısı Üzerine (Röpartaj)”,
Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001
237
ÖZGEN Eralp, Suçluların Geri Verilmesi , AÜHF Yayınları No: 167, 1962
ÖZGÜL M. Cemil, “Osmanlı Devletinde Ermeniler”, Yeni Türkiye , y.7 ,
sy.37, Ocak-Şubat 2001
PAZARCI Hüseyin, “ Bosna –Hersek Sorununda Ulslararası Yargının
Rolü” AÜSBFD, Cilt .51 Ocak – Aralık 1996 No. 1-4, Prof Dr Oral Sander’e
Armağan, Ankara 1997
PAZARCI Hüseyin, Uluslararası Hukuk Dersleri, II. Kitap, Ankara , Turhan
Kitabevi, 6.b, 1999
PAZARCI Hüseyin, Uluslararası Hukuk Dersleri, III. Kitap, Ankara , Turhan
Kitabevi, 1.b, 2000
PAZARCI Hüseyin, Uluslararası Hukuk Dersleri, IV kitap , Ankara , Turhan
Kitabevi, 1.b, 2000
SAKARYA İhsan, Belgelerle Ermeni Sorunu , ATSEB Yayınları , 2.b,
Ankara , 1984
SALHA Samir , Armenia, Armenians, Armenian Diaspora and Turkey,
Curren capacities, aims, options and future prospcts (199-2001) November
2001 ( Yayınlanmamış Profesörlük Taktim çalışması, Kocaeli Üniversitesi )
SCHABAS William A., Genocide in International Law, Cambridge
University Press, First published , 2000
SELVİ Haluk, “Türkiye-Ermenistan İlişkilerinin Geleceği”, www.
stradigma.com/turkce/ozel/ makale_03. html
Senatörün İntikamı, Milliyet 1.12.2000
238
SOLMAZ Gürsoy, “Yaşayanların Dilinden Ermeni Zulmü” , Yeni Türkiye ,
y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001
SOSYAL Mümtaz, Orly Saldırısı Davası 19 Şubat-2 Mart 1985, Şahit ve
Avukat Beyanları, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi yayını, 1985
SÜSLÜ Azmi, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı. 100ncü Yıl Üni. Yayını
Ankara. 1990 ,
SÜSLÜ Azmi, Türk Tarihinde Ermeniler, Ankanra ,1995, s.227
ŞAFAK Ali, “Mukayeseli Hukuk Açısından Azınlık Haklarına Bir Bakışve
Ermeni Katolik Patrikliği ile İlgili Bir Ferman Değerlendirmesi”. Yeni
Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001
ŞAŞMAZ Musa, “Ermeniler Hakkındaki Reformların Uygulanması”, Yeni
Türkiye , y.7 , sy.38, Mart-Nisan 2001
ŞENSOY Naci, “Siyasi Suçlar” , İÜHFM, ,c.17, sy .1-2, 1951
ŞİMŞİR Bilâl N., “Ermeni Gailesinin Tarihsel Kökeni Üzerine” Ermeni
Araştırmaları Dergisi , Haziran-Temmuz – Ağustos , 2001, sy.1
http://www.eraren.org/tur/dergi-makale-bilal%20% FEim %FEir.htm
ŞİMŞİR Bilal, İngiliz Belgelerinde Atatürk(1919-1920), c.1 , Ankara 1973
ŞİNASİ Orel, ”The Facts Behind The Telegrams Attributed To Talat Pasha
By Armenians”, Turkish Review Quarterly Digest, Winter, Vol. 1, No: 2,
1985-1986
TACAR Pulat, “Soykırımı İddiaları Konusunda Konuşma Notları” , www.
Foreignpolicy. org.tr / tr/makale/ptacar_01.html
239
TAMKOÇ Metin, “Uluslararası Terörizmin Rusya ile Bağlantısı”,
Uluslararası Terörizm ve Uyuşturucu Madde Kaçakçılığı Semineri, 17-18
Nisan 1984, Ankara 1984
TANERİ Aydın, ”Turks-Byzantines-Armenians”, Intemational Terrorism
and The Drug Connection, Ankara University Press, Ankara 1984
TANİLLİ Server, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, c. 2, Cem Yayınevi,
İstanbul, 1995
TANÖR Bülent, Osmanlı- Türk Anayasal Gelişmeleri, Der Yayınları,
İstanbul, 1992
TAŞKIRAN Cemalettin, “Türk Ermeni İlişkileri, Tehcir Olayı ve Sözde
Soykırım” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001
Tehlikeli Uyum, (Özel Röportaj), Sabah 4.11.2000
TEZCAN Durmuş, “Uluslararası Suçlar ve Uluslararası Ceza Divanı” ,
Hukuk Kurultayı 2000, Ankara Barosu Yayınları
TEZCAN Durmuş, “Uluslararası Suçları Kovuşturmada Katedilen Yol:
Uluslararası Nüremberg Askeri Mahkemesinden Eski Yugoslavya Ceza
Mahkemesine”, Kenan Tuçomağ’a Armağan, İstanbul 1997
THOMPSON David , Europe Since Napoleon, Pelican Books, Great Britain
1976
TUNA Necdet, “Ermeni Sorunu” , Silahlı Kuvvetler Dergisi , sy.368, Nisan
2001
TURAL Sadık, “Bir Kavganın Anotomisi yahut Haklı bir Milletin
Çaresizliği” , Yeni Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001
240
ULUGÖL Haluk, Suçluların geri verilmesi ve Siyasi Suç, Ankara , Adil
Yayınevi , 2002
URAL Gültekin, Ermeni Dosyası , Kamer Yayınları 2.b, İstanbul , 1998
UZUN Turgay, “Ermeni Sorununa İlişkin Politik Bir Değerlendirme” Yeni
Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001
ÜNEL Nehir, “Uluslararası Suçlar ve Uluslararası Ceza Divanı” Hukuk
Kurultayı 2000, Ankara Barosu Yayınları
VAHAKN N. Dadrian, Ulusal ve Uluslararası Hukuk Sorunu Olarak
Jenosid, Belge Yayınları , 1.b, İstanbul, Şubat 1995
YALÇINTAŞ Nevzat, “Ermeni Meselesinde Son Gelişmeler”, Yeni Türkiye
, y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001
Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un Fransız Cumhurbaşkanı Jacques
Chırac’a yazdığı mektup ve Fransa Cumhurbaşkanının cevabı , Yeni
Türkiye , y.7 , sy.37, Ocak-Şubat 2001
Yeni Türk Ceza Kanunu Tasarısı (2003)
YENİSEY Feridun, Milletlerarası Ceza Hukuku, Ceza Yargılarının
Milletlerarası Değeri ve Mevzuatı
YETKİN Murat, “Ermeni Sorunu ilk kez masaya yatırılıyor”, Sabah
26.10.2002
YILDIRIM Hüsamettin, Ermeni İddiaları ve Gerçekler, Sİstem Ofset
Yayınları, Ankara 2000
241
YİNANÇ Rafet, “1965’ten Günümüze Ermeni Sorunu” Yeni Türkiye , y.7 ,
sy.37, Ocak-Şubat 2001
ZAFER Hamide, Uluslararası Metinler ve 3713 Sayılı Terörle Mücadele
Kanununun Işığında Ceza Hukukunda Terörizm, İstanbul , Beta Yayınevi,
1.b , Mayıs 1999
Zaman, 21.02.2001
YARARLANILAN İNTERNET SİTELERİ
www.adalet.gov.tr
www.adalet.org
www.agos.com.tr
www.amnesty-turkiye.org
www.amnesty-turkiye.org
www.basbakanlik.gov.tr/
www.belgenet.com
www.bybs.gov.tr
www.eraren.org.
www.ermenisorunu.gen.tr
www. Groong.usc.edu
www.iccnow.org
www.icj-cij.org
www.isg-ags.org
www.izmirbarosu.org.tr
www.kultur.gov.tr
www.prevertgenocide.org
www.tbmm.gov.tr
www.turksforum.nl
www.un.org__
